Kur'an'ın Üslubundaki Lâtif Nükteler

Kur'ân, Allah kelâmıdır. Bu itibarla da o, hiçbir beşer sözüne benzemez. Onun kendine mahsus bir ifade tarzı ve üslûbu vardır. Ele aldığı konuları anlatmada, O'nu bir başka söze kıyas etmek imkânsızdır. Zira Kur'ân, her türlü mukayeseden mukaddes ve müberrâdır.

İnsanın dünyaya gönderilmesinin en önemli hikmetlerinden biri de, kâinat kitabını Kur'ân bakışıyla okuması ve hayatını ona göre plânlamasıdır. Allah (celle celâluhu) kâinat kitabını İlâhî isim ve sıfatların tecelli ettiği bir kitap olarak beşerin dikkatine arz etmiştir. Bunun yanında da nazmının cezaleti, beyanının bediiliği, mânâsındaki çok yönlülüğü, insicamı, üslûbundaki mucizeliği ve buna benzer evsafını saymaktan aciz kaldığımız birçok özelliği bünyesinde barındıran Kur'ân'ı da Ümmet-i Muhammed'in önüne yanıltmaz bir rehberolarak sunmuştur. Kurtuluşu arayan bir kimse, şartlar ne olursa olsun, bu iki kitabı okumaktan müstağni kalmamalıdır. Öyle ki Allah'ın kâinata koymuş olduğu tekvinî emirlerin okunup anlaşılması takvanın bir gereğidir.1

Kur'ân Üslûbunun Genel Özellikleri

Kur'ân en genel mânâsıyla dünya-âhiret muvazenesini en hassas ölçülerle ortaya koyan yegâne kitaptır. Onun üslûbunda her şey yerli yerinde ve bir âhenk içindedir. Ondan nasipsiz karanlık ruhlar, kendilerine onun dışında başka yârlar edinedursunlar; o, kapısını samimiyetle çalan her bir adanmış ve inanmış ruha üns ve letafet incileri aşılar ve ona onun hakiki yârı olduğunu hissettirir. Kur'ân ezelden gelen, ebede kadar da devam edecek olan bir kitaptır. O, dünü bugünü ve yarını tesbih tanesi gibi kabzayı tasarrufunda evirip-çeviren kalbimizin atışlarına dahi nigehban olan Allah'ın ilminden gelmiştir. "Zaman ihtiyarladıkça Kur'ân gençleşiyor."2 şeklinde ifade edilen hakikatin üzerinde durup düşünmeye her zamankinden çok ihtiyaç vardır. Evet, dünyanın ihtiyarlaması mukabilinde Kur'ân'ın gençleşmesi nasıl olmaktadır? Biliyoruz ki, insan ihtiyarladıkça elden ayaktan düşer, beyne doğru hareket eden damarlar zayıflar ve insan bu sebeple belirli zaafların kuşağında hayatını geçirmek zorunda kalır. Ama bunun yanında o yaşının verdiği olgunluk ve tecrübe ile hâdiselere daha salim düşünce ile yaklaşır ve kararlarında daha ziyade isabetli davranır. İşte aynen bunun gibi dünya gurup vaktine giderek âdeta olgunlaşmakta ve bu süreçte onun damarlarını açıp sistemli hâle getiren insanlar o zamana ayrı bir değer kazandırmaktadır. Bu azimli ve gayretli insanların say ve uğraşları neticesinde ortaya çıkan ilmî gelişmeler Kur'ân'a karşı yeniden dikkatleri çekmiş ve onu bir kere daha gönüllere duyurmaya başlamıştır. Kur'ân'ın on dört asır öncesinden haber verdiği birçok husus bugün daha yeni yeni anlaşılır hâle gelmiştir ve bu durum kıyamete kadar da devam edecektir.3

Aradan on dört asır geçmesine rağmen onun beyan ve üstün üslûbuna karşı en ufak bir itiraz ve yadırgama söz konusu olmamıştır. Şâyet Kur'ân'a düşman nasipsiz ruhlar böyle bir şeye muttali olsalardı, bunu mutlaka değerlendirir ve ona gölge düşürmeye çalışırlardı. Ama onlar buna asla muvaffak olamadılar.4 O gün itibariyle edebiyat ve şiirde zirveleri oynayan bir toplumun Kur'ân'a en ufak bir âyetin benzerini getirmek suretiyle dahi karşılık verememesi bunu doğrulamaktadır. İşte bu ve buna benzer sebeplerden dolayı onlar, Üstad Bediüzzaman'ın ifade ettiği gibi "mukabele-i bi'l-hurûfu bırakıp, mukabele-i bi's-süyûfa mecbur kalmışlardır."5

