Mü´min Suresi Meali

Araçları Göster/Gizle
Hayrat Vakfı Meali
  1. Fatiha sûresi

  2. Bakara sûresi

  3. Âl-i İmran sûresi

  4. Nisâ sûresi

  5. Mâide sûresi

  6. En'âm sûresi

  7. A'râf sûresi

  8. Enfal sûresi

  9. Tevbe sûresi

  10. Yûnus sûresi

  11. Hûd sûresi

  12. Yusuf sûresi

  13. Ra'd sûresi

  14. İbrâhim sûresi

  15. Hicr sûresi

  16. Nahl sûresi

  17. İsrâ sûresi

  18. Kehf sûresi

  19. Meryem sûresi

  20. Tâhâ sûresi

  21. Enbiyâ sûresi

  22. Hac sûresi

  23. Mü´minûn sûresi

  24. Nur sûresi

  25. Furkân sûresi

  26. Şuarâ sûresi

  27. Neml sûresi

  28. Kasas sûresi

  29. Ankebût sûresi

  30. Rûm sûresi

  31. Lokmân sûresi

  32. Secde sûresi

  33. Ahzâb sûresi

  34. Sebe' sûresi

  35. Fâtır sûresi

  36. Yâsîn sûresi

  37. Sâffât sûresi

  38. Sâd sûresi

  39. Zümer sûresi

  40. Mü´min sûresi

  41. Fussılet sûresi

  42. Şûrâ sûresi

  43. Zuhruf sûresi

  44. Duhân sûresi

  45. Câsiye sûresi

  46. Ahkâf sûresi

  47. Muhammed sûresi

  48. Fetih sûresi

  49. Hucurât sûresi

  50. Kâf sûresi

  51. Zâriyât sûresi

  52. Tûr sûresi

  53. Necm sûresi

  54. Kamer sûresi

  55. Rahmân sûresi

  56. Vâkı'a sûresi

  57. Hadîd sûresi

  58. Mücâdile sûresi

  59. Haşr sûresi

  60. Mümtehine sûresi

  61. Saff sûresi

  62. Cum'a sûresi

  63. Münâfikûn sûresi

  64. Teğâbûn sûresi

  65. Talâk sûresi

  66. Tahrîm sûresi

  67. Mülk sûresi

  68. Kalem sûresi

  69. Hâkka sûresi

  70. Meâric sûresi

  71. Nûh sûresi

  72. Cin sûresi

  73. Müzemmil sûresi

  74. Müddesir sûresi

  75. Kıyâmet sûresi

  76. İnsân sûresi

  77. Mürselât sûresi

  78. Nebe sûresi

  79. Nâziât sûresi

  80. Abese sûresi

  81. Tekvir sûresi

  82. İnfitâr sûresi

  83. Mutaffifin sûresi

  84. İnşikâk sûresi

  85. Bürûc sûresi

  86. Târık sûresi

  87. A'lâ sûresi

  88. Gâşiye sûresi

  89. Fecr sûresi

  90. Beled sûresi

  91. Şems sûresi

  92. Leyl sûresi

  93. Duhâ sûresi

  94. İnşirâh sûresi

  95. Tîn sûresi

  96. Alâk sûresi

  97. Kadir sûresi

  98. Beyyine sûresi

  99. Zilzâl sûresi

  100. Âdiyât sûresi

  101. Kâria sûresi

  102. Tekâsür sûresi

  103. Asr sûresi

  104. Hümeze sûresi

  105. Fîl sûresi

  106. Kureyş sûresi

  107. Mâûn sûresi

  108. Kevser sûresi

  109. Kâfirûn sûresi

  110. Nasr sûresi

  111. Tebbet sûresi

  112. İhlâs sûresi

  113. Felak sûresi

  114. Nas sûresi

Meal Oku
Meal
Kur'an Mealinde Ara
Arama Yapılacak Bölüm
Sûre Hakkında

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. Hâ, Mîm.1

1. Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. (Bu) Kitâb’ın (Kur’ân’ın) indirilişi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (hakkıyla bilen), günahı bağışlayan, tevbeyi kabûl eden, azâbı pek şiddetli ve çok lütuf sâhibi olan Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.

3. (Bu) Kitâb’ın (Kur’ân’ın) indirilişi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Alîm (hakkıyla bilen), günahı bağışlayan, tevbeyi kabûl eden, azâbı pek şiddetli ve çok lütuf sâhibi olan Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır.

4. İnkâr edenlerden başkası Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele etmez; şimdi onların o memleketlerde gezip dolaşmaları, seni aldatmasın! (Muhakkak ki varacakları yer Cehennemdir!)

5. Onlardan önce Nûh kavmi ve onların ardından (Âd ve Semûd gibi çeşitli) topluluklar (da) yalanlamışlardı. Her ümmet kendi peygamberlerine kasdetmişti, tâ onu (öldürmek için) yakalayıversinler; ve bâtıl uğruna mücâdele ettiler, tâ onunla hakkı ortadan kaldırsınlar! Derken onları (o hâlleri üzere azâbımla) yakalayıverdim; artık (bak) azâbım nasıl oldu!

