![]() Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla |
||
|
1. Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ı tesbîh etmektedir.1
1. “Bir adam:سَبَّحَ لِلّٰهِ ماَفِي السَّمَوَاتِ وَلْأَرْضِ [Göklerde ve yerde ne varsa, Allah’ı tesbîh etmektedir] (meâlindeki) âyetini okudu. Dedi ki: ‘Bu âyetin hârika telakkī edilen (kabûl edilen) belâğatını (ifâdesinin hârkulâde güzelliğini) göremiyorum.’ Ona denildi: ‘Sen dahi bu seyyah (yolcu) gibi o zamâna git, orada dinle!’ O da kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül etti (hayâl etti) gördü ki: Mevcûdât-ı âlem (âlemdeki varlıklar) perîşan, karanlıklı, câmid (donuk), şuûrsuz, vazîfesiz olarak hâlî (boş), hadsiz, hududsuz bir fezâda; kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur’ân’ın lisânından bu âyeti dinlerken gördü. (...) Bu kâinât bir câmi‘-i kebîr (büyük bir câmi‘) hükmünde, başta semâvât ve arz (gökler ve yer) olarak umum mahlûkātı hayatdârâne (canlı olarak) zikir ve tesbihte ve vazîfe başında cûş u hurûşla (coşkuyla) mes‘ûdâne (mutlu) ve memnûnâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti (gördü) ve bu âyetin derece-i belâğâtını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyasla Kur’ân’ın zemzeme-i belâgatı (belâgatındaki tatlılığı) arzın nısfını (yarısını) ve nev‘-i beşerin humsunu (beşte birisini) istîlâ ederek, haşmet-i saltanatı (saltanatının büyüklüğü) kemâl-i ihtiramla (tam bir hürmetle) on dört asır bilâ-fâsıla (aralıksız) idâme ettiğinin (devâm ettirdiğinin) binlerle hikmetlerinden bir hikmetini anladı.” (Şuâ‘lar, 7. Şuâ‘, 125-126)
2. O (Rabbiniz), kitab ehlinden (yahudilerden) inkâr edenleri(n bir kısmını) ilk haşir’de (bu ilk sürgünlerinde) yurtlarından çıkarandır. (Siz o yahudilerin oradan kolayca) çıkacaklarını sanmamıştınız; ve (onlar da) sanmışlardı ki gerçekten kendilerini Allah’dan (koruyacak olan) engelleri, kaleleridir. Fakat Allah(’ın azâbı) onlara hesâb etmedikleri yerden geliverdi ve kalblerine korku saldı; (öyle ki) evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle harâb ediyorlardı. Artık ey basîret sâhibleri! İbret alın!3. Eğer Allah, onların üzerine (cezâ olarak) sürgünü yazmamış olsaydı dahi, mutlakā onlara dünyada azâb ederdi. Âhirette ise onlar için Cehennem azâbı vardır. 4. Bu, gerçekten onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah’a karşı gelirse, artık şübhesiz ki Allah, azâbı çok şiddetli olandır. 5. Herhangi bir hurma ağacından ne kestiniz veya onu kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa, işte (bunlar hep) Allah’ın izniyledir ve (bu muâmele, Allah’ın) fâsıkları (yahudileri) rezîl etmesi içindir.2 2. Âyet, ehl-i îmâna her fırsatta hâinlik eden Benî Nadr yahudilerinin sürüldükleri vakit, en sevdikleri mallarının onlara cezâ olarak telef edilmesi üzerine nâzil olmuştur. Müslümanların bir kısmı onların canını yakmak için ağaçların en iyisini keserken, bir kısmı da iyileri ehl-i îmâna kalsın diye sâdece değersizlerini kesmişlerdi. Cenâb-ı Hakk bu âyetle, sahâbelerin herbirinin farklı incelik taşıyan o ictihadlarına iltifat buyurmuştur. (Râzî, c. 29, 283)
6. Allah’ın, onlar(ın malların)dan Resûlüne verdiği ganîmete gelince, (siz) onun üzerine ne at sürdünüz, ne de deve! (Onu kolayca elde ettiniz!) Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere musallat eder. Çünki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.7. Allah’ın, (fethedilen) memleketler halkından Resûlüne verdiği ganîmetler, Allah’a, peygambere, (ona) akrabâ olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âiddir; tâ ki (o mallar) içinizden sâdece zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın! Peygamber size ne verdiyse, artık onu alın; size neyi de yasakladıysa, ondan hemen kaçının!3 3. “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesinin menbaı (kaynağı) üçtür: Akvâli (sözleri), ef‘âli (fiilleri), ahvâlidir (hâlleridir). Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz (farzlar), nevâfil (nâfileler), âdât-ı hasenesi (güzel âdetleri)dir. Farz ve vâcib kısmında ittibâa (uymaya) mecbûriyet var; terkinde, azab ve ikāb vardır. Herkes ona ittibâa mükelleftir (uymaya mecburdur). Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî (yapılması güzel olan bir vazîfe) ile yine ehl-i îman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde, yani yapılmasında ve ittibâında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdîli (değiştirilmesi) bid‘a ve dalâlettir ve büyük hatâdır.