Sayısız hikmetleri olan Kur'ân, bir konuyu ele alırken muhtevaya uygun kelimeler kullanmaktadır. Kur'ân'a baştan sona bu gözle bakılsa görülecektir ki o, her bir kelimesinde hattâ her bir harfinde nice hikmetleri saklayan sırlı bir hazine gibidir. Bu meyanda Allah Resûlü'nden (sallallahu aleyhi ve sellem) şerefsudûr olan şu hadîs-i şerîf, Kur'ân'ın bu özelliğine dikkat çekmektedir: "Her bir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (açık), bâtınî (açık ve görünür mânâsının içindeki, ehlinin anlayabileceği mânâ), haddi (kapsamı) ve muttala'ı (anlam çerçevesi) vardır. Bu dört mânâ tabakasından her birinin de fürûâtı (detayları), işâretleri, dalları ve ayrıntıları vardır."6 Kur'ân'ın lâfızları öyle bir tarzda vaz edilmiş ki, onun her bir kelâmının, hattâ her bir kelimesinin, hattâ her bir harfinin, hattâ bazen sükûtun bile muhatabına verdiği önemli mesajlar vardır. O, her bir muhatabına ayrı ayrı kapılardan hissesini vermektedir.7 Onun bu sırlı şifrelerini de tarih boyunca gönülden ona bağlanan mânevîyata açık istidatlı ruhlar anlayıp çözebilmişlerdir. Yukarıda hadîs-i şerîfte de ifade edildiği gibi Onda her bir âyetin bir haddi bir de muttalaı vardır. Bazen âyetlerin mânâsı menşe itibariyle kavranırken bazen de onun mânâsı neticesi itibariyle anlaşılıp idrak edilebilir. Bundan başka Kur'ân'da her zahrın ve her batnın, hattâ her had ve muttala'ın değişik dalı ve meyvesi vardır ki bunlara ulaşmak yine yüce kâmetlerin işidir.8 Kur'ân'a on dört asır öncesine hitap eden –hâşâ– sıradan bir kitap gibi bakan kimsenin ondan istifâde etmesi de imkânsızdır. Kur'ân, kâinat mescidi kebirinde kâinatı okumakta ve her geçen gün "Ben Allah'ın kelâmıyım." diye haykırmaktadır. Üstad Bediüzzaman'ın ifadesiyle Kur'ân, taşımış olduğu birçok özellik sebebiyle kelâmullah unvanını kemâli liyakatla deruhte eden câmi bir kitaptır.9

Kur'ân'ın Lâtif Nüktelerinden Bazı Örnekler

Kur'ân'ın mânâsındaki bu eşsiz güzelliğe kısaca dikkatleri çektikten sonra, bu konulara kafa yoran muasır âlimlerden Fâzıl Sâmerrâî'nin et-Ta'biru'l-Kur'ân'î adlı eserinde zikrettiği bazı örnekler üzerinden konuyu müşahhaslaştırmak istiyoruz:

Karşıt Mânâlı Bazı Kelimelerde Sayı Bakımından Benzerliğin Olması

Kur'ân'da zikredilen karşıt mânâlı bazı kelimeler arasında sayı bakımından bir benzerlik söz konusudur. Dünya ve âhiret kelimeleri 115, Şeyâtin ve Melâike 88, mevt ile hayat 145, yaz mânâsına gelen "es-Sayf" ile kış mânâsına gelen "eş-Şitâ" kelimeleri 5, seyyiât ve sâlihât lâfızları 167, "el-küfrü" ve "el-imân" kelimeleri 17 defa Kur'ân'da zikredilmiştir. "Küfran" ve "imanen" şeklinde nekre kullanımları ise sekizer kere geçmektedir. Şeytan'ın bir diğer ismi olan İblis lâfzı 11 yerde geçmekte iken, ondan korunmanın en etkin yolu olan istiâze (sığınma) yine bu rakama tevafuk etmiştir. Ayrıca ay mânâsına gelen "eş-Şehr" kelimesinin bir senedeki ay miktarınca (12), gün anlamındaki "el-Yevm" lâfzının bir senedeki toplam gün sayısınca (365), günler mânâsına gelen "el-Eyyâm" kelimesinin de bir aydaki toplam gün sayısınca (30) Kur'ân'da zikredilmesi son derece ilgi çekicidir.10

