Buradasınız

Kur’ân’ın Akide Üslûbu

İslâm’ın başlangıç kelimesi “Lâilâhe illallah”tır. Bu, şifre kelimedir, son derece kıymetli ve latif bir şifre. Evet, bütün Müslümanlar bunu söylerler; ama çok azı bunun gerçek zevkine varır. Bunun sebebi, inanç alanında kelâmî tasavvurlara gidişin insanı onun güzel ortamından ve ulvî vecdlerden (duygulardan) alıkoymasıdır.

Temelde İslâm Terbiye Eksenli Akidedir

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebevîde anlatılan İslâm inançları, insan vicdanında ve tavırlarında derin ruhî iz bırakan terbiyevî bir dokunuştur. Müslümanlar bu inançları Kur’ân’ın yüce ibareleriyle aldıklarında, onlarla hayret uyandırıcı bir tarzda amel ederler; çünkü yeryüzünde gezip dolaşan, yemek yiyen insanlar oldukları hâlde, yeryüzüyle ilgili şeylere bağlı normal insanlar olmaktan çıkıp, gökyüzünde meleklerle yarışacak varlıklar olmaya doğru süratle ve büyük bir derinlikle değişirler. Bu sebeple Allah, onlar vasıtasıyla medeniyet ve tarihte mucizeler gerçekleştirmiştir. Onların kendisiyle amel ettiği şeyin kimyası tektir. O da “Lâ ilâhe illallah”tır. Ama çeşitli ekol ve okullarıyla kelâm ilminin tasvir ettiği gibi değil, Kur’ân’ın âyât-ı beyyinatı ve muhkematı ile arz ettiği tarzdadır.

İslâm inançlarını bir zaman kelâmın zarurî deliller olarak imlâ ettiği, başka bir zaman da zarurî olarak öğrettiği taksimler, imanî terbiye âleminde etkili değildir; çünkü bunlar sadece Kur’ân’ın kelimelerinde ve harflerinde bulunabilecek rabbanî ruhtan ve taabbudî sırdan yoksundur. “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa ona bir hasene vardır. Hasene de on misliyledir. Ben “elif lâm mim” bir harftir demiyorum; “elif” bir harftir, “lâm” bir harftir, “mim” bir harftir.” (Tirmizî). Sonra cemal ve celâl açılarından İlâhî Zât’ın hakikatini kemal-i sıdkı üzere tabir etmek, ancak Allah’ın kendi zâtı ve sıfatlarını söylediği biçimde olur. Sınırlı nispetlerin ilim ve sıfat bakımından mutlak sınırsız olanı ihata etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla İslâm’da akideyi ifade etmede tevkîfîlik (nassa itibar) esastır.

İnancın Aktif Olması

Günümüzde insanların çoğu inançlar üzerine konuşur; fakat pek azı onlarla amel ederler, çünkü cedel ilmi kalbî meyveler vermez, o, mânâ âleminde seyreden kalbin ihtiyaçlarını değil, ancak tartışmacı aklın arzularını tatmin için bir esası netice verir. Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), kalbe nüfuz eden ve bir zerre olarak orada yerleşen, bahçeler ve ağaçlar bitiren bir hitapla imanî akideleri akıllara arz ediyordu.

“Lâ ilâhe illallah” inancının ihtiva ettiği, kendisiyle defalarca tarihin akışını değiştirdiği ve İslâm’da büyük tarihî şahısları ortaya çıkarttığı sır, sadece onun “güzelliğinde” gizlidir. Güzellik, ancak kalb ile hissedilecek bir şeydir. O, “Müslüman insan olmanın ne kadar da güzel olduğunu” hissetmektir. Dinle ilgili bu ince idrakin dışında hakkı yansıtmayan başka dindarlık şekilleri vardır. Dinin saflığı ve semavî olanın güzelliği, tevillerin tortuları ve ilimlerin taksimatında kaybolmuştur. Bir topluluk “kelâm”ı zemmetmiştir; ama onlar da reddederken, ilmî taksimlerde bulunurken ve “kelâm yaparken” mezhep çatışmasında eridiklerini idrak etmediler, dinin kıymet ve güzelliğinin kendilerinden kaybolduğunun şuuruna ermediler. Veya en azından onlar “Müslümanlar” olarak, yaptıkları tasniflerle, kendilerine tâbi olanlara gidişatlarında ruhanî zevkler ve güzellik dokunuşları bırakmadılar. Tasavvurları bir vadide, tasarrufları ise başka bir vadide idi. İşte bu apaçık bir hüsrandır.

Şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerîm ve Nebevî Sünnet kelâm ilminin bize ulaştıramayacağı büyük bir hakikati; inancımızın güzel olduğu gerçeğini söylerler.

Güzellik Akidesi

Günümüz Müslümanlarının çoğunun inançtaki bu güzelliği kaybedip dini sert ve yaşanması zor görmeleri cidden teessüf edilecek hususlardandır. Günümüzde insanların çoğunun dindarlığına musallat olan, söz ve fiillerdeki donuklaşma, kendilerinde güzellik olmayan siyasî ve içtimaî sebeplerden dolayıdır. Bu çeşit dindarlıkların dinin kıymet ve güzelliğinden inhirafa kapı aralaması kesinlikle caiz değildir. Allah (celle celâlühü), dini güzel olsun, kalb onun zevkini alsın, nefis ona bağlansın, insan onu çözemesin de, onun sırlı cazibesi ve değerli teşviki sayesinde âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olsun diye indirmiştir.

