Sebe' Suresi Meali
-
Fatiha sûresi
-
Bakara sûresi
-
Âl-i İmran sûresi
-
Nisâ sûresi
-
Mâide sûresi
-
En'âm sûresi
-
A'râf sûresi
-
Enfal sûresi
-
Tevbe sûresi
-
Yûnus sûresi
-
Hûd sûresi
-
Yusuf sûresi
-
Ra'd sûresi
-
İbrâhim sûresi
-
Hicr sûresi
-
Nahl sûresi
-
İsrâ sûresi
-
Kehf sûresi
-
Meryem sûresi
-
Tâhâ sûresi
-
Enbiyâ sûresi
-
Hac sûresi
-
Mü´minûn sûresi
-
Nur sûresi
-
Furkân sûresi
-
Şuarâ sûresi
-
Neml sûresi
-
Kasas sûresi
-
Ankebût sûresi
-
Rûm sûresi
-
Lokmân sûresi
-
Secde sûresi
-
Ahzâb sûresi
-
Sebe' sûresi
-
Fâtır sûresi
-
Yâsîn sûresi
-
Sâffât sûresi
-
Sâd sûresi
-
Zümer sûresi
-
Mü´min sûresi
-
Fussılet sûresi
-
Şûrâ sûresi
-
Zuhruf sûresi
-
Duhân sûresi
-
Câsiye sûresi
-
Ahkâf sûresi
-
Muhammed sûresi
-
Fetih sûresi
-
Hucurât sûresi
-
Kâf sûresi
-
Zâriyât sûresi
-
Tûr sûresi
-
Necm sûresi
-
Kamer sûresi
-
Rahmân sûresi
-
Vâkı'a sûresi
-
Hadîd sûresi
-
Mücâdile sûresi
-
Haşr sûresi
-
Mümtehine sûresi
-
Saff sûresi
-
Cum'a sûresi
-
Münâfikûn sûresi
-
Teğâbûn sûresi
-
Talâk sûresi
-
Tahrîm sûresi
-
Mülk sûresi
-
Kalem sûresi
-
Hâkka sûresi
-
Meâric sûresi
-
Nûh sûresi
-
Cin sûresi
-
Müzemmil sûresi
-
Müddesir sûresi
-
Kıyâmet sûresi
-
İnsân sûresi
-
Mürselât sûresi
-
Nebe sûresi
-
Nâziât sûresi
-
Abese sûresi
-
Tekvir sûresi
-
İnfitâr sûresi
-
Mutaffifin sûresi
-
İnşikâk sûresi
-
Bürûc sûresi
-
Târık sûresi
-
A'lâ sûresi
-
Gâşiye sûresi
-
Fecr sûresi
-
Beled sûresi
-
Şems sûresi
-
Leyl sûresi
-
Duhâ sûresi
-
İnşirâh sûresi
-
Tîn sûresi
-
Alâk sûresi
-
Kadir sûresi
-
Beyyine sûresi
-
Zilzâl sûresi
-
Âdiyât sûresi
-
Kâria sûresi
-
Tekâsür sûresi
-
Asr sûresi
-
Hümeze sûresi
-
Fîl sûresi
-
Kureyş sûresi
-
Mâûn sûresi
-
Kevser sûresi
-
Kâfirûn sûresi
-
Nasr sûresi
-
Tebbet sûresi
-
İhlâs sûresi
-
Felak sûresi
-
Nas sûresi

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1. Hamd, göklerde ne var, yerde ne varsa kendisinin olan Allah’a mahsustur. Hamd, âhirette de O’na mahsustur.1
1. “Bütün mevcûdâtta sebeb-i medh ü senâ (övgüye vesîle) olan kemâlât (mükemmellikler) O’nundur. Öyle ise hamd (övgü) dahi O’na âiddir. Ezelden ebede kadar her kimden, her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ O’na âiddir. Çünki sebeb-i medih olan ni‘met ve ihsan ve kemâl ve cemâl (güzellik) ve medâr-ı hamd (hamde vesîle) olan herşey O’nundur. O’na âiddir. Evet âyât-ı Kur’âniyenin (Kur’ân âyetlerinin) işârâtıyla (işâretleriyle) bütün mevcûdâttan dâimî bir sûrette dergâh-ı İlâhiyeye (Allah katına) giden bir ubûdiyettir (kulluktur), bir tesbihtir, bir secdedir, bir duâdır ve bir hamd ü senâdır ki, dâimî o dergâha gidiyor.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 66-67)
2. Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyorsa, gökten ne iniyor ve onda ne yükseliyorsa, (O) bilir. Ve O, Rahîm (çok merhamet eden)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır.
