Buradasınız

Şeytanî Âyetler Safsatası

"Senden önce hiç bir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vererek, ümidini kırmak istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir (herşeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir)" (Hacc, 22/52).

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ .

"Senden önce hiç bir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vererek, ümidini kırmak istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir (herşeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir)" (Hacc, 22/52).

Bu âyet-i kerime farklı mülahazalara yol açmış ve etrafında bir takım hâdiseler, rivayetler örülmüştür. Şimdi bunları ve meselenin aslını ele alalım:

"Temenni"nin anlamları

Burada en önemli kavram "temenni"dir. Kelimenin Türkçe'mizde de bulunan ilk anlamını esas alırsak âyet şöyle tefsir edilebilir: Her peygamber, kavminin ilahi hidayete tabi olup kötülüklerden kurtulmalarını arzu eder. Şeytan, insanların kalplerine şüphe atarak halkı resullere karşı koymaya çağırır. Yahut resul, kavminin hidayetini temenni edip hırsla çalışırken, şeytan onu ümitsizliğe düşürmek için vesvese verebilir, onu maksadından caydırmaya çalışır. Kur'ân-ı Kerim, şeytanlara uyanların yaptıkları işleri bazen şeytanlara izafe eder. Zira sebebiyet münasebeti vardır.

Dine davetinin başlangıcında Peygambere inananlar az, küfür tarafı ise sayı ve maddî imkân bakımından çok güçlü olduğundan şeytan, haklı olanların, sayıca çok olanlar olduğu telkininde bulunur, hattâ "haklı olsa Allah onu üstün kılardı" diye Allah Teâlâ'nın da kendi tarafında olduğu vesvesesini verir. Bu durum, bir taraftan müşrikler, bir taraftan mü'minler hakkında bir fitne (yani imtihan) olur. Fakat neticede Cenab-ı Allah, sabreden iman ehlini teyid ederek, şeytanların ortaya attıklarını giderip peygamberlerin tebligatının hak ve hakikat olduğunu izhâr eder. Şeytanın ye'se düşürmek üzere vesvese verdiği peygamber, ilk anda vesveseye maruz kalsa da, "ismet" vasfı vesvesenin karşısına çıkar, yani Allah'ın verdiği "günahtan korunmuşluk" vasfı, şeytanın vesvesesini iptal edip boşa çıkarır (M. Tahir İbn Âşur, Tefsiru't-Tahrir, 17/299-300). Allah, müminlerin kalplerinden şeytanın şüphelerini nesh edip, vahdaniyet ve risaletin hakkaniyetini bildiren âyetleri onların kalplerinde muhkem kılar; kâfirler ve münafıklar ise küfür ve şüpheleri içinde kalırlar.

Âyet-i kerime, bu sürecin bütün tevhid tarihinde, istisnasız olarak tekrarlandığını bildirerek Hz. Peygamber'i ve müminleri teselli etmektedir (krş. A.H. Aksekili, Hatemu'l-Enbiya Hazretlerine İsnad Olunan En Çirkin İftiranın Reddiyesi, s. 61-67; İbn Âşur, 17/300-301).

İlgili âyetlerin mânâsını tevcih hususunda birkaç görüş daha varsa da bu âyetteki umum, talil, risalete hakkını vermek gibi üç husus dikkate alınınca, isabetli tefsirin ancak bunlar olduğu tezahür eder (Aksekili, s.69). Bu izahta ne lisan kaidelerine, ne da itikad esaslarına aykırı bir taraf yoktur. Bu mânâ, zorlamasız, insicamlı olarak âyetin fasih ifadesinden ortaya çıkan mânâ olup, ayrıca bir hikâye uydurmak suretiyle boşluk tamamlama ihtiyacı göstermez (İbn Âşur, 17/303).

Âyette geçen temennî'nin ikinci mânâsı "okumak"tır (İbn Âşur, bu mânâ ve bunun şahidi olarak Hassan ibn Sabit (r.a.)'a nisbet edilen beytin ona mensup olduğu hakkında şüphe izhar eder.). Elka "bir şeyi elinden atmak" demek olup, bozmak kasdıyla halk içine bir şey atmak mânasıyla vesvese hakkındâ istiare olmuştur. Nitekim elkaytü fi hadisi fülanin deyimi, "söyleyenin maksadına aykırı olmakla beraber lafzın az çok muhtemel olduğu şeyi sözüne karıştırdım" yahut "netice itibariyle, söylemediği bir şeyi ona mal ettim" demektir. (Hak yolun karşısına çıkanlar, insanları saptırmayı kendilerine iş edinirler, onlar şüpheye uyup, şüphe uyandırmak için çabalar dururlar. Sapkınların kalplerine bunları atanlar (ilka edenler) şeytanlar olduğu için, bu sebebiyyet alâkasından ötürü onların yaptığı iş, şeytanlara izafe edilebilir.)

