MEALLERİMİZLE BİZ BİZE - 1

Allah Teâla Kur'ân-ı Kerimi, dünyanın sonuna kadar gelecek, çeşitli dillerden bütün insanlara rehber olarak göndermiştir. Kur'ân'ın dili olan Arapça; Kur'ân'ın nazil oluşundan önce, evrensel Kur'ân mesajının ifade vasıtası olmaya âdeta hazırlanmıştı. Gerçekten, hele o zamanki şartlarda, dört milyon kilometrekareden fazla olan Arap yarımadası gibi çok geniş bir coğrafyaya rağmen bütün Araplar arasında müşterek bir edebî dilin teşekkül etmesi, başlı başına bir harikadır. Bu dilin ihtiva ettiği kelimelerin sadece kökleri göz önünde bulundurulursa yüz binin üzerinde olması, türemiş kelimeler itibarıyla milyonun çok üzerinde bulunması, muazzam bir iştikak (kelime türetme) kabiliyeti ve imkânı ihtiva etmesi, dilin çok işlenmiş olup Arapça olarak söylenen şiirlerin yüzbinlerce beyitlik bir şiir mirası teşkil etmesi gibi durumlar, bu dili mümtaz kılan başlıca özelliklerdendir.

 

Tarihen de sabit olduğu üzere, İslâm öncesi Araplarının fuarlarda teşhir ettikleri başlıca malları, edebî ürünler oluyordu. Arap toplumunda edebî tenkit çok gelişmişti. Panayırlarda şair ve edipler yeni eserlerini sunar, jüriler, hakemler önünde eleştiriye tâbi tutulur, sonra ona göre ülkede tutunur, yahut aksine rağbet görmez, unutulur giderdi.

 

Geçmiş tarihî dönemlerde, çeşitli milletlerin muayyen alanlarda uzmanlaşıp maharet kazandıklarını görmekteyiz. Babil'de astroloji (gök bilimi, nücum ilmi), Yunanlılarda heykeltıraşlık, Romalılarda hukuk ve siyaset, Mısırlılarda sihir, Türklerde askerlik, Filistin'de tıp alanları gibi. Arapların da başlıca maharetleri şiir ve belagat idi. Öyle ki kelime olarak dahi Arap, meramını kolay ve akıcı bir şekilde düzgün ifade ile beyân eden mânâsına geliyordu. Arapçada, arap olmayan herkese Acem (a'cemî) deniyor ve bu kelime dilinde tutukluk olan, meramını düzgün bir şekilde anlatamayan kimseyi nitelendiriyordu. Gerçekten Arapların lisanı bir yaratılışları vardı. Hayatlarında en ön sırayı alan kavram, beliğ ifade idi. Onun içindir ki Kur'ân nazil olduğunda Arapça, çok zengin üsluplara sahip, oldukça işlenmiş bir dil ve edebiyat sergiliyordu.

 

Arapçanın müstesna bir dil olmasının en çarpıcı delili şudur: Yirmi birinci yüzyıla girmek üzere olduğumuz bu sıralarda Kuveyt'ten Fas'a kadar bütün Arap dünyasının dili olan edebî Arapça, on beş asır öncesinin Arapçasıdır. Kur'ân'ın kullandığı Arapçadır. Arap edebiyatı çok geliştiği için, diğer dillerin bin küsur senede kazanacağı mesafeyi kazandığından gelişen dil ve edebiyat asırlarca ihtiyacını karşılayacak bir hazine biriktirmiştir. Halbuki diğer dillerin gelişme süreçleri daha farklıdır. Meselâ Kur'ân'ın nazil oluşundan yüz küsur sene sonradan (8. asırdan) kalma Orhun ve Yenisey Yazıtlarının Türkçesinden, şimdi uzmanların dışındaki Türkler fazla bir şey anlayamazlar. Diğer diller için de durum farklı değildir. Avrupa dillerinin, durumu da böyledir. Meselâ 12. asır Fransızcası 20. asırdakinden hayli farklıdır. Arapça da, bir dil olarak elbette diller hakkındaki genel kuralların dışına çıkamaz. Diller hakkındaki ilahî âdet onun hakkında da geçerlidir. Ne var ki, biz realitede gördüğümüz ve tarihen müşahede edilen bir özelliğine işaret etmek istedik. Zaten i'cazın, yani belagat yönünden Kur'ân ifadesinin eşsiz olmasının, Kur'ân'ın bütün ediplere, benzer bir eser getirmeleri konusunda meydan okumasının başlıca hikmeti de bu olsa gerektir. Zira Allah'ın hikmeti, peygamberlerin mucizelerinin, muhatap milletlerin en fazla ileri gittikleri alandan olmasını dilemiştir. Böylece en ileri gittikleri sanatta bile mu'cizeye nazire getirilememesinin, gösterilen mu'cizenin beşer eseri olmadığını, daha açık bir şekilde ispatlaması murad edilmiştir.