6. Böylece Rabbinin, inkâr edenler üzerine “Şübhesiz onlar, ateş ehlidirler” sözü hak oldu.

7. Arşı taşıyan2 ve onun etrâfında bulunan (melek)ler, Rablerine hamd ile (O’nu) tesbîh ederler3

2. “Hamele-i Arş ve Semâvât (arşın ve göklerin taşıyıcıları) denilen melâikenin birinin ismi ‘Nesr’ (kartal) diğerinin ismi ‘Sevr’ (öküz) olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hakk arş ve semâvâta saltanat-ı rubûbiyetine (saltanatının terbiye ediciliğine) nezâret etmek (bakmak) için ta‘yîn ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyârelerin (gezegenlerin) bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır (bakıcı) ve hamele (taşıyıcı) olarak ta‘yîn etmiştir. O meleklerin birisinin ismi ‘Sevr’ ve birinin ‘Hût’tur (balıktır).” (Lem‘alar, 14. Lem‘a, 93-94)
3. “(Allah’ın) kâinâtı had ve hesâba gelmeyen dakīk (ince) san‘atlı tezyînât (süslemeler) ve o ma‘nîdâr mehâsin (güzellikler) ile ve hikmetdar nukūş (hikmetli nakışlar) ile süslendirip tezyîn etmesi; bilbedâhe (açıkça) ona göre mütefekkir (düşünen) ve istihsân edicilerin (beğenecek kimselerin) ve mütehayyir (hayrette kalmış) takdîr edicilerin enzârını (bakışlarını) ister, vücudlarını taleb eder (varlıklarını ister). (...)
Mâdem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazîfe-i tefekkür ve ubûdiyet (kulluk) ister. Hâlbuki ins (insan) ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs‘atli (geniş) ubûdiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi‘ (çeşitli) olan şu vezâif (vazîfeler) ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ‘ları (nevi‘leri), rûhâniyât ecnasları (ruhânî cinsleri) lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi (büyük kâinât mescidini) saflarıyla doldurup şenlendirsin.” (Sözler, 29. Söz, 178-179)

8. “Rabbimiz! Hem onları, hem onların atalarından, zevcelerinden ve nesillerinden sâlih olan kimseleri, kendilerine va‘d buyurduğun Adn Cennetlerine koy! Şübhesiz ki Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) ancak sensin!”4

4. Bütün melekler mü’minlere duâ ederler ve onlar için af dilerler. Bir mü’min, başka bir mü’min kardeşine gıyâbında duâ ettiğinde, “Âmîn! Aynısı sana da olsun!” demekle vazîfeli melekler de vardır. (İbn-i Kesîr, c. 3, 236)

9. “Ve onları kötülüklerden koru! Zâten kimi o gün (dünyada iken) kötülüklerden korursan, (kıyâmet günü) ona artık gerçekten merhamet etmiş olursun. İşte büyük kurtuluş ancak budur!”

10. Doğrusu inkâr edenlere (âhirette melekler tarafından şöyle) seslenilir: “Elbette Allah’ın (size olan) gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür; çünki (siz) îmâna da‘vet ediliyordunuz, fakat inkâr ediyordunuz.”

11. (Onlar:) “Rabbimiz! Bizi iki def‘a öldürdün ve iki def‘a dirilttin; şimdi günahlarımızı i‘tirâf ettik; acabâ (bizim için buradan) çıkmaya artık bir yol var mıdır?” derler.5

5. Bu âyetteki birinci ölüm, insanın ana rahmindeki nutfe (henüz ruh verilmemiş) hâli; ikinci ölüm de, dünyadan ecel vâsıtasıyla olan gidişi demektir. İki dirilmeden birincisi, ana rahminde iken ruh üflenmesi; diğeri de, kabirlerden diriltilerek çıkmak ve haşir meydanına doğru sevk edilmektir. (Celâleyn Şerhî, c. 6, 464)
Fahreddîn-i Râzî hazretleri ise bu âyetin tefsîri zımnında, bir ölümden söz edebilmek için öncelikle hayâtın olması gerektiğini nazara vermekte ve buradaki iki hayâtın, dünya ve kabir hayâtı, iki ölümün ise oralardaki hayâtın sona erdirilmesi olduğunu ve insanların bundan sonra bir daha ölmemek üzere ebedî bir hayâta mazhar olacaklarını beyân etmektedir. (Râzî, c. 27, 41)

12. Bunun (bu azâbın) sebebi şübhesiz şudur: “(Herkes) Allah’a, tek olarak da‘vet edildiği zaman, (siz) inkâr ettiniz! Hâlbuki O’na ortak koşulsa, inanıyordunuz. Artık hüküm, Aliyy (çok yüce olan), Kebîr (çok büyük olan) Allah’a âiddir.”

