Buradasınız

Mehmed Akif'in Kur'ân'a Bakışı (2)

Üstad Akif, yapılacak ilk işin cehaletten kurtulup ilim sahibi olmak gerektiğine inanır. Kur'ân-ı Kerim'in bu konudaki "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9) mealindeki ayetini, bir manzumesinin başlığı yapar. Ayet-i kerime bütün zamanlarla olduğu gibi kendi devri ile de yeni nazil olmuşçasına iletişim içindedir. Kur'ân, Akif 'in hayatına girmiş, onunla içice olmuştur; devamlı surette ona hitab etmekte, cevaplar istemektedir. O da mesele üzerinde etraflıca düşünüp cevap vermekte, maksadını tefsir ederek, anlayışı ve duyuşu kıt olanların bile anlayacağı şekle getirerek yazmaktadır. Ayetin, bilenin bilmeyenden farklı olduğunu bildirmesinden, bilmeyenin hayvana benzetildiği sonucunu çıkarıyor, öyle yorumluyor. Çünkü insanla hayvan arasındaki başlıca fark, ilimdir. Öyle ise bilmeyenlerin, bu hayvanlıktan kurtulması icab eder. Aksi halde bilenler kendilerine hükmedecek, onları çalıştıracak, yüke koşacaktır. Bu cehalet, İslâm güneşinin de ışığını geçirmesine mani olan koyu bulutlar yığmıştır. Cahiller ille de felakete gideceklerse, hiç değilse Allah'tan utanıp dinlemedikleri İslâm'ı da beraberlerinde batırmamalıdırlar. Fakat, heyhat! Bu anlayış da yine ilim sayesinde olabilir. Cahil onun da farkında değildir.

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"

Olmaz ya! Tabiî... Biri insan, biri hayvan!1

diye başlayan bölümde, cehaletten kurtulmanın şart olduğunu haykırır. Üstad burada "Allah'ı layıkıyla tazim edip O'na saygı duyanlar, âlimlerdir" (Fâtır, 35/27) mealindeki ayet kabilinden bazı naslara telmih etmektedir.

Mehmed Akif 'in tefsiri konusunda şu önemli gerçekleri unutmamak gerekir: Bir nebze işaret ettiğimiz üzere, onun tefsiri, serbest bir tefsirdir. Gayesi, bir çok tefsir kitabında bulduğumuz lafız tahlilleri değildir. Zira bunların yeri başkadır. Önemsemediğinden değil, ancak makam münasip olmadığından ve zaten o ihtiyaç başka eserlerle giderildiğinden bunlara yer vermez. Onun esas gayesi, Kur'ân'ın hidayetini, etkin bir tarzda millete mal etmektir. Bundan ötürü ayetin gah maksadını, gah semeresini ve neticesini gösterir. Bazen zıddını bildirir, yani bu durumun olmaması halinde ortaya çıkacak vaziyeti bildirir. Bazen misalini, benzer bir durumunu bildirmek suretiyle ayeti açıklar. Aşikârdır ki bütün bu yollar, tefsir nevilerine dahildir. Bunları, şiirin füsünkâr, büyüleyici tesiriyle, balmumu gibi şekil verdiği aruz ve kafiye âhengiyle müşahhas olarak sergiler. Tabloya bir de hareket unsuru katmakla muhatabın aklına ve kalbine, hayaline ve hissine hitab ederek onu tam bir etki altına alır. İfadesinde kullandığı unsurlar, verilen misaller, realiteden alındığından, okuyucuya da ayetin, sanki şimdi nazil olduğunu hissettirir.