8. (Bu ganîmetler,) Allah’dan bir lütuf ve bir rıdvan (O’nun rızâsını) ararlarken, yurtlarından ve mallarından çıkarılan ve Allah’a (O’nun dînine) ve peygamberine yardım eden o fakir Muhâcirlere âiddir. İşte onlar, gerçekten (îmanlarında) sâdık olanlardır!Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı müstahsenesi (güzel âdet ve hareketleri) ise hikmeten, maslahaten (fayda cihetiyle), hayât-ı şahsiye ve nev‘iye ve ictimâiye (şahsî, nev‘î ve cem‘iyet hayâtı) i‘tibâriyle onu taklîd ve ona ittibâ‘ etmek, gāyet müstahsendir (güzeldir). Çünki herbir hareket-i âdiyesinde (sıradan hareketinde), çok menfaat-i hayâtiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle (uymakla) o âdâb ve âdetler, ibâdet hükmüne geçer.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 60) 9. Onlardan önce o yurda (Medîne’ye) yerleşmiş ve (samîmâne) îmâna sarılmış olanlar (Ensar), kendilerine hicret edip gelen (Muhâcir)leri severler; hem (onlara) verilenlerden dolayı sînelerinde bir ihtiyaç (bir rahatsızlık) duymazlar ve kendilerinde bir sıkıntı (bir ihtiyaç) bile olsa, (o kardeşlerini) kendi nefislerine tercîh ederler!4 4. “ وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓي اَنْفُسِهِمْ[(Onlar, kardeşlerini) kendi nefislerine tercîh ederler!] sırrıyla, ihlâs-ı tâmmı (tam samîmiyeti) kazanınız! Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte (i‘tibarda), hattâ menfaat-ı maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercîh ediniz!” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 169)
10. Onlardan (Muhâcirlerle Ensâr’dan) sonra gelenler ise derler ki: “Rabbimiz! Bize ve îmân (ciheti) ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret eyle! Kalblerimizde îmân edenlere karşı bir kin bırakma!5 5. “Ma‘lûmdur ki, adâvet (düşmanlık) ve muhabbet, nûr ve zulmet (karanlık) gibi zıddırlar. İkisi, ma‘nâ-yı hakīkīsinde olarak (hakīkī ma‘nâlarıyla) berâber cem‘ olamazlar (bir araya gelemezler). Eğer muhabbet, kendi esbâbının rüchâniyetine (sebeblerinin üstünlüğüne) göre bir kalbde hakīkī bulunsa, o vakit adâvet mecâzî olur (hakīkī ma‘nâsında olmaz), acımak sûretine inkılâb eder (dönüşür).
11. (Ey Resûlüm!) O münâfıklık edenleri görmedin mi? Ehl-i kitabdan inkâr eden kardeşlerine: “Yemîn olsun eğer (siz yurdunuzdan) çıkarılırsanız, (biz de) muhakkak sizinle berâber çıkarız; sizin hakkınızda (aleyhinizde) hiç kimseye ebediyen itâat etmeyiz ve eğer sizinle savaşılırsa, mutlakā size yardım ederiz!” diyorlar. Hâlbuki Allah şâhidlik eder ki, şübhesiz onlar gerçekten yalancıdırlar.Evet mü’min, kardeşini sever ve sevmeli! Fakat fenâlığı için yalnız acır. Tahakkümle (baskıyla) değil, belki lütufla (iyilikle) ıslâhına çalışır. Onun için nass-ı hadîs (hadîsin kat‘î beyânı) ile: ‘Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat‘-ı mükâleme etmeyecek (konuşmayı kesmeyecek)!’ (...) Evet tevhîd-i îmânî (îmandaki birlik), elbette tevhîd-i kulûbü (kalblerin birliğini) ister. Ve vahdet-i i‘tikad (inançtaki birlik) dahi vahdet-i ictimâiyeyi (cem‘iyet hayâtının birliğini) iktizâ eder (gerektirir).” (Mektûbât, 22. Mektûb, 91) 12. And olsun, eğer (o kâfirler yurtlarından) çıkarılsalar, (bu münâfıklar) onlarla berâber çıkmazlar! Ve eğer gerçekten onlarla savaşılırsa, onlara yardım etmezler; hem onlara yardım etseler bile, muhakkak (en ufak bir zorlukta) arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra yardım olunmazlar. 13. Gerçekten siz, onların sînelerinde korku cihetiyle, Allah’dan (korktuklarından) daha şiddetlisinizdir. Bu, şübhesiz onların (Allah korkusunun ne demek olduğunu) iyice anlamayan bir topluluk olmaları yüzündendir. 14. (O yahudiler) toplu olarak sizinle savaşamazlar; ancak muhâfaza altına alınmış şehirlerde veya duvarların arkasından (korka korka harb ederler). Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. (Sen) onları toplu sanırsın; hâlbuki kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların (haklarında neyin hayır olduğuna) akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları yüzündendir. 