Ahzâb Suresi Meali

Araçları Göster/Gizle
Hayrat Vakfı Meali
  1. Fatiha sûresi

  2. Bakara sûresi

  3. Âl-i İmran sûresi

  4. Nisâ sûresi

  5. Mâide sûresi

  6. En'âm sûresi

  7. A'râf sûresi

  8. Enfal sûresi

  9. Tevbe sûresi

  10. Yûnus sûresi

  11. Hûd sûresi

  12. Yusuf sûresi

  13. Ra'd sûresi

  14. İbrâhim sûresi

  15. Hicr sûresi

  16. Nahl sûresi

  17. İsrâ sûresi

  18. Kehf sûresi

  19. Meryem sûresi

  20. Tâhâ sûresi

  21. Enbiyâ sûresi

  22. Hac sûresi

  23. Mü´minûn sûresi

  24. Nur sûresi

  25. Furkân sûresi

  26. Şuarâ sûresi

  27. Neml sûresi

  28. Kasas sûresi

  29. Ankebût sûresi

  30. Rûm sûresi

  31. Lokmân sûresi

  32. Secde sûresi

  33. Ahzâb sûresi

  34. Sebe' sûresi

  35. Fâtır sûresi

  36. Yâsîn sûresi

  37. Sâffât sûresi

  38. Sâd sûresi

  39. Zümer sûresi

  40. Mü´min sûresi

  41. Fussılet sûresi

  42. Şûrâ sûresi

  43. Zuhruf sûresi

  44. Duhân sûresi

  45. Câsiye sûresi

  46. Ahkâf sûresi

  47. Muhammed sûresi

  48. Fetih sûresi

  49. Hucurât sûresi

  50. Kâf sûresi

  51. Zâriyât sûresi

  52. Tûr sûresi

  53. Necm sûresi

  54. Kamer sûresi

  55. Rahmân sûresi

  56. Vâkı'a sûresi

  57. Hadîd sûresi

  58. Mücâdile sûresi

  59. Haşr sûresi

  60. Mümtehine sûresi

  61. Saff sûresi

  62. Cum'a sûresi

  63. Münâfikûn sûresi

  64. Teğâbûn sûresi

  65. Talâk sûresi

  66. Tahrîm sûresi

  67. Mülk sûresi

  68. Kalem sûresi

  69. Hâkka sûresi

  70. Meâric sûresi

  71. Nûh sûresi

  72. Cin sûresi

  73. Müzemmil sûresi

  74. Müddesir sûresi

  75. Kıyâmet sûresi

  76. İnsân sûresi

  77. Mürselât sûresi

  78. Nebe sûresi

  79. Nâziât sûresi

  80. Abese sûresi

  81. Tekvir sûresi

  82. İnfitâr sûresi

  83. Mutaffifin sûresi

  84. İnşikâk sûresi

  85. Bürûc sûresi

  86. Târık sûresi

  87. A'lâ sûresi

  88. Gâşiye sûresi

  89. Fecr sûresi

  90. Beled sûresi

  91. Şems sûresi

  92. Leyl sûresi

  93. Duhâ sûresi

  94. İnşirâh sûresi

  95. Tîn sûresi

  96. Alâk sûresi

  97. Kadir sûresi

  98. Beyyine sûresi

  99. Zilzâl sûresi

  100. Âdiyât sûresi

  101. Kâria sûresi

  102. Tekâsür sûresi

  103. Asr sûresi

  104. Hümeze sûresi

  105. Fîl sûresi

  106. Kureyş sûresi

  107. Mâûn sûresi

  108. Kevser sûresi

  109. Kâfirûn sûresi

  110. Nasr sûresi

  111. Tebbet sûresi

  112. İhlâs sûresi

  113. Felak sûresi

  114. Nas sûresi

Meal Oku
Meal
Kur'an Mealinde Ara
Arama Yapılacak Bölüm
Sûre Hakkında

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. Ey Peygamber! Allah’dan sakın; kâfirlere ve münâfıklara itâat etme! Şübhe yok ki Allah, Alîm (herşeyi hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.

2. Ve Rabbinden sana vahyedilene tâbi‘ ol! Şübhesiz ki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.

3. O hâlde Allah’a tevekkül et! Çünki vekîl olarak Allah yeter!

4. Allah, bir adamın içinde iki kalb kılmadı. Ve kendilerine zıhâr1

1. Zıhâr: Eşinin bir uzvunu anasının a‘zâsına benzetmektir. Câhiliye devrinde iken bir kimse, eşine meselâ: “Senin sırtın, anamın sırtı gibidir” dediğinde artık eşini kendi anası gibi sayar ve böylece ona yaklaşmazdı. Bazen bu bir boşanma sebebi de olabiliyordu. Daha sonra İslâmiyet bu hükmü kaldırmış, cezâ olarak da keffâret hükmünü getirmiştir.
Bu âyette, başka âileden olan evlâdlığın hakīkī oğul, onu evlâd edinen karı-kocanın da o çocuğun hakīkī anne-babası olmayacağı ve bir kimsenin evlâdlığının boşadığı kadını nikâh etmesinin haram olmayacağı da beyân buyurulmaktadır. (Beyzâvî, c. 2, 238-239)