Mehmed Akif, Kur'ân'ın, bir başka şiirine başlık yaptığı "Siz iyiliği emreder, kötülüğü meneder, Allah'a inanır olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış en hayırlı bir milletsiniz" (Al-i İmran, 3/110) mealindeki ayetini tekrar tekrar okur. Kur'ân'ın, Müslümanlardan, hangi vasıflarla bezenmelerini istediğini öğrenir. Saadeti, bu vasıflara bağladığını düşünür. Sonra prensibin güzelliğini bildirmekle yetinmeyip, kabil-i tatbik olduğunu anlatmak için Asr-ı saadetten, İslâm tarihinin ilk neslinden başlayarak bu evsafta olan Müslümanların, tarih içinde yaşayışlarıyla, defalarca bu gerçeği ispatlayan tabloları göz önünde canlandırır. Müteakiben düşüş ve çöküş sebeplerini inceler. Sebebinin, Kur'ân'ın istediği o meziyetleri terkedip, aksine tehlikeyi haber verip sakındırdığı halde yasakladığı işleri yapmamızda olduğunu anlar. Müslümanlar, Kur'ân'dan aldıkları feyizle, tarihleri dehşete düşürecek pek sür'atli bir gelişme göstermişlerdi. Dinimiz, ahlâkımız, ilmimiz, kuvvetle birlikte olan adaletimiz, ihsanımız vardı. Bunun sebebi Allah'ın, Müslümanları, insanların faydası için, onlara numune yapmak iradesidir. Bu örnek olmayı sağlayan, emr-i maruf nehy-i münker (iyiliği yayma, kötülüğü önleme) prensibidir. Bunun da kaynaklandığı menba, Allah'a gerçek surette imanlarıdır.

Son devirde Müslümanlar, cemiyeti sarsan, yıkan, çürüten fesat unsurları kol gezerken, "Her koyun kendi bacağından asılır" diye nemelazımcılığa düştüklerinden gerilediler. İyilerimiz, artık görüp de aldırmayanlar oldu. Sözüm ona "hoşgörü" sahibi olan tipler övüldü. Yanlış bir müsamaha zihniyeti yayıldı. Yanlış, çünkü müsamaha, yapıcı bir sonuca götürürse övülmeye layıktır; halbuki bu durumda sonuç toplumun zararıdır. Çünkü bu müsamaha hakikatsizdir, sahtedir. Böyle oluşunun delili de şudur ki: Kendisinin şahsına ait en ufak bir menfaati zedelenirse, mesela maaşı verilmez veya geciktirilirse ortalığı velveleye verir. Ama milletin menfaati heder olurken, cemiyetin günden güne batışı karşısında "hoşgörülü" olur. Bu, müsamaha değil, umursamazlıktır. Toplumun çöküşünü, sahte bir dindar tavrı ile: "Ne yapalım, Allah böyle takdir etmiş!" diyerek geçiştirirken, kendisinin tüyüne zarar gelmesi halinde arslan kesilir. Bu, milleti düşünmek değil, tevekkül değil, sahtekârlıktır, edepsizliktir.

Manzumede bu fikirlere yer veren Akif, böylece ayeti tefsir etmektedir.

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:

Gelmişiz dünyaya milliyyet nedir öğretmişiz!2

diye başlayan bölümde bu fikirleri vurgular.

Toplumda kötülüklerin yayılması, ekseriya birtakım yarı doğrularla kamufle edilmek suretiyle olur. Mesela hayâsızlık, yıkıcı fikirler neşredenler "hür basının" lüzumundan dem vururlar. "Her şey serbest olsun, halkımız iyiyi kötüden ayırdeder. Zaten iyi ve kötü konusunda herkes için geçerli objektif kıstaslar tesbit etmek mümkün değildir. Hepsinin serbest olması, basına tahdit getirilmesinden daha yararlıdır. Sonra, zararlı bile olsa, onu da tanıtmalı ki millet ders alsın, ondan kaçınsın vs." derler. Halbuki hürriyet adına, milleti ayakta tutan rükünleri yıkmak doğru mudur? Milletin iffet ve hayâ duygusunu köreltmekle basın özgürlüğü, gerçek tenkid, emr-i maruf, neyh-i münker arasında ne münasebet vardır; Allah'ın gönderdiği ve milletin tamamına yakın bir ekseriyetinin kabul ettiği ve bin yıllık tarihi boyunca kimliğini kendisinden aldığı, uğrunda yüz binlerce şehid verdiği İslâm'ı tanıtmak bazılarına göre "din propagandası, vicdanlara baskı, dîni siyasete alet etmek, irtica, taassup" oluyor. Ama Müslüman milletin vergileriyle yapılan okullarda dinlerini öğretmemek, öğretmek isteyen hususi okullara da müsaade etmemek, din hürriyetini ortadan kaldırmak olmuyor. Şahıslara hakaret zulüm sayılıyor da, milletin mukaddes bildiği dinî esaslarla alay etmek, fikir özgürlüğünün himayesinde kabul ediliyor.