Ayrıca otuz kelimeden oluşan Kadir Sûresi'nin 27. kelimesinin Kadir Gecesi'ne işaret eden "ىه" olması da son derece önemlidir.11

Med Harflerinin Kullanımındaki İncelik

Kur'ân'daki bazı kelimelerde med (uzatma) olup-olmamasından kaynaklanan farklılıklar vardır. Meselâ ليِبَّسلا اَنوُّلَضَأَف اَنَءاَرَبُكَو اَنَتَداَس اَنْعَطَأ اَّنِإ اَنَّبَر اوُلاَقَو "Ey Kerîm Rabbimiz!" derler, "Sözün doğrusu, biz önderlerimizin ve büyüklerimizin dediklerine uyduk, ama onlar bizi yoldan saptırdılar." (Ahzab 33/67) ile َوُهَو َّقَحْلا ُلوُقَي ُللهاَو َليِبَّسلا يِدْهَي "Allah gerçeği söyler ve doğru yola iletir" (Ahzab 33/4) âyetleri arasında َليِبَّسلا kelimesinin kullanımı bu duruma örnek teşkil etmektedir. Bu iki âyetin öncesi dikkate alındığında görülecektir ki, ilk âyette haber verilen kimseler Cehennem ehlidir. Cehennem ehli kimseler âhirette başlarına gelen çetin azap karşısında büyük bir korkuya düşecekler ve adeta vaveyla edercesine yüksek sesle ağlayacaklardır. Malumdur ki, med harfi demek sesi uzatmak demektir. Bu sebeple bu âyeti celile de vâkıaya mutabık düşen med harfi tercih edilerek Cehennem ehli kimselerin psikolojik durumu hatıra getirilmiştir. Diğer âyette böyle bir hususiyet olmadığı için med harfi kullanılmamıştır.12

Kur'ân'ın Haziflerindeki İncelik

Kur'ân'ın bir harfi, bir kelimeyi ya da bir cümleyi bir yerde zikrederken bir başka yerde hazf etmesi rastgele olmayıp belli bir gayeye matuf iradî tercihtir. İlâhî kelâmın hazf yaptığı yerde bile muhataba verdiği birtakım mesajlar vardır. Harfin hazf edildiği yere şu âyeti örnek göstermek mümkündür. اَمَو ُهوُرَهْظَي ْنَأ اوُعاَطْسا اَمَف اًبْقَن ُهَل اوُعاَطَتْسا (Kehf 18/97) Dikkat edilirse görülecektir ki aynı kökten gelen ve aynı mânâda olan bir fiil, اوُعاَطْسا ve اوُعاَطَتْسا olmak üzere iki farklı şekilde zikredilmiş ilk kullanımda fiildeki (ت) te harfi düşmüştür. Âyetin mânâsı "Artık o Ye'cüc ve Me'cüc'ün ne seddi aşmaya ne de onda delik açmaya güçleri yetti" şeklindedir. Seddi aşmak onda delik açmaya nispeten daha kolay bir iştir; bu sebeple anlatılan durumun hafifliği, fiilde bir harfin atılması ile vurgulanmıştır.13

Bu konuyla ilgili bir başka misali, mütekkellim ya'sının zikredilmesi ile alâkalı farklılığın olduğu şu iki âyette görmek mümkündür. َبَرْقَِألِأل يِّبَر ِنَيِدْهَي ْنَأ ىَسَع ْلُقَو اًدَشَر اَذَه ْنِم (Kehf 18/24) âyetinde mütekellim ya'sı fiilin sonunda ibraz edilmemiş iken; َءاَوَس يِنَيِدْهَي ْنَأ يِّبَر ىَسَع َلاَق ِليِبَّسلا (Kasas, 28/22) âyet-i celîlesinde ise fiile bitişik olarak zikredilmiştir. Söz konusu bu âyet, Hz. Musa'nın, Firavun'un şerrinden dolayı çıkıp Medyen'e girmesini konu etmektedir. Böyle bir durumda olan bir kimse bütün duygularıyla Rabb'isine yapışır ve onun himâyesine girmek ister. Bu makamda mütekellim ya'sının açıktan zikredilmesi çok uygun düşer. Çünkü makam iltica havf ve haşyet makamıdır. Diğer âyette ise böyle bir hususiyet yoktur. Öte yandan Kasas Sûresi'nde mütekellim ya'sının kullanıldığı yerler, Kehf Sûresi'ne nispeten daha fazladır. Bu açıdan da iki âyet arasında böylesi farkın olması sûrelerin genel muhtevalarına da pekâlâ uygun düşer.14