13. O (Allah), size delillerini gösteren ve gökten size bir rızık indirendir. Fakat (O’na) yönelen kimseden başkası ibret almaz.6

6. “Gözün nûru, nûr-ı îmanla (îman nûruyla) ışıklanırsa ve kavîleşirse (kuvvetlenirse), bütün kâinât gül ve reyhanlar (güzel kokular) ile müzeyyen (süslü) bir Cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi bütün kâinât safhalarında menkuş (nakşedilmiş) gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret (düşünme), ünsiyet (dostluk) gibi usâre (öz su) ve şıralarından vicdanda o tatlı, îmanlı balları yapar. Eğer o göz küfür zulmetiyle (karanlığıyla) kör olursa; dünya, genişliğiyle berâber bir hapishâne şekline girer. Bütün hakāik-ı kevniye (yaratılışa âid bütün hakīkatler), nazarında gizlenir. Kâinât ondan tevahhuş eder (yabancılaşır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 65)

14. Öyle ise kâfirlerin hoşuna gitmese de, (siz) dînde O’na (karşı) ihlâslı (samîmi) kimseler olarak Allah’a duâ edin!

15. (O, ihlâslı kullarının) dereceleri(ni) hakkıyla yükseltendir, Arşın sâhibidir. Karşılaşma günü ile korkutmak için, kendi emrinden olan rûhu (vahyi), kullarından dilediği kimseye ilkā eder (indirir).

16. O gün, onlar (herkes, bütün sırlarıyla birlikte kabirlerinden) meydana çıkacak kimselerdir. Onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz! (Allah:) “Bugün mülk (hâkimiyet) kimindir?” (diye sorar). (O günün dehşetinden kimse cevab veremez de yine kendisi cevab buyurur:) “Vâhid (bir olan), Kahhâr (herşeyi kahra gücü yetici) olan Allah’ındır!”

17. Bugün herkes (dünyada) kazandığı şeyin karşılığını görür. Bugün haksızlık yoktur. Şübhesiz ki Allah, hesâbı pek çabuk görendir.

18. (Ey Resûlüm!) Onları o yaklaşan gün ile korkut! Çünki (amellerin ortaya saçılacağı o gün) yürekler, kederle yutkunan kimseler olarak gırtlaklara dayanmıştır! Zâlimler için ne bir dost, ne de (himâyesi) kabûl edilir bir şefâatçi bulunur!

19. (Allah) gözlerin hâin olanını (harama bakanları) ve sînelerin gizlediğini bilir.

20. Ve Allah, hak ile hüküm verir. Ondan başka (kendisine) yalvarmakta oldukları (ilâhlar) ise, hiçbir şeyle hüküm veremezler. Şübhesiz ki Semî‘ (herşeyi işiten), Basîr (herşeyi gören) ancak Allah’dır.7

7. “Bütün zîhayat (canlı) mahlûkların elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcetlerini (ihtiyaçlarını) ve bütün fıtrî matlablarını (isteklerini) bir nevi‘ duâ bulunan isti‘dâd-ı fıtrî (yaratılışa âid kābiliyet) ve ihtiyâc-ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, istedikleri şeyler gāyet Rahîm (merhametli) ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî (görünmeyen bir el) tarafından verildiğinden ve ihtiyârî (isteğe bağlı) olan da‘vât-ı insâniyenin (insan duâlarının), husûsan havasların (ma‘nen yüksek insanların) ve nebîlerin (peygamberlerin) on adedden altı-yedisi hilâf-ı âdet (alışılmış olanın tersine) kabûl olmasından kat‘î anlaşılıyor ki, her dertlinin âhını, her muhtâcın duâsını işiten ve dinleyen bir Semî‘-i Mücîb (herşeyi işitip onlara cevab veren bir Allah) perde arkasında var. Bakar ki, en küçük bir zîhayâtın, en küçük bir ihtiyâcını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnûn eder.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 206)

21. (Onlar) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş, baksınlar! Onlar, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından kendilerinden daha şiddetli idiler. Böyle iken, Allah onları günahları yüzünden yakalayıverdi de onları Allah’(ın azâbın)dan koruyacak hiçbir kimse olmadı.

22. Bunun sebebi şudur: Şübhesiz onlara peygamberleri mu‘cizelerle gelirdi de, (onlar) inkâr ederlerdi; Allah da onları (o hâlleri üzere) yakalayıverdi. Muhakkak ki O, Kaviyy (çok kuvvetli)dir, azâbı pek şiddetli olandır.

23. And olsun ki, Mûsâ’yı da mu‘cizelerimizle ve apaçık bir delîl ile Fir‘avun’a, Hâmân’a ve Kārûn’a gönderdik. Buna rağmen (onlar:)(Bu) çok yalancı bir sihirbazdır!” dediler.

24. And olsun ki, Mûsâ’yı da mu‘cizelerimizle ve apaçık bir delîl ile Fir‘avun’a, Hâmân’a ve Kārûn’a gönderdik. Buna rağmen (onlar:)(Bu) çok yalancı bir sihirbazdır!” dediler.

25. Ve (Mûsâ) onlara tarafımızdan hakkı getirdiğinde (daha önce de dedikleri gibi yine) dediler ki: “Onunla berâber îmân etmiş olanların (yeni doğan) oğullarını öldürün, kadınlarını (kızlarını) ise sağ bırakın!” Fakat kâfirlerin hîlesi ancak boşuna (yorulmak)tır.

