Ahkâf Suresi Meali

Araçları Göster/Gizle
Hayrat Vakfı Meali
  1. Fatiha sûresi

  2. Bakara sûresi

  3. Âl-i İmran sûresi

  4. Nisâ sûresi

  5. Mâide sûresi

  6. En'âm sûresi

  7. A'râf sûresi

  8. Enfal sûresi

  9. Tevbe sûresi

  10. Yûnus sûresi

  11. Hûd sûresi

  12. Yusuf sûresi

  13. Ra'd sûresi

  14. İbrâhim sûresi

  15. Hicr sûresi

  16. Nahl sûresi

  17. İsrâ sûresi

  18. Kehf sûresi

  19. Meryem sûresi

  20. Tâhâ sûresi

  21. Enbiyâ sûresi

  22. Hac sûresi

  23. Mü´minûn sûresi

  24. Nur sûresi

  25. Furkân sûresi

  26. Şuarâ sûresi

  27. Neml sûresi

  28. Kasas sûresi

  29. Ankebût sûresi

  30. Rûm sûresi

  31. Lokmân sûresi

  32. Secde sûresi

  33. Ahzâb sûresi

  34. Sebe' sûresi

  35. Fâtır sûresi

  36. Yâsîn sûresi

  37. Sâffât sûresi

  38. Sâd sûresi

  39. Zümer sûresi

  40. Mü´min sûresi

  41. Fussılet sûresi

  42. Şûrâ sûresi

  43. Zuhruf sûresi

  44. Duhân sûresi

  45. Câsiye sûresi

  46. Ahkâf sûresi

  47. Muhammed sûresi

  48. Fetih sûresi

  49. Hucurât sûresi

  50. Kâf sûresi

  51. Zâriyât sûresi

  52. Tûr sûresi

  53. Necm sûresi

  54. Kamer sûresi

  55. Rahmân sûresi

  56. Vâkı'a sûresi

  57. Hadîd sûresi

  58. Mücâdile sûresi

  59. Haşr sûresi

  60. Mümtehine sûresi

  61. Saff sûresi

  62. Cum'a sûresi

  63. Münâfikûn sûresi

  64. Teğâbûn sûresi

  65. Talâk sûresi

  66. Tahrîm sûresi

  67. Mülk sûresi

  68. Kalem sûresi

  69. Hâkka sûresi

  70. Meâric sûresi

  71. Nûh sûresi

  72. Cin sûresi

  73. Müzemmil sûresi

  74. Müddesir sûresi

  75. Kıyâmet sûresi

  76. İnsân sûresi

  77. Mürselât sûresi

  78. Nebe sûresi

  79. Nâziât sûresi

  80. Abese sûresi

  81. Tekvir sûresi

  82. İnfitâr sûresi

  83. Mutaffifin sûresi

  84. İnşikâk sûresi

  85. Bürûc sûresi

  86. Târık sûresi

  87. A'lâ sûresi

  88. Gâşiye sûresi

  89. Fecr sûresi

  90. Beled sûresi

  91. Şems sûresi

  92. Leyl sûresi

  93. Duhâ sûresi

  94. İnşirâh sûresi

  95. Tîn sûresi

  96. Alâk sûresi

  97. Kadir sûresi

  98. Beyyine sûresi

  99. Zilzâl sûresi

  100. Âdiyât sûresi

  101. Kâria sûresi

  102. Tekâsür sûresi

  103. Asr sûresi

  104. Hümeze sûresi

  105. Fîl sûresi

  106. Kureyş sûresi

  107. Mâûn sûresi

  108. Kevser sûresi

  109. Kâfirûn sûresi

  110. Nasr sûresi

  111. Tebbet sûresi

  112. İhlâs sûresi

  113. Felak sûresi

  114. Nas sûresi

Meal Oku
Meal
Kur'an Mealinde Ara
Arama Yapılacak Bölüm
Sûre Hakkında

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. Hâ, Mîm.1

1. Bakınız; (Bakara Sûresi, sahîfe 1, hâşiye 1)

2. Bu Kitâb’ın indirilmesi, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli olan) Allah tarafındandır.

3. (Biz) gökleri ve yeri ve ikisi arasında bulunanları, ancak hak ile (yerli yerinde) ve belirli bir ecel ile yarattık. İnkâr edenler ise, korkutuldukları şeyden (kıyâmetten) yüz çeviricidirler.

