Fâtır

Sûre Hakkında
 
 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
 
 
1. Hamd, göklerin ve yerin Fâtır’ı (yaratıcısı), melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur.1
1. “Hamd ü senâ (her türlü övgü), medih ve minnet O’na mahsustur, O’na lâyıktır. Demek ni‘metler O’nundur ve O’nun hazînesinden çıkar. Hazîne ise, dâimîdir. İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki: Ey insan! Ni‘metin zevâlinden (bitmesinden) elem çekme! Çünki rahmet hazînesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme! Çünki o ni‘met meyvesi, bir rahmet-i bînihâyenin semeresidir (tükenmez bir rahmetin meyvesidir). Ağacı bâkīdir (ölümsüzdür). Meyve gitse de yerine gelen var. Ni‘metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifât-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti birden yüz derece yapabilirsin.” (Asâ-yı Mûsâ, 10. Hüccet-i Îmâniye, 186-187)
2. Allah insanlara rahmetten ne açarsa, artık onu tutacak kimse yoktur. Ve neyi tutarsa, ondan sonra da onu salıverecek kimse yoktur. Çünki O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
3. Ey insanlar! Allah’ın, üzerinizdeki ni‘metini hatırlayın! Allah’dan başka sizi gökten ve yerden rızıklandıracak bir yaratıcı mı var?2
2. “Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği ni‘metler, ister âfâkī (dış âlemde) olsun ister enfüsî (iç âleminde) olsun, bazı şerâit altında insana gelir. Vusûl bulur (ulaşır). Meselâ ziyâ (ışık), hava, gıdâ, savt, sadâ gibi ni‘metlerden insanın istifâde edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesâitin (vâsıtaların) açılmasıyla olur. Bu vesâit Allah’ın halk ve îcâdıyla (yaratmasıyla) olur. İnsanın kesb ve ihtiyârında (kazanmasında ve dilemesinde) olan, yalnız o vesâiti açmaktır. Binâenaleyh o ni‘metleri yolda bulmuş gibi, sâhibsiz, hesabsız olduğunu zannetme! O ni‘metler ancak Mün‘im-i hakīkīnin (ni‘meti hakīkatte verenin) kasdı ile gelir. İnsan da ihtiyârıyla alır. Sonra ihtiyâca göre in‘âm edenin (ni‘met verenin) irâdesiyle bedeninde intişâr eder (yayılır).” (Mesnevî-i Nûriye, Habâb, 80)
4. (Habîbim, yâ Muhammed!) Eğer seni yalanlıyorlarsa, şübhesiz ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Hâlbuki (bütün) işler ancak Allah’a döndürülür.
5. Ey insanlar! Muhakkak ki Allah’ın va‘di haktır. Öyle ise dünya hayâtı sakın sizi aldatmasın! Ve sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi (isyâna sürüklerken) Allah(’ın affına güvendirmek) ile kandırmasın!
6. Şübhesiz ki şeytan size düşmandır; öyle ise (siz de) onu (kendinize) düşman edinin! (O,) kendi tarafdarlarını ancak alevli ateş ehlinden olsunlar diye çağırır.
7. O kimseler ki inkâr ettiler, onlar için (pek) şiddetli bir azab vardır. Ve o kimseler ki îmân edip sâlih ameller işlediler, onlar için bir mağfiret ve (pek) büyük bir mükâfât vardır.
8. Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse, (kötülüğü hiç istemeyen kimse gibi) midir? Artık şübhe yok ki Allah, dilediğini (küfründeki inadı sebebiyle) dalâlete atar, dilediğini de (hikmetine binâen, kendi lütfundan) hidâyete erdirir. Öyle ise (îmân etmiyorlar diye) nefsin onlara hasretlerle (üzüntüyle tükenip) gitmesin! Muhakkak ki Allah, (onlar) ne yapıyorlarsa hakkıyla bilendir.
9. Ve Allah O (Rabbiniz)dir ki, bulutları hemen harekete geçiren rüzgârları gönderdi. Sonra onu (o bulutları) ölü bir beldeye sevk etmişizdir de, onunla o yere ölümünden sonra hayat vermişizdir. İşte (öldükten sonra) dirilme de böyledir!
