Taberi Tefsirinde Kevnî Ayetlerin Tefsiri

Kur'ân-ı Kerîm, "yaş, kuru her şey"i ya açıkça, ya işaret ve remiz hâlinde, ya ayrıntılı, ya öz olarak veya teşbih, temsil ve mecaz gibi anlatım yollarıyla ihtiva eder. Kur'ân, ilim ve ilmî gelişmelere, aynı şekilde, bazen açıkça bazen işaret ve remizlerle parmak basar. Bilimler; tabiatı ve eşyayı kendi adlarına, manâ ve isimleriyle ele almalarına ve 'nasıl' sorusu üzerinde yoğunlaşmalarına karşılık, Kur'ân-ı Kerîm, tabiata Allah adına ve 'niçin' sorusu çerçevesinde temas eder.

Kur'ân, belli bir kesime, belli bir zaman ve mekâna ve belli seviyelere değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara hitap eder. Her dönem, her zaman ve mekân, her milletten ve her seviyeden insanı karşısına aldığı ve insanların büyük çoğunluğu bilimlerden, ilmî gelişme ve gerçeklerden, en azından tam ve ayrıntılı olarak haberdar bulunmadığı için, Kur'ân, bilimlere ve ilmî gerçeklere, modern bilimler gibi yaklaşmamıştır.

Kur'ân-ı Kerîm, her anlayış seviyesindeki insanı muhatap kabûl eder, gizli ve esrarengiz kalmayı değil, anlaşılır olmayı ve anlaşılmanın arkasından hayata hayat yapılmayı hedefler. İnsanların çoğu, duyularıyla elde ettikleri şeylere inanır ve onlara göre hükmeder; dolayısıyla Kur'ân, bu noktada düşülebilecek yanlışlara kapı aralamadan ve kimseyi yanlışa da sevk etmeden, buna da saygılı davranır.2

Tefsir tarihine dâir kaynakların verdiği mâlûmata göre, bu konuyu en geniş şekilde ilk defa teorik düzeyde ele alan İmam Gazâlî'dir. O, İhyâ'da tilâvetin adabına dair dördüncü babda bazı âlimlerden Kur'ân'ın yetmiş yedi bin iki yüz ilmi ihtiva ettiğini nakleder. Zîrâ her bir kelimenin zahir, batın, had ve matla'ı olduğunu söyler.3

Biz bu çalışmada ilmî/fennî tefsire dâir bilgilerin daha erken bir döneme kadar götürülebileceği üzerinde durarak, Hicrî III. Asır ile IV. Asrın başlarında yaşamış olan Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî'nin (v. 310)4 Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân isimli eserinde özellikle kevnî âyetleri nasıl ele aldığını göstererek Kur'ân'ın fennî tefsirinin daha erken dönemlerde başladığını göstermeye çalışacağız. İlk dönem tefsir tarihi içinde Hicrî 3. asra damgasını vuran en mühim âlimlerden biri de hiç şüphesiz Muhammed b. Cerîr et-Taberî'dir. Taberî, Tefsir, Kıraat, Fıkıh, Hadis, Nahiv, Lügat, Tarih ve Arûz dallarında âlim bir şahsiyetti. Onun bütün bu ilim dallarında diğer musanniflere üstünlük sağlayacak kitapları vardır.5 Yazdığı tefsir İslâm ilim tarihi içinde çok büyük ehemmiyete sahiptir.

Bu makalede metot olarak öncelikle Taberî'nin bazı kevnî âyetler hakkındaki yorumlarını tefsirinden tespit etmeye çalıştık. Değişik ilimlere işaret eden kevnî âyet sayısının bu sahada çalışan ilim adamlarının ifadesine göre bin üç yüzden fazla olduğu söylenmektedir. Bir yazı çerçevesinde âyetlerin tamamını incelemenin imkânsızlığı ortadadır. Dolayısıyla biz, Taberî'nin ilgili âyetleri tefsir ederken, diğer müfessirlerden farklı olarak, ortaya koyduğu ilmî bakış açısını ve tabiat bilimleriyle alâkalı yorumlarını değerlendirmeye çalışacağız.