26. Fir‘avun dedi ki: “Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim; ve (o) Rabbisine yalvarsın (bakalım)! Çünki ben (onun, sizin) dîninizi değiştirmesinden yâhut yeryüzünde fesad çıkarmasından korkuyorum.”

27. Mûsâ da: “Doğrusu ben hesab gününe inanmayan her kibirli kimseden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığınırım” dedi.

28. Fir‘avun âilesinden (olup) îmânını gizleyen mü’min bir adam ise8

8. Âyette zikri geçen mü’min adamın, Fir‘avun’un amcasının oğlu olduğu söylenmiştir. Böylesine azılı bir din düşmanının karşısına îmânıyla dikilen bu kahraman insana izâfeten bu sûreye “Mü’min Sûresi” denilmiştir. (Nesefî, c. 4, 112)

29. “Ey kavmim! Bu memlekette üstünlük sağlamış kimseler olarak bu gün mülk (hâkimiyet), sizindir. Şâyet bize gelirse, Allah’ın azâbından (korumak üzere) bize kim yardım edebilir?” Fir‘avun dedi ki: “(Ben) size ancak kendi gördüğümü gösteriyorum (siz buna bakacaksınız) ve size ancak doğru yola rehberlik ediyorum.”

30. Îmân etmiş olan (adam) dedi ki: “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin üzerinize, (peygamberlerini yalanlayan) o toplulukların (uğradıkları o dehşetli azab) gününün benzerinden; Nûh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin âdetlerinin (başlarına gelen cezâların) benzerinden, korkuyorum. Hâlbuki Allah, kullar(ın)a zulmetmeyi murâd ediyor değildir.”

31. Îmân etmiş olan (adam) dedi ki: “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin üzerinize, (peygamberlerini yalanlayan) o toplulukların (uğradıkları o dehşetli azab) gününün benzerinden; Nûh kavminin, Âd, Semûd ve onlardan sonrakilerin âdetlerinin (başlarına gelen cezâların) benzerinden, korkuyorum. Hâlbuki Allah, kullar(ın)a zulmetmeyi murâd ediyor değildir.”

32. “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için bağrışıp çağrışma gününden (kıyâmet gününden, hesab yerine) arkanızı dönen kimseler olarak (Cehenneme) gideceğiniz günden korkuyorum. (O gün) sizi Allah’(ın azâbın)dan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Bununla berâber Allah kimi (isyanındaki inadı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek hiçbir kimse yoktur.”9

9. “(Kur’ân) dalâlete atılanlar kimler olduğunu beyân etmeyip mübhem (belirsiz) bıraktığından, sâmi‘ (dinleyen) korktu ve titredi. ‘Acabâ o dalâlete atılanlar kimlerdir? Sebeb nedir? Kur’ân’ın nûrundan zulmet (karanlık) nasıl geliyor?’ (...) ‘Onlar, fâsıklardır (günahlara dalanlardır). Dalâlete atılmaları, fısklarının cezâsıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nur nâra, ziyâ zulmete inkılâb etmiştir.’ Evet şemsin ziyâsıyla, pis ve mülevves maddeler taaffün ederler (kokarlar), berbâd olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 217)

33. “Ey kavmim! Doğrusu ben sizin için bağrışıp çağrışma gününden (kıyâmet gününden, hesab yerine) arkanızı dönen kimseler olarak (Cehenneme) gideceğiniz günden korkuyorum. (O gün) sizi Allah’(ın azâbın)dan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Bununla berâber Allah kimi (isyanındaki inadı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek hiçbir kimse yoktur.”9

34. And olsun ki, daha önce Yûsuf da size mu‘cizeler getirmişti de, onun size getirdiği o şeylerden dâimâ şübhe içinde oldunuz. Nihâyet (o) vefât edince: “Allah ondan sonra aslâ bir peygamber göndermez!” dediniz. İşte Allah, (kendi irâdeleriyle) haddi aşan şübheci kimseleri böyle saptırır.

35. Onlar ki, kendilerine gelmiş bir delîl olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele ederler. (Bu,) Allah katında da, îmân edenlerin yanında da nefret cihetiyle büyük olmuştur. İşte Allah, (kendisine) büyüklük taslayan her zorbanın kalbini (kendi kibri ve bunda ısrarı üzerine) böyle mühürler!