5. Onları (evlâdlıklarınızı kendi) babalarına nisbet ederek çağırın!2

2. Buhârî ve Tirmizî’de rivâyet edildiğine göre İbn-i Ömer (ra) şöyle demiştir: “Resûlüllah’ın âzadlısı olan Zeyd bin Hârise’ye bizler ‘Zeyd İbn-i Muhammed’ diye hitâb ediyorduk. Bu tarz hareketimiz, bu âyetin nüzûlüne kadar devâm etti.” (İbn-i Kesîr, c. 3, 81)

6. Peygamber, mü’minlere kendi nefislerinden daha evlâdır; zevceleri de onların analarıdır. Akrabâlar ise, Allah’ın Kitâbı’nda birbirlerine (mîras husûsunda, diğer) mü’minlerden ve Muhâcirlerden daha lâyıktırlar; ancak dostlarınıza bir iyilik (vasiyet) yapmanız müstesnâ. Bunlar kitabda yazılmıştır.3

3. Daha evvelce Müslümanlar bir âilenin ferdleri gibi birbirlerine mîrascı olurlarken; bu âyetin indirilmesiyle mîrascılıkta akrabâlığa hak verilmiş ve başlangıçtaki tatbîkātın hükmü kaldırılmıştır. Resûlüllah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eşleri olan annelerimizin bir başkasıyla nikâhlanmaları da, yine bu âyetle kat‘î sûrette yasaklanmıştır. (Nesefî, c. 3, 429)

7. Hani (tebliğ vazîfelerini yerine getirmeleri için) o peygamberlerden de sağlam sözlerini almıştık; senden de ve Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Meryemoğlu Îsâ’dan da. Ve onlardan pek sağlam bir söz aldık.4

4. Burada peygamberlerden yalnızca beşinin anılmasından maksad; bunların herbirinin hem kitab, hem de şeriat sâhibi büyük peygamberler olmaları dolayısıyladır. (Beyzâvî, c. 2, 240)

8. Tâ ki (Rabbin) o doğru kimselere (peygamberlere) doğruluklarından (yaptıkları tebliğ hakkında) sorsun! Kâfirler için ise (pek) elemli bir azab hazırladı.

9. Ey îmân edenler! Allah’ın size olan ni‘metini hatırlayın; o vakit (Hendek Harbinde) size ordular gelmişti de, onların üzerine bir rüzgâr ve kendilerini görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ise, ne yaparsanız hakkıyla görendir.

10. Hani (onlar) size, üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi ve o vakit, gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı ve Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz.

11. İşte orada mü’minler imtihân edilmiş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.

12. O zaman münâfıklarla5 kalblerinde bir hastalık (i‘tikad zayıflığı) bulunanlar ise: “Allah ve Resûlü bize sâdece boş bir va‘dde bulunmuş!” diyorlardı.6

5. “Kur’ân’ın, münâfıkların şahıslarını ta‘yîn etmeyerek (belirlemeyerek), umum bir sıfatla, onlara işâret etmesi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın siyâsetine daha münâsibdir. Zîrâ münâfıkların şahıslarının ta‘yîni ile kabâhatleri yüzlerine vurulsa idi, mü’minler, nefsin desîsesiyle (hîlesiyle) vesveseye düşerlerdi. Hâlbuki, vesvese havfa (korkuya), havf riyâya (gösterişe), riyâ nifâka müncer olur (döner). Ve kezâ eğer Kur’ân onları ta‘yîn ile takbîh etse (kötülese) idi; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mütereddiddir (kararsızdır); etbâına (kendine tâbi‘ olanlara) emniyeti yoktur denilecekti. Ve kezâ bazen kötülük ifşâ edilmese (duyurulmasa) tedrîcen (yavaş-yavaş) zâil olması (geçmesi) ihtimâli vardır. Fakat teşhîr edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrîk eder. Fenâlığı daha fazla yapmasına bâis (sebeb) olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 77)
6. Rivâyete göre, münâfıklardan biri: “Muhammed bize bir yandan Roma ve Îran’ın fethini va‘d ediyor, diğer yandan da biz korkumuzdan meydana çıkamayıp, hendek kazıyoruz” demişti. (Nesefî, c. 3, 433)

13. Yine o vakit onlardan (o münâfıklardan) bir tâife: “Ey Yesrib (Medîne) halkı! (Burada) sizin için duracak yer yok, hemen dönün!” demişti. Onlardan bir fırka da: “Gerçekten evlerimiz açık (korunmaya muhtaç)tır” diyerek peygamberden izin istiyordu. Hâlbuki o (evleri) açık değildi. Sâdece kaçmak istiyorlardı.

14. Hem (Medîne’nin) etrâfından üzerlerine girilseydi de sonra kendilerinden (o münâfıklardan) fitne (çıkarmaları, dinden çıkmaları) istenseydi, mutlakā bunu yaparlardı ve bunda fazla gecikmezlerdi.

15. Hâlbuki daha önce onlar, arkalarına dönüp kaçmayacaklarına dâir Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise mes’ûliyetlidir.