3. İnkâr edenler ise: “Bize kıyâmet gelmez” dedi(ler). De ki: “Hayır! Gaybı hakkıyla bilen Rabbime yemîn ederim ki, (kıyâmet) size mutlakā gelecektir!2
2. “Mekke’de birinci safta Kur’ân’ın muhâtab ve muârızları (karşısına çıkanlar), Kureyş müşrikleri ve ümmîleri (okuma-yazma bilmeyenleri) olduğundan belâgatça (edebî yönden) kuvvetli bir üslûb-ı âlî (yüksek bir üslûb) ve îcazlı (vecîz), mukni‘ (iknâ edici), kanâat verici bir icmâl ve tesbît (hulâsa etmek ve yerleştirmek) için tekrar lâzım geldiğinden ekseriyetce Mekkiye sûreleri erkân-ı îmâniyeyi (îmânın şartlarını) ve tevhîdin mertebelerini gāyet kuvvetli ve yüksek ve i‘cazlı bir îcâz (mu‘cizeli vecîz bir ifâde) ile tekrâr edip ifâde ederek mebde’ ve meâdî (kâinâtın başlangıç ve sonunu), Allah’ı ve âhireti, değil yalnız bir sahîfede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede; belki bazen bir harfte ve takdim, te’hir ve ta‘rif ve tenkir (belirsizleştirme) ve hazf ve zikir (kelimeyi aradan çıkarmak veya çıkarmayıp söylemek) gibi hey’etlerde (hâllerde) öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm-i belâgatın (güzel söz söyleme san‘atının) dâhî imamları (âlimleri) hayretle karşılamışlar.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 236)
4. Tâ ki, îmân edip sâlih ameller işleyenleri mükâfâtlandırsın! İşte onlar var ya, kendileri için bir mağfiret ve güzel bir rızık vardır.
5. Âyetlerimiz(i ibtâl) husûsunda (güyâ bizi) acze düşürmeye çalışan kimseler olarak (yarışırcasına) uğraşanlara gelince, işte onlar yok mu, kendileri için, en kötüsünden, (pek) elemli bir azab vardır.
6. Hâlbuki kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen (Kur’ân’)ın gerçekten hak olduğunu ve Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hamîd (yegâne hamd edilmeye lâyık olan Allah’)ın yoluna hidâyet ettiğini görürler.
7. Böyleyken, o inkâr edenler (kendi aralarında) dedi(ler) ki: “(Siz) tamâmen (çürüyüp) parça parça dağıldığınız zaman, muhakkak ki sizin, gerçekten (diriltilerek) yeni bir yaratılışta olacağınızı size haber veren bir adamı size gösterelim mi?”
8. (O inkâr edenler yine dediler ki:) “(O kendisi,) Allah’a karşı bir yalan mı uydurdu, yoksa kendisinde bir delilik mi var?” (dediler.) Hayır! Âhirete inanmayanlar, azâb içinde ve (haktan) uzak dalâlet içindedirler.
9. (Onlar,) gökten ve yerden önlerinde ne var, arkalarında ne var hiç görmediler mi? Dilersek onları yer(in dibin)e batırırız yâhut üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şübhesiz ki bunda, (Allah’a) yönelen her kul için gerçekten bir delil vardır.
10. Şânım hakkı için, Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla berâber tesbîh edin!” (dedik). Ve “Geniş zırhlar yap!” diye demiri ona yumuşattık.3
3. “Mu‘cizât-ı Enbiyâ (peygamberlerin mu‘cizelerine dâir olan) âyetleri, birer hikâye-i târihiye olarak değil, belki onlar çok meâni-i irşâdiyeyi (yol gösterici ma‘nâları) tazammun ediyorlar (içine alıyorlar). Evet, mu‘cizât-ı Enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san‘at-ı beşeriyenin nihâyet hudûdunu (son sınırlarını) çiziyor. En ileri gāyâtına (gāyelerine) parmak basıyor. En nihâyet hedeflerini ta‘yîn ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşvîki (teşvik elini) vurup o gāyeye sevk ediyor. (...)