36. Fir‘avun: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap;10

10. “Kur’ân’da çok tekrâr edilen kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz’leridir (parçalarıdır) ki, her bir cümlesi, hattâ her bir cüz’ü, bir düstûr-ı küllînin (büyük bir kāidenin) ucu olarak gösterilmiş ve o düstûru ifâde ediyor. Meselâ: ياَ هاَماَنُ ابْنِ ل۪ي صَرْحاً Fir‘avun, vezîrine (Hâmân’a) emreder ki: ‘Bana yüksek bir kule yap, semâvâtın (gökyüzünün) hâlini rasad edip (gözleyip) bakacağım. Semânın gidişâtından, acabâ Mûsâ’nın (as) da‘vâ ettiği gibi semâda tasarruf eden (hükmeden) bir İlâh var mıdır?’ İşte صَرْحاً [bir kule] kelimesiyle ve şu cüz’î (küçük) hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlık’ı (yaratıcıyı) tanımadığından tabîatperest (tabîatçı) olup rubûbiyet (rab olmayı) da‘vâ eden ve âsâr-ı ceberrutlarını (kibirli eserlerini) göstermekle ibkā-yı nâm eden (nâm salan), şöhretperest olup dağ-misâl meşhur ehrâmları (piramitleri) binâ eden ve sihir ve tenâsühe kāil olup (öldükten sonra rûhun başka bir bedende tekrar dünyaya geleceğine inanıp) cenâzelerini mumya edip, dağ misillü (gibi) mezarlarda muhâfaza eden Mısır Fir‘avun’larının an‘anesinde (âdetlerinde) hükümfermâ (uygulanan) bir düstûr-ı acîbi (acâib bir düstûru) ifâde eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 32)

37. Fir‘avun: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap;10

38. Îmân etmiş olan (adam) dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun; size doğru yola rehberlik edeyim!”

39. “Ey kavmim! Bu dünya hayâtı ancak (geçici) bir menfaattir; doğrusu âhiret ise, asıl kalınacak yerdir.”11

11. “Aklı başında olan insan ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrûr (memnûn) olur ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur (hüzünlenir). Zîrâ dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da berâber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun. Bak ihtiyarlık şafağı kulakların üstünde tulû‘ etmiştir (doğmuştur). Başın yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeye (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ (bununla birlikte) ebedî ömrün önündedir. O ömürde, bâkīde (ebedî alemde) göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa‘y (gayret) ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-i bâkīden hiç haberin yok. Seni ölüm sekerâtı (can çekişmesi) uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 115)

40. “Kim bir kötülük yaparsa, bu yüzden ancak onun misliyle cezâlandırılır. Erkek veya kadın, kim de bir mü’min olarak sâlih bir amel işlerse, işte onlar Cennete girerler; orada hesabsız olarak rızıklandırılırlar.”

41. “Ey kavmim! Bu hâlim nedir ki, (ben) sizi kurtuluşa da‘vet ediyorum; hâlbuki (siz) beni ateşe çağırıyorsunuz?”

42. “Beni, Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında bir bilgi sâhibi olmadığım şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Gaffâr (çok bağışlayan Allah’)a da‘vet ediyorum.”

43. “Hiç şübhe yok ki beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, ne dünyada ne de âhirette kendisine (tapılması için) bir da‘vet hakkı vardır. Nihâyet dönüşümüz muhakkak Allah’adır. Doğrusu haddi aşanlar yok mu, onlar ateş ehlidirler.”

44. “Artık size ne söylemekte olduğumu yakında hatırlayacaksınız! (Ben) işimi Allah’a havâle ediyorum.12

12. “Îman hem nûrdur, hem kuvvettir. Evet hakīkī îmânı elde eden adam kâinâta meydan okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkātından (sıkıştırmasından) kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَي اللّٰهِ [Allah’a tevekkül ettim] der. Sefîne-i hayatta (hayat gemisinde) kemâl-i emniyetle (tam bir güven içinde) hâdisâtın dağlarvârî dalgaları içinde seyrân eder (gezer). Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın (sonsuz kudret sâhibi olan Allah’ın) yed-i kudretine emânet eder. Rahatla dünyadan geçer. Berzahda (kabir âleminde) istirâhat eder. Sonra saâdet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir.” (Sözler, 23. Söz, 104)

45. Nihâyet Allah onu, kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu; Fir‘avun âilesini ise o azâbın kötüsü kuşatıverdi.

46. (O kötü azab) ateştir! (Onlar) sabah akşam ona arz olunurlar.13

13. Kabir azâbının delillerinden biri de bu âyet-i kerîmedir. (Nesefî, c. 4, 118)

47. O vakit (Cehennem ehli) ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar o büyüklük taslayanlara der ki: “Gerçekten biz (dünyada iken) size tâbi‘ olanlar idik. Şimdi siz ateşin birazını olsun, bizden def‘ edebilir kimseler misiniz?”

48. Büyüklük taslayanlar (da): “Doğrusu biz hep berâber onun içindeyiz; şübhesiz ki Allah, kullar arasında gerçekten hükm(ünü) vermiştir” derler.

49. Artık ateşte olanlar Cehennemin bekçilerine der ki: “Rabbinize (bizim için) duâ edin, (hiç değilse) bir gün olsun, bizden azâbı hafifletsin!”