16. (Ey Resûlüm!) De ki: “Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size aslâ fayda vermez. Şâyet (kaçarsanız), o takdirde (dünyada) ancak pek az faydalandırılırsınız!”7

7. “Mâdem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette dâimâ gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçâre insan; o i‘dâm-ı ebedî (hiç dirilmemek üzere yok olmak zannettiği), o dipsiz, nihâyetsiz haps-i münferidden (yalnız başına hapsolmaktan) kurtulmak çâresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkīye (ölümsüz bir âleme), bir saâdet-i ebediyeye ve âlem-i nûra açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.” (Gençlik Rehberi, 13. Söz, 4)

17. De ki: “Eğer size bir kötülük istese veya size bir rahmet dilese, sizi Allah’dan koruyacak kim olabilir?” Hâlbuki (onlar) kendilerine Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirler.

18. Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: “Bize gelin!” diyenleri şübhesiz ki biliyor. Zâten (onlar) savaşa ancak pek az gelirler.

19. (Hem gelseler dahi) size karşı pek cimri olarak (gelirler). Fakat korku(lu bir hâl) geldiği zaman, onları, üzerine ölüm (baygınlığı) çökmüş kimse gibi, gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün! Korku (hâli) geçtiği zaman ise, hayra (o ganîmete) karşı hırslı kimseler olarak keskin dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar (gerçekte) îmân etmemişlerdir; bunun üzerine Allah, amellerini boşa çıkarmıştır. Bu ise, Allah’a göre pek kolaydır.

20. (Onlar korkaklıklarından dolayı düşman) toplulukların (Medîne’den) gitmediklerini sanıyorlar. Ve eğer o ahzâb (o topluluklar, tekrar) gelecek olsalar, arzû ederler ki, doğrusu kendileri keşke çölde yaşayan kimseler olarak bedevî Arablar içinde bulunsalar da sizin haberlerinizi (Medîne tarafından gelenlere) sorsalar! Zâten içinizde (kalacak) olsalardı, ancak pek az savaşırlardı.

21. And olsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah’ın Resûlünde güzel bir örnek vardır.8

8. “Mâdem dost ve düşmanın ittifâkıyla, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, mehâsin-i ahlâkın (güzel ahlâkın) en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil-ittifak (herkesin kabûlüyle) nev‘-i beşer (insanlık) içinde en meşhur ve en mümtaz (seçkin) bir şahsiyettir. Ve mâdem binler mu‘cizâtının delâletiyle (mu‘cizelerin işâretiyle) ve teşkîl ettiği âlem-i İslâmiyetin kemâlâtının (fazîletlerinin) şehâdâtıyla ve mübelliğ (teblîğ edici) ve tercümân olduğu Kur’ân-ı Hakîm’in hakāikının (hakīkatlerinin) tasdîkıyle, en mükemmel bir insân-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir (en mükemmel bir mürşiddir). Ve mâdem semere-i etbâıyla (ona tâbî‘ olanların netîcesi olarak) milyonlar ehl-i kemâl (kâmil insanlar), merâtib-i kemâlâtta (olgunluk mertebelerinde) terakkī edip (yükselip) saâdet-i dâreyne (iki dünya saâdetine) mazhar olmuşlardır.
Elbette o Zât’ın (asm) sünneti ve harekâtı, iktidâ edilecek (tâbi‘ olunacak) en güzel nümûnelerdir ve ta‘kīb edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihâz (kabûl) edilecek en muhkem (sağlam) kānunlardır. Bahtiyâr odur ki, bu ittibâ‘-ı sünnette hissesi ziyâde ola! Sünnete ittibâ‘ etmeyen, tenbellik ederse, hasâret-i azîme (büyük bir zarar); ehemmiyetsiz görürse, cinâyet-i azîme; tekzîbi işmâm eden (yalanlamayı hissettiren) tenkīd ise, dalâlet-i azîmedir (büyük bir sapıklıktır).” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 61)

22. Mü’minler ise (düşman) topluluklarını görünce: “Bu Allah’ın ve Resûlünün bize va‘d ettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir!” dediler. Ve (bu vâ‘d olundukları şeyi görmeleri) onları ancak îmanca ve teslîmiyetçe artırdı.

23. Mü’minlerden öyle erler vardır ki, (o gün) Allah’a verdikleri sözde durdular. Öyle ki onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehîd oldu), kimi de (şehîd olmayı) bekliyor! Fakat (onlar) hiçbir şekilde (verdikleri sözü) değiştirmediler.9

9. Enes bin Mâlik (ra) demiştir ki: “Amcam Enes bin Nadr’e, Bedir Savaşına katılamaması çok ağır gelmişti. Bunun üzerine o: ‘Hz. Peygamber (asm)’ın katıldığı ilk savaşa onunla birlikte katılamadım. Ama Allah’a yemîn ederim ki, eğer Allah bana Hz. Peygamber (asm) ile birlikte, bir savaş nasîb ederse, o zaman ne yapacağımı, Allah elbette görecektir!’ dedi. Ve başka birşey söylemekten çekindi. Nihâyet ertesi yıl, Hz. Peygamber (asm) ile Uhud Savaşına katıldı. Şehîd oluncaya kadar savaştı. Cesedi üzerinde seksenin üzerinde kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Öyle ki halam Rubeyy: ‘Kardeşimi ancak parmaklarının uçlarından tanıyabildim!’ demişti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme, Enes bin Nâdr'e ve arkadaşları hakkında nâzil oldu.” (İbn-i Kesir, c. 3, 89)

24. Tâ ki Allah, doğru kimseleri sadâkatleriyle mükâfâtlandırsın, münâfıklara da dilerse azâb etsin, yâhut (tevbe ederlerse) tevbelerini kabûl etsin! Şübhesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.

