Rûm Suresi Meali
-
Fatiha sûresi
-
Bakara sûresi
-
Âl-i İmran sûresi
-
Nisâ sûresi
-
Mâide sûresi
-
En'âm sûresi
-
A'râf sûresi
-
Enfal sûresi
-
Tevbe sûresi
-
Yûnus sûresi
-
Hûd sûresi
-
Yusuf sûresi
-
Ra'd sûresi
-
İbrâhim sûresi
-
Hicr sûresi
-
Nahl sûresi
-
İsrâ sûresi
-
Kehf sûresi
-
Meryem sûresi
-
Tâhâ sûresi
-
Enbiyâ sûresi
-
Hac sûresi
-
Mü´minûn sûresi
-
Nur sûresi
-
Furkân sûresi
-
Şuarâ sûresi
-
Neml sûresi
-
Kasas sûresi
-
Ankebût sûresi
-
Rûm sûresi
-
Lokmân sûresi
-
Secde sûresi
-
Ahzâb sûresi
-
Sebe' sûresi
-
Fâtır sûresi
-
Yâsîn sûresi
-
Sâffât sûresi
-
Sâd sûresi
-
Zümer sûresi
-
Mü´min sûresi
-
Fussılet sûresi
-
Şûrâ sûresi
-
Zuhruf sûresi
-
Duhân sûresi
-
Câsiye sûresi
-
Ahkâf sûresi
-
Muhammed sûresi
-
Fetih sûresi
-
Hucurât sûresi
-
Kâf sûresi
-
Zâriyât sûresi
-
Tûr sûresi
-
Necm sûresi
-
Kamer sûresi
-
Rahmân sûresi
-
Vâkı'a sûresi
-
Hadîd sûresi
-
Mücâdile sûresi
-
Haşr sûresi
-
Mümtehine sûresi
-
Saff sûresi
-
Cum'a sûresi
-
Münâfikûn sûresi
-
Teğâbûn sûresi
-
Talâk sûresi
-
Tahrîm sûresi
-
Mülk sûresi
-
Kalem sûresi
-
Hâkka sûresi
-
Meâric sûresi
-
Nûh sûresi
-
Cin sûresi
-
Müzemmil sûresi
-
Müddesir sûresi
-
Kıyâmet sûresi
-
İnsân sûresi
-
Mürselât sûresi
-
Nebe sûresi
-
Nâziât sûresi
-
Abese sûresi
-
Tekvir sûresi
-
İnfitâr sûresi
-
Mutaffifin sûresi
-
İnşikâk sûresi
-
Bürûc sûresi
-
Târık sûresi
-
A'lâ sûresi
-
Gâşiye sûresi
-
Fecr sûresi
-
Beled sûresi
-
Şems sûresi
-
Leyl sûresi
-
Duhâ sûresi
-
İnşirâh sûresi
-
Tîn sûresi
-
Alâk sûresi
-
Kadir sûresi
-
Beyyine sûresi
-
Zilzâl sûresi
-
Âdiyât sûresi
-
Kâria sûresi
-
Tekâsür sûresi
-
Asr sûresi
-
Hümeze sûresi
-
Fîl sûresi
-
Kureyş sûresi
-
Mâûn sûresi
-
Kevser sûresi
-
Kâfirûn sûresi
-
Nasr sûresi
-
Tebbet sûresi
-
İhlâs sûresi
-
Felak sûresi
-
Nas sûresi

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1. Elif, Lâm, Mîm.1
1. Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)
2. Rum’lar (Arab’ların bulunduğu bölgeye) pek yakın bir yerde (müşrik olan Îranlılara) mağlûb oldu; fakat onlar bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç sene içinde (üç ile dokuz yıl arasında, Îranlılara) gālib geleceklerdir.2
2. Mekke müşrikleri, o günlerde kendileri gibi müşrik olan Îran Devleti’nin, ehl-i Kitab olan Doğu Roma İmparatorluğuna galebesiyle sevinmişler ve kendilerinin de Müslümanlara böyle gālib geleceklerini söylüyorlardı. Hz. Ebû Bekir (ra) bir tartışma üzerine Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden Übey bin Halef ile bu âyetteki müjdeye binâen iddiâya girdi. Sözleşmeye göre, üç sene içinde Romalılar gālib gelirse Hz. Sıddîk (ra) on deve alacak, aksi hâlde verecekti. Peygamberimiz bundan haberdâr olduğunda بِضْعٌ ta‘bîrinin üç ile dokuz arası rakamlara delâlet ettiğini, dolayısıyla süreyi dokuza, develeri yüze yükseltmesini buyurdular. Sözleşme yenilendi. Yedinci yılının başlarında Romalılar beklenmedik şekilde gālib gelmekle, Hz. Ebû Bekir (ra) develeri o müşrikin vârislerinden aldı ve hepsini tasadduk etti. (Celâleyn Şerhi, c. 6, 86)
3. Rum’lar (Arab’ların bulunduğu bölgeye) pek yakın bir yerde (müşrik olan Îranlılara) mağlûb oldu; fakat onlar bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç sene içinde (üç ile dokuz yıl arasında, Îranlılara) gālib geleceklerdir.2