4. De ki: “Söyleyin bana! Allah’ı bırakıp (kendisine) yalvarmakta olduğunuz şeyler, yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin! Yoksa, onların göklerde bir ortaklığı mı var?2

2. “Bir memlekette iki pâdişah, bir vilâyette iki vâli, bir nâhiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunamaz. Eğer bulunsa herc ü merc (karmakarışık) olur, ihtilâl başlar, intizam bozulur. Mâdem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muâvenete (yardımlaşmaya) muhtaç olan insanlarda bu derece müdâhale-i gayrı (başkasının karışmasını) ve iştirâki (ortaklığı) reddedip, kabûl etmez. Elbette aczden münezzeh (uzak olan) bir Kadîr-i Mutlak’ta (sonsuz kudret sâhibi bir Zât’ta), rubûbiyet (herşeyin Rabbi, terbiye edicisi olmak) sûretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştirâki ve müdâhale-i gayrı kabûl etmez. Belki gāyet şiddetle reddeder ve şirki (Allah’a ortak koşmayı) tevehhüm (bâtıl bir şekilde zan) ve i‘tikād edenleri (inananları) gāyet hiddetle dergâhından tard eder (kovar).” (Şuâ‘lar, 2. Şuâ‘, 15)

5. Allah’ı bırakıp da kıyâmet gününe kadar kendisine cevab veremeyecek şeylere duâ edenden daha sapık kim olabilir? Hâlbuki onlar, bunların duâlarından (dahi) habersizdirler.

6. Ve insanlar (mahşerde) bir araya getirildikleri zaman, (bu taptıkları şeyler) onlara düşman kesilirler ve onların tapınmalarını inkâr ediciler olurlar.

7. Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda inkâr edenler, kendilerine geldiği vakit o hak olan (Allah kelâmın)a dedi ki: “Bu apaçık bir sihirdir!”

8. Yoksa, “Onu (Muhammed) uydurdu!” mu diyorlar? De ki: “Eğer (ben) onu uydurmuşsam, o takdirde benim için Allah’dan (gelecek) bir şeye (bir azâba karşı, onu benden def‘ edecek bir güce) mâlik olamazsınız. O, (sizin) onun hakkında (Kur’ân’ın aleyhinde) yapmakta olduğunuz taşkınlıkları en iyi bilendir! Benimle sizin aranızda (buna) şâhid olarak O yeter! Çünki O, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.”

9. De ki: “(Ben, bu hakīkatleri beyân eden) o peygamberlerden farklı (şeyler söylemekte) olan biri değilim; ne bana, ne de size ne yapılacağını da bilmem. Doğrusu (ben) ancak, bana vahyedilene tâbi‘ olurum ve ben sâdece (Allah’ın azâbından haber veren) apaçık bir korkutucuyum.”

10. De ki: “Söyleyin bana! Ya (Kur’ân) Allah tarafından (gelmiş) olup da (siz) onu inkâr etmişseniz ve İsrâiloğullarından bir şâhid onun benzerine (Tevrât’a) şâhidlik edip îmân ettiği hâlde (siz) büyüklük taslamışsanız (zulmetmiş olmaz mısınız)? Şübhesiz ki Allah, o zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.”

11. Buna rağmen inkâr edenler, îmân edenler için dedi ki: “Eğer (Muhammed’in getirdiği dinde) bir hayır olsaydı, (etrâfındaki şu fakir insanlar) ona (ulaşmakta) bizi geçemezlerdi!” Ve (o inkâr edenler), onunla (Kur’ân’la) hidâyete eremediklerinden, artık: “O, eski bir yalandır!” diyeceklerdir.

