Vahiy meleği Cebrail'den başka melekler de vahiy getirmiş midir? Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e Cebrail (as)'in dışında da İsrafil (as) vahiy getirmiş midir?

 

Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, peygamberlere vahiy getiren melek, sadece Cebrail (aleyhisselâm) değildir. Hz. Cebrail’le beraber Hz. Mikail’in, Hz. İsrafil’in ve hatta hiç bilinmedik bir meleğin de peygamberlere vahiy getirmesi söz konusudur. Ancak vahiy, genelde Cibril’le tanınmakta ve “Cibril” denildiğinde de“vahyin emîni bir melek” akla gelmektedir. Evet, Hz. Cebrail vahiyle böylesine bütünleşmiş büyük bir melektir.

Cebrail’in bir diğer misyonu, enbiya–ı izâmı korumaktır. Nitekim Cebrail (aleyhisselâm), Mikail (aleyhisselâm) ile birlikte Bedir’de Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşmana karşı korumuşlardır. 

İbn-i Cerir, İbn-i Sad ve İmam Kastalani’nin İmam Şabi’den rivayet ettiklerine göre nübüvvetin ilk üç yılında İsrafil’in (as) Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) eğitimiyle görevlendirildiği bildirilmektedir.

Ayrıca İkrâ’ Süresi’ndeki ilk âyetlerin inmesinden sonra vahiy bir müdde kesil­miştir. Vahyin kesilme müddeti hakkındaki rivayetler çeşitlidir. En azı on beş gün, en çoğu üç senedir. Bu arada beraberin de bulunan melek, kendisine teselli vermiştir. Bu melek rivayete göre İsrafil’dir. 

Ancak Kur'an vahyi Cebrail aleyhiselam vasıtasyla gelmiştir.

Cebrail’in değişik misyonları olmakla beraber, bu misyonları arasında en önemlisi onun “vahiy meleği” olması ve vahiy getirmesidir. Kur’an–ı Kerim’de bu mübarek melekten bahsedilirken onun Allah’ın her emrine karşı iki büklüm, inkıyad içinde bulunduğu ve makam itibariyle de “emîn” olduğu bildirilmektedir (Tekvîr, 81/21) ki bu, Hz. Cibril’in önemli bir vasfıdır. Cibril–i Emîn, gelecekte tamamen emanetle irtibatlı önemli bir vazifeyi yükleneceğinden, yüklendiği bu vazifeyi tam ve bihakkın eda edeceğinden dolayı bu önemli vasıf bizzat Cenab–ı Hak tarafından ona adeta bir ilk lütuf ve bir avans olarak bahşedilmiştir. Enbiya–ı izâm gibi bir elçi olması itibariyle Cibril–i Emin’in de emin olmasının yanında daha başka sıfatları da vardır. Ama ihtimal ki bu sıfatlar, onun bir melek tabiatı taşıması ve zaten başka türlü olamayacağından dolayı ayrıca zikredilmemiştir. Mesela enbiya–ı izâmın “iffet” sıfatı vardır; ancak melekler zaten şehevânî duygu taşımadıkları için haramlara karşı kapalı sayılırlar; bu açıdan iffet, tabii olarak Hz. Cibril’in önemli bir yanı ve derinliği olmasına rağmen, o iffetle nazara verilmez. Aynı zamanda melekler yalan söylemeyen varlıklardır. Daha doğrusu Hakk’ın mükerrem ibadıdırlar.

Evet onlar, Allah’ın emirlerine kilitlenmiş olduklarından, tabiatları itibariyle yalana kapalıdırlar. Öyle ise sıdk (doğruluk) onların tabiatı demektir. Doğruluk, haddizatında emniyetin bir yanı olduğundan dolayı bu husus emanet içinde de mütalaa edilebilir. Enbiya–ı izâm, insanları tiksindirip kaçıracak yara, bere, hastalık.. vb. gibi kusurlardan mualla, müberra ve mukaddestirler. Cibril de bir melek olduğu için tabiatı daima güzelliklere açıktır ve kendisi için kusur sayılabilecek her türlü durumdan mualla, müberra ve mukaddestir.