15. (Onların misâli;) kendilerinden az önce, yaptıklarının vebâlini tatmış olanların (Bedir’de öldürülenlerin) hâli gibidir! Ve onlar için (âhirette de pek) elemli bir azab vardır. 16. (Onların misâli;) şeytanın hâli gibidir ki, hani insana: “İnkâr et!” demişti. Artık (insan) inkâr edince de: “Doğrusu ben, senden uzağım; çünki ben âlemlerin Rabbi olan Allah’(ın azâbın)dan korkarım!” demişti. 17. Böylece ikisinin de âkıbeti, gerçekten kendilerinin, onun içinde ebedî kalıcı kimseler olarak ateşte olmalarıdır. İşte zâlimlerin cezâsı budur! 18. Ey îmân edenler! Allah’dan sakının! Ve her nefis, yarın (kıyâmet günü) için ne takdîm ettiğine (ne hazırladığına) baksın! Ve Allah’dan sakının! Çünki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdâr olandır. 19. Allah’ı unutan; bu yüzden (Allah’ın da) onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın!6 6. “Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayâtımızdır. Belki o husûsî dünyamız ve âlemimiz, bir sahîfedir. Hayâtımız bir kalem, onunla sahîfe-i a‘mâlimize (amel defterimize) geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdik ise, sonra gördük ki: Dünyamız hayâtımız üstünde binâ edildiği için, hayâtımız gibi zâil (geçici), fânî, kararsızdır, hissedip bildik. Ona âid muhabbetimiz, o husûsî dünyamız âyine olduğu ve temsîl ettiği güzel nukūş-ı esmâ-i İlâhiyeye muhabbetimiz döner; ondan, cilve-i esmâya (isimlerin parıltılarına) intikāl eder. Hem o husûsî dünyamız, âhiret ve Cennetin muvakkat bir fidanlığı olduğunu derk edip (anlayıp), ona karşı şedid (şiddetli) hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyâtımızı (hislerimizi) onun netîcesi ve semeresi (meyvesi) ve sünbülü olan uhrevî fevâidine (âhirete âid faydalarına) çevirsek, o vakit o mecâzî (hakīkī olmayan) aşk, hakīkī aşka inkılâb eder. Yoksa نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَسِقُونَ* [Allah’ı unuttular; bu yüzden (Allah da) onlara kendilerini unutturdu. İşte onlar fâsıkların ta kendileridir!] sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayâtın zevâlini düşünmeyerek, husûsî kararsız dünyasını, aynı umûmî dünya gibi sâbit bilip, kendini lâyemût (ölümsüz) farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyât ile ona sarılsa, onda boğulur gider.” (Mektûbât, 1. Mektûb, 8)
20. Cehennem ehli, Cennet ehli ile bir olmaz! Cennet ehli, gerçekten kurtuluşa eren kimselerdir!21. Eğer (biz) bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, doğrusu (sen) onu Allah korkusundan boyun eğmiş, param parça olmuş görürdün! (Biz) bu misâlleri insanlara, olur ki düşünürler diye getiriyoruz. 22. O öyle Allah’dır ki, O’ndan başka ilâh yoktur! Gaybı ve şehâdeti (gizli olanı ve görüneni) hakkıyla bilendir. O, Rahmân (bütün mahlûkāta rahmet eden)dir, Rahîm (mü’minlere çok merhamet eden)dir. 23. O öyle Allah’dır ki O’ndan başka ilâh yoktur! (O,) Melik (mülkünde istediği gibi tasarruf eden)dir, Kuddûs (her noksanlıktan münezzeh olan)dır, Selâm (her kusurdan ve âfetten sâlim olan)dır, Mü’min (çokça emniyet veren)dir, Müheymin (her zaman gözetip koruyan)dır, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Cebbâr (dilediğini yaptıran)dır, Mütekebbir (büyüklük ve yücelik kendisine mahsûs olan)dır. Allah, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir. 24. O, Hâlık (herşeyi yaratan), Bâri’ (yoktan var eden), Müsavvir (her mahlûka sûret veren) Allah’dır. Esmâü’l-Hüsnâ (en güzel isimler) O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa, O’nu tesbîh eder. Çünki O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.7 7. Ma‘kıl bin Yesar (ra)’ın rivâyetine göre Resûlullah (asm) şöyle buyurmuştur: “Her kim sabaha eriştiğinde üç def‘a اَعُوذُ بِاللّٰهِ السَّم۪يعِ الْعِل۪يمِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ [Kovulmuş şeytandan, herşeyi işiten ve herşeyi bilen Allah’a sığınırım] deyip, Haşir Sûresinin son üç âyetini okursa, Allah-ü Teâlâ onun için yetmiş bin meleği vekîl olarak ta‘yîn eder. Onlar da akşam oluncaya kadar ona rahmet okurlar. Şâyet o gün vefât edecek olsa, şehîd olarak vefât eder. Akşam vakti okuyacak olsa, sabaha kadar yine böyledir.” (İbn-i Kesîr, c. 3, 480)
|
||