Şimdi tespit ettiğimiz âyetleri Taberî Tefsiri'nden takip edelim.

RÜZGÂRLARIN AŞILAMASI

ُهَل ْمُتْنَأ اَمَو ُهوُمُكاَنْيَقْسَأَف ًءاَم ِءاَمَّسلا َنِم اَنْلَزْنَأَف َحِقاَوَل َحاَيِّرلا اَنْلَسْرَأَو""َنيِنِزاَخِب

"Aşılayıcı olarak rüzgârlar gönderdik de; derken gökten yağmur indirip onunla sizi suladık. (Yoksa) o suyu hazinelerde depolayan da sizler değilsiniz." (Hicr, 15/22)

Bulutların aşılanması ne demektir?

Bulut hâlindeki su buharı yağmur, kar veya dolu olarak yoğunlaşıp damla meydana getirebilmek için mutlaka bir atom, molekül yahut toz zerreciğine ihtiyaç duyar. Rüzgârlı bir günde havada bulut da varsa, bugün yağmur yağacak denir. Bunun sebebi; rüzgârın toz zerreciklerini buluta ulaştırması ile toz zerreciklerinin buluttaki su buharına çekirdeklik yaparak etrafına su biriktirmesi ve yağmur damlasını oluşturmasıdır.

Yağmurların çoğunun Dünya'nın dörtte üçünü kaplayan ve toprak bulunmayan deniz ve okyanuslara düşmesi nasıl açıklanır?

Gece-gündüz farkından dolayı oluşan alçak ve yüksek basınçlar, rüzgârların oluşmasına vesile olur. Rüzgârlar dalgalanma ve çalkalanma meydana getirir. Bu dalgalanma ve çalkalanma neticesi tuzlu olan suyun sodyum, kalsiyum atomları havaya karışır, rüzgârın da tesiriyle yine bulutlara aşılanır ve yağmur oluşur. Bu hâdise özellikle kıyı bölgelerde dalgaların kıyıya, özellikle kayalara çarpmasıyla daha hızlı cereyan eder.

Peki, toprak yok, rüzgâr yok, dalgalanma yok. Yine yağmur yağıyor! Evet, bu kez bulutların farklı kutupları birbirine çarpınca şimşek çakar. İşte bu şimşek havada %79 nispetinde bulunan ve çok güçlü bağlarla birbirine bağlanan azot atomları arasındaki bağları koparır. Bulut bu sefer de serbest hâle geçen her bir azot atomu ile aşılanır, damlalar oluşur ve yeryüzüne iner. Azottan gübre elde edildiğini düşünürsek bitkiler için azotun önemini anlatmaya herhâlde lüzum kalmaz.6

Taberî bu âyetin tefsirinde öncelikle kelime mânâları üzerinde durarak "حقاول" kelimesinin Arapçadaki kullanımlarını vermekte sonunda da bana göre bu konuda doğru olan: "Rüzgârlar bulut ve ağaçları aşılasalar bile Allah'ın (celle celâluhu) rüzgârın sıfatlarından biri olarak zikrettiği gibi hamildirler (taşıyıcı, "حقاول"). Rüzgârlar hem taşıyıcı hem de aşılayıcıdırlar. Taşıyıcı olması suyu taşıması; aşılayıcı olması ise bulut ve ağacı aşılaması yani onlar üzerindeki ameli yönüyledir." demektedir.7 Kelime mânâsını verirken zaten lâkih kelimesinin rüzgâr için kullanımında geçtiği gibi su buharını, çiği taşıması mânâsını tespit etmektedir. Ardından İbn Mes'ud'dan (r.a): "Allah Teâlâ, rüzgârları bulutlara aşılama için gönderir. Onlar da suyu taşıyıp bulutlara karıştırır. Sonra bulutu sıkıştırıp bir aşı gibi akıtır." rivâyetini aktarır.8