Meselâ şeytanların kulaklarına üflemeleriyle müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.s) Kur'ân âyetlerini tebliğ ettikçe, batıl bir şekilde onu redde çalışıyorlardı.

Kur'an şirke kaçacak delik bırakmaz

Şimdi meselenin diğer veçhesine geçelim:

Cenab-ı Allah Necm suresinde putları tahkir etmek üzere şöyle buyurur:

أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى {19} وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى {20} أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنثَى {21} تِلْكَ إِذاً قِسْمَةٌ ضِيزَى {22} إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَاؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنفُسُ وَلَقَدْ جَاءهُم مِّن رَّبِّهِمُ الْهُدَى {23} أَمْ لِلْإِنسَانِ مَا تَمَنَّى {24} فَلِلَّهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى {25} وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئاً إِلَّا مِن بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاءُ وَيَرْضَى {26} إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلَائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنثَى {27} وَمَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً {28}.

"Baksanıza şu Lat ve Uzza'ya; ve üçüncüleri olan öteki (put) Menat'a. Demek erkek size, kadın Allah'a öyle mi? O halde bu insafsızca bir taksim! Onlar (o putlar) sizin ve babalarınızın (tanrı) diye isimlendirdiğiniz (boş, medlûlsüz) isimlerden başka bir şey değildir. Allah onların tanrılığı hakkında hiçbir delil indirmemiştir: o putlara tapanlar sırf zanna ve nefislerinin alçak hevesine uyuyorlar. Hâlbuki onlara, Rab'leri tarafından yol gösterici gelmiştir. Yoksa her arzu ettiği şey, o insanın kendisinin mi olacaktır? Son da ilk de (âhiret de dünya da) Allah'ındır. Göklerde nice melek var ki, onların şefaati hiç bir işe yaramaz, meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun (ancak o zaman şefaatin faydası olur). Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adını takıyorlar. Onların bu hususta bir bilgileri yoktur; sadece zanna uyuyorlar; zan ise hak olan (ilmin) yerini tutmaz (Necm, 53/19-28).

Bu pasaj, putları ve putperestliği tahkir eden, bütünlük arz eden, unsurları arasında kopukluk olmayan insicamlı bir metindir. Kısaca söyleyecek olursak, burada putlar ve putperestler, putların kız suretinde tasvir edildiği de tasrih edilerek, yedi yerde açıkça tahkir edilmiştir, şöyle ki:

1- Efe raeytüm (l) ile yapılan tahkir. Zira bu tabir, peşinden gelen şeyi reddetmek için yapılan bir girizgâhtır.

2- Esmâün semmeytûmûhâ ile, kuru isimler, medlulü olmayan sadece müşriklerin vehimlerinde varlığı bulunan putlar kasdedilir.

3- Allah, onları tanrılaştırmaya hak verdirecek hiçbir delil bildirmemiş, hiç bir yetki vermemiştir.

4- "Demek erkek size, kadın Allah'a öyle mi?" istihzası.

5- Sırf zanna ve alçak hevese uydukları ittihamı.

6- Makbul varlıklar olan meleklerin bile, Allah'ın izni olmadıkça, şefaatlerinin fayda vermediği.

7- Meleklerin dişi olduğunu söyleyenlerin ahirete inanmadıkları.

Efe raeytum ile, müşriklerin mabudlarının hakirliği, akidelerinin sakimliği gösteriliyor. Hitap Kureyş'e yapılmaktadır. Yani "sırf ilahî vahy olan bu kelâmı dinledikten, sahibinizin (arkadaşınızın) miracda gördüklerini duyduktan sonra: "Baksanıza şu Lat ve Uzza'ya, bir de şu geride üçüncüleri olan Menat'a!" (Elmalılı H. Yazır, 6/4591)"... Bu beyandan sonra, siz de o taptığınız muhtelif putları ve geriliklerini gördünüz değil mi? Şimdi haber verin bakalım, size erkek O'na dişi öyle mi! (Müşrikler putlarına müennes (dişi) isim takarlardı. Onlar "putlar, ilâhî kuvvetlerin, melaikenin suretleridir, melâike ise Tanrı'nın kızlarıdır, biz onların suretlerini yapıp dişi isimleri vererek onlara perestiş etmekle kendilerini Allah indinde şefaatçi ediniriz' sanıyorlardı).

