“Münafıklar, şeytanları ile baş başa kaldıklarında, biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.” (Bakara, 2/14) ayetine göre, münafıklar şeytanlarla mı konuşuyorlar?

Ayetin meali şöyledir:

“İman edenlerle karşılaşınca 'inandık" derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise "Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz" derler.” (Bakara, 2/14)

Münafıklar durumlarını gizlediklerini ve müminleri aldattıklarını zannederek, işlerini yürütürken ve bunda başarılı olduklarını düşünerek kendi aralarında müminleri alay konusu edinirken, Allah her şeyi bildiği ve Hz. Peygamber (asv)'e durumu bildirdiği için -yaptıkları, gizli kameradan ekrana aktarılan kimseler gibi- kendilerini alay konusu haline getirmektedirler.

İkiyüzlülüğün dünyadaki cezası bununla da kalmamakta; kendilerini akıllı, iman edenleri de akılsız ve ahmak sananlar, kendilerine emanet edilen hayat, akıl ve irade sermayesiyle hidayet yerine sapkınlığı aldıkları için, hayat ticaretini de iflasla kapatmaktadırlar.

İnsanoğlunun hayat çizgisini belirleyen âmiller yalnızca onun kendi akıl ve iradesi, kendi çabasıyla elde ettiği bilgiler değildir; bunların ve daha başka âmillerin yanında eğitim çevresinin, rahman veya şeytandan gelen yönlendirici etkilerin önemli tesirleri vardır.

Şeytanın cin türünden yardımcıları olduğu gibi, insanlar arasından edindiği iş birlikçileri de vardır. İşte, bu âyet "Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında..." diyerek, bu saptırıcı etkiye işaret etmekte ve insanları, kimlerle beraber olduklarına, kimlerin tesiri altında kaldıklarına dikkat etmeleri konusunda uyarmaktadır. (bk. Kur'an Yolu, Heyet, ilgili ayetin tefsiri)

Beydavi’de geçen bir rivayete göre, münafıkların reisi İbnu Übey ve yandaşlarının önlerine sahabeden bir grup çıktı. İbnu Übey, arkadaşlarına dedi: “Bakın, bu sefih insanları sizden nasıl çevireceğim?”

Ardından Hz. Ebu Bekr (ra)'in elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey Teym oğullarının efendisi, şeyhül-İslâm, Rasulullahın hicrette mağara arkadaşı, canını ve malını Allah Rasulü için feda eden zat!”

Sonra Hz. Ömer (ra)’in elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey Adiy oğullarının efendisi, hak ile batılı ayıran, dininde kuvvetli, nefis ve malını Allah Rasulü için feda eden zat!”

Daha sonra Hz. Ali (ra)’in elini tutup şöyle dedi: “Merhaba ey Peygamberin amca oğlu ve damadı, Rasulullah müstesna Haşim oğullarının efendisi.”

İşte bu ayet, bu olaydan sonra nazil oldu.

Halvet, biriyle baş başa kalmaktır. Ayette, ifade edilen şeytanlar, hakkı kabul etmemekte şeytan gibi direnen kimselerdir. Bunlar, inkarlarını gizlemeyip açıkça ilan edenlerdendir.  “Şeytanlarıyla...” şeklinde izafetle gelmesi, inkarda ortak olmalarından dolayıdır.

Veya bu şeytanlardan maksat, münafıkların reisleridir. Onların yanında “Biz gerçekten sizinle beraberiz...” diyenler ise, onlara uyanlardır.

Şeytan, Ş-T-N kökünden gelir ve uzaklığı ifade eder. Şeytan da, salah halinden uzak kalmıştır. “Şeytanlaştı” anlamındaki fiil de aynı kökten türetilmiştir.

Bu münafıklar, küfrün önderlerine vardıklarında ise, “Din ve itikatta biz gerçekten sizinleyiz...” derler.

Münafıklar, müminlerle karşılaştıklarında fiil cümlesiyle “Amenna / iman ettik” dediler. Şeytanlarına vardıklarında ise, te’kidli bir şekilde isim cümlesi kullanarak “Biz gerçekten sizinle beraberiz” dediler. Çünkü onlar birinci durumda imana girdikleri iddiasında bulundular, ikinci durumda ise, bulundukları hâl üzere sebatlarını murat ettiler.

Öte yandan, müminlere olan hitaplarında, kendilerini buna sevkeden bir inanç, doğru bir rağbet, imanla müminlere karşı mükemmellik iddiasına revac verecek bir beklentileri yoktu. Ama, kendi reislerine hitap ederken kendi gerçek hallerini beyan ediyor, şevkle anlatıyorlardı: “Biz (onlarla) ancak alay eden kimseleriz.” Bu ifade, öncesini te’kiddir. Çünkü bir şeyi küçük görüp onunla alay eden kimse, onun hilafında ısrarcıdır.