 

Kur'ân Araplara mahsus olmayıp bütün insanlığa gönderildiğine göre, Arap olmayanlara bu ilâhî mesaj nasıl ulaştırılacaktır? Belli ki o dillere tercüme edilmesi düşünülecektir. Fakat harfî tercümesi mümkün olmadığından tefsirler yazılmıştır. Ayrıca mealler hazırlanmıştır.

 

Mealler, bellidir ki Kur'ân'ın başka dillere tercümesi değildir. Zira, kelimenin tam anlamıyla harfî tercüme, beşerin edebî ürünleri için bile mümkün değildir. Ama tefsirî tercüme mümkündür, hatta lâzımdır. Çünkü, "Kendilerine apaçık anlatabilsin diye her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik" (İbrahim, 14:4) âyeti gibi bazı naslar, Kur'ân'ın mânâlarının, öteki dillere de nakledilmesini gerektirmektedir. Âlimlerimizin çoğu tefsîrî tercümeyi men'etmemişlerdir. Onun içindir ki mealler ortaya çıkmıştır. Unutmayalım ki meal, tercüme gibi kısa olsa da, ister istemez bir nevi kısa bir tefsir durumundadır. Zira birçok durumda, birden fazla ihtimal söz konusu olmakta, bunlardan birini tercih edip mealin yazıldığı dilde ifadeyi ona göre formüle etmek gerekmektedir.

 

İşte bu da meallerin müşkillerinden biridir. Muhtemel tefsirlerden birini tercih etmekten ileri gelen farklar, ifade ve üsluplardaki çeşitlilik, mealleri farklılaştırmaktadır. Ama muteber tefsirlere dayandığı müddetçe, meallerin bu farklı tercihlerinden her biri geçerli sayılmalıdır. Mealleri eksik bulan, bundan dolayı onlara soğuk duran bazı Müslümanlar vardır. Mealin, Kur'ân-ı Kerim'in mânâlarının tamamını naklettiğini iddia etmek çok güçtür. Yüzlerce cildi bulan tefsirlerin ihata etmediği mânâları kısa bir mealden beklemek elbette doğru olmaz.

 

İmdi, meâllerdeki eksik noktaların tesbit edilmesi de zor bir iş değildir. Şahsî kanaatime göre, hazırlanmış Türkçe meallerin büyük ekseriyeti makbul eserlerdir. Okuyucu ciddi ve samimi bir şekilde yönelerek okur, düşünerek okur, dikkatli olursa bu mealler vasıtası ile Kur'ân'ın temel mânâlarına ulaşabilir. Onları okumaktan istifade eder, feyiz alabilir. Kur'ân meali okumakla İslâmiyeti tanıyan ve birçok durumda da kabul edip benimseyen her dil ve milletten binlerce insan olduğu da meydandadır.

 

Mu'ciz olan, demin işaret ettiğimiz i'caz özelliği bulunan Kur'ân'ın i'cazını nakletmek mümkün olmadığından, meallerin istisnasız olarak her biri, eksik olmaya daha başından mahkûmdur. Ne var ki, gerekli şartları haiz olma nisbetinin yüksekliği nisbetinde meallerin başarıdaki nasibi de yükselebilir. Arap edebiyatına ve üsluplarına, mealin hazırlandığı dildeki beyan ve ifade imkânlarına vâkıf olma, tefsirlerden yararlanma, büyük emek sarfetme nisbetinde, beşer ölçüsündeki mükemmele yaklaşan mealler hazırlanabilir.