25. Hâlbuki Allah, inkâr edenleri (kendi) öfkeleriyle geri çevirdi; hiçbir hayra (zafere) eremediler. Allah ise, savaşta (gālip gelmeleri için) mü’minlere yetti. Çünki Allah, Kavî (pek kuvvetli)dir, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir.

26. Ve (Allah), ehl-i kitabdan, onlara (o müşrik ordularına) yardım edenleri (Kureyza yahudilerini), kalelerinden indirdi ve kalblerine korku düşürdü; bir tâifeyi öldürüyordunuz, bir tâifeyi de esir alıyordunuz.

27. Ve (Allah) onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve henüz ayak basmadığınız bir yere (Hayber’e) sizi vâris kıldı. Çünki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.

28. Ey Peygamber! Zevcelerine, de ki: “Eğer dünya hayâtını ve süsünü istiyorsanız, öyleyse gelin size boşama bedeli vereyim ve sizi güzelce bir bırakmayla salıvereyim.”

29. “Yok eğer (siz), Allah’ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, hiç şübhesiz ki Allah, içinizden iyilik edenlere (pek) büyük bir mükâfât hazırlamıştır.”10

10. Ezvâc-ı tâhirât vâlidelerimiz (peygamberimizin mübârek hanımları) İslâm fetihleriyle gelen bolluktan, kendilerinin de velev bir nebze, hisse sâhibi olmalarını arzû etmişlerdi. Ancak onları îkāz eden bu vahiy gelince Resûllullah, kendilerini nikâhlarında muhayyer bıraktı. Onların: “Biz Allah’ı, Resûlünü ve âhireti tercîh ederiz” demeleri üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm kendilerinden yine evvelki gibi sâde bir hayat tarzını devâm ettirmelerini istedi. Başta Hz. Âişe (ra) olmak üzere diğer mübârek vâlidelerimiz de buna gönül hoşluğu ile muvâfakat gösterip, sâde bir hayâtı kabûl ettiler. (Beyzâvî, c. 2, 244)
“Şu dünyadaki tezyînât (süslemeler), yalnız telezzüz (lezzet alma) veya tenezzüh (gezinti) için değil. Çünki bir zaman lezzet verse, firâkıyla (ayrılığıyla) birçok zaman elem (acı) verir. Sana tattırır, iştihânı açar, fakat doyurmaz. Çünki, ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfî değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyînât; ibret içindir, şükür içindir, usûl-i dâimîsine (dâimî olan asıllarına) teşvîk içindir. Başka gāyet ulvî (yüce) gāyeler içindir.” (Zülfikār, 10. Söz, 27)

30. Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, ona azab iki kat artırılır. Bu ise, Allah’a göre pek kolaydır.

31. Fakat içinizden kim, Allah’a ve Resûlüne itâat eder ve sâlih bir amel işlerse, ona mükâfâtını iki kat veririz ve (Cennette) onun için (çok) hoş bir rızık hazırlamışızdır.

32. Ey Peygamber hanımları! (Siz,) kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz; eğer (Allah’dan) sakınıyorsanız, o hâlde (yabancı erkeklerle konuşurken) konuşmayı yumuşak (bir edâ ile) yapmayın ki kalbinde bir hastalık bulunan kimse tamah etmesin; ve (bir şey söyleyeceğinizde ciddiyetle) güzel bir söz söyleyin!

33. Hem evlerinizde (vakarınızla) oturun ve evvelki câhiliye devri (kadınlarının) açılıp saçılması gibi, ziynetlerinizi ızhâr etmeyin;11 namazı hakkıyla edâ edin; zekâtı verin; Allah’a ve Resûlüne itâat edin! Ey Ehl-i Beyt!12

11. “Kur’ân ise merhameten, kadınların hürmetini muhâfaza için, hayâ perdesini takmasını emir eder. Tâ hevesât-ı rezîlenin (rezil heveslerin) ayağı altında o şefkat ma‘denleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ‘ (eşyâ) hükmüne geçmesinler.” (Zülfikār, 25. Söz, 39)
12. “Ehl-i Beyt”, lügat ma‘nâsıyla “ev halkı” demektir. Bu ifâdeyle, Resûl-i Ekrem (asm)’ın kendileriyle birlikte, hanımları bulunan muhterem vâlidelerimiz ve çocukları; kezâ Hz. Fâtıma (ra), Hz. Ali Efendimiz (ra) ve iki oğlu olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz (ra) kasdedilmektedir. (Râzî, c. 13/25, 210)
(Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm) fermân etmiş ki: ‘Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz (sıkıca yapışsanız), necât bulursunuz (kurtulursunuz). Biri: Kitâbullahdır, diğeri: Âl-i Beytimdir.’ Çünki, Sünnet-i Seniyenin menbaı (kaynağı) ve muhâfızı (koruyucusu) ve her cihetle iltizâm etmekle (uymakla) mükellef olanı Âl-i Beyttir. İşte bu sırra binâendir ki, Kitab ve Sünnete ittibâ‘ edilmesi (tâbi‘ olunması) bu hakīkat-i hadîsiye ile bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazîfe-i risâletçe (peygamberlik vazîfesince) murâdı (kasdı) Sünnet-i Seniyedir. Sünnet-i Seniyeye ittibâ‘ı terk eden, hakīkī Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e de hakīkī dost olamaz.” (Lem‘alar, 4. Lem‘a, 17)