"O halde bu, insafsızca bir taksim!" (Necm, 22). Allah'a çocuk isnat etmek, haddizatında büyük bir zulümdür. Fakat müşrikler, kendilerinin kız babası olmalarını eksiklik sayarak, kız istemedikleri, hattâ onları öldürdükleri halde, kızları Allah'a tahsis etmekle, kendi vicdanlarına karşı, tazim eylemek istedikleri Mabud'u tahkir etmiş, Ona karşı büyük haksızlık etmiş oluyorlardı. (Taberî, 27/58; Elmalılı, 6/4596). Mezkur hususlar putları açıkça tahkir etmesine rağmen, uydurma bir rivayet 20. âyetten sonra "Ve tilke'l-garaniqu'l-ula, ve inne şefaatahünne le-turteca" (Bunlar yüce kuğu kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur) sözünün yer aldığını öne sürer.

Aslında ilgisi olmadığı halde, Garanîk meselesi ile ilgisi kurulan sahih bir rivayet vardır. Buharî'de İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediği nakledilir: "Necm suresini okuyunca Hz. Peygamber (s.a.s.) secde etti, onunla beraber Müslümanlar ve müşrikler, cinler ve insanlar da secdeye vardılar' (Sahih, "Necm Suresi'nin Tefsiri"). İmam Ahmed, (Müsned, 6/399-400) ve Nesaî ("İftitah", 2/160) başka bir tarikten buna benzer bir rivayette bulunur, fakat mazmunu Necm Suresi'nin okunmuş olup, orda bulunan herkesin secde ettiğidir.

Bu secde şöyle izah edilir: Hz. Peygamber (s .a.s.), Cenab-ı Allah'ın, surenin son âyetindeki emrini tutarak secde edince, müşrikler de kendi mabudlarına tazimen secde etmişlerdir (İzmirli İsmail Hakkı'dan naklen Aksekili, s.46-47). Secdeye kapanmaları, Hz. Peygamber'in bir mucizesi de olabilir. Yahut, Kur'ân-ı Kerim'in müessir üslubu, yüce hakikatleri, hele Resûlullah'ın mübarek ağızlarından okununca, muazzam bir tesir gücü kazanmış olmalıdır.

Garanîk Kıssasının Tenkidi

Taberî; M. İbn Kâb el- Kurazî, Ebu'l-Âliye, Saîd İbn Cübeyr, İbn Abbas, Dahhâk, İbn Şihab'dan özeti şu olan bir kıssa nakleder. (Tefsiru't-Taberî, 27/186-189):

Resûlullah, kavminin yüz çevirdiğini görünce bu ona çok ağır geldi. Allah'tan kavmi ile kendisini birbirlerine yaklaştıracak bir şey inmesini temenni etti. Cenab-ı Allah Necm suresini indirdi. O da okudu. Bu esnada şeytan gönlünden geçirip de kavmine getirmek istediği şeyi onun lisanına atıverdi: "(Bunlar yüce kuğu kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur)." Kureyşliler bunu işitince sevindiler ve onu dinlemek üzere yaklaştılar. Mü'minler de Rab Teâlâ'dan gelen şeyi tasdik ettiler, Peygamber'i bir hata veya vehimden ötürü itham etmediler. O, sureyi bitirince secde etti. Onun secde ettiğini gören mü'minler de onun getirdiğini tasdik ederek secde ettiler. Mescitteki müşrikler de secde ettiler. Velîd ibn Muğîre hariç herkes secde etti. Secde haberi, Habeşistan'a hicret etmiş Müslümanlar'a da ulaştı. Bir kısmı orada kalıp, bir kısmı Mekke'ye hareket etti. Sonra, Cenab-ı Allah, Peygamber'e, "Benim indirmediğim şey söyledin!" dedi. Resûlullah üzüldü, Allah'tan korktu. Bunun üzerine Allah bu âyeti (Hac, 52) indirerek onu teselli etti, Şeytanın ilka ettiğini neshetti" (Taberî, 27/187-188).

Muhteva yönünden Tenkidi

A) Muhteva yönünden tenkidi (dahilî tenkid). Bu rivayeti, ihtiva ettiği tenakuzlardan ötürü kabul etmek mümkün değildir zira:

a) Daha önce gerek Hac, gerekse Necm sûrelerinde geçen mezkûr iki âyet grubunun tefsirini nakletmiştik. Bu hâdise, onların muhtevaları, sibak siyaklari ile uyuşmaz. Özellikle Necm sûresi, naklettiğimiz pasajında, belirtmiş olduğumuz yedi unsuru ile şirki iptal etmişti. Bu ortam içinde, putları yücelten bir söz girecek yer bulamaz, kabulü mümkün olmaz.