Taberî, ayrıca İbn Abbâs'tan (r.a): "Rüzgârlar ağaçların ve bulutun aşılayıcısıdır." ve Katâde'den: "Buluta suyu aşılar." ve Dahhak'tan: "Allah rüzgârları buluta gönderir, bulutu aşılar ve bulut su ile dolar." sözlerini nakleder.9

Taberî, Tefsiri'nden aktardığımız yukarıdaki bilgilere dayanarak, onun yaklaşık 11 asır evvel yazdığı tefsirinde buradaki aşılama hâdisesini âdeta bugünün insanları gibi anladığını söyleyebiliriz. O, bu âyetin tefsirinde, Abdullah b. Abbâs'tan (r.a) yaptığı rivâyetle, âyetteki "َحِقاَوَل" "aşılayıcılar, taşıyıcılar''ı yerde bitkilerin

aşılanması, gökyüzünde ise bulutların aşılanması şeklinde yorumlamıştır. Bu yorumları yaparken esas aldığı Abdullah b. Abbâs ve Abdullah b. Mes'ud'dan yaptığı rivâyete bakıldığında bu neticeye, sahabe anlayışına sadık kalarak ulaştığı ve devrimizden yaklaşık on bir asır önce yazılmış bir tefsirde, bugünün ilmî verilerine mutabık bilgiler sunulduğu görülür.

GÜNEŞ VE AY

ِراَهَّنلا َةَيَا اَنْلَعَجَو ِلْيَّللا َةَيَا اَنْوَحَمَف ِنْيَتَيَا َراَهَّنلاَو َلْيَّللا اَنْلَعَجَو" َّلُكَو َباَسِحْلاَو َنيِنِّسلا َدَدَع اوُمَلْعَتِلَو ْمُكِّبَر ْنِم ًالًالْضَف اوُغَتْبَتِل ًةَرِصْبُم "ًالًاليِصْفَت ُهاَنْلَّصَف ٍءْيَش

"Biz gece ve gündüzü kudretimizi gösteren iki delil kıldık. Gece delili Ay'ı sildik, gündüz delili Güneş'i aydınlatıcı yaptık ki, hem Rabb'inizin lütfedeceği nimetlerin peşine düşesiniz, hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi açık açık bildirdik." (İsrâ, 17/12)

Bilindiği gibi Ay bize, sadece Güneş'ten gelen ışıkları kısmen yansıtmaktadır. Bundan dolayı Güneş gönderdiği ışıkla karanlığı gündüze çevirip her şeyi ayan beyan gösterdiği hâlde Ay, belli ölçüde bir ışık yansıtsa da fazla bir şey gösteremez. Âyette de "…Gece delili Ay'ı sildik, gündüz delili Güneş'i aydınlatıcı yaptık." buyrulmaktadır ki, bu mânâ, Ay'ın ışığının kendisinden olmadığını göstermek bakımından oldukça açıktır. İlk dönem müfessirlerinden İbn Cerîr, tefsirinde İbn Abbâs'a atfederek âyeti şu şekilde yorumlar: "Gece âyeti olan Ay da aynen Güneş gibi bir ateş kütlesiydi, yani aydınlatıcı idi. Allah, Güneş'in ateşini olduğu gibi bırakıp Ay'ın ateşini söndürdü. Ay gecenin âyeti, Güneş ise gündüzün âyetidir. 'Gece delili ay'ı sildik.' sözünde beyan edilen husus Ay'ın yüzündeki karaltıdır."10

Konuyla alâkalı diğer bir âyette"اًروُن َرَمَقْلاَو ًءاَيِض َسْمَّشلا َلَعَج يِذَّلا َوُه…"

"O'dur ki Güneş'i bir ışık yaptı. Ay'ı da bir nûr kıldı…" buyrulmaktadır.