34. Hem evlerinizde Allah’ın âyetlerinden ve hikmetten (size) okunanları düşünün! Şübhesiz Allah, Latîf (bütün incelikleri bilen)dir, Habîr (her hâlinizden haberdâr olan)dır.

35. Muhakkak ki Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, itâatkâr erkekler ve itâatkâr kadınlar, sâdık erkekler ve sâdık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (Allah’a) gönülden bağlı (mütevâzi) olan erkekler ve (Allah’a) gönülden bağlı (mütevâzi) olan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; (işte) Allah bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır.13

13. Cenâb-ı Hakk, Peygamber (asm)’ın hanımlarını açıkça zikredince, Müslüman kadınlardan bir kısmı onlara uğradı. (Üzülerek ve ibâdetlerinin makbûliyetinden endîşe duyarak) dediler ki: “Sizin isminiz Allah tarafından zikredildi; bizimki zikredilmedi. Eğer bizde bir hayır bulunsaydı, bizim de ismimiz zikredilirdi.” Bunun üzerine bu âyet indirildi. (Beyzâvî, c. 2, 246)

36. Hem Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, artık ne mü’min bir erkek, ne de mü’min bir kadın için (o hükme muhâlif) işlerinde kendilerine (başka bir yolu) seçme hakkı yoktur! Ve her kim Allah’a ve Resûlüne isyân ederse, artık muhakkak ki apaçık bir sapıklık ile dalâlete düşmüş olur.

37. Hani (sen), kendisine hem Allah’ın ni‘met verdiği, hem de senin ni‘met verdiğin kimseye (Zeyd’e): “Zevceni üzerinde (nikâhında) tut ve Allah’dan sakın!” diyordun; Allah’ın, kendisini ortaya çıkarıcı olduğu şeyi ise, içinde gizliyordun ve insanlardan çekiniyordun.14 Hâlbuki Allah, kendisinden çekinmene daha lâyıktır. Buna rağmen Zeyd (kendisini fazîlet cihetiyle ona koca olarak denk görmediğinden) ondan ihtiyâcı (olan boşamasını) yerine getirince, onu sana (biz) nikâhladık; tâ ki, kendi (zevce)lerinden alâka(larını) kestikleri zaman evlâdlıklarının zevceleri (ile evlenmeleri husûsu)nda mü’minlere bir zorluk olmasın!15

14. Resûl-i Ekrem (asm)’ın içinde gizlediği şey, Zeyneb vâlidemiz (ra)’nın kendisine zevce olacağını vahye dayanarak önceden bilmesidir. (Beyzâvî, c. 2, 247)
15. “ ‘Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın -Zeyneb’i- tezevvücünü (kendine zevce olarak almasını); eski zaman münâfıkları gibi, yeni zamânın ehl-i dalâleti (dinsizleri) dahi medâr-ı tenkid (tenkid sebebi) buluyorlar, nefsânî, şehevânî telakkī ediyorlar’ diyorsunuz. El-cevab: Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ! O dâmen-i muallâya (yüce şerefe) şöyle pest şübehâtın (alçak şübhelerin) eli yetişmez. (...) Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya ‘oğlum’ hitâbına mazhar olan Zeyd (ra), rivâyet-i sahîha ile, i‘tirâfına binâen, izzetli zevcesini kendine ma‘nen küfüv (denk) bulmadığı için tatlîk etmiş (boşamış). Yani: Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, ma‘nevî imtizaçsızlığa (kaynaşmamaya) sebebiyet verdiği için tatlîk etmiştir. Allah’ın emriyle Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış; yani ****** [Onu sana (biz) nikâhladık] (meâlindeki âyet)in işâretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî (semâda kıyılan bir nikâh) olduğuna delâletiyle (işâretiyle), hârikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriyenin fevkinde (örf ve âdetlerin üzerinde), sırf kaderin hükmüyledir ki Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hükm-i kadere inkıyad göstermiştir ve mecbûr olmuştur. Nefis arzusuyla değildir.” (Mektûbât, 7. Mektûb, 20-21)
Ayrıca bakınız; (sahîfe 424, hâşiye 1)

38. Allah’ın, kendisi için takdîr ettiği bir şey(i yerine getirmek)te Peygambere herhangi bir zorluk yoktur. Bundan önce gelip geçen (peygamber)ler içinde Allah’ın kānûnu (böyle)dir. Allah’ın emri ise, mutlakā yerini bulan bir kaderdir.