Faraza söylenmiş bile olsa, müşriklerin buna kanması mümkün değildir.

Şirke, putlara hakaret üstüne hakaret yağdırılırken öven bir cümle ne ifade ederdi ki? (M.H. Heykel, s. 96; Seyyid Kutub, "Necm suresinin tefsiri," 27/73). Hiç merak etmeyelim, Peygamberimizin muhatabı şedid müşrikler, böyle bir sözle havalanmayacak kadar davalarına bağlı, şüpheci ve radikal idiler. Böyle bir sözün burada söylendiği farz edilirse, asıl düşünülecek tevcih, diğer yedi unsura ilaveten, onu sekizinci bir hakaret ifadesi saymaktır. Yani, başta bir istifham hemzesi takdir edilerek:

"O dişiler (tanrıçalar), onların şefaatleri umulacak ha! Yuh olsun sizin aklınıza!" (Razî, Mefatihu'l-Ğayb, Hac,52 tefsiri, 6/249) da bu ihtimali bildirmekle beraber isabetli bulmaz).

b) Cenabı Allah, bu kısa Necm sûresinde, şeytanın sözünün, âyet olarak girdiği iddia edilen kısmın önünde ve sonunda, bu hikayeyi tam iptal edecek hakikatleri yerleştirmiştir. Red ve iptal edici yedi unsuru, daha önce zikretmiştik. Şimdi de, vahy hakkındaki şu kuvvetli teminatı hatırlatalım: Bu sûrenin baş tarafında (Necm, 2-4): "Şaşırmadı sahibiniz, azıtmadı da. Ve hevadan söylemiyor. O, sade bir vahiydir, ancak vahyolunur. Ne aldanır, ne aldatır, o kendi re'y, arzu ve temennisinden söylemez." âyetleri vardır. Kısaca vahye şeytan asla müdahale edemez, o daima korunma altındadır.

c) Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından böyle bir şey söylenmesi, risalete aykırıdır. Zira böyle bir sözü kasden, cebren veya sehven söylemiş olabilir, başka bir ihtimal yoktur. Kasden söylemek küfürdür, caiz değildir. Peygamberin gönderilmesinin sebebi putları övmek değil, kötülemektir. Şeytanın cebren söyletmesi de mümkün değildir. Zira Cenab-ı Allah, Şeytana: "Benim kullarım üzerinde senin bir yetkin yoktur"(Hıcr, 42) âyetinde şeytanın mü'minler üzerinde sultası olmadığını bildirmiştir. Şeytan, mü'min kulları bile icbar edemezse, Peygamber'i hiç edemez. Hz. Peygamberin, sehiv ve gafletle söylemiş olması ihtimali de merduttur; Zira tebliğ halinde onun hakkında gaflet caiz değildir. Caiz olsaydı, onun söylediklerine artık itimat kalmazdı. Ve çünkü vahy edilen Kur'ân hakkında Cenab-ı Allah, (Fussilet, 42) "Kur'ân'a batıl, ne önünden ne ardından yol bulamaz", keza, "Kur'ân'ı Biz indirdik ve onu Biz muhafaza edeceğiz" (Hicr, 9) buyurmuştur.

Diğer taraftan, daha birçok âyet, Hz. Peygamberin risalet ve tevhid hususunda son derece kararlı olup, müşriklere azıcık bir meyil dahi göstermediğini bildirmektedir, (bkz. Hakka, 46; Yunus, 15; İsra, 74; Furkan, 32.)

Rivayet Cihetinden Tenkidi

Rivayet yönünden bu vak'a uydurmadır. Birçok muhakkik bu kıssayı reddetmiştir. El-Beyhakî: "Bu kıssa, nakil bakımından sabit değildir." demiştir (Razî, Mefatihu'l-Ğayb, 6/245). Kâdî İyad: "Sahih hadisleri rivayet eden hiç bir kitabın bunu nakletmemesi, hiçbir sikanın bunu sahih ve muttasıl bir senetle rivayet etmemesi, çürüklüğünü göstermeye kâfidir. Nakledenler, sadece tuhaf şeylerle oyalanmayı âdet edinen bazı tefsirciler ile tarihçilerdir" (eş-Şifa, 2/111). Es-Suheylî: "Bu hadis, sabit değildir" der (er-Ravdu'1-Unuf, 1/229). Beydavî. Neysabûrî, Ebu's-Suûd, Ebü Mansur el-Maturidî, İbn Kesir, Nevevî, Bedreddîn Aynî, el-Hatîb Şirbinî, Alusî, Ebu Bekr ibnu'l-Arabî, Ebû Hayyan, bu kıssanın sabit olmadığını beyan edenlerden bazılarıdır. (Bu zatların fikirleri hk. bkz. Tefsîru İbn Kesir, Râzî, Hatib Şirbinî, Ebu's-Suûd, Âlusî tefsirlerinin Hac, 52 âyetine dair yaptıkları açıklamalar). Rivayetin bir aslı olabileceğini düşünenler arasında İbn Hacer ile İbrahim el-Güranî bulunmaktadır.