İşte böylece, toplumda insanları bir fikre, bir tutuma, bir teşebbüse çağıran herkes hamiyyet ehli görünür. Millet, hürriyet, müsamaha, demokrasi, çağdaşlık gibi masum bir siper arkasına saklanır. Halbuki tarihte ve devrimizde vaki olan bir çok tecrübe ile anlaşılmıştır ki zararlı zihniyetler, insanları, dış yüzlerindeki yaldızlarla aldatmışlardır. Yıkıcı olan hiç bir kimse: "Ben müfsidim, bozmak istiyorum" demez. Öyle ise millete düşen, dikkatli, basiretli, uyanık ve bilgili olmaktır. Piyasada dolaşan altınları mihenge vurmaktır. Veya yol gösteren âlimlere kulak vermektir. Sadece iddialara, yaldızlara, sloganlara kanmamaktır. Zira desîseleriyle, planlarıyla, kızarmaz yüzleriyle sûret-i haktan görünen çok kundakçılar, kuzu postuna bürünen çok kurtlar vardır.

Böylece, gayesiz bir düşünce ile ecnebileri körü körüne taklid ederek mevcut olan birçok değerimizi yıkmışız. Yıkmadık bir aile, bir de din kaldı. Şimdiye kadarki yıkılışlarımız, azim ve ciddiyetle tamir edilebilir. Ama Allah korusun, ailenin iffet ve hayâsı giderilirse, millet dinden uzaklaştırılırsa, artık varlığımız devam edemez. Bozguncu, kendi namusundan cömertlik ederse, ne hali varsa görsün, fakat milleti o yöne götüremez. Zira aile fıtrîdir, tabiata karşı çıkılamaz. Dinsiz milletin yaşaması mümkün değildir. Batıl dinlere mensup cemiyetlerde bile dinsizler, yok hükmünde çok küçük bir istisna teşkil ederler. İlim ve teknikte ilerlemek, dinsizlik için bahane yapılamaz. Zira Batının maddeten ilerlemiş milletleri dinlerine fazlasıyla bağlıdırlar. Aziz milletimiz, siz onların bilimsellik iddialarına aldanmayın, biz onların bilimlerini pek iyi biliriz: O da kendi Şark medeniyetimize bakmamak, Batıyı da bilmemektir. Üstad Akif, naklettiğimiz bu değerlendirmelerini, bir ayetin tefsiri mahiyetinde, müfsid münafıklardan başka kimsenin rahatsız olmayacağı, oldukça heyecanlı ve millet adına öfkeli bir üslupla dile getirir. Manzumenin başlığı olan ayetin meali şöyledir: "Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın!' denildiği zaman, 'Biz ıslahtan başka bir şey yapmıyoruz!' derler. Gözünü aç, iyi bil ki: 'Onlar yok mu, işte asıl müfsitler onlardır!' lakin farkında değiller." (Bakara, 2/11-12).

Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti,

Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müthiş ayeti!3

Ûstad Mehmed Akif 'in Kur'ân anlayışını bu mahdut çerçeveye sığdırmak pek zor. O, bu tefsirlerini Sırât-ı müstakim, Sebîlü'r-reşâd haftalık dergilerinin "Tefsir" sahifelerinde, cami kürsülerinde, gerek Meşrutiyetten sonra İstanbul'da, gerek 1920'den itibaren İstiklal mücadelesi için göçtüğü Anadolu'da ve Safahât'ının birçok manzumesinde ifade etmiştir. Tesbit ve tahlil ettiğimiz notlarımız pek çoktur. Fakat daha fazla uzatmamak için, oldukça orijinal bulduğumuz son bir tefsir örneği ile yazımıza son vermek istiyoruz.

