Buradasınız

Saf Kur’ân Kültürü Zâviyesinden Ümmîlik

İslâmiyet’in güneşi, insanlığın saadete sevk eden en kâmil mürşid ve muallimi, insanların bütün manevi ihtiyaçlarına merci’ olan Kur’ân-ı Kerîm; son dinin kitabı olması hasebiyle âlemşümûl ve kıyamete dek hükümfermâdır. Bu da Kur’ân’ın her milletin ve asrın ihtiyacına cevap vereceği manasına gelmektedir. Onun insanlığa sunduğu düsturlar, beşeri sistemlerin aksine eskimemekte, gün geçtikçe kendine has tazeliğini artırmaktadır.

Getirdiği nizam ve hakikatlerinde hiçbir eksiklik bulunmadığı gibi onları ifade adına da Kur’ân, yabancı hiçbir düşünce sistemine ihtiyaç duymamaktadır. Çünkü O’nun nuru kendindendir. Ne doğuya ne de batıya aittir. O, arz menşeli olmadığı için beşerî sistemlere bağlı olmayan, semâ kaynaklı ilahi bir çerağdır. Ayrıca marziyyât-ı ilahiyeyi Allah’ın Kelamından anlama gayreti hiçbir ağyar düşüncesinin araya girmesine fırsat vermeyecektir.

“Rabbimin, Kelamıyla murâdı nedir, gönderdiği Kitabıyla benden ne istemektedir?” şeklindeki samimi bir niyetle Kur’ân’a teveccüh, sahâbe-i kirâmı çok kısa sürede tarihte eşi gösterilemeyecek bir medeniyete ulaştırmıştır. Onlar, kalb ve akıllarını Kur’ân’a tamamen açmalarıyla O’ndan azami istifadeye erişmiş, böylece Kur’ân ile onlar arasında daima hayırlı işleri netice veren bir salih daire teşekkül etmiştir. İşte bu yazıda biz de Efendimiz (s.a.s) ile sahâbe-i kirâmın ümmîliğini anlamaya çalışırken, onların Kur’ân ile olan bu irtibatlarını nazar-ı itibara alacağız.

Resûl-i Ekrem (s.a.s.) ve Sahâbe-i Kirâm’ın Ümmîliği

Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif sûrelerinde Allah Rasûlü ve sahâbe-i kirâmın ümmî olduğundan bahsedilir.1 Ümmî kelimesi; anne, temel, asıl, öz ve cevher gibi mânâları2 içeren “ümm” kökünden gelmektedir. Böylece ümmî kelimesi; başkasından herhangi bir öğrenim görmeyen, okuma-yazma bilmeyen, zihni annesinden doğduğu gibi saf, temiz kalan ve yaratıldığı fıtrat-ı asliye üzere hareket eden kimse anlamlarını taşımaktadır.3

اِقْرَأْ ‘Oku’ âyetinin sırrı ile âlem-i gayb ve şehadetin hakikatleri kendisine münkeşif olup kâinatta kimsenin okuyamayacağı sırları okuyan4 ve bunları insanlığa öğreten Resûl-i Ekrem’in ümmîliğinden bahseden; “Ey Resûlüm! Sen vah­yi­miz­den ön­ce ki­tap oku­yan ve­ya ya­zı ya­zan bir in­san de­ğil­din; eğer böy­le ol­say­dı, bâ­tıl id­dia pe­şin­de olan­lar (mesajın hakkında) şüp­he edebilirlerdi.”5 meâlindeki âyet-i kerîme, Rasûlüllah’ın (s.a.s) bütün ilmini Allah Teâlâ’dan aldığını ve O’ndan başka kimsenin taliminden geçmediğini apaçık ortaya koymaktadır.

Bu âyet-i kerîmenin ihtiva ettiği hikmetler, âlimlerimizin bunları Rasûlüllah’ın mucizeleri cümlesinde zikretmeleri ve Efendimiz’in ümmîliğindeki diğer âlî hikmetler mahfuz ve müsellem, biz burada Efendimiz (s.a.s) ve sahâbenin ümmîliğine; Kur’ân hakikatlerinin anlaşılması ve saf Kur’ân kültürüne ulaşma adına ümmîliğin taşıdığı değer zâviyesinden bakmaya çalışacağız.

Bu minval üzere öncelikle, Efendimiz (s.a.s) ve ashâb-ı kirâmın ümmîliğinden bahseden âyet ve hadislerin muteber kaynaklarda nasıl anlaşıldığına, sonra da sahâbeyi yücelten bir âmil olan ve bizim kulluğumuz adına da hayâtî önemi hâiz saf Kur’ân kültürüne ulaşmanın vesilelerine kısaca değinmeye çalışacağız.