Bazı rivayet ehlinin bu kıssaya inanmasını nasıl izah etmeli? Secde gerçeğine sebep arama, Kureyş'in Hz. Peygamber'in kıraatinin etkisi ve Kur'an'ın büyüleyici üslubunun tesiri altında yaptığı secdeye bahane olarak ileri atmış olabilecekleri sözün yaygınlaşması, keza Hz. Peygamber'in, kavminin hidayete gelmesini çok arzu etmesi, şeytanın işi karıştırıp Hz. Peygamber'e vesvese vermesi, Habeşistan'a gidenlerin geri dönmesi gibi olaylar hicri ikinci asır başlarında bir araya gelerek bir kıssa halinde birleştirildiği, bazı tarihçiler ve tefsircilerin de, boş bulunup eleştirmeksizin kabul psikolojisi içine girdiği söylenebilir. (bkz. Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, 1/487. Bu konuda daha başka tevcihler de yapılmıştır: Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, c.l; A.Himmet Berkî- O. Keskioğlu, Hatemul-enbiya, s.96-166).

A. H. Aksekili rivayeti eleştirirken, şeytanın sözünün on beş ayrı şekilde rivayet edildiğini bildirip bunları ayrı ayrı sıralar (s. 16-17). Rivayetlerdeki bu ıztırabı, uydurma olduğunun delili sayar. Daha sonra ise râvîlerdeki ıztırabı ele alır. Ravilerin bu sözü, onu söylediğinde gah Resûlullah'ın namazda olduğu, gah Kureyş'in nâdilerinde (klüplerinde) bulunduğu sırada, veya namaz kılarken uyuklamış, uyurken ağzından kaçırıvermiş tarzlarında on bir çeşit anlatım ile naklettiklerini, birinin bir türlü öbürünün başka türlü söylemesinin de meselenin uydurma olduğunu göstereceğini ifade eder (s. 22). Ona göre bu, Tâbiun devrinden sonra uydurulmuştur. Keza Aksekili, İbn Abbas'a mal edilen bu konudaki sekiz sebeb-i nüzul rivayetini inceleyerek, bu ıztırabın da rivayeti çürüttüğünü beyan eder (s.26).

Konuyu dikkatli şekilde inceleyen muasır müellif Mevdûdî ise, tarihi bakımdan şu tenkitleri öne sürer. 1-Muteber tarihî kayıtlara göre Habeşistan'a ilk hicret bi'setin 5. yılında Receb ayında olmuştur. Hikâyeye göre, sulh haberini öğrenip dönenler, gittikten sadece üç ay sonra, aynı yılın Şevval ayında dönmüş oluyorlar. 2- Hikâyeye göre bu sözü söylediğinden ötürü Resûlullah'ı itab eden İsra, 73-75 âyeti inmişti. Halbuki İsra sûresi Mirac'ı müteakip inmiştir. Miraç ise bi'setin 11 veya 12. yılında vaki olmuştur. Buna göre uyarmanın 5-6 sene bekledikten sonra yapılmasını kabul etmek tuhaflığına düşülür. 3- Teselli etmek üzere indiği bildirilen Hac 52 âyeti Hicrî birinci yılda inmiştir. Buna göre teselli, uyarma ve tekzibden 2-2,5 yıl, olayın üzerinden ise 9 yıl kadar zaman sonra olmuş olur. Bunu kim kabul edebilir? 4- Hem niçin tekzib ve teselli için gelen âyetler, bizzat Necm sûresine ilave edilmeyip ayrı ayrı sûrelere yama olarak eklensin? Hâlbuki bu âyetler, "daha önce gördüğümüz üzere" muhtevalarıyla tam insicamlı olup yama intibaı uyandırmazlar.