 

Biz bu makalemizde Türkçe meallerimizde rastlanan bazı önemli veya önemsiz zorluklardan bahsedeceğiz.

 

Bundan maksadımız, meal hazırlarken daha fazla dikkat gösterilmesine katkıda bulunmaktır. Demin işaret ettiğimiz gibi, genel mânâlar elbette mahfuz ve makbuldür.

 

Gaye Türkçede daha okunaklı, daha açık ve munis gelen, daha bir ilmî titizlikle hazırlanmış, üslûp çilesi çekilmiş meallere vesile olmaktır.

 

Meallerimizde rastladığım bazı noktalar üzerinde düşünmek, daha iyisini bulmaya çalışmak istiyorum. İnşaallah ortaya çıkacak birçok teşvik edici çalışma ile ülkemizde Kur'ân-ı Kerim'in mânâları üzerinde düşünme, mealleri arzu edilen tarzda okuyup değerlendirme işi, daha bir canlılık kazanır.

 

Meallerin okunup karşılaştırılması ile, tefsir, dil ve ifade hataları en aza indirilebilir. Yoksa sırf tenkit etmek, kendini göstermek, başkasının yanlışını söylemek, kendisini mükemmel ve kusursuz görmek gibi bir niyetimiz yoktur, olamaz ve olmamalıdır. Başlıca maksadımız, Kur'ân'ın daha çok okunması, Kur'ân'ın mânâları üzerinde daha fazla düşünülerek ondan en iyi bir şekilde etkilenmemiz ve faydalanmamızda.

 

Meallerde tesbit ettiğimiz eksikler çeşitli cihetlerde olmuştur. Onlardan biri, zamirlerin mercilerini belirlemekten ileri gelmektedir.

 

1- Zamirlerin mercilerini belirlemedeki eksikler.

 

Bazen zamirlerin mercilerini, kime ve neye ait olduklarını belirlemek zorlaşır. Bu da kimin ne söylediğini ve yaptığını takip etmeyi zorlaştırır. Neticede mânâyı anlamakta sorunlar ortaya çıkar. Böylesi durumlarda tefsirleri inceleyerek onların yardımı ile önce meseleyi etraflıca anlamak ve meali verirken ona göre yazmak uygun olur. Meselâ Kasas sûresi 62-64. âyetlerini ele alalım. 62. âyette, kıyamet günü müşriklere yöneltilen bir hitap vardır. Müteakip 63. âyette söz konusu olanlar ise o müşriklerin putlaştırdıkları kimselerdir. Ama her iki âyette geçen "onlar" zamirinin her ikisini de müşriklere ait kabul edince, bir karışıklık, bir mânâ kargaşası ortaya çıkmaktadır.

 

Halbuki Ebu's-Sûud Efendi'nin Tefsirine bakılsaydı, 63. âyette geçen “Ellezîne hakka aleyhimü’l-kavlü” (Yani haklarında azap hükmü kesinleşmiş olanlar)ın putlar olduğu anlaşılırdı.

 

Aşağıda, Türkçede en yaygın meallerimizden onikisinden bu bölümün mealini nakledeceğiz. Şunu söylemek gerekir ki, üç âyetlik iş bu Kasas 62-64 âyetlerinin meallerinde, bu eserlerden hiçbirinden net bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Zira az önce işaret ettiğimiz gibi zamirlerin mercileri belirtilmemekte ve önemli bir yanlış yapılarak, "putların sözü", "müşriklerin sözü" şeklinde gösterilmektedir. Halbuki 62. âyetin sonunda yer alan “mâ kânû iyyânâ ya’büdûn” "Onlar bize tapmazlardı" kısmının bu soruyu sordurması, yazarı netlik arayışına itmesi gerekirdi. Meal ve tercüme hazırlayanın hiçbir zaman unutmaması gereken prensibi şu olmalı: Yazdığını kendisi okuduğunda açık, net bir mânâ çıkıp çıkmadığını kontrol etme prensibi. Meallerde genellikle, her üç âyette geçen "onlar" zamiri, müşriklere ait sayılınca, mânâyı takip edip açık ve doğru bir şekilde anlamak, neredeyse imkânsız hâle gelmektedir. Halbuki 63. âyetteki söz onlara ait olmayıp, tam aksine onların putlarına aittir. Meal verirken, konuyu iyice anlayıp, zamir yerine sarih isim kullanmak uygun olur. Böyle yapmayınca 62. âyetteki kimseler ile 63. âyetteki kimseler aynı sanılmakta, iş karışmaktadır.