Evet telyîn-i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı (bakırı) eritmek ve ma‘denleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanâyi‘-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esâsı ve ma‘denidir. İşte şu âyet işâret ediyor ki: ‘Büyük bir resûle, büyük bir halîfe-i zemîne (yeryüzünün halîfesine), büyük bir mu‘cize sûretinde, büyük bir ni‘met olarak; telyîn-i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle, ekser sanâyi‘-i umûmiyeye medâr (vesîle) olmaktır.’ Mâdem bir resûle, hem halîfe yani hem ma‘nevî hem maddî bir hâkime, lisânına hikmet ve eline san‘at vermiş. Lisânındaki hikmete sarîhan (açıkça) teşvîk eder. Elbette elindeki san‘ata dahi tergîb (rağbetlendirme) işâreti var.” (Zülfikār, 25. Söz, 79-81)
11. Şânım hakkı için, Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla berâber tesbîh edin!” (dedik). Ve “Geniş zırhlar yap!” diye demiri ona yumuşattık.3
12. Süleymân’a da rüzgârı (boyun eğdirdik)! (Öyle ki) sabah gidişi bir ay(lık mesâfe), akşam dönüşü de bir ay(lık mesâfe)dir.4
4. “Hazret-i Süleymân (as), bir günde havada tayerân (uçmak) ile iki aylık bir mesâfeyi kat‘ etmiştir (almıştır) der. İşte bunda işâret ediyor ki: Beşere (insana) yol açıktır ki, havada böyle bir mesâfeyi kat‘ etsin. Öyle ise ey beşer! Mâdem sana yol açıktır. Bu mertebeye yetiş ve yanaş. Cenâb-ı Hakk, şu âyetin lisânıyla ma‘nen diyor: ‘Ey insan! Bir abdim (kulum), hevâ-i nefsini (nefsinin isteklerini) terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tenbelliğini bırakıp, bazı kavânîn-i âdetimden (âdetimin kānunlarından) güzelce istifâde etseniz, siz de binebilirsiniz.’ ”(Zülfikār, 25. Söz, 79-80)
13. (O cinnîler) ona saraylardan, timsâllerden (üzerinde nakış ve süsleme bulunan şeylerden), havuzlar gibi (geniş) leğenlerden ve (çok büyük) sâbit kazanlardan (o) ne dilerse yaparlardı. (Onlara buyurduk ki:) “Ey Dâvûd âilesi, şükür için çalışın!” Fakat kullarımdan çokça şükreden azdır.
14. Artık onun (Süleymân’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onlara (Süleymân’ın) ölümünü ancak asâsından yemekte olan dabbetü’l-arz (bir ağaç kurdu) fark ettirdi. Bunun üzerine (Süleymân) yere yıkılınca, (onun ölümünü ancak bu şekilde anlamalarıyla) cinler için açıkça belli oldu ki, eğer gaybı biliyor olsalardı (o öldüğü hâlde), o aşağılayıcı azâb içinde kalmazlardı.
15. Celâlim hakkı için, Sebe’ (kavmi) için oturdukları yerde bir ibret vardı. (Oturdukları yeri) sağdan ve soldan (çevreleyen) iki bahçe (vardı). (Onlara:) “Rabbinizin rızkından yiyin de O’na şükredin! (İşte) hoş bir memleket ve çok bağışlayıcı bir Rab!” (denilmişti.)
16. Fakat (onlar, şükürden) yüz çevirdiler; bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların iki bahçesini (de) buruk yemişli, acı ılgınlı ve (içinde) sidir ağacından az bir şey bulunan iki (harab) bahçeye çevirdik.
17. Nankörlük ettiklerinden dolayı onları böyle cezâlandırdık. (Biz,) çok nankörlük edenden başkasını mı cezâlandırırız?
18. Hem onlar(ın yurdu) ile kendilerini bereketli kıldığımız memleketler (Şam havâlisi) arasında, (birbirinden rahatça) görünen (mesâfelerde) şehirler meydana getirmiştik ve buralarda (kolayca gidip gelmek üzere) sefer etmeyi takdîr etmiştik. “Oralarda geceleri ve gündüzleri emniyet içinde kimseler olarak seyâhat edin!” (demiştik.)