Güneş dev bir nükleer reaktör olarak Dünya'mızın hem ışık, hem de ısı kaynağıdır. Ay ise Güneş'ten aldığı ışığı Dünya'mıza yansıtır. Ay, Güneş gibi bizzat ısının ve ışığın kaynağı değildir. Güneş'in ve Ay'ın bu farklarına Kur'ân, Güneş'i "ziya", Ay'ı "nur" kelimeleriyle farklı şekilde tarif ederek dikkat çekmektedir. Güneş'i tarif eden "ziya" kelimesi ışığı tarif ettiği gibi aynı zamanda yakıcılığı, ısıyı da tarif etmektedir. "Ziya" kelimesine verilen mânâlarda "ziya"nın bizzat ısının ve ışığın kaynağını ifade etmesi, "nur" kelimesinin ise böyle bir vurguya sahip olmaması da âyette bu kelimelerin seçilmesindeki inceliği gösterir.

Kur'ân'da Güneş için "ziya" sıfatından başka sıfatlar da kullanılmıştır. Güneş bir meşale, lâmba veya kandile11ya da pırıl pırıl yanan bir lâmbaya12 benzetilmiştir. Bu ifadeler de Güneş'in yakıtını kendi içinden aldığına işaret eder. Meşale de, lâmba da kendi içlerinde yanan ateş ile etrafa ısı ve ışık saçar. Bu ifadelerin Ay için kullanılmaması, sadece Güneş için kullanılması, Kur'ân'da her kelimenin nasıl yerli yerinde kullanıldığının delilidir.

KÂİNATIN YARATILIŞI

اَمُهاَنْقَتَفَف اًقْتَر اَتَناَك َضْرَْألاَو ِتاَواَمَّسلا َّنَأ اوُرَفَك َنيِذَّلا َرَي ْمَلَوَأ""َنوُنِمْؤُي َالَالَفَأ ٍّيَح ٍءْيَش َّلُك ِءاَمْلا َنِم اَنْلَعَجَو

"Hakkı, inkâr edenler görüp bilmediler mi ki, göklerle yer bitişik (bir bütün) idi onları Biz ayırdık, hayatı olan her şeyi sudan yaptık. Hâlâ inanmayacaklar mı?" (Enbiya, 21/30)

Kâinatın yaratılışı konusunda bilime yol gösteren teorilerin en çok kabul görenleri, Kur'ân'ın bildirdiği hususlara yaklaşmaktadır. Güneş Sistemi'nin oluşumu, şöyle izah edilmektedir: "Güneş ve gezegenler, önce bir bulutu andıran gaz ve toz (nebula) hâlinde idi. Bu kütle, çekim kuvvetinin etkisiyle dönmeye ve soğumaya başladı. Bu dönüşün süratli olması sebebiyle yoğunlaşan ana kütlelerden bazı parçalar kopup, ana kütlelerin etrafında dönmeye devam ettiler... Gezegenler nihâyet iyice soğuyarak bugünkü şekillerini aldılar."13

َضْرَْألاَو ِتاَواَمَّسلا َّنَأ Göklerle yer, şu gördükleri âlemin yukarı kısmını teşkil eden yüksekler ve alt kısmını oluşturan yer اًقْتَر اَتَناَك bitişik idiler. İkisi de deliksizdi. Yukarıdan yağmur yağmıyor, yerde ot bitmiyordu, bunu görüyorlardı. Veyahut yer, dağsız deresiz yekpare; gök boyutları da Güneş'i, Ay'ı, gökcisimleri ve yıldızları yok, tek bir bütün hâlindeydi. Veyahut yer, gökcisimlerine bitişik, hepsi bir şeydi. Gök cisimleri ve kütleleri arasında şimdiki çeşitlilik söz konusu olmayıp hepsi de birbirine benzer birer madde idi. Veyahut hepsi başlangıçta var olmamakla ortaktı. Dışta görünen ve farklı özellik gösteren bir varlık değildi. Bunları da şimdiki görünen durumlarından bir fikir edinip ondan delil çıkarmak yolu ile veya duyulup nakledilen bilgiler ışığında bilirler veya bilebilirler. Baksalar ya, öyle iken biz onları koparıp ayırdık. Yok iken yaratıldılar, bir şey iken çoğaldılar. Başlangıçta duman gibi bir madde iken farklı şekiller alıp değişik kütleler oldular. Bir tabiatta kalamayıp değişik karakterlerle çeşitlendirildiler. Yer, göklerden ayrıldı, yukarısından yağmur yağdırıldı, üzerinde otlar bitirildi.14