Balkan faciasından sonra Mehmed Akif, Safahât'ın 3. kitabı olan "Hakkın Sesleri" bölümünün ilk manzumesini 27 Aralık 1913'te yazmıştı. Bu manzume Âl-i İmran sûresinden mülhem olup Akif tarafından verilmiş olan meali şöyledir: "(Yâ Muhammed!) de ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, Sen mülkü dilediğinin elinden alırsın. Sen dilediğini aziz kılarsın, Sen dilediğini zelil edersin. Hayır yalnız Senin elindedir. Sen, hiç şüphe yok ki her şeye kadirsin" (Al-i İmran, 3/26). O, bu şiiri ile, ayetin tefsiri mahiyetinde olan vaazında, bu ayet ile, ona zıt gibi görünen: "Hakikaten, insan için, kendi çalışmasıyla kazandığından başkası yoktur" (Necm, 53/39) ayetinin bildirdiği gerçeği bağdaştırmaya çalışmaktadır.

Bu faciadan sonra Üstad yerinde duramaz olmuş, milleti uyarmak için faaliyete girmiş ve bu arada cami kürsülerinde vaaza da teşebbüs etmişti. Bunlardan Fatih camiindeki vaaz, en müessir ve en kapsamlısı olduğundan onun üzerinde duracağız4. Bu vaaz esnasında yaptığı tefsir, şu özellikleri sebebiyle, herhangi bir tefsirden daha geniş boyutlar kazanmıştı:

1- Şiir ve vaaz, büyük bir acının içinden dile gelmişti. Binaenaleyh duyarak, bütün samimiyetiyle, yapmacıktan uzak olarak kaleme alındığından pek belîğ ve etkili olmuştur.

2- Manzume bizzat Mehmed Akif tarafından okunduğundan, müellif, kendi iç dünyasını, vurguları, jestleri, mimikleri ile başka herhangi birinden daha çok ifade edebilmiştir.

3- Cemaat, bu hitabeyi bir cuma namazını müteakip camideki ruhanî hava içinde dinlemişti. Muhataplar müştak idiler. İhtiyacını hisseden iştiyaklı bir topluluğa hitab etmek, hatibi coşturup feyzini artırır.

4- Müfessir hatîb ile muhataplar arasında tam bir iletişim hâsıl olmuştu. İnsibağ sırrı ile cemaatin birbirinden aldığı feyz, onları rûhanîleştirmişti.

5- Vaazın birinci kısmı manzum idi. Şiir ve nazmın füsünkâr tesirini haiz idi. Akif, manzumeyi:

Cihan kanun-i sa'yin bak nasıl bir hisle münkadı

Ne yaptın? 'Leyse li'l-insani illâ mâ seâ' vardı?

diye tamamladıktan sonra huzû içinde titredi. Hafif, titrek bir sesle: "Eveet... 'Ve en leyse li'l-insâni illâ mâ seâ' vardı!" hakikatini tekrar ettikten sonra şu şekilde vaaza başladı:

"İnsan için ne bu dünyada, ne öteki dünyada kendi çalışmalarının veriminden, kendi kazancından başka bir şey yok. İnsan ne ekerse onu biçiyor. Ekmeden biçmek olmuyor. (...)"

"Demek, o deminki feryatların hepsi beyhude imiş! Öyle ya kime duyuracaksın? 'Yer pek, gök yüksek!' Aczin figanına karşı bütün kâinat hissiz, bütün mevcudat duygusuz! Ya sen ne istiyordun? Baksana, hem aczinden dem vuruyorsun, hem koca kâinatı keyfine râm etmek ümidine düşüyorsun!" (...)