Şimdi tarihî sıralamayla bazı büyük âlimlerimizin ümmîliği nasıl açıkladıklarına kısaca bakmaya çalışalım:

Büyük müfessir İmam Râzî, tefsirinde ümmîlik sıfatı hakkında şöyle bir tevcihte bulunmaktadır: “Muhakkik âlimler, Rasûlüllah’ın ümmîliğini O’nun mucizelerinden birisi olarak görmüşlerdir. Resûl-i Ekrem, Kur’ân’ı, insanlara O’nda hiçbir değişiklik yapmadan tekrar tekrar okuyordu. Hâlbuki bir Arap hatibi irticâlî olarak bir hutbe îrad etse, sonra aynı hutbeyi tekrarlasa, mutlaka az ya da çok değişiklikte bulunması kaçınılmazdı. Allah’ın Rasûlü ise Kur’ânı, O’nda hiçbir ziyade, noksan ya da değişiklikte bulunmadan insanlara tebliğ ederdi. İşte bu, Allah Rasûlü'nün mucizelerindendir.”6

Endülüs ulemasından İmam Şâtıbî de ümmîlik hakkında şunları söylemektedir: “Bir hadis-i şerifte “Ben ümmî bir ümmete gönderildim”7 denilmektedir, çünkü geçmiş kavimlerin bilgileri onların yanında sabit değildir. Ümmî kelimesi “ümm” kökünden gelmektedir ve o; herhangi bir öğrenim görmeyen, anasından doğduğu sâfiyet ve yaratıldığı asliyet üzere kalan kimse demektir.”8

Ayrıca İmam Şâtıbî’ye göre ümmîlik prensibinden hareketle; Kur’ân üzerinde tefekkürde bulunulması ve O’nun anlaşılabilmesi için Kur’ân’ın, felsefe vb. beşer mahsulü fikrî cereyanlar gözlüğüyle kendisine bakılmasına ihtiyacı yoktur.9

Kıymetli müfessirlerimizden Hâzin ve Elmalılı Hamdi Yazır Hazretlerinin tefsirlerinde ise ümmîliğe verilen mânâlardan birisi; sanki anasından doğduğu hâl üzere kalmış, sonradan öğrenim görmekle ilk yaratılışındaki sâfiyetinde değişiklik meydana gelmemiş kimse, şeklindedir.10

Ümmîliği, fıtrat-ı asliye ve Efendimiz’in risaletinin evrenselliğiyle irtibatlandıran merhum Seyyid Kutub da bu hususta şunları söylemektedir: “Resûl-i Ekrem ile tebliğ edilen son risalet, tüm insanlığa hitap etmektedir ve bütün insanların üzerinde anlaşabilecekleri insan fıtratına uygun olarak gelmiştir. İşte bu yüzden son risalet vazifesi, fıtrat-ı sâfiyesini Allah Teâlâ’nın tâliminden başka hiçbir şey şekillendirmemiş olan ümmî Resûl-i Ekrem’e yüklenmiştir. Bu tertemiz fıtrata, arzî terbiye ve beşerî fikirlerin en ufak bir etkisi bile dokunmamıştır ki O, bu sâfî fıtrat risaletini tüm insanların fıtratına ulaştırsın: De ki: “Ey in­san­lar! Ben si­zin he­pi­ni­ze Al­lah tarafın­dan gön­de­ri­len Pey­gam­be­rim.”11

Fethullah Gülen Hocaefendi ise konumuz zâviyesinden Allah Rasûlü’nün (s.a.s) ümmîliğini; Peygamberlik müessesesinin mühim bir esası olması, Efendimiz’in (s.a.s.), fıtrat-ı asliyesi üzere tertemiz kalması, böylece zihninin, Kur’ân hakikatlerinin anlaşılmasını etkileyebilecek hiçbir yabancı unsurla meşbû olmaması gibi geniş bir zâviyeden değerlendirmektedir.