Taberî bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken öncelikle "قْتَر" ve "قْتَف" kelimelerinin mânâlarını açıklıyor.

 

"قْتَر"ın, delik bulunmayan, bitişik ve söküğün birbirine bağlanması, birleştirilmesi mânâsına geldiğini "قْتَف"ın ise, koparıp ayırmak mânâsında olduğunu belirtiyor.15

Daha sonra Taberî, âyette geçen "قْتَر" ve "قْتَف" bitişik olma ve ayırma ile ilgili farklı görüşleri rivâyetler hâlinde verir:

a. Bununla göklerin ve yerin bitişik, yapışık olduğu Allah'ın aralarını hava ile ayırdığı kastedilmiştir. Bu hususta Abdullah b. Abbâs: "İkisi -gökle yer- bitişik idi"; "İkisi -gökle yer- bitişik idi, Allah göğü yükseltti, yeri ise indirdi".

Dahhâk: "göklerle yer bitişik (bir bütün) idi onları Biz ayırdık." sözü ile ilgili İbn Abbâs'ın: 'O ikisi bitişik idi, Allah onları ayırdı' dediğini işittim", Hasan Basrî ve Katâde'den "O ikisi; gökle yer beraberdi, Allah ikisi arasını bu havayla ayırdı" şeklindeki rivâyetleri zikreder.16

b. Gökler bir tabaka hâlinde bitişik idi. Allah onları ayırdı ve yedi kat gök yaptı. Aynı şekilde yeryüzü de bitişik idi. Allah onu da ayırdı ve yedi kat yer yaptı, mânâsındadır. Bu konuyla ilgili Hasan Basrî, Mücâhid, Ebu Salih ve Süddî'den yaptığı rivâyetlerle delil getirir.17

c. Gök "قْتَر" ratk bitişik idi yağmur yağdırmıyordu ve yeryüzü de aynı şekilde "قْتَر" ratk bitişik idi ot bitmiyordu; sonra Allah göğü "قْتَف" fatk etti ayırdı yağmur yağdırdı, yeri de "قْتَف" fatk etti ayırdı ot bitirdi, mânâsı kastedilmiştir. Bu konuda da İkrime, Atiyye ve İbn Zeyd'den rivâyetleri zikretmiştir.18

d. Âyette "اَمُهاَنْقَتَفَف" denilmiştir, zîrâ gece gündüzden önceydi, Allah gündüzü geceden ayırdı. Taberî, bu hususta da Abdullah b. Abbâs'tan Allah'ın geceyi gündüzden önce yarattığı ile alâkalı bir rivâyeti vermektedir.19

Taberî, bu görüşleri sıraladıktan sonra, üçüncü olarak zikrettiği görüşü kabul ederek göklerin ve yerin bitişik olduğunu, Allah'ın göğü yağmurla, yeri de ot bitirmekle ayırdığını belirtmektedir.20