Zerrelerden seyyarelere kadar bütün kâinat iştedir (...) "Biz tutmuş da mahlûkattan bahsediyoruz. Halık yok mu, Halık? İşte O da, keyfiyetini, suretini tasavvur edemeyeceğimiz bir faaliyetle kâinatı idare edip duruyor! Allahu zülcelal her an bu kâinata hayat veriyor, her an bir şan, bir hadise vücuda getiriyor.5"

Öyle ise sana emeksizce yaşamak, çalışmaksızın nail-i meram olmak hakkını, böyle bir ümidi kim veriyor? Müslümanlık galiba? Belki. Öyle ya, Müslümanlar Allah'ın sevgili kullarıdır! İyi amma işte görüyorsun ki, bu âlemde, bu âlem-i fıtratta, bu âlem-i tabiatta hiç sükûn yok. Müslümanlık ise fıtrat dinidir, belki fıtratın kendisidir. Allah: "O halde, gerçek Müslüman olarak özünü, dosdoğru dine, Allah'ın fıtratına yönelt! İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bunu bilmezler" (Rum, 30/30) Lakin çoğu gafildirler de o pak dinin içine, birtakım fıtrata aykırı hükümler karıştırıyorlar" buyuruyor.

İslâm 25 senede dünyaları tutan bir hızla yayıldı ise, bundan ötürü yayıldı. Şimdi bile onca imkânlarına rağmen Hıristiyanlıktan çok yayılıyorsa bu, fıtrat dini olmasındandır.

İslâm irfan, şehamet dini iken zamanımız Müslümanlarını, tersine cehalet, meskenet kapladı. "Biz Müslümanlar, ben öyle görüyorum, Allah ile pek laubaliyiz! Zannediyoruz ki Cenab-ı Hak, oturduğumuz yerden isteyivermekle hatırımız için ilahi kanunlarını değiştirir... Zavallı bizler! Beyhude yere feryad edip duruyoruz!"

-Pek âla. Bu dualar nedir? Hani biraz evvel "salâten tuncîna" okuduk. Bunların aslı yok mu? Te'siri yok mu?

-Hay hay, var! Fakat düşünmeliyiz: Dua nedir? Allah'a rücûdur (dönüştür), Yani evamir-i ilahiyyeye (Allah'ın emirlerine), Cenab-ı Hakk'ın gerek Kur'ân'ıyla gerek Peygamberinin lisanıyla, sünnetiyle tebliğ ettiği evamir-i ilahiyyeye inkiyad etmemek (uymamak) yüzünden mutazarrır olan insanlar tekrar Allah'a rücu ederse Allah'ın gösterdiği yolu tutarsa dua makbul olur". Başka türlü, kabulüne imkân yok. "Allah'ın nizamını değiştirmek mümkün değildir." (Ahzab, 33/23)

Eskiden, Müslümanlar ilimde ilerlediler. Hıristiyanlar, Avrupa'dan kalkıp Bağdat'a, Endülüs medreselerine tahsil yapmaya geliyorlardı. Sonra gittikçe geriledik. Şimdi elbirliği ile cehaleti gidermezsek, kesinlikle mahvoluruz. Hz. Mevlana'nın şöyle bir hikâyesi var: Fakirin birinin harap bir evi vardı. Her sabah işine giderken: "Ey eski yurdum, sakın bana haber vermeden yıkılıp çoluk çocuğumu mahvetmeyesin!" derdi. Bir gün gelir bakar ki ev yıkılmış, üç çocuğunu da ezmiş. Yıkık yurdun kalıntıları üzerine çıkıp baykuş gibi ötmeye başladı: 'Bu vefasızlık reva mı? Sana o kadar da yalvardım vs'. Harap ev cevap verdi: 'Beni azarlama! Sana binlerce defa bu akıbeti haber verdim. Fakat ne vakit ağzımı açtımsa, bir avuç çamur tıkadın. Duvarlarımdaki çatlaklar hep birer lisan idi!' Cemiyetimiz bu yamalarla ayakta duramazdı. Yıkıldı. Şükür ki tamamen yıkılmadı. Ama tedbir alınmazsa, kalanı da gider.