“Efendimiz ümmî idi, başka felsefe ve kültürlerin tesirinde hiç kalmamıştı ve O’nun zihni saftı, dupduruydu, Allah’ın inâyet ve hikmetiyle fıtrat üzere, tertemiz olarak korunmuştu.”12

O, Resûl-i Ekrem’in (s.a.s), hiçbir beşerin rahle-i tedrisinden geçmediğini zikrettikten sonra, Efendimiz’in (s.a.s) ümmîliği hakkında; “Bu, ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi adına, Allah’ın evvelen ve bizzat kendi emirlerini, saniyen ve bilaraz O’nun fıtrî melekelerini haricî tesirat ve mülâhazalardan sıyaneti demekti.. ve işte O bu mânâda ümmîydi –O ümmîye canlarımız feda olsun– ama dünya ve ukbâ işleriyle alâkalı hemen her alanda üstad-ı küll olarak öyle sözler söylemiş, öyle hükümler vaz’etmiş ve yerinde öyle kararlar almıştı ki, en mütebahhir âlimlerden en seçkin dâhilere, en mütefelsif dimağlardan en münevver ruhlara kadar hemen herkes o sözler, o hükümler, o kararlar karşısında hayret ve dehşet yaşıyordu.”13 diyerek Allah Rasûlü’ne (s.a.s) karşı engin bir bakış açısı sunmaktadır.

Ashâb-ı kirâm efendilerimiz de; vahiy atmosferinin oluşturduğu canlılık ve sohbet-i nebeviyenin cismanî kılıfları eritip öze tesir eden insibağ şualarıyla kazandıkları sâfiyâne Kur’ân ufkuyla, karşılaştıkları yabancı kültürlerin tesirinde kalmamış, aksine Kur’ân ve sünnet ile yoğrulup şekillenmiş olmaları ve her şeyi Kur’ân ve sünnet mizanlarıyla ölçmelerinden ötürü gittikleri yerlerde Allah’ın izniyle müessir olmuşlardır.14

Bu husus, sahâbe-i kirâm hakkında; “Umum rağabât ve meyilleri, yalnız dinin mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitrâden, yalnız istidlâl için idi. …ve safî ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri tâlim ve terbiye eden yalnız Kur’ân idi.”15 diyen Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadelerinde de görülmektedir.

Evet, Efendimiz (s.a.s) ve Ashâb-ı Kiram’ın ümmîliği; zihinlerinin herhangi bir dış mâlumatla meşbû olmaması ve Kur’ân’ı anlama adına başka sistemlere ihtiyaç duymamaları demektir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin enfes tesbitine göre; sahâbe-i kirâmın, murad-ı ilâhî eksenli böyle bir ümmiyetle o menbaya teveccühü, zamanla Kur’ân hakikatlerinin şuur altı müktesebat hâline gelmesini sağlamış, bu da saf Kur’ân kültürünü netice vermiştir.16 Bu zâviyeden “Biz ümmî bir ümmetiz.17” hadisini de yukarıdaki esaslar ışığında anlayabiliriz.

İşte, ashâb-ı kirâm’ın ümmîliği de; en küçük problemi dahi ona müracaatla çözdükleri saf Kur’ân kültürünü netice verme anlamında bir ümmîliktir. Onları bu ufka ulaştıran vesile de; “Yüce Allah, üm­mî­ler ara­sın­dan, ken­di­le­rin­den olan bir el­çi gön­der­di. Bu el­çi on­la­ra Al­lah’ın âyet­le­ri­ni okur, on­la­rı arın­dı­rır, on­la­ra ki­ta­bı ve hik­me­ti öğ­re­tir.”18 âyetinin sırrıyla, Saf Kur’ân ufkunun zirvesini tutan Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’dir.

Burada ortaya çıkan önemli hususlardan biri de, iradi olarak seçilen ümmiyet ve sâfiyet ufkudur. Bu; fıtrat-ı asliyemizi korumaya çalışmak, çağın ortaya koyduğu bilgilere rağmen ilk merci’ olarak Kur’ân ve sünnet-i seniyyeye yönelip, haricî bilgileri onlarla filtre ederek almak demektir.19 Bu çok önemli bir husustur ve kemâl noktasında veraset-i nübüvveti temsil eden muhakkik âlimlerin mesleğidir. Böyle bir ümmiyet kaynaklı meslekte, Kur’ân ve sünnetin değer ölçülerinden geçmeyen hiçbir şeye izin yoktur. Çünkü Kur’ân ve sünnet her ihtiyacımıza kâfîdir.