12. O’ndan (Kur’ân’dan) önce de bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ’nın Kitâb’ı vardır. Bu (Kur’ân) ise, zulmedenleri korkutmak ve iyilik edenlere müjde olmak üzere, Arabca bir lisân ile (indirilmiş, kendinden öncekileri) tasdîk edici bir kitabdır.3

3. “Evet, Kur’ân-ı Hakîm bil-ittifâk (ittifakla) ümmî (okuma-yazma bilmeyen) ve emîn (güvenilir) bir zâtın lisânıyla zamân-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saâdete kadar, enbiyâların (peygamberlerin) mühim hâlâtını (hâllerini) ve ehemmiyetli vukūâtını (hâdiselerini) öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrât ve İncîl gibi kitabların tasdîki altında gāyet kuvvet ve ciddiyetle ihbâr ediyor (haber veriyor). Kütüb-i Sâlifenin (geçmiş semâvî kitabların) ittifâk ettikleri (birleştikleri) noktalarda muvâfakat (tasdîk) etmiştir. İhtilâf ettikleri (farklı oldukları) bahislerde, musahhihâne (düzelterek) hakīkat-i vâkıayı (gerçek hâdiseyi) faslediyor (yanlışlardan ayırıyor). Demek Kur’ân’ın nazar-ı gayb-bînîsi (gizlilikleri gören bakışı), o Kütüb-i Sâlifenin umûmunun fevkinde (üstünde) ahvâl-i mâziyeyi (geçmiş hâlleri) görüyor ki, ittifâkī mes’elelerde musaddikāne (doğrulayarak) onları tezkiye ediyor (arındırıyor). İhtilâfî mes’elelerde musahhihâne onlara faysal (hüküm) oluyor. Hâlbuki Kur’ân’ın vukūât ve ahvâl-i mâziyeye dâir ihbârâtı aklî (akla âid) bir iş değil ki, akıl ile ihbâr edilsin. Belki, semâ‘a mütevakkıf (işitmeye bağlı) nakildir. Nakil ise, kırâet ve kitâbet (okuma ve yazma) ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifâkıyla kırâetsiz, kitâbetsiz, emânetle ma‘rûf (güvenilir olmakla tanınmış), ümmî lâkabıyla mevsûf (vasıflı) bir zâta nüzûl ediyor (iniyor). Hem o ahvâl-i mâziyeyi öyle bir sûrette ihbâr eder ki, bütün o ahvâli görür gibi bahseder.” (Zülfikār, 25. Söz, 35)

13. Gerçekten, “Rabbimiz Allah’dır!” deyip, sonra da dosdoğru olan kimseler var ya, onlara artık korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır.

14. İşte onlar, Cennet ehlidirler; yapmakta olduklarına (Allah’ın lütfundan) bir karşılık olarak, orada ebediyen kalıcıdırlar.

15. (Biz) insana, ana-babasına iyilik etmeyi de tavsiye ettik.4 Anası onu zahmetle (karnında) taşımış ve onu zahmetle doğurmuştur. Hem (ana karnında) taşınması ile sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihâyet gücü kemâle erip, (yaşı) kırk seneye vardığı zaman dedi ki: “Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin ni‘metine şükretmemi ve râzı olacağın sâlih bir amel işlememi bana ilhâm eyle ve benim için zürriyetim içinde iyi hâl(in devâmını) nasîb et! Doğrusu ben, sana tevbe ettim ve şübhesiz ben, (sana) teslîm olanlardanım.”5