4. Rum’lar (Arab’ların bulunduğu bölgeye) pek yakın bir yerde (müşrik olan Îranlılara) mağlûb oldu; fakat onlar bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç sene içinde (üç ile dokuz yıl arasında, Îranlılara) gālib geleceklerdir.2
5. Rum’lar (Arab’ların bulunduğu bölgeye) pek yakın bir yerde (müşrik olan Îranlılara) mağlûb oldu; fakat onlar bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç sene içinde (üç ile dokuz yıl arasında, Îranlılara) gālib geleceklerdir.2
6. (Bu zafer) Allah’ın va‘didir. Allah, va‘dinden dönmez; fakat insanların çoğu bilmezler.
7. (Onlar) dünya hayâtından (yalnız) görünüşte olanı bilirler;3
3. “Dünyanın üç yüzü var. Birinci yüzü: Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına (isimlerine) bakar. Onların nukūşunu (nakışlarını) gösterir. Ma‘nâ-yı harfiyle (varlıkların Allah’ı gösteren cihetiyle), onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektûbât-ı Samedâniyedir (Allah’ı ta‘rîf eden mektûblardır). Dünyanın bu yüzü gāyet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü: Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir (çiçekliğidir). Şu yüzü dahi evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkīre değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü: İnsanın hevesâtına (heveslerine) bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel‘abe-i hevesâtı (heveslerinin oyuncağı) olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünki fânîdir, zâildir (geçicidir), elemlidir, aldatır. İşte hadîsde vârid olan (gelen) tahkīr ve ehl-i hakīkatin ettiği nefret bu yüzdedir. Kur’ân-ı Hakîm’in kâinâttan ve mevcûdâttan (varlıklardan) ehemmiyetkârâne (ehemmiyet vererek), istihsankârâne (güzel bularak) bahsi ise; evvelki iki yüze bakar. Sahâbelerin ve sâir ehlûllahın (Allah dostlarının) merğub (rağbet edilen) dünyaları, evvelki iki yüzdedir.” (Sözler, 32. Söz, 290)
8. (Onlar) Allah’ın, gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları, ancak hak ile (yerli yerinde) ve belirli bir ecel ile yarattığını, kendi nefislerinde hiç düşünmediler mi? Şübhesiz ki insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr eden kimselerdir.
9. (Onlar) yeryüzünde (hiç) dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuştur, baksınlar! (Onlar) kendilerinden kuvvetçe daha şiddetliydiler; hem yeryüzünü işlemişler ve onu bunların i‘mârından daha çok i‘mâr etmişlerdi; peygamberleri de onlara mu‘cizeler getirmişti. Demek Allah onlara zulmetmiyordu, fakat (onlar, bu isyanlarıyla) kendi nefislerine zulmediyorlardı.4
4. “İşte muzır (zararlı) kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler (beyinsizler), Cenâb-ı Hakk’ın hayvanâtından bir nev‘-i habîsdirler (pis bir tâifedirler) ki, Fâtır-ı Hakîm (herşeyi hikmetle yaratan Allah) onları dünyanın i‘mârı için halk etmiştir (yaratmıştır). Ve mü’min ibâdına (kullarına) ettiği ni‘metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyâsî (ni‘metlerini ortaya çıkarmak için ölçü) yapmıştır. Âkıbette (sonunda) müstehak oldukları Cehenneme teslîm edecektir.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 125)
10. Sonra, o kötülük edenlerin âkıbeti çok kötü oldu. Çünki Allah’ın âyetlerini yalanladılar ve onlarla alay ediyorlardı.