Cibril’in tabiatı tek buudlu değildir. İbn Arabî Hazretleri, Cenab–ı Hakk’ın bir kısım isimleri okunduğunda cinlerin halden hale geçip değişik şekil aldıklarını söylemiştir. İhtimal cinler gibi melekler de Allah’ın isimlerinden bazılarını okuduklarında, o isimlere göre değişik şekillerde temessül edebilmektedirler. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyin kendisine nasıl geldiğini soran Hâris bin Hişam’a vermiş olduğu şu cevap da bu hakikatı ifade etmektedir:

“(Vahiy) Bazen çıngırak sesi gibi gelir ki bana en ağır geleni de budur. Benden o hal zâil olur olmaz (meleğin) bana söylediğini iyice bellemiş olurum. Bazen melek bana bir insan olarak temessül eder. Benimle konuşur. Ben de onun söylediğini tastamam bellemiş olurum...”(Buhari, Bed’ul–vahy, 2)

Nüzul şekilleri farklı farklı olan bu vahyin bir kısmını değişik şekillerde tecelli ederek Cibril–i Emin tebliğ etmiştir. Öyle ise Cibril değişik şekillere girebilme ve her an değişebilme kabiliyetine sahip bir varlıktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu asıl keyfiyetiyle sadece iki defa görmüştür ki, bunlardan ilki Mekke’nin doğusunda Ciyad denilen yerde, ikincisi ise Miraç’da Sidretü’l–müntehâ’da vuku bulmuştur. (bk. Tirmizi, Tefsir (Necm) 3274; Buhari, Tefsir (Mâide) 7; Bed’ul–halk, 6; Tevhid, 4; Müslim, İman 287) 

Melekler, sınırsız denebilecek kadar buudları olan engin varlıklardır. Onların sahip oldukları bu buudlar genelde “kanat” olarak da ifade edilmiştir. Nitekim Kur’an–ı Kerim’de de melekler “ulî ecnihatin” ifadesiyle tavsif edilerek onların “kanat sahibi” varlıklar oldukları bildirilmiştir. (bk.: Fâtır, 35/1)

Evet, meleklerin kendilerine has derinlikleri vardır. Onlar bu derinlikleri ile değişik temessül keyfiyetlerini haizdirler ve bu hususiyetleri ile onlar bir anda hem Efendimiz’in  (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda vazife icrasıyla meşgul, hem Allah’ın azameti karşısında mehâbet ve mehâfetle iki büklüm, hem de bir başka yerde bir mazlum, mağdur ve mahkumuna imdad etmekte ve bir başka yerde de başka birinin kuvve–i maneviyesini yükseltmektedirler. 

Melekler, nurânî varlıklar oldukları için temessülleri de nurânîdir ve pek çok aynada bütün hususiyetleri ile birden tecelli edebilirler. Nitekim Üstad Bediüzzaman,

“Nurânî bir şey hadsiz ayineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül edebilir.”(Mektubat, s. 351)

sözüyle bu hakikate işaret etmektedir. İşte böylesine engin temessül kabiliyeti olan bir meleğin herhangi bir kusurla vasıflandırılması elbette mümkün değildir. Dolayısıyla bu yönüyle de ayıp ve kusurlardan müberra olma da meleğin tabiatıdır denebilir.

Tekrar emniyet mevzuuna dönecek olursak; Cibril melek olduğu için zaten emindir ve o, Cenab–ı Hak vahyi kime götürmesini emretmişse ona götürmüştür. Burada bir taraftan Yahudilerden diğer taraftan da Râfizilerden bir kısım insanların Cibril hakkındaki yanlış tarz–ı telakkilerine karşı cevap vardır. Zira Cenab–ı Hak, ona vahyi, ne Yahudilerden herhangi birisine ne de Hz. Ali’ye (radıyallâhu anh) değil İnsanlığın İftihar Tablosu’na götürmesini emretmiştir ve Cibril (aleyhisselam) de O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) götürmüştür. 