50. (Cehennemin bekçileri:) “Size peygamberleriniz mu‘cizeler getirmiyorlar mıydı?” derler. Onlar: “Evet (getiriyorlardı)!” derler. (Bunun üzerine bekçiler:) “Öyle ise (kendiniz) duâ edin!” derler. Hâlbuki kâfirlerin duâsı, ancak boşuna (yorulmak)tır.14

14. Cehennem bekçilerinin kâfirlere: “(Kendiniz) duâ edin!” demelerinin sebebi, kâfirlerin onlara: “Ne olur! Bizim buradan çıkıp kurtulmamız için bir de siz yalvarsanız!” diye teklifte bulunmalarıdır. (Beyzâvî, c. 2, 343)

51. Şübhesiz ki biz, peygamberlerimize ve îmân edenlere, hem dünya hayâtında, hem şâhidlerin (ameller için şâhidlik etmek üzere) ayağa kalkacakları o günde elbette yardım ederiz.

52. O gün zâlimlere, özür dilemeleri fayda vermez; artık onlar için lâ‘net vardır ve yurdun kötüsü onlarındır.

53. Celâlim hakkı için, Mûsâ’ya hidâyeti verdik ve İsrâiloğullarına, akıl sâhibleri için bir hidâyet ve bir nasîhat olmak üzere Kitâb’ı (Tevrât’ı) mîras bıraktık.

54. Celâlim hakkı için, Mûsâ’ya hidâyeti verdik ve İsrâiloğullarına, akıl sâhibleri için bir hidâyet ve bir nasîhat olmak üzere Kitâb’ı (Tevrât’ı) mîras bıraktık.

55. (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık sabret! Çünki Allah’ın va‘di haktır; günâhının bağışlanmasını dile15 ve akşam ve sabah Rabbine hamd ile (O’nu) tesbîh et!16

15. “(Âyetteki mağfiret) hakīkī günahlardan değil; çünki ismet (günahlara karşı korunmuş olmak) var, günah yok. Belki makām-ı nübüvvete (peygamberlik makāmına) lâyık bir ma‘nâ ile mağfirettir.” (Lem‘alar, 7. Lem‘a, 27)
16. Buradaki sabah-akşam tesbîh etmek ta‘bîrinden maksad, beş vakit namazdır. (Celâleyn Şerhî, c. 6, 486)
“Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh (Sübhanallah diyerek kusurlardan temiz olduğunu i‘lân etmek) ve ta‘zîm (azamet ve büyüklüğünü i‘lân etmek) ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen (sözle) ve fiilen ******* deyip takdîs etmek (kusurlardan temizlemek). Hem kemâline (mükemmel sıfatlarına) karşı, lafzan ve amelen ******* deyip ta‘zîm etmek. Hem cemâline (Zât ve sıfatlarının güzelliğine) karşı, kalben ve lisânen (dil ile) ve bedenen ******* deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir (büyüklüğünü i‘lân) ve hamd (övgü), namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât (hareketleri) ve ezkârında (zikirlerinde) bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın ma‘nâsını te’kîd ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke (mübârek kelimeler), otuz üç def‘a tekrâr edilir. Namazın ma‘nâsı, şu mücmel (öz) hülâsalarla te’kîd edilir.” (Sözler, 9. Söz, 26)

56. Şübhesiz o kimseler ki, kendilerine gelmiş bir delîl olmaksızın Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele ederler. Onların sînelerinde, kendisine ulaşamayacakları bir kibirden (sana üstün gelme arzusundan) başka bir şey yoktur. (Sen) hemen Allah’a sığın! Çünki Semî‘ (herşeyi işiten), Basîr (hakkıyla gören) ancak O’dur.

57. Elbette göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyüktür; fakat insanların çoğu bilmezler.

58. Kör ile gören; îmân edip sâlih ameller işleyenlerle kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az ibret alıyorsunuz!

59. Şübhesiz ki kıyâmet (günü) elbette gelicidir; onda şübhe yoktur; fakat insanların çoğu (buna) îmân etmezler.

60. Rabbiniz buyurdu ki: “Bana duâ edin, size icâbet edeyim (duânıza cevab vereyim)!17

17. “Eğer desen: ‘Birçok def‘a duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki, âyet umûmîdir. Her duâya cevab var, ifâde ediyor?’ El-cevâb: Cevab vermek ayrıdır; kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem ayn-ı matlûbu (istediğinin aynısını) vermek Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbi‘dir. Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: ‘Yâ hekim, bana bak!’ Hekim: ‘Lebbeyk! (buyur)’ der. ‘Ne istersin?’ cevab ver. Çocuk: ‘Şu ilâcı ver bana!’ der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yâhut onun maslahatına (menfaatine) binâen ondan daha iyisini verir, yâhut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenâb-ı Hakk, Hakîm-i Mutlak (sonsuz hikmet sâhibi); hâzır, nâzır (görücü) olduğu için, abdin (kulun) duâsına cevab verir. Vahşet (yalnızlık) ve kimsesizlik dehşetini, huzûruyla (hâzır olmasıyla) ve cevâbıyla ünsiyete (yakınlığa) çevirir. Fakat insanın hevâperestâne (nefsinin arzularına taparcasına) ve heveskârâne tahakkümüyle (zorlamasıyla) değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin (Allah’ın hikmetinin) iktizâsıyla (gereğiyle) ya matlûbunu veya daha evlâsını (daha iyisini) verir veya hiç vermez. Hem, duâ bir ubûdiyettir (kulluktur). Ubûdiyet ise semerâtı (meyveleri) uhreviyedir (âhirete âiddir). Dünyevî (dünyaya âid) maksadlar ise, o nevi‘ duâ ve ibâdetin vakitleridir. O maksadlar, gāyeleri değil.” (Sözler, 23. Söz, 106-107)

61. Allah, size geceyi içinde istirâhat etmeniz için (karanlık), gündüzü ise (çalışmanız için) aydınlatıcı kılandır. Şübhesiz ki Allah, insanlara karşı elbette büyük lütuf sâhibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.