39. Onlar (o peygamberlerdir) ki, Allah’ın (vahyen) gönderdiklerini teblîğ ederler ve O’ndan korkarlar; hem Allah’dan başka, kimseden korkmazlar. Hesab görücü olarak da Allah yeter!

40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir; fakat Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise, herşeyi hakkıyla bilendir.

41. Ey îmân edenler! Allah’ı çokça zikredin!

42. Ve O’nu sabah-akşam (beş vakit namazda) tesbîh edin!

43. O, sizi karanlıklardan nûra çıkarmak için üzerinize rahmet edendir; melekleri de (sizin için mağfiret diler)! Çünki (O,) mü’minlere karşı çok merhametlidir.

44. O’na kavuşacakları gün (Allah’ın) onlara tahiyyesi (iltifâtı) “selâm”dır. Ve onlar için (çok) güzel bir mükâfât (Cennet) hazırlamıştır.

45. Ey Peygamber! Şübhesiz ki biz seni (insanların hâllerine) bir şâhid, bir müjdeci ve (aynı zamanda) bir korkutucu olarak gönderdik.

46. Ve Allah’a (yine) O’nun izni ile (çağıran) bir da‘vetçi ve (umum kâinâtı) nûrlandıran bir kandil olarak (gönderdik).16

16. “O hutbe-i ezeliyeyi (Kur’ân’ı) okuyan zât, kâinâtın kemâlâtını (yüksek kıymetlerini) keşfeden (ortaya çıkaran) canlı bir güneştir.
Bak saâdet-i ebediyeyi ihbâr ve tebşîr ediyor (haber veriyor ve müjdeliyor). Nihâyetsiz rahmeti keşfetmiş, i‘lân ediyor. Saltanat-ı rubûbiyetin (Allah’ın kâinâttaki saltanatının) mehâsininin (güzelliklerinin) dellâlı ve esmâ-i İlâhiyenin (Allah’ın isimlerinin) gizli defînelerinin keşşâfıdır.
Evet! O Zât (asm) vazîfe i‘tibâriyle, hakkın bürhânı (delîli), hakīkatın ziyâsı (ışığı), hidâyetin güneşi, saâdetin vesîlesidir.
Şahsiyeti ve hüviyeti cihetiyle, muhabbet-i Rahmâniyenin (Rahmân olan Allah’ın sevgisinin) misâli, rahmet-i Rabbâniyenin timsâli (Allah’ın rahmetinin nümûnesi), hakīkat-i insâniyenin şerefi, şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) en kıymettar ve en bahâdar (değerli) meyvesidir. Teblîğ ettiği dîni hâriku’l-âde bir sür‘atle şark ve garbı ihâta etmiş (kuşatmış), nev‘-i beşerin (insanlığın) beşte biri dînini kabûl etmiştir.” (Mesnevî-i Nûriye, Reşhalar, 19-20)

47. Ve Allah’dan kendileri için gerçekten (pek) büyük bir lütuf olduğunu mü’minlere müjdele!

48. Kâfirlere ve münâfıklara ise itâat etme; ve onların eziyetlerini bırak (aldırma)! Allah’a tevekkül et! Çünki Allah, (sana) vekîl olarak yeter!

49. Ey îmân edenler! Mü’min kadınları nikâh eder de sonra kendilerine dokunmanızdan önce onları boşarsanız, bu durumda sizin için onların üzerinde sayacağınız bir iddet (süresi bekletme hakkınız) yoktur. Hemen onları (mehirlerinin yarısıyla) faydalandırın ve onları güzelce bir bırakmayla (incitmeden) güzellikle salıverin!

50. Ey Peygamber! Şübhesiz ki biz, mehirlerini verdiğin zevcelerini ve Allah’ın sana ganîmet olarak verdiklerinden sâhib olduğun câriyeleri, hem seninle berâber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını (istersen nikâhlamayı) sana helâl kıldık. Bir de mü’min bir kadın kendini peygambere (mehrini istemeden) hîbe ederse, eğer peygamber (de) onu nikâhlamak isterse, diğer mü’minlere değil, sâdece sana mahsus olmak üzere (onu mehirsiz olarak helâl kıldık)!

51. Onlardan (zevcelerinden) dilediğini (sırasından) geri bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Ayrıldıklarından arzu ettiğine dönmekte de sana bir günah yoktur. Bu (kendi irâdenle onları taltîf etmen), onların gözleri aydın olmasına, üzülmemelerine ve hepsinin, kendilerine verdiklerin ile hoşnûd olmalarına daha elverişlidir.17