 

VERİLEN MEALLER:

 

1) Elmalılı Hamdı Yazır:

 

62-63. Hele onlara haykırıp da "Nerede o zu'mettiğiniz şeriklerim" diyeceği gün, aleyhlerinde söz hak olmuş (söylenen başlarına gelmiş) olanlar şöyle demektedir: "Ey bizim yegâne Rabbimiz! Daha işte şunlar, o azdırdığımız kimseler! Biz onları kendi azdığımız gibi azdırdık, Sana teberri (iltica) ettik, onlar bizlere tapmıyorlardı." 64. Bir de "Haydin yalvarın bakalım şeriklerinize" denilmiştir. Binaenaleyh yalvarmışlardır, fakat kendilerine icabet etmemişler ve azabı görmüşlerdir. Vaktiyle hakkı görselerdi ya!

 

2) Hasan Basri Çantay:

 

62. O günde ki (Allah) onlara nida edip: "Hani bâtıl zan ile iddia edip durduğunuz ortaklarım nerede?" diyecektir.

 

63. (O gün) aleyhlerinde söz hak olanlar (şöyle) demiştir (diyecektir): "Ey Rabbimiz, işte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz nasıl azmışsak onları da öylece azdırdık. Uzaklaştık, sana (döndük. Zaten) onlar bize tapmıyorlardı. "

 

64. (O gün onlara): "Çağırın ortaklarınızı" denilmiştir (denilecektir) de onları çağırmışlardır. Fakat bunlar kendilerine icabet etmemişlerdir ve (onların uğradıkları) azabı görmüşlerdir. N'olurdu (o müşrikler) hidayeti kabul etmiş olsalardı.

 

3) Ömer Rıza Doğrul- Tanrı Buyruğu:

 

62. Hak Teâla o gün nida eder de der ki: "Hani Bana ortak olarak ileri sürdüğünüz (mabutlarınız) nerede?"

 

63. Azaba lâyık olanlar: "Rabbimiz! Biz nasıl azmışsak azdırdıklarımızı da öylece azdırdık! Onlarla her ilişiği kestiğimizi Sana arz ederiz! Onlar bize tapmazlar, (kendi heva ve heveslerine taparlardı!)" diyecekler.

 

64. Onlara o gün denir ki: "Allah'a ortak tuttuğunuz mâbutlarınızı çağırın!" Onlar da çağırırlar: (Fakat) bunlar onlara cevap vermeyecek, onlar da azap görecekler; keşke hidayete erselerdi!

 

4) A. Fikri Yavuz:

 

62. Kıyamet gününde (Allah o müşriklere) nida edip şöyle buyuracaktır: "Nerede kendilerini ortaklarım diye zannettikleriniz?"

 

63. Üzerlerine azab vacip olanlar şöyle diyecektir: "Ey Rabbimiz! İşte şu düşükler, azdırdığımız kimseler. Biz nasıl azmışsak onları da öyle azdırdık, (hak yoldan çıkardık). Onların seçtiği küfürden beri olup Sana döndük. Aslında onlar bize tapmıyorlardı (ancak hevalarına uyuyorlardı)."

 

64. Müşriklere şöyle denecek: "(Azaptan kurtulmanız için) yalvarın bakalım ortaklarınıza (putlarınıza)." Onlar da yalvaracaklar, fakat kendilerine karşılık vermeyecekler, (hiçbir yardımda bulunamayacaklardır. Öncüler ve düşükler hepsi) azabı göreceklerdir. Önceden onlar hakkı kabul edip hidayete ereydiler ya!..