Taberî'nin yukarıdaki zikrettiği rivâyetlere baktığımızda İbn Abbâs'ı, onun talebelerinden Mücâhid'i ve tâbiînin imamlarından Hasan Basrî gibi önemli şahsiyetleri görmekteyiz. Bu görüşlerden şöyle bir neticeye ulaşabiliriz: Başlangıçta gök ile yer arasında herhangi bir münasebet yoktu. Çünkü o zamanlar, gök ve yer bir ateş parçası veya duman hâlindeydi. "ىَلِإ ىَوَتْسا َّمُث ٌناَخُد َيِهَو ِءاَمَّسلا" "Sonra iradesi bir gaz, duman hâlinde olan göğe yöneldi." (Fussilet, 41/11) âyetiyle bu durum ifade edilmektedir. Daha sonra ise bu kopukluk dönemi sona ererek gök ile yer arasında bir münasebet başlamıştır. Gökyüzünden Güneş vasıtasıyla ısı ve ışık gelecek, âyetin devamındaki "ٍّيَح ٍءْيَش َّلُك ِءاَمْلا َنِم اَنْلَعَجَو" "Hayatı olan her şeyi sudan yaptık." ifadesiyle yeryüzünde de sular yaratılmış, sonra buharlaşmalar, atmosfer ve bulutlar oluşmuş, yağmur yağmıştır. Neticede dünyada hayata müsait bir ortam oluşmuştur.

Kâinatın oluşumuyla ilgili Georges-Louis Leclerc Buffon (1707-1788), Immanuel Kant (1724-1804), Pierre Simon Laplace (1749-1827), James Clerk Maxwell (1831 -1879), Sir James Jeans (1877-1946) ve Niels Bohr (1885-1962) gibi bilim adamlarının ortaya koydukları faraziyeler asırlar boyu birbirlerinden etkilenerek teşekkül etmiş varsayımlardır. Bunların en erkeni Kur'ân'ın nüzulünden 11 asır sonra ortaya atılmış ve süreç içerisinde gelişerek devam etmiştir. Fakat Kur'ân 14 asır önce "ِتاَواَمَّسلا َّنَأ اوُرَفَك َنيِذَّلا َرَي ْمَلَوَأ لَفَأ ٍّيَح ٍءْيَش َّلُك ِءاَمْلا َنِم اَنْلَعَجَو اَمُهاَنْقَتَفَف اًقْتَر اَتَناَك َضْرَْألاَو َنوُنِمْؤُي" "Hakkı, inkâr edenler görüp bilmediler mi ki göklerle yer bitişik (bir bütün) idi onları Biz ayırdık, hayatı olan her şeyi sudan yaptık. Hâlâ inanmayacaklar mı?" (Enbiya, 21/30) âyetinde farklı bir üslûp kullanarak, teferruata girmeden her şeyi Allah'ın iradesine ve kudretine bağlayarak meseleyi hâlletmiştir.

Görüldüğü gibi Taberî, Sahâbe ve Tabiîne dayanan rivâyetlerle son asırlardaki ilmî ve teknolojik gelişmelerle ancak anlaşılabilmiş olan kâinatın yaratılışıyla alâkalı hususları kendi çağını aşarak günümüz anlayışına yakın bir şekilde anlamıştır. Bu da ilmî tefsirin çok erken dönemde başladığını göstermektedir.

GÖKLERİN YÜKSELTİLMESİ

"اَهَنْوَرَت ٍدَمَع ِرْيَغِب ِتاَواَمَّسلا َعَفَر يِذَّلا ُللهَا"

"Allah O'dur ki gökleri, sizin de görüp durduğunuz gibi, direksiz yükseltti." (Ra'd, 13/2) Bu âyete ayrıca "Allah gökleri, sizin göremediğiniz birtakım direklerle yükseltti." şeklinde de mânâ verilebilir.