17. “Evet on beş yaşından kırk yaşına kadar, harâret-i garîziyenin galeyânı hengâmında (delikanlılık çağında) ve hevesât-ı nefsâniyenin iltihâbı (nefisteki heveslerin alevlendiği) zamânında, dost ve düşmanın ittifâkıyla kemâl-i iffet (mükemmel bir iffet) ve tamâm-ı ismet (tam bir ma‘sûmiyet) ile Hadîcetü’l-Kübrâ radıyallâhü anhâ gibi ihtiyarca bir tek kadın ile iktifâ ve kanâat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani harâret-i garîziye tevakkufu (durakladığı) hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivac ve tezevvücâtı (çok evliliği), biz-zarûre ve bil-bedâhe (apaçık bir şekilde) nefsânî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu (dayandığını), zerre kadar insâfı olana isbât eder bir hüccettir (delildir).
O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı Risâletin (Hz. Peygamberin) akvâli (sözleri) gibi, ef’âl ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı (fiilleri, hâlleri, tavırları ve hareketleri) dahi menâbi-i din ve şeriattır (din ve şeriatın kaynaklarıdır) ve ahkâmın me’hazleridir (hükümlerin alındığı yerlerdir). Şıkk-ı zâhirîsine (dînin ev hâli dışında görünen kısmına) Sahâbeler hamele (taşıyıcı) oldukları gibi, husûsî dâiresinde mahfî ahvâlâtından (gizli hâllerinden) tezâhür eden (ortaya çıkan) esrâr-ı din ve ahkâm-ı şeriatın (dînin sırlarının ve şeriatın hükümlerinin) hameleleri ve râvîleri (rivâyet edenleri) de, Ezvâc-ı Tâhirâttır (Hz. Peygamber (asm)’ın hanımlarıdır) ve bilfiil o vazîfeyi îfâ etmişlerdir. Esrâr ve ahkâm-ı dînin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm (çok büyük) vazîfeye, birçok ve meşrebce muhtelif (yaratılışları farklı) Ezvâc-ı Tâhirât lâzımdır.” (Mektûbât, 7. Mektûb, 20-21)

52. Bundan sonra güzellikleri hoşuna bile gitse; (artık başka) kadınlar ve bunları başka zevcelerle değiştirmek sana helâl olmaz; ancak sâhib olduğun câriyeler müstesnâ. Ve Allah, herşeyi hakkıyla gözetendir.

53. Ey îmân edenler! Vaktini gözetleyici kimseler olmadan, yemeğe sizin için da‘vet yapılmadıkça peygamberin evlerine girmeyin! Fakat çağrıldığınız zaman, artık girin; yemeği yiyince de dağılın; sohbete dalıcı kimseler de olmayın!

54. Eğer bir şeyi açıklasanız da onu gizleseniz de (fark etmez); hiç şübhesiz ki Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.

55. Onlara (peygamberin zevcelerine), ne babaları, ne oğulları, ne erkek kardeşleri, ne erkek kardeşlerinin oğulları, ne kız kardeşlerinin oğulları, ne kendi kadınları (Müslüman kadınlar) ve ne de sâhib oldukları köleleri hakkında bir günah yoktur (bunlarla perdesiz görüşüp konuşabilirler). (Ey peygamber zevceleri!) Bununla berâber Allah’dan sakının! Şübhesiz Allah, herşeye hakkıyla şâhiddir.

56. Muhakkak ki Allah ve melekleri, o peygambere salât ederler. Ey îmân edenler! (Siz de) ona salât edin ve (ona) teslîmiyetle selâm verin!18

18. Allah-ü Teâlâ’nın Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a salât etmesi, ona rahmet edip ondan râzı olması; meleklerin salât etmesi ise, duâ edip mağfiret dilemeleridir. (İbn-i Kesîr, c. 3, 110)
“Evet salavâtın ma‘nâsı, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duâsı olan salavât ise, o*رَحْمَةً ِللْعاَلَم۪ينَ*’e (âlemlere rahmet olan Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a) vusûle (kavuşmaya) vesîledir. Öyle ise sen salavâtı kendine, o رَحْمَةً ِللْعاَلَم۪ينَ ’e ulaşmak için vesîle yap ve o Zât’ı da rahmet-i Rahmân’a vesîle ittihaz (kabûl) et!” (Lem‘alar, 14. Lem‘a, 103)

57. Şübhesiz ki Allah ve Resûlüne o eziyet edenler yok mu, Allah onlara hem dünyada hem âhirette lâ‘net etmiş ve onlar için (pek) aşağılayıcı bir azab hazırlamıştır.

58. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler ise, bu takdirde gerçekten bir iftirâ ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.

59. Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, (başlarını ve yüzlerini kapatacak şekilde) dış örtülerinden (çarşaflarından bir kısmıyla) üzerlerini örtsünler!19

19. “Ma‘lûmdur ki, insan sevmediği ve istiskāl ettiği (rahatsız olduğu) adamların nazarlarından (bakışlarından) sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyâfetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen (fuhşa düşmeyen ve ahlâkı bozulmayan) bir güzel kadın, nâzik ve serîü’t-teessür (çabuk müteessir) olduğundan, maddeten te’sîri tecrübe edilen belki semlendiren (zehirleyen) pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, ‘Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar’ diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü (tesettürün kaldırılması), hilâf-ı fıtrattır (yaratılışa terstir). Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla berâber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye (ebedî hayat arkadaşı) olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan (kıymetten düşmekten), zilletten (alçalmaktan) ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.” (Lem’alar, 24. Lem‘a, 206)

60. Celâlim hakkı için, eğer münâfıklar ve kalblerinde bir hastalık bulunanlar ve Medîne’de yalan haber yayanlar (yahudiler, bu yaptıklarından) vazgeçmezlerse, seni onlara mutlakā musallat ederiz; sonra orada (Medîne’de) ancak pek az (bir süre) sana komşu kalabilirler!