4. “Evet, dünyada en yüksek hakīkat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı olan şefkatleridir. Ve en âlî (yüce) hukuk dahi onların o şefkatlerine mukābil (karşılık) onlara hürmet etmek onların haklarıdır. Çünki onlar, hayatlarını kemâl-i lezzetle (büyük bir lezzetle) evlâdlarının hayâtı için fedâ ediyorlar, sarf ediyorlar. Öyle ise, insâniyeti sukūt etmemiş (insanlıktan çıkmamış) ve canavara inkılâb etmemiş (dönüşmemiş) her bir veledin (çocuğun) farz olan bir vazîfesi de o muhterem, sâdık, fedâkâr dostlara hâlisâne (ihlâsla) hürmet ve samîmâne hizmet ve rızâlarını tahsil (kazanma) ve kalblerini hoşnûd etmektir. Amca ile hala, peder hükmündedirler; teyze ile dayı, ana hükmündedirler. (...)
Ey insan! Aklını başına al! Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın! ************* [Cezâ amelin cinsindendir] sırrıyla, sen vâlideynine (ana-babana) hürmet etmezsen, senin evlâdın da sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir defîne; onlara hizmet et, rızâlarını tahsîl eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnûn et ki, onların yüzünden hayâtın rahatlık içinde ve rızkın da bereketli gitsin. Yoksa onları istiskāl etmek (varlıklarından rahatsız olmak) ve ölümlerini temennî etmek ve onların nâzik ve serîü’t-teessür (çabuk müteessir olup kırılan) kalblerini rencîde etmekle ************* [Dünyayı da, âhireti de kaybetmiştir.] sırrına mazhar olursun.” (Lem‘alar, 26. Lem‘a, 282-284)
5. Bu âyet, Hz. Ebû Bekir (ra), hakkında nâzil olmuştur. O, Resûlullah (asm)’ın risâletle vazîfelendirilmesinden iki sene sonra kırk yaşında iken Müslüman olmuştur. Daha sonra âyette geçen bu duâsının bereketiyle anası, babası ve oğlu Abdurrahman (ra) ile onun oğlu Ebû Atîk (ra) olarak hepsi de îmân etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir (ra), nerede İslâmiyet’i kabûl ettiği için işkenceye ma‘ruz kalan bir köle gördüyse, onu satın alıp âzâd etmiştir. (Celâleyn Şerhi, c. 7, 163)

16. İşte onlar, kendilerinden yaptıklarının en güzelini kabûl edeceğimiz (mükâfatlarını buna göre vereceğimiz) ve kötülüklerinden vazgeçeceğimiz, Cennet ehli arasında bulunan kimselerdir. (Bu, dünyada iken) söz verilmekte oldukları sâdık va‘ddir.

17. Fakat o kimse ki, ana-babasına: “Öf ikinize! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, (siz) beni (kabirden) çıkarılmakla mı tehdîd ediyorsunuz?” dedi. Onlar (ana-babası) ise, Allah’dan yardım isteyerek: “Yazıklar olsun sana! Îmân et! Elbette Allah’ın va‘di haktır!” (dedikleri hâlde, o) diyordu ki: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir!”

18. İşte bunlar, cin ve insandan, kendilerinden önce gelip geçmiş topluluklar içinde üzerlerine (azâba dâir) söz, hak olmuş kimselerdir. Gerçekten onlar hüsrâna uğrayanlardır.

19. Herkes için yaptıklarına göre dereceler vardır. Tâ ki (Allah) onlara, amellerini(n karşılığını) tam versin! Hem onlara haksızlık edilmez.

20. Ve inkâr edenler ateşe arz olunacağı gün (kendilerine şöyle denir): “Dünya hayâtınızda (bütün) güzel şeylerinizi giderdiniz ve onlarla faydalandınız. Bugün ise, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamakta olmanızdan ve fâsıklık etmekte olmanızdan dolayı aşağılayıcı azâb ile cezâlandırılacaksınız!”

21. (Habîbim, yâ Muhammed!) Bir de Âd’ın kardeşini (Hûd’u) an! Hani (o da) Ahkāf (nâmındaki belde)de6

6. Ahkāf, uzun ve yüksek kum tepeleri ma‘nâsına gelir. Hz. Hûd (as)’ın peygamber olarak gönderildiği Âd kavmi, Yemen’de denize nâzır böyle yüksek ve uzun kum tepelerinin bulunduğu bir mevki‘de yaşıyorlardı. (Beyzâvî, c. 2, 396)

22. (Onlar:)(Sen) bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer (iddiâsında) doğru kimselerden isen, haydi bizi tehdîd edip durduğun (azâb)ı bize getir!” dediler.