Muasır Tunuslu müfessir M. Tahir ibn Âşur bu Garanîk kıssasını maharetle reddettikten sonra hülasa ederken der ki: "Bu kıssayı, müşriklerin Necm sûresini dinledikten sonra secde ettiklerini bildiren sahih haberle birleştirmek, bazı müelliflerin karıştırmalarından ibarettir. Keza bu kıssayı Hac sûresi ile birleştirmek de öyledir. Mekke'de ilk nazil olan sûrelerden bulunan Necm sûresi ile, bir kısmı Medine döneminin başlangıcında, bir kısmı Mekke döneminin sonlarında inen Hac sûresi arasında pek uzun bir zaman vardır. Keza Habeşistan'a hicret edenlerin dönmesi ile birleştirmek de fanteziden ibarettir.

Sûresinin inmesi ile Habeşistan'dan dönme arasında nice seneler vardır.1 Hâdisenin aslı şu olabilir: Mekke'de İbnu'z Ziba'ra2 gibi cahil alaycılar vardı. Onlar, Necm sûresinde Lat, Uzza, Menat'ın anılmasını halk içine fitne sokmak için fırsat bildiler. Bu sûreyi seçmelerinin sebebi ise, Allah Resûlü onu Kabe'de okuduğunda müşrikler de orada idiler ve Allah, nebîsi için mucize olarak Kureyşlileri secde ettirdi. Sonra onlar, bu secdelerine mazeret olarak böyle bir hâdiseyi uydurdular. (İbn Âşur, Tefsîru't-Tahrîr, 17/305)

İbnu'l-Kelbî (ö. 204) Kitab'ul-Asnâm (Putlar) adlı kitabında, cerh ve tadil kaidelerini de tatbik etmeksizin, putlarla ilgili her türlü haberi toplayıp naklettiği halde bunu zikretmez; buna mukabil, Cahiliyye Araplarının Kabe'yi tavaf ederken: "Lat hakkı için, Uzza hakkı için, üçüncüleri Menat hakkı için! Onlar yüksek kuğular (dişi tanrıçalardır), onların şefaatlerine ümit bağlanabilir" dediklerini anlatır (Kitabu'l- Asnam trc. B. Bilgin, metin, s.13; trc. s.32).

Yakut el-Hamevî de Mu'cemu'l-Büldan adlı ansiklopedik coğrafya lûgatında Uzza'yı anlatırken (4/116-117) müşriklerin bu sözlerini nakleder. Bu son iki cümle, Garanik rivayetinde, şeytanın Peygamberimize söylettiği iddia edilen sözün aynısıdır. Büyük ihtimal Garanik kıssasının menşei, müşriklerin bu sözleridir. Elmalılı H. Yazır da, (6/4597) "Demek ki Garanîk teşbihi, Peygamber'den evvel söylenegelmiş bir sözdür. Muhtelif şekillerde söylenmiş olması da buna delâlet eder. O halde bu söz, esas itibariyle müşriklere bir ilka-yi şeytanîdir." açıklamasında bulunur.

Bu kıssayı istismar eden veya onu çürüten oryantalistler

Bunca tutarsızlığına rağmen, bu Garanik kıssasını, vahy ve nübüvvet akidesine gölge düşürmeye elverişli bulmaları sebebiyle gerçek kabul eden müsteşrikler, gerçekten acınacak bir ilmî sefalet sergilemektedirler. W. Muir, R. Dozy, Brockelmann, Nöldeke, Blachere, M. Gaudefroy-Demombynes, M. Watt bunlar arasındadır.3 Peşin hüküm ve aleyhtarlık sebebiyle tenakuzlara düşmekten, zekâları ve ilmî maharetleri kendilerini koruyamamıştır.

Bununla beraber, müsteşriklerin ele aldıktan hemen her meselede olduğu gibi, bu mevzuda da, içlerinden bu hususta hakkı teslim edenleri çıkmamış değildir. Ezcümle "bir çok mevzuda garazkâr ve peşin hükümlü olan" L. Caetani, isabetli tahlille bu hikayenin uydurma olduğunu açıklamıştır: "(...) Çünkü bunu uyduranlar, iki büyük gayr-i tabiîliği ve tezadı bertaraf edememişlerdir. Yalanın bacağı kısadır. Yukarıdaki hadislerin hepsi ispat etti ki, Muhammed ile Kureyşliler arasındaki ihtilaf, Kureyşlilerin düşmanlığı karşısında Müslümanları muhacerete mecbur bırakacak kadar şiddetlidir.

"Şimdi tetkik etmekte olduğumuz hikayeyi bize nakleden muhaddislerin sözlerine inanırsak, Müslümanlar birkaç Kur'ân âyetini alenen okurlarsa gayet şiddetli fena muameleye maruz kalıyorlardı.