Kur'ân Kerîm'de harflerin hazf edildiği gibi bazen bir cümlenin hazf edilebildiğini geride zikretmiştik. Meselâ Hz. Nuh, Hz. Salih, Hz. Hud, Hz. Şuayb gibi peygamberlerin (a.s) kavimlerine لِإ َيِرْجَأ ْنِإ ٍرْجَأ ْنِم ِهْيَلَع ْمُكُلَأْسَأ اَمَو َنيِمَلاَعْلا ِّبَر ىَلَع şeklinde hitap ettiğinden bahsedilir. Ancak Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın böylesi bir diyaloglarına yer verilmez. Dikkatle bakıldığı zaman görülecektir ki Kur'ân bu şekildeki bir ifade tarzı ile Müslümanlara numuneyi imtisal bir edep dersi vermektedir. Şöyle ki Hz. İbrahim ilk olarak babası ile muhatap olmuş ve ona "Ben senden bir şey istemem. Benim mükâfatım ancak Allah'ın katındadır." diye hitap etmekten hayâ etmiştir. Zîrâ bir insanın babasına bu şekilde hitap etmesi uygun değildir. Öte yandan Hz. Musa ise Firavun'un sarayında yetişmiştir. Sebepler plânında kendisini büyütüp yetiştiren birisine "Ben senden bir şey istemiyorum." şeklinde mukabelede bulunması uygun değildir. İşte bu lâtif nükteden dolayı diğer peygamberler için zikredilen husus, bu iki peygamber için ifade edilmemiştir.15

Bazen de Kur'ân'da sadece bir kelimenin hazf edildiği dikkatleri çekmektedir. Bu konuda birbirine benzer gözüken ama iyice tetkik edildiğinde aralarında önemli bir farkın bulunduğu şu iki âyeti örnek verebiliriz. a. ىَرَيَسَو اَمِب ْمُكُئِّبَنُيَف ِةَداَهَّشلاَو ِبْيَغْلا ِمِلاَع ىَلِإ َنوُّدَرُت َّمُث ُهُلوُسَرَو ْمُكَلَمَع ُللها َنوُلَمْعَت ْمُتْنُك "Bundan böyle de, yapacağınız her şeyi Allah da, Resûlü de görüp değerlendirecek, daha sonra da, gizli olsun açık olsun, her şeyi bilen Allah'ın huzuruna götürüleceksiniz. O da bütün yaptıklarınızı bir bir önünüze koyacaktır." (Tevbe 9/94) b. ُهُلوُسَرَو ْمُكَلَمَع ُللها ىَرَيَسَف اوُلَمْعا ِلُقَو َنوُلَمْعَت ْمُتْنُك اَمِب ْمُكُئِّبَنُيَف ِةَداَهَّشلاَو ِبْيَغْلا ِمِلاَع ىَلِإ َنوُّدَرُتَسَو َنوُنِمْؤُمْلاَو "Ve de ki: "Çalışın: Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, müminler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah'ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir." (Tevbe 9/ 105). Görüldüğü gibi bu iki âyetten ilkinde َنوُنِمْؤُمْلا kaydı zikredilmemiş, ikincisinde ise bu ifadeye yer verilmiştir. Zîrâ ilk âyetin öncesinde münafıklar ele alınmıştır. Münafıkların gizli hâllerini ise ancak Allah ve onun bildirmesi ile Resûlülullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bilebilir. Müminlerin onların hâllerine muttali olmaları mümkün olmadığından dolayı َنوُنِمْؤُمْلا ifadesi burada zikredilmemiştir. Hâlbuki ikinci âyetin muhtevası müminler ve onların itaatleri ile alâkalıdır. Hakiki mü'minin içi dışı bir olacağından, müminler onlar hakkında bilgi sahibi olabilir. İşte bu sebeple ikinci âyette َنوُنِمْؤُمْلا lâfzı zikredilmiştir.sup>16