23. (Hûd) dedi ki: “(Azâbın geleceği vakte dâir) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. (Ben) size, kendisiyle gönderildiğim şeyi teblîğ ediyorum; fakat ben sizi, câhillik etmekte olan bir topluluk olarak görüyorum.”

24. Nihâyet onu (o azâbı) vâdilerine doğru gelen bir bulut hâlinde görünce: “Bu (olsa olsa) bize yağmur yağdırıcı bir buluttur!” dediler. (Hûd dedi ki:) “Hayır! O, kendisini acele istediğiniz şeydir! İçinde (pek) elemli bir azab bulunan bir rüzgârdır!”

25. “Rabbisinin emriyle herşeyi helâk edecek!” Derken o hâle geldiler ki, evlerinden başka bir şey görünmez oldu! İşte, günahkârlar topluluğunu böyle cezâlandırırız!7

7. “Adâlet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfîdir. Müsbet ise, hak sâhibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet, bu dünyada bedâhet derecesinde (apaçık bir şekilde) ihâtası (kuşatması) vardır. Çünki; (...) herşeyin isti‘dad (kābiliyet) lisânıyla ve ihtiyâc-ı fıtrî (yaratılışlarına âid ihtiyaç) lisânıyla ve ızdırar (çâresizlik) lisânıyla Fâtır-ı zü’l-Celâl’den (celâl sâhibi yaratıcıdan) istediği bütün matlûbâtını (istediği şeyleri) ve vücud ve hayâtına lâzım olan bütün hukūkunu (haklarını) mahsus mîzanlarla (husûsî ölçülerle), muayyen (belirli) ölçülerle bil-müşâhede (herkesin müşâhede ve görmesiyle) veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde kat‘î vardır.
İkinci kısım menfîdir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, ta‘zîb ve tecziye (azab ve cezâ vermek) ile veriyor. Şu şık ise çendan (gerçi) tamâmıyla şu dünyada tezâhür etmiyor (görünmüyor). Fakat o hakīkatin vücûdunu (varlığını) ihsâs edecek (hissettirecek) bir sûrette hadsiz işârât ve emârât (işâretler ve emâreler) vardır.
Ezcümle (meselâ): Kavm-i Âd ve Semûd’dan tut, tâ şu zamânın mütemerrid (hakka karşı inad eden) kavimlerine kadar gelen sille-i te’dîb (edeblendirme tokadı) ve tâziyane-i ta‘zib (azab kamçısı), gāyet âlî bir adâletin hükümrân olduğunu hads-i kat‘î (delilden kalbe çabuk gelen kat‘î bir kanâat) ile gösteriyor.” (Zülfikār, 10. Söz, 37-38)

26. And olsun ki, size kendisi hakkında imkânlar vermediğimiz hususlarda, onlara imkân vermiştik; onlara da kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik. Fakat ne kulakları, ne gözleri, ne de kalbleri onlara hiçbir şeyden fayda vermedi. Çünki Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı da (sonunda) kendisiyle alay etmekte oldukları (azab) onları kuşatıverdi.

27. And olsun ki, etrâfınızdaki (birçok) şehirleri (böyle isyanları yüzünden) helâk etmişizdir; belki (inkârlarından) dönerler diye âyetleri tekrar tekrar açıklamışızdır.

28. (Allah’a) yakınlık sağlamak üzere Allah’dan başka ilâh edindikleri şeyler, o hâlde kendilerine yardım etseydi ya! Hayır! (Onlar bil‘akis) kendilerinden kayboldular. İşte onların yalanı ve uydurup durdukları şey, budur!