11. Allah, (ilk olarak mahlûkātı) yaratmaya başlar; sonra onu (o yaratmayı âhirette tekrar) iâde eder; sonra ancak O’na döndürüleceksiniz.
12. Kıyâmetin kopacağı gün, günahkârlar (ümidsizlik içinde) susar.
13. Ve (Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine şefâat eden kimseler olmaz; ve (o zaman onlar) ortaklarını da inkâr eden kimseler olurlar.
14. Kıyâmet kopacağı gün, işte o gün (mü’minlerle kâfirler) birbirlerinden ayrılırlar.
15. Fakat îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince; artık onlar, bir bahçede (Cennette) sevindirilirler.
16. Fakat inkâr edip âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azâb içinde hazır bulundurulacak olan kimselerdir.
17. Öyle ise, akşama girdiğinizde ve sabaha girdiğinizde Allah’ı tesbîh edin (akşam, yatsı ve sabah namazlarını kılın)!
18. Hâlbuki göklerde ve yerde hamd, O’na mahsustur. Akşama doğru ve öğlene girdiğiniz zaman da (Allah’ı tesbîh edin! İkindi ve öğle namazını kılın)!5
5. Namazın muayyen beş vakitte kılınmasının hikmeti için bakınız; (sahîfe 94, hâşiye 2)
19. (O,) ölüden diriyi çıkarır; diriden de ölüyü çıkarır; ve yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. İşte (siz de kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
20. O’nun (kudretinin) delillerinden biri de, sizi (atanız Âdem’i) bir topraktan yaratmış olmasıdır; sonra siz, (yeryüzünde çoğalıp) yayılan insanlar oluverdiniz.
21. O’nun delillerinden biri de, kendilerine (meyledip) ülfet edesiniz diye kendi (cinsi)nizden size eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve bir şefkat kılmasıdır. Şübhesiz ki bunda, düşünecek olan bir kavim için nice deliller vardır.6
6. “Refîka-i hayâtını (hayat arkadaşını), rahmet-i İlâhiyenin (Allah’ın rahmetinin) mûnis (cana yakın), latîf (şirin) bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-i sûretine (dış güzelliğine) muhabbetini bağlama! Belki kadının en câzibedâr (çekici), en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn-i sîretidir (ahlâkının güzelliğidir). Ve en kıymetdâr ve en şirin cemâli (güzelliği) ise; ulvî (yüce), ciddî, samîmî, nûrânî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat (şefkat güzelliği) ve hüsn-i sîret, âhir hayâta (hayâtın sonuna) kadar devâm eder, ziyâdeleşir. Ve o zaîfe ve latîfe mahlûkun (zayıf ve latif yaratılışlı kadının) hukūk-ı hürmeti (hürmet hakkı), o muhabbetle muhâfaza edilir. Yoksa hüsn-i sûretin zevâliyle (geçmesiyle), en muhtaç olduğu bir zamanda bîçâre hakkını kaybeder.” (Sözler, 32. Söz, 302)
22. O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması ve lisanlarınızın ve renklerinizin muhtelif olmasıdır. Muhakkak ki bunda, âlimler için kat‘î deliller vardır.7
7. “Âlemin mecmûuna (tamâmına) bakıyoruz; muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde âlî (yüksek) hikmetler, gālî (kıymetli) gāyeler için mükemmel bir tanzîmât görüyoruz. (...) Bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke (Allah’a ortak koşmaya) yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine ma‘nen münâsebetdardırlar (alakadardırlar) ki, bütün yıldızları müsahhar etmeyen (itâat ettirmeyen) ve elinde tutmayan, bir zerreye rubûbiyetini (hâkimiyetini) dinlettiremez. Bir zerreye hakīkī Rab olmak için, bütün yıldızlara sâhib olmak lâzım gelir.