Belağatta, sözü söyleyen kimsenin cümlenin içinde yer alan hükmü kendisinin de bildiğini muhataba bildirmesine “lazım–ı faide–i haber” denir. Yani o haberde mutlaka gözetilen bir fayda ve maslahat vardır. Dolayısıyla ayet–i kerimede Cibril’in emin olmasının vurgulanması, Cibril’in emin olması mevzuunda şüphe ve tereddüt olduğundan dolayı değildir. Zira Cibril’in emin olduğu zaten malumdur. Kur’an–ı Kerim bu ifadesiyle Yahudiler ve daha sonra zuhur edecek Râfiziler gibi bir kısım kimselerin onunla alakalı münasebetsiz iddialarını önlemek için Cibril’in emniyetini nazara vererek muhtemel inhirafları önlemek istemiştir. 

Bütün resuller emindir, çünkü emanet, her peygamberin sıfatıdır. Cebrail de (a.s) Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyi getirme makamında anıldığından dolayı, o makamda önemli olan emniyet sıfatıyla yadedilmiştir. Mevzuyu bir misalle tavzih edecek olursak; mesela hırsızlık ve yolsuzluk yapması söz konusu bile edilemeyecek bir insanın hırsızlık ve yolsuzluğa müsait olmayan, fakat açık saçık kadınların bulunduğu bir çarşı ve pazarda dolaştığını düşünelim. Bu insanın “nezahetini” ifade için “Bu adam hırsızlık ve yolsuzluk yapan bir insan değildir.” yerine “Bu kişi çok iffetlidir.” denilir. Çünkü o zemin, hırsızlık ve yolsuzluğun yapılmasına müsait değildir. Oralarda dolaşan bu insan, göz, düşünce veya hayal zinası yapabilir ve hatta fiilen o işin içine yuvarlanabilir. Genel atmosfer, hırsızlık ve yolsuzluğa müsait olmadığından dolayı, o kişinin bu yönüyle alakalı herhangi bir şey değil de, onun “afif” olduğu söylenir. Bu insan, sadece iffeti nazara verilip iffeti adına müdafaa edildiği zaman bu, onun diğer güzel vasıflara sahip olmadığı manasına gelmez. Zira o kişinin konumu ve üzerinde durulması gereken husus itibariyle orada onun iffetlli olduğuna dikkat çekilmesi gerekmektedir.

İşte Cibril de söz konusu ayet-i kerimede peygamberlere mesaj getirmesi ve onlara elçilik yapması konumu ile ele alınmaktadır. Öyle ise orada önemli olan mesele, Cibril’in peygamberlere getireceği mesaj mevzuundaki emniyetidir. O, Cenab–ı Hakk’tan aldığı mesajları “emin” olarak getirmiştir ve onun emanete hıyanette bulunması da söz konusu değildir. 

İşte böylesine değişik mülahazalarla hem şahsının emin olması, hem de şahsı hakkında “emin değildir” vehmini izale etmesi, ayrıca Yahudi ve Râfizilerin yanlış mülahazaları gibi değişik düşüncelere karşı, vahyi getirmede emniyet yanının hususiyet arz etmesinden dolayı Cibril, Kur’an–ı Kerim’de daha ziyade o yanıyla ele alınmış ve onun emin oluşuna dikkat çekilmiştir.

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategorisi:
Soru ve Cevaplar
Gönderi tarihi: 22-02-2013
2,032 kez okundu
Bu Kategorideki Diğer Yazılar
  1. "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?
  2. Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?
  3. Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?
  4. "Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların başındadırlar. Doğruluk makamında güçlü bir hükümdarın katındadırlar" (Kamer 54; 54-55) Ayetlerin manasını açıklar mısınız?
  5. “(Kurtuluş) ne sizin kuruntularınıza, ne de Ehl-i kitab’ın kuruntularına göre olacaktır” (Nisa 123) ayetinde geçen “siz” den maksat Müslümanlar mıdır?
  6. Namaz kaç vakittir? Nur Suresi 58. ayette namazın üç vakit olduğu ifade edilmiyor mu? "Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için..."
  7. “Biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (Taha, 97) ayetine göre, Altın buzağının eriyip yok olması ve küllerinin denize savrulması mümkün müdür?
  8. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir ksımının günümüzde uygulanamayacağı söylenmektedir. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz?
  9. Nisa 142. ayette münafıkların "Allah'ı pek az andıkları" belirtilmektedir. Bu ifade ile kastedilen mana nedir, Allah'ı anmak nasıl olmalıdır?
  10. Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?
Block title
Block content