 

5) Diyanet İşleri Başkanlığı:

 

62. Allah o gün onlara seslenir: "Benim ortağım olduklarını iddia ettikleriniz nerededirler?" der.

 

63. Hükmün aleyhlerine gerçekleştiği kimseler: "Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık Onlardan uzaklaşıp Sana geldik. Zaten aslında bize tapmıyorlardı." derler.

 

64. "Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın" denir. Onlar da çağırırlar ama, kendilerine cevap veremezler. Cehennem azabını görünce doğru yolda olmadıklarına yanarlar.

 

6) Prof. Dr. Süleyman Ateş:

 

62. O gün (Allah) onlara seslenerek: "Benim ortaklarım (olduklarını) sandığınız şeyler nerede?" der.

 

63. (Azab) söz(ü) üzerlerine hak olanlar: "Rabbimiz, azdırdıklarımız şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. (Biz azdık onlar da bize uydular. Onların yaptıklarından) uzak olduğumuzu, (bu hususta bizim suçumuz olmadığını) sana arz ederiz. Zaten onlar bize tapmıyorlardı.( kendi arzularına tapıyorlardı)." derler.

 

64. (Allah tarafından) onlara: "(Bana) koştuğunuz ortak­lan çağınn!" denir. Onları çağırırlar. Fakat (çağırılanlar) bunların çağrısına cevap vermezler ve (bunlar), karşıla­rında azabı görürler (sanki çağırdıkları şey azabın kendi­si olmuştur). Ne olurdu (sanki dünyada) yola gelselerdi!

 

7) İslâm Araştırmaları Vakfı:

 

62. O gün Allah onları çağırarak, "Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede?" diyecektir.

 

63. (O gün) haklarında azaba itilme hükmü (sözü) gerçekleşen kimseler, "Rabbimiz! Biz nasıl azmışsak işte bu azmışları da öylece azdırdık (yoksa onları zorlayan bir gücümüz yoktu). (Onların suçlarından) beri olduğumuzu Sana arz ederiz. Zaten onlar aslında bize tapmıyorlardı (kendi arzularına tapıyorlardı)." derler.

 

64- "(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınızı çağırın!" denir, Onlar da çağırırlar: fakat kendilerine cevap vermezler ve (karşılarında) azabı görürler. Ne olurdu (dünyada iken) doğru yola girselerdi.

 

8) Bekir Sadak:

 

62. O gün Allah onlara seslenecek: "Nerede o iddia edip durduğunuz ortaklarım?"

 

63. Hüküm giymiş olanlar: "Ey bizim Rabbimiz! Bu azdırdığımız kimseleri, kendimiz nasıl azıp sapıttı isek, onları da öylece azdırıp saptırdık. Onların suçlarıyla bir ilgimiz olmadığını arz ederiz. Aslında onlar bize tapınmıyorlardı (kendi ihtiraslarına tapıyorlardı)," diyecekler.

 

64. Denilecek onlara: "Çağırın o ortak koştuklarınızı!" Çağıracaklar ama onlar bunlara cevap vermeyecek, ve göreceklerdir azabı; keşke doğru yolu bulmuş olsalardı.

 

9) Bahaeddin Sağlam:

 

62. Bir gün Allah onlara seslenecek: "Ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz şeyler nerede?" diyecektir.

 

63. O gün, kendileri için azabın tahakkuk ettiği kişiler: "Ey Rabbimiz! İşte aldattığımız bunlar! Kendimiz aldandığımız gibi onları da aldattık. (Onlardan) Sana sığınıyoruz. Zaten onlar bize ibadet etmiyorlardı (kendi hevalarına tapıyorlardı)."

 

64. Ve: "Allah'a eş koştuklarınızı çağırın" denilir. Onlar, o eş koştuklarını çağırırlar. Fakat o putlar kendilerine cevap vermezler. İşte o zaman azabı görürler. Keşke daha önce doğru yola gelmiş olsalardı!