Hem (...) semâvâtın halk ve tesviyesine (yaratma ve düzenlenmesine) muktedir olmayan, beşerin (insanın) sîmâsındaki teşahhusu (ona âid husûsî şekli) yapamaz. Demek bütün semâvâtın Rabbi olmayan, bir tek insanın sîmâsındaki alâmet-i fârika (onu diğerlerinden ayıran alâmet) olan nakş-ı sîmâvîyi (sîmâsındaki nakışları) yapamaz.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 337)
23. O’nun delillerinden biri de, gece ve gündüzde, uyumanız ve O’nun fazlından (rızkınızı) aramanızdır. Şübhesiz ki bunda, işitecek olan bir kavim için elbette deliller vardır.
24. Hem O’nun delillerinden biridir ki, size korku ve ümid içinde şimşeği gösteriyor ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltiyor. Gerçekten bunda, akıl erdirecek olan bir kavim için kat‘î deliller vardır.
25. O’nun delillerinden biri de göğün ve yerin O’nun emriyle (bu hâlinde) durmasıdır. Sonra sizi yerden (kabirlerinizden tekrar dirilmeniz için) bir da‘vetle çağırdığı zaman, siz hemen (oradan) çıkacaksınız.8
8. “(Bu âyet) haşir (dirilme) ve kıyâmeti ne kadar mu‘cizâne (mu‘cizeli) bir üslûb-ı âlî (yüksek bir üslûb) ile ifâde edip ve o da‘vânın içinde bir delîl-i iknâ‘îye (iknâ‘ eden bir delîle) işâret ediyor ki; bilmüşâhede, nasıl ki zemînin cevfinde (yer altında) saklanmış ve ölmüş hükmündeki tohumlar ve cevv-i semâda (hava boşluğunda), ademde (yoklukta) ve küre-i havâiyede (havakürede) dağılmış, saklanmış katreler (damlalar); nasıl kemâl-i intizam (mükemmel bir intizam) ve sür‘atle haşrolup (toplanıp) her baharda meydân-ı tecrübe ve imtihâna çıkıyorlar; zeminde hubûbât (tohumlar), semâda katarât (damlalar) her vakit bir mahşer-nümûn (haşir meydanı misâli) sûretini alırlar; öyle de, haşr-i ekber (kıyâmetten sonraki en büyük haşir) dahi öyle kolay zuhûr eder (ortaya çıkar). Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 242)
26. Çünki göklerde ve yerde kim varsa, O’nundur. Hepsi O’na itâatkârdırlar.
27. Hem O, (ilk olarak mahlûkātı) yaratmaya başlayan, sonra onu (o yaratmayı âhirette tekrar) iâde edendir. Bu O’na daha kolaydır.9
9. “Nasıl ki bir taburun askerleri istirâhat için dağılsa, sonra bir boru ile çağırılsa, kolay bir sûrette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkîl etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de, bir bedende birbiriyle imtizâc (kaynaşma) ile, ünsiyet (alışkanlık) ve münâsebet peydâ eden (kazanan) zerrât-ı esâsiye (bedendeki temel zerreler) Hz. İsrâfîl Aleyhisselâm’ın sûru ile, Hâlık-ı zü’l-Celâl’in emrine: ‘Lebbeyk!’ (Baş üstüne!) demeleri ve toplanmaları, aklen birinci îcâddan (ilk yaratmadan) daha kolay, daha mümkündür.” (Sözler, 29. Söz, 200)
28. (Allah, ortağı olmadığına dâir) size kendinizden şöyle bir misâl getirdi: Sizin için, sâhibi bulunduğunuz kölelerden, sizi rızıklandırdığımız şeylerde artık siz (hür olanlar) kendisinde (onların mülkiyetinde) eşit (haklara sâhib) olduğunuz (ve) birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan (o kölelerden de) çekineceğiniz ortaklar var mı? İşte akıl erdirecek olan bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz.
29. Hayır! Zulmedenler (nefsânî) arzularına bilgisizce uydu(lar). Artık Allah’ın, (kendi isyânı yüzünden) dalâlete attığını kim hidâyete erdirebilir. Onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.