62. İşte Rabbiniz olan Allah bu (ni‘metleri size veren)dir; herşeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyle ise (haktan) nasıl çevriliyorsunuz?

63. Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr etmekte olanlar, işte (haktan) böyle çevrilir.

64. Allah, arzı size kalınacak bir yer, göğü ise (üstünüze) bir binâ (bir tavan) kılandır. Hem sizi şekillendirdi de, sûretlerinizi güzel yaptı ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte Rabbiniz olan Allah bu (ni‘metleri veren)dir. (Ve) işte âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!

65. O Hayy’dır (hayâtı bâkīdir); O’ndan başka ilâh yoktur; öyle ise dinde O’na (karşı) ihlâslı (samîmî) kimseler olarak O’na kulluk edin!18

18. “Ubûdiyet, emr-i İlâhîye (Allah’ın emretmesine) ve rızâ-yı İlâhîye (O’nun râzı olmasına) bakar. Ubûdiyetin dâîsi (sebebi) emr-i İlâhî ve netîcesi rızâ-yı İlâhîdir. Semerâtı ve fevâidi (fâideleri) uhreviyedir. Fakat ille-i gāye (asıl gāye) olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya âid fâideler ve kendi kendine terettüb eden (gelen) ve istenilmeyerek verilen semereler ubûdiyete münâfî (zıd) olmaz. Belki zayıflar için bir müşevvik (teşvîk edici) ve müreccih (tercih sebebi) hükmüne geçer. Eğer o dünyaya âid fâideler ve menfaatler, o ubûdiyete ve o virde (okunan duâya) veya o zikre illet (asıl sebeb) veya illetin bir cüz’ü (parçası) olsa, o ubûdiyeti kısmen ibtâl eder (geçersiz kılar). Belki o hâsıyetli (te’sirli) virdi akīm (netîcesiz) bırakır. Netîce vermez.” (Mesnevî-i Nûriye, 17. Lem‘a, 152)

66. De ki: “Doğrusu ben Rabbimden bana apaçık deliller gelince, Allah’dan başka (kendisine) yalvarmakta olduklarınıza ibâdet etmekten yasaklandım ve âlemlerin Rabbine teslîm olmakla emrolundum.”

67. O, sizi (önce) bir topraktan, sonra bir nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsadan), sonra bir alakadan yaratandır.19

19. Alakanın izâhı için bakınız; (sahîfe 331, hâşiye 1)

68. O, hayatı veren ve öldürendir.20

20. “Hayat, Hâlık’ın ehadiyetine (yaratıcının tek olduğuna) bürhân (delîl) olduğu gibi, mevt (ölüm) de Hâlık’ın devam ve bekāsına bir delildir. Evet, nasıl akan nehirlerin ve dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sâir şeffaflar, şemsin (güneşin) ziyâ ve timsâllerini (şekillerini) göstermekle şemsin vücûduna şehâdet ettikleri gibi, şeffafların ölüp söndükten sonra yerlerine müteselsilen (ardı ardına) gelip geçen emsâlleri yine şemsin ziyâ ve timsâllerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekāsına (...) delâlet ediyorlar. Kezâlik (bunun gibi) mevcûdât vücûduyla Vâcibü’l-Vücûd’un (varlığı aklen zarûrî olan Allah’ın) vücûb-ı vücûduna (varlığının zarûretine) ve ölümleriyle ve zevâlleriyle (geçmeleriyle) ve teceddüdî bir teselsül ile (ard arda gelen bir yenilenmeyle) yerlerine gelen emsâlleri Sâni‘in ezelî ve ebedî olduğuna ve vâhidiyetine (birliğine) şehâdet ediyorlar.” (Mesnevî-i Nûriye, Lem‘alar, 14)

69. Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenleri görmedin mi? (Haktan) nasıl döndürülüyorlar?

70. Kitâb’ı (Kur’ân’ı) ve peygamberlerimizle gönderdiğimiz şeyleri yalanlayanlar, (neyi yalanlamakta olduklarını) artık ileride bileceklerdir.

71. O zaman ki, boyunlarında halkalar ve zincirler bulunur. (Onlar) kaynar suda sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır.

72. O zaman ki, boyunlarında halkalar ve zincirler bulunur. (Onlar) kaynar suda sürüklenecekler; sonra da ateşte yakılacaklardır.