 

10) M. Esed:

 

62. Çünkü o gün böylelerine seslenilip: "Tanrılıkta Bana ortak olduğunu sandığınız (varlıklar ya da güçler) şimdi neredeler?" diye sorulacak.

 

63. (Bunun üzerine vaktiyle yapılan) uyarının apaçık aleyhlerine tecelli ettiğini gören kimseler: "Ey Rabbimiz!" diyecekler, "Bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir; (evet) biz kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. (Ama şimdi) onları Senin hükmüne bırakıyoruz; zaten onların tapındığı gerçekte biz değildik."

 

64. Sonra onlara: "Çağırın bakalım" denecek tanrısal nitelikler yakıştırarak (Allah'a) ortak koştuğunuz (varlıkları ya da güçleri)! Ve onlar da bu sözü geçen (varlıkları ya da güçleri) yardıma çağıracaklar, ama berikiler kendilerine herhangi bir karşılık vermeyecekler; ve sonunda, göre göre sadece azabı görecekler karşılarında; (oysa, bu umutsuz, çaresiz duruma düşeceklerine) vaktiyle doğru yolu tutsalardı ya!

 

11) Celal Yıldırım:

 

62. O gün (Allah) onlara seslenir de, "iddia edip durduğunuz ortaklarım nerede?" der.

 

63. Aleyhlerine söz (ilahî hüküm) sabit olanlar derler ki: "Ey Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırıp saptırdığımız kimselerdir; biz nasıl azdıysak onları da öylece azdırıp saptırdık. Onlarla ilgimizi kesip sana yöneldik aslında onlar bize tapıyor değillerdi".

 

64. Onlara, "ortak koşup durduğunuz şeyleri (o sahte tanrıları) çağırın!" denilir. Çağırırlar ama onlara cevap vermezler. Derken azabı görürler; keşke doğru yolu bulmuş olsalardı.

 

12) Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk:

 

62. O gün onlara seslenerek şöyle diyecek: "O kendilerini bir şey sandığınız ortaklarım nerede?"

 

63. Üzerlerine hüküm hak olanlar şöyle diyecekler: "Rabbimiz, azdırdıklarımız işte şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzak olduğumuzu Sana arz ediyoruz. Zaten onlar bize kulluk/ibadet etmiyorlardı."

 

64. Şöyle denilir: "Çağırın ortak, koştuklarınızı!" Onlar da çağırırlar. Fakat ötekiler bunlara cevap vermezler; azabı görmüşlerdir. Önceden yola gelselerdi ne olurdu.

 

13) Biz ise şöyle meal vermeyi uygun bulduk:

 

62. O gün Allah müşriklere: "Nerede Benim ortakların olduğunu iddia ettiğiniz şerikler?" diye seslenir.

 

63. (Şeytanlardan ve insanlardan olup putlaştırılmış oldukları için) kendileri hakkında azap hükmü kesinleşmiş olanlar: "Ulu Rabbimiz! İşimiz meydanda, azdırdığımız kimseler işte karşımızda, inkâr edemeyiz. Ama onları, sırf kötülük yapmak için azdırmadık; kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onları zorlamadık Onların hakkımızdaki iddiaları ile, onların bizi putlaştırmaları ile hiçbir ilişiğimiz olmadığını ilan ile Sana arz ediyoruz, Sana sığınıyoruz. Zaten aslında onlar bize tapmıyorlardı (kendi hevalarına tapıyorlardı)."

 

64. Bu defa onları putlaştıranlara hitaben: "Haydin, şeriklerinize yalvarın da onlardan yardım isteyin!" denir. Yalvarırlar, ama onlar bunlara cevap vermezler. Fakat cevap olarak karşılarına çıkan azabı görürler. Ne olurdu yani dünyada iken bu gerçeği anlayıp hakkı kabul etselerdi! Vallahu a'lem.

(Devam edecek)

Yeni Ümit Dergisi (38. Sayı Ekim, Kasım, Aralık (1997)

Yazar:
Prof.Dr. Suat Şimşek
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 23-04-2010
2,775 kez okundu
Block title
Block content