Veya bu ifade, önceki cümleden bedeldir. Çünkü İslamı küçük gören kimse, küfrü büyük kabul etmektedir.

Veya, yeni bir cümledir, mukadder bir suale cevaptır. Sanki onların şeytanlaşmış reisleri, onların “Biz gerçekten sizinle beraberiz.” ifadelerinden sonra şöyle sordu: “Eğer bu doğruysa, öyleyse niye mü’minlerle beraber oluyorsunuz, “iman ettik” deyip iman davasında bulunuyorsunuz?” Onlar da “Biz (onlarla) sadece alay eden kimseleriz” diye cevap verdi. (bk. Beydavi, ilgili ayetin tefsiri)

İnsan, bir anlaşma ile bağlı olduğu için olmasa da, ilâhî takdir gereği dünyaya geldiği için topluluğun bir parçasını teşkil eder. Fakat asıl konu, o kişinin bağlı bulunduğu toplum arasında -onlardan biri olmak bilinci içinde- yerini tayin edip bulabilmesidir. İşte münafıklar bu muhit ve bu şuurdan mahrumdurlar.

Şunu da ilâve edelim ki, her insanda bir takım ihtiyaçları aşırı dere­cede tatmin etme temayülü doğuştan mevcuttur. Meselâ, cinsel istek, gı­da, emniyet, istirahat ve hürriyet gibi ihtiyaçlarını kayıtsız denecek dere­cede yerine getirmek İster. İlâhî nizam ise, bu ihtiyaçları insana faydalı olacak şekilde sınırlar ve kayıtlar. Buna karşı insan ruhunda, diğer bir ta­birle "insan nefsinde" bir isyan başlar. Bu yoldaki isyan, din ve ahlâkın sihirli (yani rahmet) elleriyle bastırılmazsa, ya küfre, ya da münafıklığa sebep olur. İşte kitap ve peygamberlerin gönderilmesi, insan ruhundan veya nefsinden yükselen bu isyanı durdurmak ve kişiyi toplumun kopmaz bir parçası, bütünleyici bir cüzü haline sokmak, ilâhî sünnete uygun bir hayat düzeni kurmak ve nihayet insanı ebedî saadet yurduna salimen ulaştırmak içindir.

Fakat bu hayatı en mükemmel şekilde organize edip düzene sokan İslâm dinine, maddî menfaatleri, mevki ve şöhretleri, nefsî istekleri zarar görenler, dün olduğu gibi bugün de şiddetle karşı çıkmışlardır. Mekke müşriklerinden, Medine Yahudîlerinden tutun da günümüzün aynı özelliği taşıyanlarına ve bunların kuklaları olan ilimsiz ve irfansız münafıklara kadar kimler ve kim­ler...  Ama bunların en tehlikelisi, Müslümanlar arasında Müslüman geçinen münafıklardır.

Ancak Allah şöyle buyuruyor:

"... Tövbe edip durumlarını (düşünce ve davranışlarını) düzeltip Allah'a sarılanlar ve dinlerini gösterişten uzak, Allah için katıksız ve saf tutanlar müstesna... İşte bunlar mü'minlerle be­raberdirler, mü'minlere ise Allah büyük mükâfat verecektir."(bk. Nisa, 4/145-146)

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategorisi:
Soru ve Cevaplar
Gönderi tarihi: 29-04-2011
2,020 kez okundu
Bu Kategorideki Diğer Yazılar
  1. "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?

  2. Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?

  3. Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?

  4. "Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların başındadırlar. Doğruluk makamında güçlü bir hükümdarın katındadırlar" (Kamer 54; 54-55) Ayetlerin manasını açıklar mısınız?

  5. “(Kurtuluş) ne sizin kuruntularınıza, ne de Ehl-i kitab’ın kuruntularına göre olacaktır” (Nisa 123) ayetinde geçen “siz” den maksat Müslümanlar mıdır?

  6. Namaz kaç vakittir? Nur Suresi 58. ayette namazın üç vakit olduğu ifade edilmiyor mu? "Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için..."

  7. “Biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (Taha, 97) ayetine göre, Altın buzağının eriyip yok olması ve küllerinin denize savrulması mümkün müdür?

  8. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir ksımının günümüzde uygulanamayacağı söylenmektedir. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz?

  9. Nisa 142. ayette münafıkların "Allah'ı pek az andıkları" belirtilmektedir. Bu ifade ile kastedilen mana nedir, Allah'ı anmak nasıl olmalıdır?

  10. Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?

Block title
Block content