30. (Ey Resûlüm!) Öyle ise hakka yönelmiş olarak yüzünü (hak) dîne doğrult! Allah’ın, insanları onun üzerine yarattığı (İslâm) fıtratına! (Ki her çocuk, İslâm fıtratı üzere doğar.) Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte doğru din budur! Fakat insanların çoğu bilmezler.
31. (Hepiniz) O’na yönelen kimseler olarak, O’ndan sakının, namazı hakkıyla edâ edin ve müşriklerden olmayın!
32. O (müşrik) kimselerden ki, dinlerini parçalayıp kısım kısım oldular. (Ve üstelik onlardan) her tâife, kendi yanlarında olan (din) ile sevinen kimselerdir.
33. Hâlbuki insanlara bir zarar dokunduğu zaman, O’na yönelen kimseler olarak Rablerine yalvarırlar; sonra (Rableri) onlara katından bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, onlardan bir tâife Rablerine ortak koşuyorlar!
34. Tâ ki kendilerine verdiğimiz şeylere (ni‘metlere) nankörlük etsinler! Şimdi zevk edin (bakalım)! Artık ileride bileceksiniz!
35. Yoksa onlara bir delil indirmişiz de, kendisiyle ortak koşmakta oldukları şeyi o mu söylüyor?
36. Hâlbuki insanlara bir rahmet (ni‘met) tattırdığımız zaman, onunla sevinirler. Fakat ellerinin takdîm ettiği şeyler (işlediği günahlar) yüzünden başlarına bir kötülük isâbet etse, onlar hemen ümidsizliğe düşerler!
37. Görmediler mi ki şübhesiz Allah, rızkı dilediğine genişletiyor ve (dilediğine de) daraltıyor. Şübhe yok ki bunda, îmân edecek bir kavim için elbette ibretler vardır.
38. Öyle ise akrabâya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver! Allah’ın rızâsını isteyenler için bu pek hayırlıdır. İşte onlar, gerçekten kurtuluşa erenlerdir.
39. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir fâiz, Allah katında artmaz. Hâlbuki Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz herhangi bir zekâta gelince, işte onlar, (sevablarını ve mallarını) gerçekten kat kat artıranlardır.10
10. “Bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin ma‘deni (insanlık âlemindeki ihtilâllerin kaynağı) bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı (kötü ahlâkın kaynağı) dahi bir kelimedir. Birinci kelime: ‘Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!’ İkinci kelime: ‘Sen çalış, ben yiyeyim!’
Evet, hayât-ı ictimâiye-i beşeriyede (insanların cem‘iyet hayâtında) havâs (üst tabaka) ve avâm (alt tabaka), yâni zenginler ve fakirlerin, müvâzeneleriyle (dengeleriyle) rahatla yaşarlar. O müvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında hürmet ve itâattir. Şimdi birinci kelime; havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci kelime; avâmı kine, hasede, mübârezeye (çekişmeye) sevk edip, rahat-ı beşeriyeyi (insanlığın rahatını) birkaç asırdır selb ettiği (çekip aldığı) gibi; şu asırda sa‘y (emek), sermâye ile mübâreze netîcesi -herkesçe ma‘lûm olan- Avrupa hâdisât-ı azîmesi (büyük hâdiseleri) meydana geldi.
İşte medeniyet, bütün cem‘iyât-ı hayriye (hayır cem‘iyetleri) ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla (şiddetli âsayiş ve düzenleriyle), beşerin o iki tabakasını musâlaha edemediği (barıştıramadığı) gibi, hayât-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur’ân, birinci kelimeyi esâsından ‘vücûb-ı zekât’ (zekâtın farz olması) ile kal‘ eder (kaldırır), tedâvi eder. İkinci kelimenin esâsını ‘hurmet-i ribâ’ ile (fâizin haram olmasıyla) kal‘ edip tedâvi eder. Evet, âyet-i Kur’âniye âlem kapısında durup, ribâya (fâize): ‘Yasaktır!’ der. ‘Kavga kapısını kapamak için, banka kapısını kapayınız!’ diyerek insanlara fermân eder. Şâkirdlerine (talebelerine): ‘Girmeyiniz!’ emreder.” (Zülfikār, 25. Söz, 38)
40. Allah, sizi yaratan; sonra sizi rızıklandıran; sonra sizi öldürecek; sonra sizi (tekrar) diriltecek olandır. (Allah’a) koştuğunuz ortaklar içinde bunlardan herhangi birini yapabilecek var mı? O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzeh ve pek yücedir.