19. Fakat (onlar:) “Rabbimiz! Seferlerimizin (yolculuk yaptığımız şehirlerin) arasını uzaklaştır!” dediler ve kendilerine zulmettiler; nihâyet onları efsânelere çevirdik ve onları tamâmen parçalanmış olarak darmadağın ettik. Şübhesiz ki bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ibretler vardır.
20. And olsun ki İblis, onlar hakkındaki (çoğunu azdırıp, samîmî kulları ise kandıramayacağına dâir) zannını doğru çıkardı da mü’minlerden (ihlâslı olan) bir zümre hâriç, ona uydular.
21. Hâlbuki onun (o İblisin), kendileri üzerinde hiçbir kuvveti yoktu; ancak (biz) âhirete îmân edeni, ondan şübhe içinde olan o kimseden ayıralım diye (ona bu mühleti verdik).5
5. “Şeytanın vücûdunda (varlığında) cüz’î (küçük) şerlerle berâber çok makāsıd-ı hayriye-i külliye (çok hayırlı, büyük gāyeler) ve kemâlât-ı insâniye (insanın mükemmelleşmesi) vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var, mâhiyet-i insâniyedeki isti‘dadda (insanın yaratılışındaki kābiliyetlerde) dahi ondan daha ziyâde merâtib (mertebeler) var. Belki zerreden şemse (güneşe) kadar dereceleri var. Bu isti‘dâdâtın inkişâfâtı (kābiliyetlerin ortaya çıkmaları), elbette bir hareket ister, ve bir muâmele iktizâ eder (gerektirir). Ve o muâmeledeki terakkī (yükselme) zenbereğinin hareketi, mücâhede (mücâdele) ile olur. O mücâhede ise, şeytanların ve muzır (zararlı) şeylerin vücûduyla (varlığıyla) olur. Yoksa, melâikeler gibi insanların da makāmı sâbit kalırdı. O hâlde insan nev‘inde, binler envâ‘ (nev‘ler) hükmünde sınıflar bulunmayacak. Bir şerr-i cüz’î (küçük bir şer) gelmemesi için bin hayrı terk etmektir ki, bu da hikmete ve adâlete münâfîdir (zıddır). Çendan (gerçi) şeytan yüzünden ekser (pek çok) insanlar dalâlete giderler (haktan saparlar). Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete (nasıl olduğuna) bakar, kemmiyete (ne kadar olduğuna) az bakar veya bakmaz.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 72)
22. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Allah’dan başka (ilâh) zannettiğiniz şeylere yalvarın (bakalım, istediklerinizi size verebilecekler mi?); (onlar) ne göklerde ne de yerde (hayır ve şerden) zerre ağırlığınca (bir şeye) sâhib değildirler; çünki onların bunlarda hiçbir ortaklığı yoktur; ve O’nun (O Rabbin) için, onlardan hiçbir yardımcı yoktur.”
23. Ve (o gün) O’nun (Allah’ın) huzûrunda kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefâati fayda vermez. Nihâyet (şefâat edenlerin ve edilenlerin) kalblerinden dehşet giderildiği zaman (birbirlerine): “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Şefaat edecek olanlar da:) “Hakkı (buyurdu)!” derler. Ve O, Aliyy (pek yüce olan)dır, Kebîr (çok büyük olan)dır.
24. De ki: “Sizi göklerden ve yerden kim rızıklandırıyor?” De ki: “Allah!6
6. “Evet kâinatta hadsiz rahmetin mevcûdiyeti (varlığı) ve hakīkati, aynen güneşin ziyâsı (ışığı) gibi görünüyor. Ve ziyânın güneşe kat‘î şehâdeti (delîl olması) misillü (gibi), bu geniş rahmet dahi perde arkasında bir Rahmân-ı Rahîm’e şehâdet eder. Evet, rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân’a Rezzâk (rızık verici) ma‘nâsı verilir. Rızık ise, o derece zâhir (açık) bir tarzda bir Rezzâk-ı Rahîm’i gösterir ki, zerre kadar şuûru bulunan tasdîke mecbûr olur.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 572)
25. De ki: “(Siz) bizim işlediğimiz günahlardan mes’ûl olmazsınız; ve (biz de) sizin işlemekte olduğunuz (günahlar)dan mes’ûl tutulmayız.”