Aynı Kelimenin Farklı Âyetlerde Cemi ve Müfred Şeklinde Kullanılması

Bazı âyetlerde cemi şeklinde kullanılan kelime, diğer bazı âyetlerde ise müfred şeklinde geçmektedir. Meselâ ْتَّدِعُأ ُضْرَْألْألاَو ُتاَواَمَّسلا اَهُضْرَع ٍةَّنَجَو ْمُكِّبَر ْنِم ٍةَرِفْغَم ىَلِإ اوُعِراَسَو َنيِقَّتُمْلِل "Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar ve müttakiler için hazırlanmış bir Cennet'e doğru yarışırcasına koşuşun" (Âli İmrân 3/133) ve ىَلِإ اوُقِباَس َنيِذَّلِل ْتَّدِعُأ ِضْرَْألْألاَو ِءاَمَّسلا ِضْرَعَك اَهُضْرَع ٍةَّنَجَو ْمُكِّبَر ْنِم ٍةَرِفْغَم ِهِلُسُرَو ِللهاِب اوُنَمآ "Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir Cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup Allah'a ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır." (Hadid 57/21) âyetleri arasında ِءاَمَّسلا ile ُتاَواَمَّسلا kelimelerinin kullanımında bu durum dikkatleri çekmektedir. İlk âyetin muhtevasına bakıldığı zaman, kendilerine Cennet hazırlanan kimseler muttaki kimselerdir. İkinci âyette ise Allah'a ve Resûlü'ne iman eden kimselere vaad edilen Cennet'ten haber verilmiştir. İşte birisinde cemi siğası, diğerinde ise müfred siğası kullanılmak süretiyle muttakîlere vaad edilen Cennet ile o seviyeye ulaşamamış ama iman etmiş kimselere vaad edilen Cennet arasındaki farka dikkat çekilmiştir.17 Yine "rüzgâr" mânâsına gelen حيرلا kelimesi Kur'ân'da hayır ve rahmet mânâsı kasdedildiği zaman cemi şeklinde, şer ve ceza verme mânâları murad edildiği zaman ise müfred şeklinde istimal edilmiştir. Misâl vermek gerekirse حيرلاkelimesi bazı âyetlerde (Â'raf 57, Furkan 48, Neml 63, Rum 46) cemi olarak kullanılmış ve burada hayır ve rahmet mânâsında kullanılmıştır. Bunun dışında Âli İmran 117, Ahkaf 24, Hakkâ 6. gibi âyetlerde ise, şer ve ceza verme mânâları kasdedilmiştir. Yunus Sûresi 22. âyette ise bunun aksine olarak bu kelime müfred kullanılmasına rağmen o kelime ile hayır mânâsı murad edilmiştir. Ancak bu âyetteki hayır görünen işin hemen peşinde şerli bir durumdan haber verilmiştir ki bu da yine bu kelimenin Kur'ân'daki genel kullanımına uygun düşmektedir.18

Kelimelerin fiil ve isim şeklinde kullanılması

Kur'ân'da birçok âyette infak, istiğfar lafızları genelde fiil siğasında َنوُرِفْغَتْسَي ve َنوُقِفْنُي şeklinde zikredilmektedir. Arap dilinde fiil şeklindeki kullanımlar teceddüt ve sürekliliğe delalet eder. İşte istiğfar ve infak kelimelerinin âyetlerin hemen hepsinde bu kalıpta kullanılması onların sürekli ihtiyaç duyulan hususlar olduğuna dikkat çekmek içindir. Ancak َنيِرِباَّصلا َنيِتِناَقْلاَو َنيِقِداَّصلاَو ِراَحْسَْألْألاِب َنيِرِفْغَتْسُمْلاَو َنيِقِفْنُمْلاَو "Onlar sabırlı, imanlarında sadık ve samimî, Allah'ın huzurunda itaatla divan duran, mallarını hayırda harcayan, seher vakitlerinde Allah'tan af dileyen müminlerdir." (Âli İmrân 3/17) âyetinde ise bu kuralın dışına çıkılarak istiğfar ve infak kelimeleri isim şeklinde kullanılmıştır. Arap dilinde maruf olan genel kurala göre isim şeklindeki kullanımlar sebat ve istikrara delalet eder. Bu sebeple bu âyette istiğfar ve infakın Müslüman'ın ayrılmaz bir vasfı olduğu vurgulanmıştır.19