41. İnsanların ellerinin kazandığı (günahlar) yüzünden, karada ve denizde fesad çıktı ki (Allah), yaptıklarının bir kısmını(n cezâsını), kendilerine (dünyada) tattırsın; tâ ki (kötülüklerden) dönsünler.
42. (Ey Resûlüm!) De ki: Yeryüzünde dolaşın da, öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş, bakın! Onların çoğu müşrik kimseler idi.
43. O hâlde Allah tarafından (va‘d olunduğunuz ve başkalarınca) onun geri çevrilmesi mümkün olmayan bir günün gelmesinden önce, yüzünü o hak dîne doğrult; (artık) o gün (insanlar Cennet ve Cehenneme) kısım kısım ayrılırlar.
44. Kim inkâr ederse, o takdirde inkârı kendi aleyhinedir. Kim de sâlih bir amel işlerse, artık kendileri için (Cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.
45. Tâ ki (Allah), îmân edip sâlih ameller işleyenleri fazlından mükâfâtlandırsın. Şübhesiz ki O, kâfirleri sevmez.
46. O’nun delillerinden biri de, (yağmurun önünde) rüzgârları müjdeciler olarak göndermesidir.11
11. “Şimdi rüzgârlara bak ki: Sâir hakîmâne (hikmetli), kerîmâne (cömertçe) fâidelerinin ve vazîfelerinin şehâdetiyle gāyet mühim ve kesretli (pek çok) vazîfelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak bir Sâni‘-i Hakîm (san‘at ve hikmetle yaratan Allah) tarafından bir tavzifdir (vazîfelendirmedir), bir ta‘rifdir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin (Allah’ın emrinin) çabuk yerine getirilmesine sür‘atle çalışmaktır.” (Mektûbât, 33. Mektûb, 326)
47. Celâlim hakkı için, senden önce de nice peygamberleri kavimlerine gönderdik de onlara mu‘cizeler getirdiler. (Bir kısmı îmân etti, bir kısmı îmân etmedi.) Bunun üzerine günah işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise, üzerimize hak oldu.
48. Allah, bulut(lar)ı hemen harekete geçiren, rüzgârları gönderen; sonra onu (o bulutları) gökte dilediği gibi yayan ve onu parça parça edendir. Derken aralarından yağmurun çıktığını görürsün! Nihâyet onu kullarından dilediğine isâbet ettirince, onlar hemen sevinirler.
49. Hâlbuki (onlar), bundan (bu yağmur bulutlarının görünmesinden) evvel (ve) üzerlerine (yağmurun) indirilmesinden önce elbette ümidsizliğe düşmüş kimselerdi.
50. Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şübhesiz ki O, ölüleri elbette dirilticidir. Çünki O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.12
12. “Her bahar mevsiminde ihyâ-yı arz keyfiyetinde (yeryüzüne hayat verilmesi sırasında) üç yüz bin tarzda haşrin nümûnelerini (yeniden dirilmenin misâllerini) nihâyet derecede girift (karmakarışık), birbirine karıştırdığı hâlde, nihâyet derecede intizam ve temyîz (ayırma) ile nazar-ı beşere (insan gözüne) gösteriyor ki: ‘Bunları böyle yapan Zât’a, haşir ve kıyâmet ağır olamaz!’ der. Hem zemînin (yeryüzünün) sahîfesinde yüzbinler envâı (nev‘leri), berâber birbiri içinde kalem-i kudretiyle hatâsız, kusursuz yazmak; bir tek Vâhid-i Ehad’in sikkesi (zâtında ve sıfatında bir olan Allah’ın damgası) olduğundan, şu âyetle güneş gibi vahdâniyeti (Allah’ın birliğini) isbât etmekle berâber, güneşin tulû‘ ve gurûbu (doğup batması gibi) kolay ve kat‘î, kıyâmet ve haşri gösterir.” (Zülfikār, 25. Söz, 16)
51. Celâlim hakkı için, eğer (zararlı) bir rüzgâr göndersek de onu (o bitkileri) sararmış (solmuş) görseler, bundan sonra elbette nankörlük etmeye başlarlar.