"O halde Muhammed'in bütün Kureyşliler önünde koca bir sûreyi baştan aşağı okuması, Kureyşlilerin de ne söyleyeceğini bilmeden dinî bir dikkat ile kendisini dinlemeleri manâsız olmaz mı? Bundan başka, bu hikâye iyi düşünülmüş de değildir. Muhammed, şeytanın talim ettiği âyetleri okuyor ve bunların manâlarını anlamıyor, yahut başka âyet bilemiyor gibi görünmektedir." (Caetani, İslam Tarihi, 2/264-265). Keza şöyle der: "Muhammed hakiki bir devlet adamı idi, kendisinde gayet ince biri fikr-i siyasî vardı, insanlarla müzakerede, insanları idarede fevkalâde maharet sahibi idi. Üç puta karşı ibadeti muvakkaten kabul etmek gibi kaba hataların ondan sadır olması gayr-i kâbildir. Çünkü bu hareket geçmiş senelerin cesur çalışmalarını bir an içinde birden bire yıkmaya ve kendi kendisini mahvetmeye müsavi idi." (A.g.e., s.265-266)

Fakat müsteşriklerden, üstelik ciddî tanınan (Arap Dil Akademisi azalığı ile de taltif edilen) B. Blachere'in irtikâp ettiği, ciddiyetsizlikten de öte, haysiyetsizliği kimse yapmamıştır. Zira bütün dünyada bir kelimesi bile farklı olmayan Kur'ân-ı Kerim'i Fransızca'ya tercümesinde "sözüm ona iki âyet" ilave etmiştir. Yaptığı ilaveler Necm sûresinin 20. âyetinden sonra 20 bis, 20 ter diye yazıp tercüme ettiği bu şeytanî sözlerdir. Bu tahrifi yaparken dipnotta bir gerekçe (!) yazmaya veya kitabının önsözünde bir açıklama yapmaya bile teşebbüs etmemiştir.

Blachere, daha önce yayınladığı ve nüzul sırasına göre sûreleri sıralayarak tercüme ettiği Kur'ân mealinde ise (Le Coran: Traduction selon un essai de reclassement des sourates, Paris, 1949) bu şeytanî sözleri yine âyet diye dercetmekle beraber, buradaki âyetlerin nüzul tarihi konusunda bir iddia ileri sürer. Yukarıda Necm sûresinden iktibas ettiğimiz pasajda (19-28. âyetler) 19-23 kısmına yeniden bakalım:

Kur'ân'ın üslubunu az çok bilen bir kimse, burada hiç bir manâ boşluğu bulamaz, fikirler teselsül halindedir, kopukluk yoktur. Kelamın gelişmesinde muhatap, 20. âyetten sonra, yani putları tahkire yapılan girizgahtan sonra "Demek erkek size kadın Allah'a öylemi? O halde bu, insafsızca bir taksim!" kısmını bekler. Blachere, putları daha ayrıntılı tarzda reddeden bu 23. âyetin "muahhar" (yani sonradan inmiş) olduğunu iddia etmektedir. Bunun tek sebebi bu âyetin, putları metheden o uydurma söze imkân bırakmamasıdır. Blachere'in gösterdiği gerekçe de 23. âyetin "arythmique" yani öbürlerine göre uzun olmasıdır. Kur'ân'ın her zaman şiir şeklinde rythmique olduğunu kim görmüş? O, şiir değil ki! Bunu iddia eden mi var? En açık misallerinden biri Fatiha sûresidir. Bu sûrenin 7. âyeti diğerlerine göre açıkça uzun diye sonradan mı eklendiğini söylemek gerekir? Kitab-ı Mukaddes kritiğinde formgeschichtliche adıyla bilinen Alman metodunu Kur'ân'a uygulamak isteyen bu şahıs, mezkur tercümesinde çok tuhaf ve zor durumlara düşmüştür. Meselâ ona göre Asr sûresi önce "Asra andolsun ki insanlar ziyandadır" şeklinde idi. Kalan kısmı sonradan ilave edilmiştir. Ona kalsa bu nevi istisnalar Medine dönemine ait olmalıdır.