Meful-ü Mutlak'ın Kullanımındaki İncelikler

Arapçada genellikle mef'ul mutlak şeklinde kullanılan kelime geride zikri geçen fiilin masdarından gelmektedir. Ancak Kur'ân'da bir hikmete mebni bazen bu kâidenin dışına çıkıldığı dikkatleri çeker. Meselâ ُديِرُيَو اًديِعَب ًالَالًالَالًالَالًالَالَض ْمُهَّلِضُي ْنَأ ُناَطْيَّشلا "Şeytan da onları haktan büsbütün saptırmak ister." (Nisa 60) âyetinde mef'ulu mutlak olan لَاللَاللَالَض kelimesi aslında Dalle fiilinin masdarıdır. Normalde kâide gereği لَاللَاللَالَضا şekilde gelmesi gerekirdi. لَض fiili ise "sapmak" mânâsına gelmektedir. Yani her ne kadar şeytan onları saptırsa da onlar kendi iradelerinin hakkını veremeyerek doğru yoldan sapmışlardır. İşte İlâhî Kelâm'da bu iki mânâya da işâret edilerek böylesi bir kullanım tercih edilmiştir. (Sâmerrâî, a.g.e., s. 36) Bu konuda bir başka ilgi çekici misâli ليِتْبَت ِهْيَلِإ ْلَّتَبَتَو "Bütün gönlünle yalnız O'na yönel." (Müzzemmil, 73/7) âyetinde görmek mümkündür. Zîrâ (ْلَّتَبَت) fiilinin masdarı (لاتبت) şeklinde gelmektedir. Ancak burada لتَب fiilinin masdarı (ليِتْبَت) tercih edilmiştir. Arapçada malum olan kâideye göre tefa'ul babı tekellüf mânâsına gelirken, tef'il babının en önemli mânâlarından birisi "bir şeyi çokça yapmak" şeklindedir. Söz konusu bu âyet, son derece enfes bir nükte ile her iki mânâyı da kendisinde cem etmiştir. Şöyle ki insan, ilk başlarda dua dua yalvarmayı ve Hakk'ın kapısının tokmağına vurmayı fıtratının bir yanı haline getirmekte çok zorlanacak; ancak bu kıvama erdiğinde ise Hak kapısının bendesi olmanın mânevî hazzı ile sürekli o kapıda intizar edecektir.20

Kelimeler Arasında Takdim Tehirler

Âyetlerde bazı kelimeler veya cümleler arasında takdim tehirlerin olması da Kur'ân'ın icâzına farklı bir bakış açısı getirmektedir. Fatiha Sûresi'nde ُنيِعَتْسَن َكاَّيِإَو ُدُبْعَن َكاَّيِإ "Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz." âyetinde mef'ul takdim edilmiş iken hemen peşindeki َميِقَتْسُمْلا َطاَرِّصلا اَنِدْها "bizi sıratı müstakim üzere hidâyete ulaştır." âyetinde böyle bir kullanım tercih edilmemiştir. Çünkü ibadetin sadece Allah'a has kılınması olmazsa olmaz bir şeydir; ama hidâyetin sadece belirli şahıslar için istenilmesi asla matlup değildir. Bir kimse "Allah'ım sadece Sana kulluk ederim." diyebilir; ama "Sadece beni hidâyete ulaştır." demesi câiz değildir.21Bunun dışında Kur'ân'da takdim tehirlerde bazen vucüd bakımından öncelik sonralık dikkate alınmıştır. Meselâ ُتْقَلَخ اَمَو ِنوُدُبْعَيِل َّالَّالِإ َسْنِْإلاَو َّنِجْلا "Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyat 51/56) âyetinde yaratılış bakımından önce olduğu için cinler önce zikredilmiş, ٌمْوَن َالَالَو ٌةَنِس ُهُذُخْأَت َالَال "Kendisini ne bir uyuklama, ne uyku tutar." (Bakara 2/255) âyetinde de uyuklama durumunu ifâde eden ٌةَنِس kelimesi uyku hâline sebkat etiği için ona takdim edilmiştir.22 Bir başka örnek vermek gerekirse ْمُكُقُزْرَن ُنْحَن ٍقَالَالْمِإ ْنِم ْمُكَدَالَالْوَأ اوُلُتْقَت َالَالَو"Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biz'iz" (En'am 6/151) âyeti ile اوُلُتْقَت َالَالَو ْمُكاَّيِإَو ْمُهُقُزْرَن ُنْحَن ٍقَالَالْمِإ َةَيْشَخ ْمُكَدَالَالْوَأ "Fakirliğe düşme endişesi ile evlatlarınızı öldürmeyiniz! Onların da sizin de rızkınızı veren Biz'iz, Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur." (İsra 17/31) âyeti arasında zamirlerin zikredilmesinde takdim tehir dikkatleri çekmektedir. İlk âyette babalara işâret eden ْمُك zamiri takdim edilmiş, diğer âyette ise çocuklara râci olan ْمُه zamiri öncelenmiştir. Baştan sona her kelimesinde sayısız hikmet ve incelikler olan Kur'ân'ın bu âyetinde de önemli bir nükte vardır. İlk âyette çocuklarını öldüren kimseler fakir kimselerdir ki, bunlar içlerinde bulundukları fakirlik durumundan dolayı çocuklarını öldürmektedirler. Bu sebeple âyette onların bu endişeleri giderilmekte ve önce onlara rızıklarının garanti altına alındığı haber verilmektedir. Diğer âyette ise hitap, fakir olmadıkları hâlde muhtemel fakirlik endişesi ile çocuklarını öldüren kimseleredir. Onlar dünyaya gelecek çocukları yüzünden mevcut mal varlıklarını yitirme endişesi içindedirler. Allah (celle celâluhu) onların bu yersiz endişelerini "Onları öldürmeyin. Onların rızkını sizin rızkınızı da veren biziz." buyurarak izale etmiştir. Nitekim ilk âyette fakirlik mânâsına gelen ٍقَالَالْمِإ kelimesinin kullanılması; ikinci âyette ise fakirlik endişesi ve korkusu anlamına gelmekte olan ٍقَالَالْمِإ َةَيْشَخ terkibinin tercih edilmesi bu mânâyı teyit etmektedir.23