61. Lâ‘netlenmiş kimseler olarak, nerede bulunurlarsa yakalanır ve mutlakā öldürülürler.

62. Bundan önce gelip geçen (ümmet)ler hakkında Allah’ın kānûnu (böyle)dir. Ve Allah’ın kānûnunda aslâ bir değişme bulamazsın!

63. İnsanlar sana kıyâmet(in vaktin)den soruyor. De ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır. Ne bilirsin, belki o kıyâmet yakın olabilir!”

64. Şübhesiz ki Allah kâfirlere lâ‘net etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.

65. (Onlar) orada ebedî olarak kalıcıdırlar. (O gün kendilerine) ne bir dost, ne de bir yardımcı bulacaklardır.

66. O gün, yüzleri ateş içinde çevrilirken: “Eyvah bize! Keşke Allah’a itâat etseydik, peygambere de itâat etseydik!” diyeceklerdir.

67. Ve: “Rabbimiz! Gerçekten biz, reislerimize ve büyüklerimize uyduk da (onlar) bizi (hak) yoldan saptırdılar” diyeceklerdir.

68. “Rabbimiz! Onlara azabdan iki kat ver ve onlara büyük bir lâ‘netle lâ‘net et!”

69. Ey îmân edenler! (Siz de vaktiyle) Mûsâ’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın; nihâyet Allah onu, söyledikleri şeyden temize çıkarmıştı. Çünki (o,) Allah katında şerefli (bir kul) idi.

70. Ey îmân edenler! Allah’dan sakının ve doğru söz söyleyin!

71. Ki (Allah), size işlerinizi düzeltsin ve sizin için günahlarınızı bağışlasın! Ve kim Allah’a ve Resûlüne itâat ederse, o takdirde gerçekten büyük bir kurtuluşa ermiş olur.

72. Muhakkak ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de (onlar) onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; insan ise onu yükleniverdi.20 Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.21

20. “Gök, zemin, dağ tahammülünden (yüklenmekten) çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid (pek çok) vücûhundan (yönlerinden) bir ferdi, bir vechi, ‘ene’dir. Evet ene (insandaki benlik duygusu), zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insâniyetin (insanlık âleminin) etrâfına dal budak salan nûrânî bir şecere-i Tûbâ (Tûbâ ağacı) ile, müdhiş bir şecere-i Zakkūmun (Zakkūm ağacının) çekirdeğidir. (...) Âlemin miftâhı (anahtarı) insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren (görünüşte) açık görünürken, hakīkaten (gerçekten) kapalıdır. Cenâb-ı Hakk, emânet cihetiyle insana ‘ene’ nâmında öyle bir miftah vermiş ki, bütün âlemin kapılarını açar ve öyle bir, tılsımlı bir enâniyet (benlik) vermiş ki, Hallâk-ı Kâinât’ın künûz-ı mahfiyesini (gizli hazînelerini) onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gāyet muğlak (kapalı) bir muammâ (bilinmeyen bir şey) ve açılması müşkil (zor) bir tılsımdır. Eğer onun hakīkī mâhiyeti ve sırr-ı hilkati (yaratılış sebebi) bilinse, kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır.” (Sözler, 30. Söz, 216-217)
21. “İnsan, Hâlık-ı kâinâtın esmâsının (isimlerinin) nihâyetsiz tecellîlerine bir âyine olduğu için, kuvâlarına (hislerine) nihâyetsiz bir isti‘dâd (kābiliyet) verilmiş. Meselâ insan hırs ile, bütün dünya ona verilse هَلْ مِنْ مَزِيدٍ [Daha var mı?] diyecek. Hem hodgâmlığı (menfaatine düşkünlüğü) ile, kendi menfaatine binler adamın zararını kabûl eder. Ve hâkezâ (bunun gibi) ahlâk-ı seyyiede (kötü ahlâkta) hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrud’lar ve Fir‘avun’lar derecesine kadar gittikleri ve sîga-i mübâlâğa (mübâlâğâlı ta‘bîr) ile zalûm (çok zulmedici) olduğu gibi, ahlâk-ı hasenede (güzel ahlâkta) dahi hadsiz bir terakkıyâta (yükselmeye) mazhar olur, enbiyâ ve sıddîkīn (peygamberler ve sıddîklar) derecesine terakkī eder. Hem insan hayvanların aksine olarak hayâta lâzım herşeye karşı câhildir, herşeyi öğrenmeye mecburdur. Hadsiz eşyâya muhtaç olduğu için, sîga-i mübâlâğa ile cehûldür (çok câhildir).” (Mektûbât, 26. Mektûb, 130)

73. (Bu emâneti insana verdi) ki Allah, münâfık erkekler ve münâfık kadınlara, müşrik erkekler ve müşrik kadınlara (o emânete hâinlik etmeleri sebebiyle) azâb etsin; ve Allah, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbelerini kabûl etsin! Çünki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.