10. Kim izzet (şan ve şeref) istiyorsa, o hâlde (bilsin ki), izzet tamâmıyla Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir; sâlih amel de onu (o güzel sözü) yükseltir.3
3. “Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli vazîfesi اِلَيْهِ يَصْعُدُ اْلكَلِمُ الْطَيِّبُ [Güzel söz O’na yükselir] âyetinin sırrıyla, güzel ve ma‘nîdâr (ma‘nâlı) ve îmânî ve hakīkatli kelimelerin kalem-i kaderin istinsâhıyla (çoğaltmasıyla) ve izn-i İlâhî ile intişâr etmesiyle (yayılmasıyla) bütün küre-i havadaki melâike ve rûhânîlere işittirmek ve Arş-ı A‘zam tarafına sevk etmek için kudret-i İlâhî kaleminin mütebeddil (değişebilen) bir sahîfesi olmaktır. Mâdem havanın kudsî vazîfesinin, hikmet-i hılkatinin (yaratılış hikmetinin) en mühimi budur. Ve rûy-i zemîni (yeryüzünü) radyolar vâsıtasıyla bir tek menzil (yer) hükmüne getirip nev‘-i beşere (insan nev‘ine) pek büyük bir ni‘met-i İlâhiye olmaktır.
Elbette ve elbette beşer, bu pek büyük ni‘mete karşı bir umûmî şükür olarak, o radyoları herşeyden evvel kelimât-ı tayyibe (temiz sözler) olan Kelâmullâh’ın (Allah Kelâmı’nın), başta Kur’ân-ı Hakîm ve hakīkatleri ve îmânın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarûrî menfaatlerine dâir kelimâtları olmalı ki o ni‘mete şükür olsun. Yoksa ni‘met böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.” (Emirdağ Lâhikası-II, 88)
11. Allah ise sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden (hakir bir damla sudan süzülmüş bir hulâsadan) yaratmış, sonra da sizi (erkek ve dişi) çiftler kılmıştır. Fakat O’nun ilmi olmadan hiçbir dişi, ne hâmile kalır, ne de doğurur. Kendine ömür verilen bir kimseye (daha çok) ömür verilmesi de, onun ömründen kısaltılması da ancak bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da yazılı)dır. Şübhesiz ki bu, Allah’a göre pek kolaydır.
12. Ve iki deniz bir olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu gidericidir, içmesi kolaydır; şu da tuzludur, acıdır (içilmez)! Bununla berâber her birinden tâze bir et (balık) yersiniz ve (inci, mercan gibi) kendisini takınacağınız bir ziynet (eşyâsı) çıkarırsınız. Ayrıca gemileri onda suyu yara yara giden (vâsıta)lar olarak görürsün ki O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız. Ve tâ ki şükredesiniz.
13. (O,) geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar; hem güneşi ve ayı (emrine) boyun eğdirmiştir. Herbiri belirli bir vakte kadar (yörüngesinde) akar gider. İşte Rabbiniz olan Allah, bu (ni‘metleri veren)dir. Mülk O’nundur. O’ndan başka (kendisine) yalvarmakta olduklarınız ise, bir çekirdek zarına bile sâhib olamazlar!
14. Eğer onlara yalvarsanız, sizin duânızı işitemezler. İşitseler bile size cevab veremezler. Hâlbuki kıyâmet günü, sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Ve (hiçkimse) sana, herşeyden haberdâr olan (Allah) gibi haber veremez.
15. Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç kimselersiniz.4
4. “İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, insanın aczine ve fakrına ve ihtiyâcına da nihâyet yoktur. İnsana tevdî‘ edilen (emânet olarak verilen) açlık ile ni‘metlerin lezzetleri tebârüz ettiği (ortaya çıktığı) gibi, insandaki kusur da kemalât-ı Sübhâniyenin (noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın mükemmel sıfatlarının) derecelerine birer mirsâddır (gösterici vâsıtadır). İnsandaki fakr, gınâ-i rahmetin (rahmetin zenginliğinin) derecelerine bir mikyastır (ölçüdür). İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına (nihâyetsiz gücüne ve büyüklüğüne) bir mîzandır (ölçüdür). İnsandaki tenevvü‘-i hâcât (ihtiyaçların çeşitliliği), envâ‘-ı niam ve ihsânâtına (çeşit çeşit ni‘met ve ihsanlarına) bir merdivendir. Öyle ise insanın fıtratından (yaratılışından) gāye ubûdiyettir (kulluk etmektir). Ubûdiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını اَسْتَغْفِرُاللّٰهَ [Allah’dan mağfiret dilerim] ve سُبْحاَنَ الّٰلهُ [Allah (her türlü noksanlıktan) münezzehtir] ile i‘lân etmektir.” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 199)