Hâsılı, Allah Rasûlü (s.a.s) ve sahâbe-i Kirâm’ın ümmiyetini doğru anlamamız ve gönlümüzü samîmâne Kur’ân’a açmamız gerekmektedir. Çünkü her zamandan ziyade bugün Kur’ân’a ve Efendimiz’e (s.a.s.) ihtiyacımız var. Bu itibarla sahâbenin, Kur’ân ve Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) gösterdiği saygı ve bağlılığı diriltmeye, Kur’ân ve sünnete onlar gibi sâfiyâne bakmaya çok muhtacız. Bu anlayış sinelerimizde kök salıp derinleşmedikçe çarpık bakış açılarından ve asırlık dertlerimizden kurtulamayız. İşte Kur’ân hakikatlerine ulaşma ve Peygamberlik müessesesine saygı adına ümmîliği bu şekilde anlıyoruz. Burada şunu da itiraf etmeliyim ki onların ümmîliğindeki hikmetler, arz etmeye çalıştıklarımızla sınırlı değildir. Ancak kâsır idrakimiz ölçüsünde ve bir zâviyeden âlimlerimizin görüşlerini aktarmaya çalıştık.

Sahâbe Ufku veya Saf Kur’ân Kültürüne Ulaşmanın Yolları

Efendimiz (s.a.s) ve sahâbe misüllü ümmiyetle ulaşılan saf Kur’ân ufku, her problemin üstesinden gelmeyi netice vermektedir. Selim bir kalb ve akılla Kur’ân’a tam teveccüh etmiş bir kimsenin o ulvi kaynakla beslenerek onun temel disiplinleri ve her asra yetecek açılım gücüyle halledemeyeceği hiçbir mesele, plan ve proje yoktur. Bunun için burada kısa da olsa saf Kur’ân kültürüne ulaşmanın yollarına değinmek istiyoruz.

Hem Resûl-i Ekrem (s.a.s.) ve sahâbe-i kirâm’ın ümmîliğinin doğru anlaşılması, hem de dünyevî ve uhrevî saadetimiz adına saf Kur’ân kültürüne ulaşmanın vesileleri, üzerlerinde müstakil çalışmalar yapılmaya layık mevzulardır. Ancak, önceki kısımda olduğu gibi burada da temel bazı noktalara icmâl kabîlinden küçük işaretlerde bulunmaya çalışacağız. Yoksa bu mevzulardaki esaslar, burada zikredilenlere münhasır değildir.

Sahâbe-i Kirâmı hâiz oldukları yüce ufka ulaştıran âmillerden biri; onların, Kur’ân’ın Allah’tan geldiğine, aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanmaları ve her dertlerini O’nunla hall ü fasl edebilecekleri hususunda O’na çok itimat etmeleridir. Böylece onlar Kur’ân’dan azami istifadeye ulaşıyorlardı.20

Evet, saf Kur’ân kültürüne ulaşma adına öncelikle, “teveccühe teveccüh edilir” kaidesince Kur’ân’a tam ve daimî teveccühte bulunmak, “Kur’ân bizim her şeyimize yeter” mülâhazası içinde olmak lâzımdır. Biz ona böyle bir samîmiyetle yönelelim ki o da bize esrarını açsın ve ümmiyet ufkumuzu ağartarak nice hakikatlerini bize fısıldasın.

Bunlardan başka, o âlî ufka ulaşabilmek için dupduru bir gönül ve akılla ona yaklaşılmalı, yani; zihinler silkelenmelidir. “Zihin çoğu zaman bilim kisvesindeki lâf ü güzâfın, sakat düşüncelerin… istilasına uğrar ve muzahrefât diyebileceğimiz bilgi kırıntılarıyla ve fantezi atıklarıyla dolar. İşte, bu sakat düşüncelerden, yanlış kabul ve bâtıl inançlardan, bilgi görünümlü atıklardan kurtulmak için zihnin esas gayesine döndürülmesine, diğerlerinin yerine mârifetullaha götüren malumâtın konulmasına “zihnin silkelenmesi” denilebilir.”21

Yani Kur’ân’la aramıza perde olan ve ona sâfiyâne bakışımızı zedeleyen her bilgi ve anlama sistemi Kur’ân ve sünnet filtresinden geçirilerek mâlumat-ı sabıkamız ayıklanmalıdır. Kur’ân-ı Hakîm ve sünnet-i seniyyeye muvafık mâlumattan istifade edilip, düşünce kaymalarına sebebiyet verebilecek olan kısımlar da dışarıda bırakılmalıdır.