26. De ki: “Rabbimiz (kıyâmet günü) hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızı hak ile açaçak (hakkımızda hüküm verecek)tir. Çünki O, Fettâh (tam bir adâletle hüküm veren)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.”
27. De ki: “O’na (Allah’ın saltanatına) ortak kattıklarınızı bana gösterin! Hâşâ! Bil‘akis O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli) olan Allah’dır.”
28. (Ey Resûlüm!) (Biz) seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir korkutucu olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.
29. Bir de “Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va‘d (edilen kıyâmet) ne zaman?” diyorlar.7
7. “Dünyanın eceli ve sekerâtı olan kıyâmet vakti muayyen (belirli) olsa idi, kurûn-ı ûlâ ve vustâ (ilk ve orta çağlar) fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Kurûn-ı uhrâ (son asırlar), dehşet-i mutlaka (tam bir dehşet) içinde bulunacaktı. O vakit ne hayât-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalırdı ve ne de havf u recâ (korku ve ümid) içinde ihtiyâr ile (isteyerek) itâatkârâne (itâat ederek) olan ubûdiyetin (kulluğun) ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa idi, bir kısım hakāik-ı îmâniye bedâhet derecesine girerdi (apaçık bir duruma gelirdi), herkes ister istemez tasdîk ederdi. İhtiyâr ve irâde ile bağlı olan sırr-ı teklîf (imtihan sırrı) ve hikmet-i îman bozulurdu.” (Şuâ‘lar, 5. Şuâ‘, 73)
30. De ki: “Sizin için va‘d edilen öyle bir gün vardır ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de öne geçebilirsiniz.”8
8. “Evet kudret-i ezeliyeye (Allah’ın kudretine) nisbetle ölümden sonra haşrin (dirilmenin) gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet, nebâtât gibi insanın da bir güzü bir de baharı vardır. Evet, geçmiş zamanda vukūa gelmiş olan mu‘cizât-ı kudret (kudretin mu‘cizeleri), Sâni‘in (herşeyi san‘atla yaratan Allah’ın) bütün imkânât-ı istikbâliyeye (gelecekte olabilecek herşeye) kādir olduğuna şâhidler ve bürhanlardır (delillerdir).” (Mesnevî-i Nûriye, Lâsiyyemâlar, 39)
31. Ve inkâr edenler dedi ki: “(Biz) ne bu Kur’ân’a, ne de onun önündekilere (ondan önce gelen diğer kitablara) aslâ inanmayız!” Fakat (sen), o zâlimleri Rablerinin huzûrunda durdurulmuş kimseler olduklarında bir görsen! Birbirlerine söz çevirir (aralarında münâkaşa ederler). Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız elbette (biz de) mü’min kimseler olurduk” derler.
32. (O gün) büyüklük taslayanlar, o zayıf düşürülenlere der ki: “Size geldikten sonra sizi hidâyetten biz mi çevirdik? Bil‘akis (siz kendiniz) günahkâr kimseler idiniz.”
33. Zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara der ki: “Hayır! Gece gündüz (kurduğunuz) tuzak (bizi hidâyetten çevirdi). Bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na ortaklar koşmamızı emrederdiniz.” Ve azâbı gördüklerinde, (artık tartışmayı bırakıp içlerindeki) pişmanlığı gizlerler. Artık inkâr edenlerin boyunlarına (demir) halkalar geçiririz. (Onlar) yapmakta olduklarından başkasıyla mı cezâlandırılacaklar?
34. Hem hiçbir memlekete (kendilerine Allah’ın azâbından haber veren) bir korkutucu (peygamber) göndermedik ki, mutlakā oranın ni‘met içinde (şımarmış) olanları: “Gerçekten biz kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz” demiş olmasın!
35. Bir de: “Biz mallar ve çocuklar cihetiyle (mü’minlerden) daha fazlayız ve biz azâba uğratılacak kimseler değiliz” dediler.