Çalışalım, tamam! Fakat nasıl? Bu, önemli bir meseledir. Bundan yüz sene önce, aynı felaket, bir milletin başına daha gelmişti. Sonra, ileri gelenleri toplanıp görüşürken siyasîler, âlimler, komutanlar... her biri bir fikir ileri sürdü: Kimisi ordumuzu ıslah edelim, kimisi düvel-i muazzamadan (süper güçlerden) birinin himayesine girelim, ittifaka girelim, kimisi deniz ticaretini ilerletelim vs. dedi. Sıra kendisine gelince ihtiyar bir adam ise dedi ki: 'Mahalle mektepleri yapalım!'. Oradakiler gülüp eğlenince, maksadını şöyle izah etti: "Mensupları arasında temel bilgiler yaygınlaşmadan ne ordu, ne ticaret, ne servet doğru dürüst olamaz. Çünkü başa gelen felaketler, bizim eğitimimizin onlarınkine mağlub olmasından ileri gelmişti". Onlar da kabul edip, işe girişince bugünkü Almanya doğdu.

Kanaati, tevekkülü, sabrı hep yanlış anlayıp tatbik ettik. İşte bunlar gibi İslâmî esasları, yeni neslimizin olsun, anlaması için ilim lazımdır. İşte Akif, eserlerinin çoğunda olduğu gibi bu vaazında da bunları bildirir.

Netice olarak, Mehmed Akif merhum, cemiyetimizi Kur'ân ışığında değerlendirmiştir. Kur'ân'dan hareket ederek toplumu iyileştirme yollarını aramıştır. Kur'ân-ı Kerimin hidayetini, ona uygun düşünceyi millete mal etmek istemiştir. Bu maksad için, özellikle içtimaî hayatla ilgili ayetlere ve onların tefsirlerine ağırlık vermiş, şiirlerinde, mensur yazılarında, vaazlarında bunu anlatmaya çalışmıştır. Merhum, Kur'ân'ı âdeta yeni nazil oluyormuşçasına okumaya cehdetmiş, Kur'ân'ın esas muhatabı sanki kendisi ve muasır toplumu olduğunu düşünmüş, böylece -Kur'ân'ın muhataplarından beklediği üzere- ondan büyük bir feyz almıştır. Her türlü tasavvurun üstünde bir dinamizmi haiz Kur'ân'ın, dinamik anlaşılışının güzel örneğini vermiştir. Sun'îlikten uzak, felaketlerin, hadiselerin içinden duyarak yazdığı ve şiirin büyüleyici etkisinden istifade ettiği ve bilhassa, ebedî olan Kur'ân'a mâkes olduğu için, eseri de ebedîliğe namzet olmuştur.

Çok hızlı değişimlerin yaşandığı bir dönemde, vefatının üzerinden 70 sene geçmesine rağmen Mehmed Akif 'in fikirleri üzerinde durmamın ciddi bir gerekçesi olup o da şudur: Mehmed Akif, ezelden gelip ebede uzanan Allah'ın kelamına, evrensel olan Kur'ân'a tercüman oluyor ve insanlıktaki ortak akla hitab ediyordu. Onun çok yönlerinden sadece şuraya alacağımız vasıflarının yeni nesillerimize mal edilebilmesi, milletçe idealimiz olmaya fazlasıyla değer:

1. Doğru söylemek, yalandan uzak durmak. Onun prensibi 'Sözün odun gibi olsun, tek doğru olsun!' Çok yakın arkadaşlarından Şefik Kolaylı anlatıyor: "Bütün hayatı süresince bir kere olsun yalan söylediğini görmemişimdir. Bir gün birisi ile görüşürken o zat: 'Doğru mu?' dedi. Buna o kadar kızdı ki: 'Bir daha bana bu kelimeyi tekrar etmeyiniz!' diye müthiş bir şekilde azarladı. 6

2. Sözünde durması. Onu tanıyan herkes bu konuda ne kadar titiz olduğunu belirtir. Yakın arkadaşlarından Fatin Gökmen anlatıyor: "Ben Vaniköyü'nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi'nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Miaddan biraz evvelki vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden geleceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, 'Selam söyle' demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim. Dinlemedi, 'Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir!' dedi. Benimle tam altı ay dargın kaldı. (Hasan Basri Çantay, Akifname, s.246'dan naklen M. Ertuğrul Düzdağ, a.g.e., s.223).