Murad Edilen Mânâya Uygun Kelime Kullanılması

Kur'ân aynı mânâya gelen iki farklı kelimeyi birbirinden farklı yerlerde kullanır; ancak bunda birtakım ince ve latif nükteler saklar. Meselâ; ِساَّنلِل َعِضُو ٍتْيَب َلَّوَأ َّنِإ َنيِمَلاَعْلِل ىًدُهَو اًكَراَبُم َةَّكَبِب يِذَّلَل "İnsanlar için ibadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke'deki Kâbe olup, pek feyizlidir, insanlar için hidâyet rehberidir." (Âli imrân 3/96) âyetinde Mekke mânâsına gelen َةَّكَب kelimesi zikredilmişken; ْنِم َةَّكَم ِنْطَبِب ْمُهْنَع ْمُكَيِدْيَأَو ْمُكْنَع ْمُهَيِدْيَأ َّفَك يِذَّلا َوُهَو اًريِصَب َنوُلَمْعَت اَمِب ُللها َناَكَو ْمِهْيَلَع ْمُكَرَفْظَأ ْنَأ ِدْعَب "Mekke vâdisinde size kâfirlere karşı zafer nasib ettikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O'dur. Allah bütün yaptıklarınızı görür." (Fetih 48/24) âyetinde ise Mekke'nin meşhur ismi (َةَّكَم) tercih edilmiştir. Zîrâ ilk âyette kasdedilen mânâ Mescidi Haram'dır. Orası ise özellikle hac mevsiminde olağanüstü kalabalık olmaktadır. İşte bu kalabalığı ve izdihamı ifâde ederken Kur'ân, kelime yapısı itibariyle bu mazmûnu taşıyacak َةَّكَب kelimesini kullanmıştır. Çünkü bu kelimenin aslı (كبلا) el-Bekk'dir ki bu da "izdiham" mânâsına gelmektedir. İkinci âyette ise böyle bir anlam kasdedilmemiş, bu sebeple orada Mekke'nin bilinen ismi tercih edilmiştir.24