Eğer bugüne kadar okuyup öğrendiğimiz şeyleri dinimizin esaslarıyla tartmamış ve bu yüzden zihnimizde birtakım tortular oluşmuşsa, onları usûl ilimlerimizin eleğinden geçirmeliyiz. Yoksa oraya yerleşen yanlış kabuller, zihnimizi biz fark etmeden yönlendirirler. Fakat dünyada hiçbir millette olmayıp sadece İslâm medeniyetine has olan usûl ilimlerimizle zihnimizi donatır, Kur’ân ve sünnet temelli kendi kaidelerimizi zihnimizin esas dinamikleri hâline getirirsek bizi onlar yönlendirir.22

Bu gayeye matuf olarak öncelikle temel esaslar iyi bilinmeli, Kur’ân’a kesif bir hicâp değil de şeffaf cam mahiyetinde olan, Kur’ân’dan nebeân eden eserleri okumaya öncelik verilmelidir. “Bir mü’min, önce mutlaka okuması lâzım gelen şeyleri okumalıdır. Evet, bizim din usûlü dediğimiz akîde metodolojisi ve fıkıh usûlü gibi öncelikle okuyup öğrenmemiz gereken meseleler vardır.”23

Kur’ân’dan istifadenin bir şartı da onun üzerinde iyice düşünülmesi, âyetlerinin tefekkür, tedebbür ve müzakere edilmesidir. “Bu Kur’ân çok mübârek bir Kitap’tır. Onu sana indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve akl-ı selim sâhipleri öğüt alsınlar.”24 Bu hususta Hz. Abdullah b. Mesud’dan gelen bir rivâyette “Kim ilim elde etmek istiyorsa Kur’ân’ı hallaç etsin. Evire çevire, önünü arkasını düşünüp değerlendirerek, baştan sona, sondan başa gelip giderek, teker teker ve tekrar tekrar Kur’ân okusun. Çünkü gelmiş ve gelecek bütün ilimlerinin özü ondadır.”25 denilmektedir. Kur’ân’a böyle bir yaklaşım çok semereli olacaktır.

Kur’ân’ın tükenmez bir hazine olduğuna delâlet eden ve bizleri araştırmaya sevk eden şu beyit de çok mânidardır:

Bikr-i fikri kâinatın çâk çâk oldu fakat

Perde-i ismette kaldı meânî-i Kur’ân henüz.26

Kur’ân, uçsuz bucaksız bir denizdir. Ona gönülden yönelenlerin her ihtiyacını karşılamaya kâdirdir. Fakat O, kendisine itimat etmeyenlere kapılarını aralamaz. Kur’ân, hakikatlerini, O’na samîmâne yönelenlere, selim kalb, selim akıl ve selim hisle kendisine teveccüh edenlere açmaktadır.

“Bu Kur’ân, kalbi ona açık olanlar ve gözünü Kur’ân’a dikip ona kulak kesilenler için bir öğüttür.”27  

Dipnotlar

1. A’râf 7/157-158; Ankebût 29/48; Cuma 62/2.

2. İbn-i Manzûr, Lisânü’l-Arab, 12/31; Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, 16/27-29.

3. İbn-i Manzûr, a.g.e., 12/34; Zebîdî, a.g.e., 16/30.

4. Bkz.: M. Fethullah Gülen, Zihin Harmanı, Nil Yayınları, s.190.

5. Ankebût 29/48.

6. Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, A’raf suresi 157. âyetin tefsirinde.

7. Tirmizî, Kırâât, 11; Müsned, 5/132.

8. Şâtıbî, El-Muvâfakât, (thk.: A. Dıraz), Dâru’l-Marife, Beyrut, 2/69.

9. Şâtıbî, a.g.e., 1/55-56.

10. Bkz.: Hâzin, Lübâbu’t-Te’vîl, Cumâ suresi 2. âyetin tefsirinde; E. H. Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, A’râf sûresi 157. âyetin tefsirinde.

11. Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, A’râf suresi 158. âyetin tefsirinde.

12. Gülen, Ümit Burcu, 168.

13. Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru, 159.

14. Bkz.: Gülen, Sohbet-i Cânan, 46-47.

15. B. S. Nursî, Muhâkemât, Şahdamar Yay., s.13.

16. Bkz.: Gülen, S. Cânan, 47.

17. Buhârî, Savm 13; Müslim, Sıyâm 15.

18. Cuma 62/2.

19. Bkz.: Gülen, S. Cânan, 49.

20. Bkz.: Gülen, S. Cânan, 46-47.

21. Gülen, Ü. Burcu, 166.

22. Bkz.: Gülen, a.g.e., 169.

23. Gülen, a.g.e., 169.

24. Sâd 38/29.

25. Beyhakî, Şuabu’l-İman, 2/332; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 9/136.

26. H. Yazır, a.g.e., Eser Neşriyat, 1/49.

27. Kâf 50/37.  

Yeni Ümit Sayı: 86

Yazar:
Harun KARİPÇİN
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 06-05-2011
4,243 kez okundu
Block title
Block content