16. Eğer dilerse sizi giderir (helâk eder) de (yerinize) yeni bir halk getirir.
17. Ve bu, Allah’a göre zor bir şey değildir.
18. Hem hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez.5
5. “Ayn-ı adâlet (adâletin ta kendisi) olan bu semâvî ve kudsî وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَا اُخْرٰي [Hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez] nass-ı kat‘îsiyle (kat‘î ve açık hükmüyle) Kur’ân’ın bir kānûn-ı esâsîsi (temel kānûnu) muhabbet ve uhuvvet-i hakīkıyeyi (hakīkī sevgi ve kardeşliği) te’mîn eden ve bu millet-i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kānûn-ı esâsî ki: ‘Birisinin hatâsıyla başkası mes’ûl olamaz.’ Kardeşi de olsa, aşîreti ve tâifesi de olsa, partisi de olsa o cinâyete şerîk (ortak) sayılmaz. Olsa olsa o cinâyete bir nevi‘ tarafgirlikle yalnız ma‘nevî günahkâr olup âhirette mes’ûl olur; dünyada değil.” (Emirdağ Lâhikası-II, 110)
Ayrıca bakınız; (Mektûbât, 22. Mektûb, 92)
19. Körle, gören (kâfir ile mü’min); karanlıklarla, nûr (bâtıl ile hak); gölge ile sıcaklık (Cennet ile Cehennem) bir olmaz.
20. Körle, gören (kâfir ile mü’min); karanlıklarla, nûr (bâtıl ile hak); gölge ile sıcaklık (Cennet ile Cehennem) bir olmaz.
21. Körle, gören (kâfir ile mü’min); karanlıklarla, nûr (bâtıl ile hak); gölge ile sıcaklık (Cennet ile Cehennem) bir olmaz.
22. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şübhesiz ki Allah (Kur’ân’ın hakīkatini hikmetine binâen) dilediği kimseye işittirir (de onlara hidâyet eder). Yoksa sen kabirlerde bulunanlara (ma‘nen ölmüş olanlara) işittirecek bir kimse değilsin!6
6. Bakınız; (sahîfe 409, hâşiye 1)
23. Sen sâdece bir korkutucusun.
24. Muhakkak ki biz seni, bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak hak ile gönderdik. Ve hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinde bir korkutucu gelip geçmiş olmasın.
25. Bununla berâber seni yalanlıyorlarsa, (bil ki) şübhesiz onlardan öncekiler de yalanlamıştı. (Hâlbuki) peygamberleri onlara mu‘cizeler, sayfalar ve nûr saçan kitab getirmişti.
26. Sonra inkâr edenleri yakalayıverdim; artık beni inkâr etmek nasıl imiş (gördüler)!
27. Görmedin mi, muhakkak ki Allah gökten bir su indirdi. Böylece onunla renkleri muhtelif mahsûller çıkardık.7
7. “Şu bağistân-ı âlem (kâinât bahçesi) içindeki küre-i arza (dünyaya) bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde rengârenk yüz binler süslü çiçekli nebâtât (bitkiler) tâifeleri onda serilmiş ve çeşit çeşit yüz binler envâ‘-ı hayvânât (hayvan nev‘leri) onda serpilmiştir. İşte şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebâtât ve ziynetli (süslü) hayvanât, muntazam sûretleriyle ve mevzun (ölçülü) şekilleriyle i‘lân ediyorlar ki: Biz, bir tek Sâni‘-i Hakîm’in (hikmetli san‘atkârın) san‘atından birer mu‘cizesi, birer hârikasıyız ve vahdâniyetin (Allah’ın birliğinin) birer dellâlı (i‘lâncısı), birer şâhidiyiz.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 67)
28. İnsanlardan, (yeryüzündeki) hareketli canlılardan ve sağmal hayvanlardan da böyle renkleri muhtelif olanlar vardır. Kulları içinde Allah’dan ancak âlimler korkar. Muhakkak ki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır.
29. Doğrusu Allah’ın kitâbını okuyanlar, namazı hakkıyla edâ edenler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) gizlice ve açıkça sarf edenler aslâ zarar etmeyecek bir ticâret umarlar.