52. O hâlde, şübhesiz ki sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönen kimseler olarak yüz çevirirlerken, o sağırlara da da‘veti(ni) işittiremezsin!13
13. “Kulaktaki zar, nûr-ı îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen ma‘nevî nidâları (sesleri) işitir. Lisân-ı hâl (hâl dili) ile yapılan zikirleri, tesbîhâtları (tesbîhleri) fehmeder (anlar). Hattâ o nûr-ı îmân sâyesinde, rüzgârların terennümâtını (tatlı tatlı seslenişlerini), bulutların na‘râlarını, denizlerin dalgalarının neğamâtını (nağmelerini) ve hâkezâ (bunun gibi) yağmurlardan, kuş vesâire gibi her nev‘den Rabbânî (Allah’ı düşündüren) kelâmları ve ulvî (yüce) tesbîhâtı işitir. Sanki kâinât İlâhî bir mûsikī dâiresidir. Türlü türlü âvazlarla (seslerle), çeşit çeşit terennümâtla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intıbâ‘ ettirmekle (hissettirmekle) kalbleri, ruhları nûrânî âlemlere götürür. Pek garib misâlî levhaları (manzaraları) göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere gark eder (boğar). Fakat o kulak küfür ile tıkandığı zaman, o lezîz (lezzetli), ma‘nevî, yüksek savtlardan (seslerden) mahrum kalır ve o lezzetleri îrâs eden (veren) âvazlar, mâtem seslerine inkılâb eder (döner). Kalbde o ulvî hüzünler yerine, ahbâbın fıkdânıyla (sevdiklerin yok olmasıyla) ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle (sâhibsizlikle) nihâyetsiz vahşetler (yalnızlıklar) ve sonsuz gurbetler hâsıl olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 64)
53. Ve sen, körlerin sapıklıklarından (kendilerini çıkaran) hidâyet vericisi değilsin! Çünki sen (da‘vetini), ancak âyetlerimize îmân edip de kendileri Müslüman olan kişilere işittirebilirsin.
54. Allah, sizi zayıf yaratan; sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet veren; sonra kuvvetin ardından (tekrar) bir zayıflık ve bir ihtiyarlık verendir. (O,) dilediğini yaratır. Çünki O, Alîm (kullarının her hâlini hakkıyla bilen)dir, Kadîr (her dilediğine gücü yeten)dir.
55. Kıyâmet koptuğu gün günahkârlar, (dünyada) bir saatten başka kalmadıklarına yemîn eder. İşte (haktan) böyle çevriliyorlardı.
56. Kendilerine ilim ve îmân verilen kimseler ise: “Yemîn olsun ki (siz), Allah’ın Kitâbı’nda (va‘d edilen), yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, yeniden dirilme günüdür. Fakat siz bilmiyordunuz” der.
57. Artık o gün, zulmedenlere, ne ma‘zeretleri fayda verir, ne de onlardan (Allah’ı) râzı etmeleri istenir.
58. Şânım hakkı için, bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misâlden (ve ma‘nâdan) getirdik.14
14. “Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hakīkatleri durûb-ı emsâl (misâller vermek) ile beyân eder. Çünki dâire-i ulûhiyete âid hakāik-ı mücerrede (Cenâb-ı Hakk’a dâir ma‘nevi hakīkatler), dâire-i mümkinâtta (varlıklar âleminde) ancak misâlleriyle temessül ve tavazzuh eder (anlaşılabilir).” (Mesnevî-i Nûriye, 93)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 49, hâşiye 2)
59. İşte (hakkın kıymetini) bilmeyenlerin kalblerini (küfürlerindeki inadları sebebiyle) Allah böyle mühürler!
60. (Ey Resûlüm!) Artık sabret! Çünki Allah’ın va‘di haktır. Öyle ise kat‘î olarak îmân etmemiş olanlar, sakın seni gevşekliğe sevk etmesin!