73. Sonra onlara: “Allah’ı bırakıp da (O’na) ortak koşmakta olduğunuz şeyler nerede?” denilir. (Onlar da:) “Bizden kayboldular; daha doğrusu (biz) daha önce hiçbir şeye yalvarır olmamışız!” derler. İşte Allah, kâfirleri (isyanlarındaki inadları üzerine) böyle saptırır.

74. Sonra onlara: “Allah’ı bırakıp da (O’na) ortak koşmakta olduğunuz şeyler nerede?” denilir. (Onlar da:) “Bizden kayboldular; daha doğrusu (biz) daha önce hiçbir şeye yalvarır olmamışız!” derler. İşte Allah, kâfirleri (isyanlarındaki inadları üzerine) böyle saptırır.

75. Bu (içinde bulunduğunuz azab) yeryüzünde haksız yere şımarıyor olmanızdan ve böbürlenmekte bulunmanızdan dolayıdır.

76. Orada ebediyen kalıcı kimseler olmak üzere girin Cehennemin kapılarından! İşte kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötüdür!

77. (Habîbim, Muhammed!) Artık sabret! Çünki Allah’ın va‘di haktır. Böylece onları tehdîd ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, yâhut (göstermeden) seni vefât ettirsek de, sonunda (onlar) ancak bize döndürüleceklerdir.

78. Celâlim hakkı için, senden önce de peygamberler gönderdik; onlardan sana kıssa(larını) anlattığımız kimseler de var, içlerinden sana kıssa(larını) anlatmadığımız kimseler de var. Nitekim Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mu‘cize getirmesi mümkün değildir. Fakat Allah’ın emri geldiği zaman, hak ile hükmedilir; işte o zaman, (mu‘cizeleri) boşa çıkarmaya çalışanlar hüsrâna uğramıştır.

79. Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmından da yiyesiniz diye hayvanları sizin için (ni‘met) kılandır.

80. Onlarda sizin için (daha birçok) menfaatler vardır; hem onların üzerinde gönüllerinizdeki bir ihtiyâca ulaşır (onu te’mîn eder)siniz. İşte onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız.

81. Böylece (Allah) size âyetlerini gösterir. Şimdi, Allah’ın âyetlerinden hangisini inkâr edersiniz?21

21. “Hâlık-ı Âlem’i (kâinâtın yaratıcısını) bize ta‘rîf ve i‘lân eden deliller ve bürhanlar, lâyüadd (sayısız) ve lâyuhsâ (hesabsız)dır. O delillerin en büyükleri üçtür. Birincisi: Bazı âyetlerini gördüğün ve işittiğin şu ‘kitâb-ı kebîr-i kâinât’tır (büyük bir kitab hükmündeki kâinâttır). İkincisi: Bu kitâbın âyetü’l-kübrâsı (en büyük âyeti) ve dîvân-ı nübüvvetin hâtemi (peygamberlik defterinin mührü) ve künûz-ı mahfiyenin miftâhı (gizli hazînelerin anahtarı) olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Üçüncüsü: Kitâb-ı âlemin tefsîri ve mahlûkāta (yaratılmışlara) karşı Allah’ın hücceti (delîli) olan Kur’ân’dır.” (Mesnevî-i Nûriye, Reşhalar, 16)

82. (Onlar) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş, baksınlar! (Onlar) bunlardan hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserler bakımından daha şiddetli idiler; fakat kazanmakta oldukları şeyler kendilerine bir fayda sağlamadı.

83. Öyle ki peygamberleri onlara mu‘cizeler getirince, kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımardılar22

22. “Azamet ve kibriyâ (sonsuz büyüklük ve yücelik) ve nihâyetsizlik noktasında ya gaflete veya ma‘siyete (günaha) veya maddiyâta dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli mes’eleleri ihâtâ edemediklerinden (kavrayamadıklarından) bir gurûr-ı ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler (reddederler). Evet, o ma‘nen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve ma‘neviyâtta ölmüş olan kalblerine, çok geniş ve çok derin ve ihâtalı (geniş) olan îmânî mes’eleleri sığıştıramadıklarından kendilerini küfre ve dalâlete atarlar, boğulurlar. Eğer dikkatle kendi küfürlerinin iç yüzüne ve dalâletlerinin (hak yoldan sapmalarının) mâhiyetine (ne olduğuna) bakabilseler görecekler ki, îmanda bulunan ma‘kūl ve lâyık ve lâzım olan azamete karşı yüz derece muhâl ve imkânsızlık ve imtinâ‘ o küfrün altında ve içindedir.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 98)

84. O vakit azâbımızı gördüklerinde: “Allah’a tek olarak inandık ve kendisiyle (Allah’a) şirk koşan kimseler olduğumuz şeyleri inkâr ettik” derler.

85. Fakat azâbımızı gördükleri zaman (ettikleri bu) îmanları kendilerine fayda verecek değildir. Allah’ın, kulları hakkında süregelen kānunu (bu)dur! İşte kâfirler orada hüsrâna uğramıştır.