36. De ki: “Şübhesiz ki Rabbim, (imtihân için) dilediğine rızkı genişletir ve (dilediğine) daraltır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”9
9. “Evet, en parlak bir mu‘cize-i san‘at-ı Samedâniye (Allah’ın san‘atının mu‘cizesi) ve bir hârika-i hikmet-i Rabbâniye (Allah’ın bir hikmet hârikası) olan hayâtı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayâtı besleyen ve idâme eden (devâm ettiren) de O’dur. O’ndan başka olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir, -meyve kurtları ve balıklar gibi- en âciz, en nâzik mahlûk, en iyi rızkı o yer -çocuklar ve yavrular gibi-. Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl (helâl rızık vâsıtası), iktidar ve ihtiyâr (istemek) ile olmadığını; belki, acz ve za‘f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları müvâzene etmek (kıyaslamak) kâfîdir.” (Sözler, 5. Söz, 12)
“Cenâb-ı Hakk’ın verdiği ni‘metleri söyleyip i‘lân ve tahdîs-i ni‘met etmek (ni‘meti, şükür kasdıyla anlatmak) bazen gurûra ve kibire müncer olur (varır). Tevâzu‘ kasdıyla da o ni‘metleri ketmetmek (gizlemek) iyi değildir. Binâenaleyh ifrat ve tefritten (aşırı ileri gitmek ve aşırı geri kalmaktan) kurtulmak için istikāmet mîzânına (terâzisine) mürâcaat edilmeli. Şöyle ki: Her bir ni‘metin iki vechi (yönü) vardır. Bir vechi insana âiddir ki, insanı tezyîn eder (süsler). Medâr-ı lezzeti (lezzet alma sebebi) olur. Halk içinde temâyüze (görünmeye) sebeb olur. Mûcib-i fahr (gurur vesîlesi) olur. Sarhoş olur. Mâlik-i Hakīkī’yi (mülkün asıl sâhibini) unutur. En nihâyet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür. İkinci vecih ise, in‘âm edene (ni‘met verene) bakar ki; in‘âm edenin keremini izhâr (ikrâm ediciliğini gösterir), derece-i rahmetini i‘lân, in‘âmını ifşâ (eder, açıklar), esmâsına (Allah’ın isimlerine) şehâdet eder.” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 203)
37. Hâlbuki size katımızda mertebece yakınlık sağlayacak olan ne mallarınız, ne de evlâdlarınızdır; ancak îmân edip sâlih amel işleyen müstesnâ. İşte onlar var ya, kendileri için işledikleri ameller sebebiyle (lütfumuzdan) kat kat mükâfât vardır ve onlar (Cennetteki) yüksek köşklerde emniyet içinde olan kimselerdir.
38. Âyetlerimiz(i ibtâl) husûsunda (güyâ bizi) acze düşürmeye çalışan kimseler olarak (yarışırcasına) uğraşanlara gelince, işte onlar (o gün) azâb içinde hazır bulundurulacak olanlardır.
39. De ki: “Şübhe yok ki Rabbim, kullarından dilediğine rızkı genişletir ve (kimi dilerse de) ona daraltır. Ve (Allah yolunda) her ne şey sarf ettiyseniz, artık O, bunun yerine (başkasını) verir. Çünki O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
40. Ve o gün (Allah), onları hep berâber bir araya toplar; sonra meleklere: “Bunlar, size mi tapıyorlardı?” der.
41. (Melekler:) “Seni tenzîh ederiz; bizim velîmiz onlar değil, sensin! Hayır! (Onlar,) cinlere (şeytanlara) tapıyorlardı. Onların çoğu, onlara inanan kimselerdi” derler.
42. İşte o gün, bazınız bazınıza ne bir fayda ne de bir zarara mâlik olur! Ve (biz de) o zulmedenlere: “Tadın, kendisini yalanlamakta olduğunuz ateşin azâbını!” deriz.
43. Çünki onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman: “Bu ancak, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi çevirmek isteyen bir adamdır” dediler. Bir de: “Bu (Kur’ân), uydurulmuş bir iftirâdan başka bir şey değildir” dediler. İnkâr edenler, kendilerine o hak (Kur’ân) gelince de (onun için): “Bu, ancak apaçık bir sihirdir”10
10. “Kureyş’in rüesâsından (reislerinden) müdakkik bir belîğ (dikkatli ve güzel sözden anlayan birisi) müşrikler tarafından, Kur’ân’ı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: ‘Şu kelâmın öyle bir halâveti (tatlılığı) ve tarâveti (tâzeliği) var ki, kelâm-ı beşere (insan sözüne) benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı (bize uyanları) kandırmak için, sihir demeliyiz!’ İşte Kur’ân-ı Hakîm’in en muannid (inadcı) düşmanları bile fesâhatinden (açık ve güzel ifâdesinden) hayrân oluyorlar.” (Zülfikār, 25. Söz, 13)