29. Ve bir zaman, cinlerden birtakımını Kur’ân’ı dinlemeleri üzere sana yöneltmiştik. Nihâyet ona (ulaşarak) hazır olduklarında (birbirlerine): “Susun (dinleyin)!” dediler. (O Kur’ân kırâeti) bitirilince de (artık îmân etmiş kimseler ve Allah’ın azâbı ile) korkutucular olarak kavimlerine döndüler.8

8. Bunlar, Yemen’deki Nusaybin cinleri olup, yedi veya dokuz kişi idiler. Buhârî ve Müslim’in rivâyetine göre bu cinler, Resûl-i Ekrem (asm), Tâif Seferine çıktıklarında Nahl vâdisinde sabah namazını kıldırırken okuduğu Kur’ân’ı dinlemişlerdi. (İbn-i Kesîr, c. 3, 324)
“Muhaddisler (hadis âlimleri) nakl-i sahih (doğru haber) ile İbn-i Mes‘ûd’dan beyân ediyorlar ki; İbn-i Mes‘ûd dedi: ‘Batn-ı Nahl denilen nâm mevki‘de, Nusaybin ecinnîleri ihtidâ (İslâmiyet’e girmek) için Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnîlerin geldiklerini haber verdi.’ Hem İmâm-ı Mücâhid, o hadîste İbn-i Mes‘ûd (ra)’dan nakleder ki: ‘O cinnîler bir delil istediler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti.’ İşte cin tâifesine bir tek mu‘cize kâfî geldi. Acabâ bu mu‘cize gibi bin mu‘cizât işiten bir insan îmâna gelmezse, cinnîlerin: يَقُولُ سَف۪يهُناَ عَلَي اللهِ شَطَطًا [Bizim sefih olanımız (İblis), Allah hakkında saçma şeyler söylüyor] ta‘bîr ettikleri şeytanlarından daha şeytan olmaz mı?” (Zülfikār, 19. Mektûb, 36)

30. Dediler ki: “Ey kavmimiz! Doğrusu biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri tasdîk eden, hakka ve dosdoğru bir yola hidâyet eden bir kitab dinledik!”

31. “Ey kavmimiz! Allah’ın da‘vetçisine icâbet edin ve ona îmân edin ki (Allah) sizin için günahlarınızdan (bir kısmını) bağışlasın ve sizi (pek) elemli bir azabdan kurtarsın!”

32. “Artık kim Allah’ın da‘vetçisine icâbet etmezse, bu yüzden yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakıcı değildir ve kendisi için, O’ndan (Allah’dan) başka (azâbı def‘ edecek) dostlar yoktur. İşte onlar, apaçık bir dalâlet içindedirler!”

33. (Onlar) görmediler mi ki, şübhesiz gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah, ölüleri diriltmeye de kādirdir. Evet! Şübhesiz ki O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.9

9. “Mâdem bahar faslında (mevsiminde) zemînin (yeryüzünün) dar sahîfesinde hatâsız yüz bin kitâbı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret (Allah’ın kudret kalemi) gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sâhibi yüz bin def‘a ahd u va‘d etmiş ki: ‘Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitâbından daha kolay olarak geniş bir yerde güzel ve lâyemût bir kitâbı yazacağım ve size okutturacağım’ diye, bütün fermanlarda o kitabdan bahsediyor. Elbette ve herhâlde o kitâbın aslı yazılmış ve haşir ve neşir (öldükten sonra dirilmek) ile hâşiyeleri de yazılacak. Ve umûmun defter-i a‘mâlleri onda kaydedilecek.” (Zülfikār, 10. Söz, 54-55)

34. Artık inkâr edenler, ateşe arz olunacakları gün (kendilerine): “(Nasıl?) Bu gerçek değil miymiş?” (denilir). (Onlar:) “Evet! Rabbimize yemîn olsun (ki, gerçekmiş)!” derler. (Rableri de:) “Öyle ise inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı, tadın azâbı!” buyurur.

35. (Ey Resûlüm!) O hâlde, ülü’l-azm (sebat sâhibi) peygamberlerin sabrettiği gibi, (sen de) sabret!10

10. Ülü’l-azm peygamberler Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed Mustafa (asm)’dır. Ayrıca Hz. İsmâîl, Hz. Ya‘kūb, Hz. Yûsuf ve Hz. Eyyûb (as) da ülü’l-azm peygamberler arasında sayılmaktadır. Bir başka görüşe göre de bütün peygamberler azim sâhibi, yani ülü’l-azm’dirler. (Râzî, c. 14/28, 36)