Taberî, bu âyeti tefsir ederken yukarıdaki mealde gösterdiğimiz iki görüşü de rivâyetleriyle birlikte nakletmektedir. Buna göre ilk görüş olarak "Allah gökleri, sizin göremediğiniz birtakım direklerle yükseltti." şeklindeki tefsiri ve bu konudaki rivâyetleri sıralamaktadır.21

İkrime'nin İbn Abbâs'a birinin gökyüzünün direklere dayandığını söylediğini sorması üzerine İbn Abbâsın (اَهَنْوَرَت ٍدَمَع ِرْيَغِب) âyetini okuduğunu ve onun buradaki âyetin mânâsını "görmediğiniz direklerle" şeklinde verdiğini belirtiyor. Ayrıca Katâde ve İkrime'nin İbn Abbâs'tan (r.a) yaptıkları rivâyetlerde benzer ifadeler yer alıyor.22 Taberî bu görüş sahiplerinin bu neticeye ulaşmalarının sebebini ise Arap dilcilerinin "kelâmın sonundaki olumsuzluk mânâsını kelamın başına almaları" şeklindeki görüşlerinden kaynaklandığını misâllerle gösteriyor.23

Taberî, ardından "Allah O'dur ki gökleri, sizin de görüp durduğunuz gibi, direksiz yükseltti.", görüşünü İyâs b. Muâviye'den: "Semâ, yeryüzünün üstünde kubbe gibi yapılmıştır." ve Katâde'den: "Gökyüzünü direksiz yükseltti." rivâyetleri ile destekleyerek vermiştir.24

Taberî bu âyet-i kerîmede Allah'ın (celle celâluhu) gökleri, direksiz olarak yükseltmesi şeklindeki yorumu tercih etmiştir. Zîrâ o meseleye Âyetü'l-Kürsî'de ifade edildiği gibi Allah'ın kayyumiyeti yani Zât ve kemâl sıfatlarıyla mahlûkatın bütün işlerinde hâkim ve kâim olması; her an yarattıklarını kudretiyle tedbiriyle tutup durması açısından bakmaktadır.

NETİCE

Yukarıda zikrettiğimiz hususlardan aşağıdaki neticeleri çıkarabiliriz:

Taberî; sahabe ve tabiînin Kur'ân âyetleri ile alâkalı vahiy kültürü ve tecrübe ve gözleme dayalı yorumlarını naklederek onların görüşlerini öne çıkarmıştır.

Kur'ân ve ilmî hakikatler sahasında tefsirin kendi döneminde başladığını göstermiştir.

Taberî'nin âyetlerin tefsiriyle alâkalı kullandığı rivâyetlerin veya kendi görüşlerinin bugünün ilmî veriyle mutabakat etmesi kadar onun âyetlere yaklaşım tarzı da önemlidir.

Tefsir ettiği bazı âyetlerde görüldüğü üzere kendi yorumları ile de gökyüzü, uzay ve fen bilimlerinin sahasına giren hususlarda yaşadığı devrin şartlarında tespiti oldukça zor yorumlar yapmıştır.

Çağını aşan yorumları yapabilmesinin sebebi ise, kendi dönemindeki felsefecilerin ve tabiat bilimcilerin fen bilimleri hakkındaki nazariyelerini dikkate almayarak, kesinliğinden hiçbir şekilde şüphe edilemeyecek olan bizzat Kur'ân-ı Kerîm'in lâfızlarının ifade ettiği mânâları yakalamaya çalışmasıdır. Bunu yaparken de kendi dönemindeki ilmî veriler yerine vahiy kültürüne dayanan rivâyetleri kullanması önemli bir husustur. Bu durum ona kendi devrinin önünde o günün şartları çerçevesinde fennî keşif kabul edilebilecek tespitler yapma imkânı tanımıştır.

Taberî, tefsirinin adı gibi (Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân) Kur'ân'a cami' yani bütüncül yaklaşmış ve tek yönlü veya tek açıdan bir bakış içerisine girmemiştir. Onun Kur'ân'a bütün yönleriyle ve farklı açılardan bakarak geliştirdiği yorum yöntemindeki fıtrîlik ve Kur'ân'ın ruhuna uygunluk onu belli bir ilmin ve bakış açısının tesirinde kalmaktan kurtarmıştır. Dolayısıyla bu durum ona Kur'ânî hakikatleri en doğru ve en parlak şekilde yansıtma imkânı vermiştir.