44. Hâlbuki onlara ders alacakları kitablardan vermemiştik ve senden önce kendilerine hiçbir korkutucu göndermemiştik.
45. Bunlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanlamıştı; (bunlar, servet ve ömürce) onlara verdiklerimizin onda birine bile erişmediler; böyle iken peygamberlerimi yalanladılar; ama beni inkâr etmek nasıl olurmuş (gördüler)!11
11. “Bu kâinâtı bir muntazam şehir ve bir mükemmel apartman ve misâfirhâne ve bir mu‘cizâtlı kitab ve Kur’ân hükmüne getirip hey’et-i mecmuasından (tamâmından) tâ bir zerreye kadar bütün mahlûkāt tabakalarını ve dâirelerini ve tâifelerini mîzân-ı ilim ve nizâm-ı hikmetle (ilmin ölçüsü ve hikmetin düzeniyle) kabzasına (eline) alan, tasarruf eden ve kudreti içinde rahmetini gösteren ve rubûbiyet-i mutlakası (herşeyi terbiye ve idâre etmesi) içinde mevcûdiyetini (varlığını) ve vahdâniyetini (birliğini) güneş ve gündüz gibi bildirip tanıtan ve bildirip tanıtmasına mukābil (karşılık), îmanla tanımayı ve sevdirmesine mukābil, ubûdiyetle (kullukla) mukābele etmeyi ve ihsanlarına mukābil, şükür ve hamd etmeyi isteyen böyle bir Rahmân-ı Rahîm’i tanımayan ve ubûdiyetle onu sevmeye çalışmayan, belki inkâr ile ona bir nevi‘ adâvet (düşmanlık) taşıyan insan sûretindeki şeytanlar, birer küçük Nemrud ve birer küçük Fir‘avun hükmünde nihâyetsiz bir azâba elbette müstehak olurlar.” (Şuâ‘lar, 15. Şuâ‘, 569)
46. (Ey Resûlüm!) De ki: “Size sâdece tek bir nasîhat edeceğim; şöyle ki: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkarsınız, sonra da düşünürsünüz! (Ve anlarsınız ki) arkadaşınızda hiçbir delilik yoktur; o ancak, (pek) şiddetli bir azâbın öncesinde, sizin için bir korkutucudur.”
47. De ki: “Sizden bir ücret istemişsem, o hâlde o sizin olsun! Benim ücretim ancak Allah’a âiddir. O ise, herşeye hakkıyla şâhiddir.”
48. De ki: “Şübhesiz Rabbim, hakkı (ortaya) atar (peygamberlerine hakkı indirir). (O,) gaybları (bütün gizlilikleri) çok iyi bilendir.”
49. De ki: “Hak geldi; artık bâtıl ne (bir şeyi) ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.”
50. De ki: “Eğer dalâlete düşersem, o takdirde ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Ama hidâyete ermiş isem, artık (bu da) Rabbimin bana vahyettiği (Kur’ân) sâyesindedir.” Şübhesiz ki O, Semî‘ (hakkıyla işiten)dir, Karîb (herşeye çok yakın olan)dır.
51. (Ey Resûlüm!) Hâlbuki (onları mahşer günü) dehşete düştükleri zaman bir görsen; artık (onlar için) kaçış yoktur, çünki (onlar) yakın bir yerden yakalanmışlardır.
52. Artık (iş işten geçtikten sonra): “Ona (Muhammed’e) îmân ettik” demişlerdir. Fakat uzak bir yerden (âhiret âleminden, dünyada olması gereken îmânı) elde etmek, onlar için nasıl (mümkün) olur?
53. Hâlbuki daha önce onu gerçekten inkâr etmişlerdi. Ve uzak bir yerden gayba (taş) atıyor (bilmeden ileri geri konuşuyor)lardı.
54. Artık, onlarla canlarının çekmekte oldukları şeyler arasına engel konulmuştur. Nitekim daha önce benzerlerine de böyle yapılmıştı. Çünki onlar, (kendilerine) kuşku veren bir şübhe içinde idiler.