30. Tâ ki (Allah), onlara mükâfâtlarını tam olarak versin ve lütfundan onlara (daha da) arttırsın! Çünki O, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Şekûr (kullarının mükâfâtını fazlasıyla veren)dir.8
8. “Bu âlemin mutasarrıfının (kâinâtta tasarruf edip hükmedenin) mâdem nihâyetsiz böyle bir keremi (cömertliği), nihâyetsiz böyle bir rahmeti, nihâyetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır. Nihâyetsiz celâl ve izzet (Allah’ın nihâyetsiz büyüklük ve kahır ve yüksek şereflilik sıfatları), edebsizlerin te’dîbini (edeblendirilmesini) ister. Nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz ikrâm ister, nihâyetsiz rahmet; kendine lâyık ihsân ister. Hâlbuki bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz’den ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecellî eder (görünür). Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste (uygun) bir dâr-ı saâdet (saâdet yurdu) olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücûdunu (varlığını) inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir.” (Zülfikār, 10. Söz, 18)
31. (Ey Resûlüm!) Sana vahyettiğimiz Kitab, kendisinden öncekileri tasdîk edici olmak üzere gerçekten o hak olan (Kur’ân)dır. Şübhesiz ki Allah, kullarından elbette hakkıyla haberdardır, (onları) hakkıyla görendir.
32. Sonra o kitâbı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (senin ümmetine) mîras verdik. Artık onlardan nefsine zulmeden de var, içlerinden muktesid (orta yolda giden) de var. Bir de onlardan Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçen var.9
9. Burada geçen zâlim, muktesid ve sâbikūn için farklı îzahlar yapılmıştır. Zâlim: günahları ağır basan, içi dışından da kötü olan, büyük günahları olan, ashâb-ı meş’eme (amel defteri sol eline verilenler)dir. Muktesid: günahları ve sevâbı denk olan, içi dışı bir olan, küçük günahları olan, ashâbı meymene (amel defteri sağ eline verilenler)dir. Sâbikûn ise: Allah katında en önde bulunan mukarreb kullardır. (Râzî, c. 13/26, 26)
33. (Onların mükâfâtı) Adn Cennetleridir; oraya girecekler; orada altından bilezikler ve inciler takınacaklar. Orada elbiseleri de ipektir.10
10. “Ehl-i Cennet olan bir insan, Cennetin her nev‘inden her vakit istifâde etmek, elbette arzu eder. Cennetin gāyet muhtelif envâ-ı mehâsini (çok çeşitli güzellikleri) var. Her vakit bütün Cennetin envâ‘ıyla mübâşeret (temâs) eder. Öyle ise Cennetin mehâsininin nümûnelerini, küçük bir mikyasta (ölçüde) kendine ve hûrilerine giydirir. Kendisi ve hûrileri birer küçük Cennet hükmüne geçer. (...) Ehl-i Cennet olan bir insan, husûsan bütün duygularıyla ve cihâzât-ı ma‘neviyesiyle (ma‘nevî cihazlarıyla) ubûdiyet (kulluk) etmiş ve Cennetin lezâizine (lezzetlerine) istihkak kesb etmiş (hak kazanmış) ise, her bir duygusunu memnûn edecek, her bir cihâzâtını okşayacak, her bir letâifini (rûhundaki duygularını) zevklendirecek bir tarzda; Cennetin her bir nev‘inden birer mehâsinini gösterecek bir tarz libâsı (elbiseyi), kendilerine ve hûrilerine rahmet-i İlâhiye tarafından giydirilecek.” (Mektûbât, 28. Mektûb, 236)
34. Sonunda (Cennete girince) derler ki: “Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamd olsun! Şübhesiz ki Rabbimiz, gerçekten Gafûr (çok bağışlayan)dır, Şekûr (mükâfâtımızı fazlasıyla veren)dir.”
35. “O (Rab) ki, lütfundan bizi (asıl) oturulacak yurda (Cennete) yerleştirdi. (Artık) orada bize ne bir yorgunluk dokunur, ne de orada bize bir usanç dokunur.”
36. Hâlbuki inkâr edenlere gelince, onlar için Cehennem ateşi vardır. Onlara ne (ölümle) hüküm verilir ki ölsünler (de kurtulsunlar), ne de onlardan (Cehennem ateşinin) azâbı biraz olsun hafifletilir. İşte her azılı kâfiri böyle cezâlandırırız!