Necm sûresinde, 23. âyeti şimdilik bir tarafa bıraksak bile, 21 ve 22. âyetler de putları açıkça reddetmektedir. Müşrikler erkek evlat ister, kız çocuklara hiç değer vermezlerdi. Burada onların bu telakkilerine işaret olunarak, Allah'ı, kendilerinden daha dûn bir mevkiye düşürmelerindeki saçmalık belirtilmiş olmaktadır. Blachere, bunların sonra ilave edildiğini söylemiyor, aksine bu metinlerin "eski" olduğunu tasrih ediyor. Diğer taraftan o, Tûr sûresini nüzul bakımından 22. sıraya koyar. Necm sûresi ise ona göre 30. sıradadır. Tur sûresinin 39. âyeti, "Demek oğullar sizin de kızlar O'nun öyle mi?" diyerek, aynı şekilde bir taraftan putların bir taraftan puta tapanların hakirliklerini ortaya koymaktadır. Blachere'in dediği gibi: "Kur'ân, dişi tanrıları red delilini tekrar ele almıştır", öyleyse, bu daha önce yapılmış iken, Necm sûresinde de aynı kelam içinde tekrar edilmiş iken, bu batıl tanrıların hak olduklarının, üstelik övülmelerin manâsı kalır mı?

Sonra gelen 26. âyet, Allah isteyip razı olmadıkça, meleklerin bile şefaatlerinin muteber olmayacağını bildiriyor, yani putların şefaatlerinin asla mevcut olmadığını anlatmak istiyor. Bütün bunlar, müşriklere ait olan bu uydurma sözün, bu muhtevaya ne derece zıt olduğunu göstermeye kâfidir.

Garanik meselesine sarılarak İslâm aleyhinde şüphe uyandırmaya çalışan

müsteşrikler dürüst davranmamaktadırlar. Davransalar, İslâm incelemelerinde, Müslümanların "Bizim malımızdır" diye sahip çıktıkları hususları tetkik edip onlar hakkında değerlendirme yapmaları gerekirdi. Onların "bu sabit değildir, bizim malımız değildir" dedikleri şeyleri ise, bir tarafa bırakmaları gerekirdi. Dürüstlük bunu gerektirir. Fakat onların çoğu, Buhari'nin kitabı gibi Müslümanlar'ın ittifakla kabul ettiği kitaptaki hadisleri kabul etmez de, tarihî usule, Müslüman hadisçilerinin koydukları cerh ve tadil kaidelerine uymayan rasgele bir kitaba girmiş (meselâ el-Eğâni, Kitabu'l-Mearif, el-İkdu'l-Ferid gibi edebiyat kitaplarında bulunan) rivayetleri İslâm hakkındaki hükümlerine esas alırlar. Fakat bu, onlar farkında olmaksızın İslâm'ın hakkaniyetine ayrı bir delil oluşturmaktadır. Çünkü böylece onlar, tarihen sabit kâfi nasslarda aleyhte kullanacak tutamak bulunmadığını tasdik etmiş olmaktadırlar.

Notlar:

1. Habeşistan'a hicret eden Müslümanların bir kısmı Hicret-i Nebeviye'ye yakın, bir kısmı ise hicreti müteakip, bir kısmı ise çok daha sonra dönmüşlerdir. (A.H. Berki - O. Keskioğlu, Hatemu'l-enbiya, s.96).

2. Abdullah İbnu'z-Ziba'ra, başlangıçta İslâm'ın en şiddetli aleyhtarlarından biri idi. Mekke'nin fethinden sonra Necran a kaçtı. Daha sonra dönüp özür diledi, özrü kabul edildi, 15/636'da vefat etti (Zirikli, A'lâm).

3) Bu müsteşriklerin, Garanik konusuna temas eden eserleri için bkz. Prof Dr. İsmail Cerrahoğlu, A. Ü. İ. F. Dergisi, XXIVI (l981). "Garanik Meselesinin İstismarcıları", s. 69-91. Muhterem hocamız bu değerli çalışmasında oldukça geniş bir bibliyografya vermektedir). W. Muir, Life of Mahomet. Londra, 1984 s: 78-82; R Dozy, Tarih-i İslâmiyet (trc. Abdullah Cevdet), Mısır, 1908, 1/68-72; C.Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, (trc. N. Çağatay), Ankara, 1964, s.13; Th. Nöldeke, Geshichte des Qorans, 1909, s: 100-103; Blachere, Le Probleme de Mahomet, Paris, 1952, s: 40-41; M. Gaudefroy-Demombynes; Mahomet, Paris, 1957, s.84-88; M. Vatt, Muhammad at Mecca, Oxford, 1953, s: 101-169; M. Watt. Hazret-i Muhammed, (trc. Hayrullah Örs), İstanbul, 1963 ,s: 65-71.

Yazar:
Prof.Dr. Suat Şimşek
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 21-01-2011
4,590 kez okundu
Block title
Block content