Tarihî süreç içerisinde Kur'ân tefsirinin rivâyet, dirâyet, sûfî, felsefî, fıkhî, fennî/ilmî, edebî-ictimaî ve lugavî vb. çeşitleri ortaya çıkmıştır. Bundan hareketle Taberî'nin ortaya koyduğu metotta olduğu gibi, her bir âyetin mânâ ve muhtevasına göre yorumlanması, yani fıkha dâir âyetlerin fıkıh, edebî âyetlerin edebiyat, fenne ve felsefeye dair âyetlerin de fen bilimlerinin verileri dikkate alınarak yorumlanması gerektiği açıktır.

DİPNOTLAR

1. Kur'ân ve İlmî Hakikatler-2 (Uluslar Arası Sempozyum), 14-15 Mayıs 2011, Fırat Kültür Merkezi (FKM) Çemberlitaş, İstanbul.

2. Bkz. Yıldırım, Suat, Kur'ân-ı Kerîm ve Fennî Keşifler, Ankara, 1990; Aydüz, Davut, Tefsir Tarihi Çeşitleri ve Konulu Tefsir, Işık Akademi Yay., İstanbul, 2010, s. 118-127; Ali Ünal, "Kur'ân'ın Üslûbu ve Güneşin Hareketi", Sızıntı Dergisi, Eylül 1999, Yıl :21 Sayı :248.

3. İbrahim Hilmi Karslı, "Kur'ân'ın Bilimsel Tefsiri Üzerine Bazı Mülahazalar", Diyanet İlmi Dergi, Cilt: 46, Sayı: 3, s. 81, 82.

4. Taberî, hicrî 224'de Taberistan'ın Amul şehrinde doğmuş, hicrî 310 tarihinde vefat etmiştir. Bkz. el-Cezerî, İzzuddîn İbnü'l-Esîr, el-Lübâb fî Tehzîbi'l-Ensâb, Dâru Sâdır, Beyrut, ts., II, 274; Hatîbü'l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, Mektebetü'l-Hancî, Kahire, el-Mektebetü'l-Arabiyye, Bağdat, Matbaatü's-Saâde, Mısır, 1349 h., 1931 m. II, 166; el-Hamevî, Yakût, Mu'cemu'l-Üdebâ, Daru'l-Me'mûn, ts., XVIII, 40, 94.

5. Yakût, Mu'cemu'l-Üdebâ, XVIII, 45; el-Cezerî, İzzuddîn İbnü'l-Esîr, el-Lübâb fî Tehzîbi'l-Ensâb, II, 274.

6. Bkz. Zafer Tel, "Rahmet Aynası: Su", Tefekkür Dergisi, Sayı: 8, Ekim, 2006.

7. Taberî, Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr (v. 310), Câmiu'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'an, Zabt Tevsîk Tahrîc: Sıdkî Cemîl el-Attâr, Takdîm: eş-Şeyh Hâlîl el-Meys, Dâru'l-Fikr, Beyrut, Lübnan, 1415 h., 1995 m., XIV, 27.

8. Taberî, Câmiu'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'an, XIV, 27-28.

9. Taberî, Câmiu'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'an, XIV, 29-30.

10. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XV, 64.

11. Bkz. Furkân, 25/61; Nûh, 71/16; Nebe, 78/13.

12. Bkz. Nebe, 78/13.

13. Kızılırmak, Abdullah, Astronomi Dersleri, İzmir, 1966, II, 198-201.

14. Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, V, 448-449.

15. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XVII, 24.

16. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XVII, 25.

17. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XVII, 25-26.

18. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XVII, 26-27.

19. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XVII, 27.

20. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XVII, 27.

21. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XIII, 121.

22. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XIII, 122.

23. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XIII, 122-123.

24. Taberî, Câmi'u'l-Beyân 'an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân, XIII, 123.

. Temmuz-Ağustos-Eylül 2013 

Yazar:
Yard. Doç. Dr. Hüseyin Akyüzoğlu
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 19-07-2013
9,333 kez okundu
Block title
Block content