37. Onlar orada şöyle feryâd ederler: “Rabbimiz! Bizi (bu Cehennemden) çıkar ki (dünyada) işlemekte olduğumuz (günahlar)dan başka, sâlih bir amel işleyelim!” (Onlara:) “Sizi, ibret alacak bir kimsenin, kendisinde ibret alacağı (bir süre) kadar yaşatmadık mı? Size (bu günün dehşetinden haber veren) korkutucu da geldi. Öyle ise tadın (azâbı)! Artık zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur” (denilir).11
11. “Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenâhî (sonsuz) ömrünü behemehâl (her hâl u kârda) küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i rûhu bozulmuştur. Bu i‘tibarla, o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenâhî (sonsuz) bir cinâyete isti‘dâdı (kābiliyeti) vardır. Binâenaleyh ebedî cezâsı, adâlete muhâlif (zıd) değildir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 74)
38. Muhakkak ki Allah, göklerin ve yerin gaybını (bütün gizliliklerini) bilendir. Doğrusu O, sînelerin içinde olanı (dahi) hakkıyla bilicidir.
39. O (Rabbiniz), sizi yeryüzünde halîfeler kılandır.12
12. “Cenâb-ı Hakk’ın arzında (yeryüzünde) beşerin (insanın) halîfe olması, Allah’ın hükümlerini icrâ (uygulama) ve kānunlarını tatbîk etmesi içindir. Bu ise, tam bir ilme mütevakkıftır (bağlıdır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 258)
“İnsan mâlikin kemâlâtına (mülk sâhibinin mükemmelliğine) delâlet eden âlemin hüsnünü (güzelliğini) görüyor, ve kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halîfedir. Hattâ semâ-i dünyada (gök yüzünde) dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle ve za‘fiyetiyle berâber hârika tasarrufât-ı acîbesiyle (şaşılacak işleriyle) eşref-i mahlûkāt (yaratılmışların en şereflisi) ünvânını almıştır. Ve elinde cüz-i ihtiyârî (cüz’î irâde) bulunduğundan, bütün esbâb (sebebler) içerisinde en geniş bir salâhiyet sâhibidir.” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 120)
40. De ki: “Söyleyin bana! Allah’ı bırakıp da (O’na şirk koşarak kendilerine) yalvarmakta olduğunuz ortaklarınız, yerden neyi yarattılar, bana gösterin! Yoksa onlar için, göklerde (Allah ile sözleştikleri) bir ortaklık mı var? Yoksa kendilerine bir kitab vermişiz de onlar ondan bir delil üzerinde midirler?” Hayır! O zâlimler birbirlerine, aldatmadan başka bir şey va‘d etmiyor.
41. Muhakkak ki Allah, gökleri ve yeri yıkılırlar diye (kudreti ile) tutuyor. And olsun ki eğer yıkılsalar, O’ndan sonra hiçkimse o ikisini tutamaz.13
13. “Bu kâinâtın Hâlık-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcısı), Kayyûmdur. Yani bizâtihî kāimdir (kendi zâtıyla vardır), dâimdir (devamlıdır), bâkīdir. Bütün eşyâ O’nunla kāimdir, devâm eder ve vücudda (varlıkta) kalır, bekā bulur. Eğer bir dakīkacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet (Kayyûm isminin varlıklarla alâkası) kesilse, kâinât mahvolur.” (Lem‘alar, 30. Lem‘a, 401)
42. Ve (o müşrikler) eğer kendilerine gerçekten bir korkutucu (peygamber) gelirse, o ümmetlerin her birinden, elbette daha doğru yolda olacaklarına dâir bütün güçleriyle Allah’a yemîn ettiler. Fakat kendilerine bir korkutucu gelince, (bu) onlara nefretten başka bir şey arttırmadı.
43. (Bu da) yeryüzünde büyüklük taslamaktan ve kötü tuzak kurmaktan (dolayıdır). Hâlbuki kötü tuzak, ancak sâhibine dolanır. O hâlde (bunlar), öncekilere tatbîk edilen (İlâhi) kānundan başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kānununda ise aslâ bir değişme bulamazsın! Ve Allah’ın kānununda aslâ bir sapma bulamazsın (hak edene o azab, mutlakā gelir)!
44. (Bunlar) yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbeti nasıl olmuş, baksınlar! Hâlbuki (onlar) kendilerinden kuvvetçe daha şiddetli idiler. Ne göklerde, ne de yerde hiçbir şeyin Allah’ı âciz bırakması mümkün değildir. Şübhesiz ki O, Alîm (herşeyi bilen)dir, Kadîr (herşeye gücü yeten)dir.
45. Eğer Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden (hemen) cezâlandıracak olsaydı, (yerin) yüzünde hareket eden hiçbir canlı bırakmazdı! Fakat onları(n cezâsını) belirli bir vakte kadar te’hîr eder. Nihâyet ecelleri geldiği zaman, artık doğrusu Allah kullarını(n amellerini) hakkıyla görendir.