Malum veya Meçhul Kullanımlarındaki İncelik

Âyetlerde zikredilen bazı fiiller kimi yerlerde malum, kimi yerler de ise meçhul siğası ile geçmektedir. Örnek vermek gerekirse Ehli kitapla alâkalı bazı âyetlerde Allah onlara kitap verme durumunu kendi zâtına nispet ederek َباَتِكْلا ُمُهاَنْيَتآ buyurmuştur. Başka yerlerde ise meçhul üzere kullanılarak َباَتِكْلا اوُتوُأ (kitap verilenler) şeklinde bir üslûp tercih edilmiştir. Kur'ân'da ehli kitapla alâkalı âyetler incelendiğinde şu İlâhî hikmet karşımıza çıkmaktadır: Şöyle ki Allah (celle celâluhu) ehli kitapdan övgüyle bahsetmiş ise, fiil malum üzere gelmekte ve kitap verme işi de Allah'a nispet edilmektedir.(Bakara 53,121, 146, En'am 89, 114, Casiye 16, Ra'd 36, Kasas 52, Ankebut 47, Nisa 54). Öte yandan şâyet onlar zem makamında anılmışlarsa fiil meçhul olarak gelmiştir. (Bakara 101.144.145, Âli İmrân 19.23.100.186.187, Nisa 44, 47,51, Maide 57, Tevbe 29, Hadid 16)25 Yine اَنِداَبِع ْنِم اَنْيَفَطْصا َنيِذَّلا َباَتِكْلا اَنْثَرْوَأ َّمُث "Sonra Biz, kitabı seçtiğimiz kullarımıza miras verdik." (Fatır 35/32) medh makamında olduğu için fiil Allah'a izafe edilmiş; اًراَفْسَأ ُلِمْحَي ِراَمِحْلا ِلَثَمَك اَهوُلِمْحَي ْمَل َّمُث َةاَرْوَّتلا اوُلِّمُح َنيِذَّلا ُلَثَم "Tevratın mesajını ulaştırma ve onu uygulama yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer." (Cuma 62/5) âyetinde ise zem makamı olduğu için fiil اوُلِّمُح şeklinde meçhul gelmiş ve bu durum Allah'a izâfe edilmemiştir.26

Netice

Âyet-i kerîmenin ifadesiyle denizler tükenir de Allah'ın kelamı tükenmez. (Kehf Sûresi, 17/107) Kur'ân'daki sırlar bitmek bilmez. Biz burada bazı âyetlerden hareketle Kur'ân'ın üslûbundaki orijinalliğe dikkat çekmek istedik. Örnek olarak tercih edilen âyetler inhisar kabilinden değil; aksine Kur'ân'ın küllüne yansıyan sayısız nüktelere dikkat çekmek için misaldir. "Cüz, küllden haber verir." düsturunca onda daha açılmayı bekleyen nice lâtif nükteler vardır. O'nda her bir harf kullanıldığı kelime içerisinde, her bir kelime kullanıldığı cümle içerisinde, her bir cümle zikredildiği sûre içerisinde ve her bir sûre de Kur'ân'ın bütünü içerisinde oldukça enfes bir uyum arz etmektedir.

Dipnotlar

1. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 4/64-65

2. Bediüzzaman, Mektubat, 498 (Hakikat Çekirdekleri no:79)

3. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/15-17

4. M. Fethullah Gülen, Kur'ân'ın Altın İkliminde, İstanbul 2009, s.262.

5. Bkz.: es-Suyûtî, el-İtkân 2/313-314; Hüseyin Cisrî, Risâle-i Hamîdiye (Türkçe terceme) s.42.

6. Ebû Ya'la, el-Müsned 9/278; et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-evsat, 1/236)

7. Bediüzaman, Sözler, Şahdamar yay. İstanbul, 2010, 421

8. M. Fethullah Gülen, Kur'ân'ın Altın İkliminde, İstanbul 2009, 74-75

9. Bediüzzaman, Sözler, s. 394.

10. Sâmerrâî, et-Ta'biru'l-Kur'ân'î, s. 12-13

11. Sâmerrâî, a.g.e., s. 338.

12. Sâmerrâî, a.g.e., s. 104

13. Sâmerrâî, a.g.e., s. 75

14. Sâmerrâî, a.g.e., s. 84-85

15. Sâmerrâî, a.g.e., s. 116.

16. Sâmerrâî, a.g.e., s. 118-119

17. Sâmerrâî, a.g.e., s. 43-44.

18. Sâmerrâî, a.g.e., s. 14

19. Sâmerrâî, a.g.e., s. 29-30-31.

20. Sâmerrâî, a.g.e., s. 34-35.

21. Sâmerrâî, a.g.e., s. 49-50.

22. Sâmerrâî, a.g.e., s. 53

23. Sâmerrâî, a.g.e., s.63-64.

24. Sâmerrâî, a.g.e., s. 173.

25. Sâmerrâî, a.g.e., s. 315-317.

26. Sâmerrâî, a.g.e., s. 315-317. 

, Nisan-Mayıs-Haziran 2013, Sayı :100

Yazar:
Osman Bodur
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 17-05-2013
6,722 kez okundu
Block title
Block content