3. Üstün gayret ve hamiyet. Akif nemelazımcı olmayıp iyi olan her şeyin yapılması, kötülüklerin ise ortadan kaldırılması için çalışıp durmuştur. O şöyle diyor: "İyilerin tembelliği, kötülerin faaliyetidir. İngilizlerin dünyaya hâkim olmalarının sebebi, fenalar fenalık yapınca, iyiler derhal önüne geçerler, bir kenara çekilip yan gelmezler. Ah biz Şarklılara vazife hissini ihsas edecek bir aşı keşf olunsa! Nereye gittim ise insanlarında vazife duygusunu göremedim. Bu şuurun uyandığı gün, Şark yakasını kurtarmış demektir."7

4. Menfaatçi olmayıp fedakâr olmak. Merhum Mehmed Akif, Ankara'nın soğuk kışında palto alacak parası olmadığından kışı üşüyerek geçiriyordu. Bu sırada İstiklal Marşı'nın Büyük Millet Meclisi'nde kabulünden ötürü kendisine 500 liralık ödül verilmişti. Bu para ile kendisine belki bin palto alabilirdi. Fakat bu ödülü kabul etmedi. Meclis muhasebe memurunun mevzuat icabı almasından başka çare olmadığını söylemesi üzerine mecburen alıp Ankara' da "Dâru'l-Mesai" adlı hayır derneğine teberru etmiştir. Bu dernek, fakir kadın ve çocuklara örgü örme gibi bazı el sanatları öğreterek geçim temin etme imkânları kazandıran bir dernek idi. 8

Yakın dostu şair Midhat Cemal Kuntay onun hakkında: O bir ahlak kahramanıydı. İlk tanıdığım zaman ona inanmadım. "Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş sene bu gün gelmedi"9

Hülasa Mehmed Akif aydınların taşımaları gereken sorumluluğun mükemmel bir örneğidir. Vefatından bu yana geçen yetmiş sene içinde de aydın edebiyatı çok yapıldı. Fakat onun gibi şahsiyetlere ihtiyaç aynen devam ediyor. Zira aydınların sessiz kalmaları zorbalara cesaret veriyor. Onların maddi güçlere boyun eğmeleri, menfaatlerini tercih etmeleri, zulmü devam ettiriyor. Bu da fikir hürriyetini yayma yerine fikrin esaretini sürdürmeye yol açıyor. Onun içindir ki Mehmed Akif gibi gür sesli, ihlâslı ve söylediği doğruları yaşayan ahlak kahramanlarını yeni nesillere tanıtıp sevdirmek, böylece onların örnek alınmasını sağlamak gerekmektedir.

DİPNOTLAR

1. Mehmed Akif, Safahat, 3. kitap, Hakkın Sesleri, s. 217-218.

2. Mehmed Akif, Safahat, 3. kitap, Hakkın Sesleri, s. 221-222. Bu şiir 16 Mayıs 1329 (1913)'te yayınlanmıştır.

3. Safahat, 3. kitap, Hakkın Sesleri, s. 225-226. M. Akif'in bu şiiri 9 Mayıs 1331 (1913)'te yayınlanmıştır.

4. Bu vaazı Sebilü'r-reşad Mecmuası, 31 Kanun-i sani, 1328 (1913), sayı: 49 (231), s. 389-393'te yayınlanmıştır.

5. Burada Rahman suresinin 29. ayetini tefsir etmekte olup ayetin meali: "O, her an yeni tecellilerle iş başındadır."

6. Eşref Edip Fergan, Mehmed Akif, s. 260'dan naklen, M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar -1, İstanbul 1989, s. 232

7. M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar-1, İstanbul 1989, s.169

8. İstiklal Marşı için verilen ödülün tafsilatı için bkz. a.g.e., s. 115-20

9. Midhat Cemal Kuntay, Mehmet Akif, İstiklal Şairi, İstanbul 1944 s. 5'ten naklen M. Ertuğrul Düzdağ, a.g.e., s. 211.

Yeni Ümit, Sayı: 74

Yazar:
Prof.Dr. Suat Şimşek
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 11-03-2011
5,387 kez okundu
Block title
Block content
Adnan ÇOBAN

Alınacak çok ders var... Ellerinize sağlık Suat bey