Kul, lafzî delâletlerini bilerek söylediğinde “Lâ ilâhe illallah”, durumu nitelemeyi, kemal ve celâl sıfatlarının zevkini dile getirmeyi ifade eden kalbî bir söz olur. Bu, Allah’a tam bir vicdanî boyun eğişin ifadesidir. Evet, “vicdanî” dedim, çünkü yalın biçimde Kur’ânî temel kullanımlarında böyle gelmiştir.

Sen dilde bu büyük sözü araştırsan, her ikisi de İslâm’ın temeli olan iki temel lafız üzerine oturduğunu görürsün: “Allah” ve “İlâh”.

“Allah” kelimesi lâfz-ı celâl, İlâhî Zât’a alem ismi, bütün güzel isimleri ve yüce İlâhî sıfatları hâvî isimdir. “Allah” lâfzı dilde müfrettir, çoğulu yapılamaz ve sayıca çoğalmaz.

“İlâh” kelimesine gelince o, kalbî şuurun idrak ettiği bir mânâya delâlet eden sıfat lafzıdır, dolayısıyla çoğalır ve “âlihe “şeklinde çoğulu yapılır. “Lâ ilâhe illallah”taki diğer ibareler, yani nefiy “Lâ”sı ve hasr edatı olan “illâ” ise, lügavî terkip ve yapıda, müminin kalbinde “ilâh” sıfatı ile “Allah” ismi arasında bir nevi alâka kuran nefiy ve isbat için rol üstlenirler. Bu araştırmada bizi de ilgilendiren bu alâkanın gerçekliğidir. Bu alâka, bu sözü gerçekten inanarak ve şuuru Yüce Mevlâ’sına yönelmiş olarak söyleyen kulun kalbinin akıttığı mânâları vicdana doldurur.

“İlâh” kelimesi, söylediğimiz gibi dildeki asıl kullanımında kalbî ve vicdanî bir kelimedir. Onun sevgi ve kızgınlık, sevinç ve hüzün, istek ve isteksizlik, rağbet ve rehbet gibi kalbî durumlara delâlet eden lafızlardan bir lafız olduğunu kastediyorum. Deve yavrusu annesine istekle bağırdığında Arapların söylediği “elihe’l-fasîlu-ye’lehu-elehen” sözü bunun aslıdır. Fasîl sütten kesilmiş, emmesi bıraktırılmış, kendisi çadırda alıkonmuş, annesi meraya salıverilmiş deve yavrusudur. Hâl böyle uzayınca annesini hatırlar, onu annesine karşı bir şevk, bir özlem sarar da –çünkü o yeni sütten kesilmiştir- sanki ağlar gibi bağırır, sesler çıkarır, Araplar da onun arzusunu anlatmak için “elihe’l-fasîl” derler. Bu durumda annesi onun lügavî anlamda “ilâhı” oluyor. Bu anlamda şair de şöyle der: “Elihtü ileyhâ ve’r-rakâibu vukfun/Atlılar durduğu sırada ben ona özlem duydum”.

Dilde varit olmuştur ki “Allah” ismi sadece Yüce Zât’a verilmiştir, başkası bu isimde ona ortak değildir, o hâlde “ilâh” ismi hem Allah Sübhanehu’ya, hem de tapılan putlara verilir. Sen “Allah” dediğinde onu sadece Allah Teâlâ için kullanmış olursun.

Yüce Yaratıcı’nın adının hayrette kalmak anlamına gelen “elihe-ye’lehu”den türemiş olduğu da söylenir. Çünkü Onun azameti karşısında akıllar hayrette kalır. “Elihe-ye’lehu-elehen” yani hayrette kalmak. Bunun aslı “velehe-yevlehu-velehen”dir. “Ve kad velihtü alâ fülanin” dendiğinde bu, “velihtü”de olduğu gibi “Benim ona olan özlemim arttı” anlamına gelir. Sığınmak anlamındaki “elehe-ye’lehu”den alınmış olduğu da söylenir. Çünkü Cenâb-ı Hak her halükârda kendisine kaçılacak, sığınılacak mercidir. (Lisanü’l-Arab, “elh” md.). Dolayısıyla bu lügavî çerçevede “ilâh” kelimesi, kalbin şevk duyduğu, vicdanı boyun eğme ve bağlanmaya sevk eden anlamındadır. Nitekim Allah (celle celâlühü), “Hevâsını ilâh edineni görmedin mi?” (Câsiye Sûresi, 22) buyurmuştur.

Fiil olarak tercih edilen, “elihe”nin “velihe”den olması ve “Allah” alem isminin bundan türemiş olmasıdır, çünkü her ikisi de kalbî mânâları ifade etmektedir. Hemze vav’dan bedeldir. Rağıb el-Isfahânî şöyle der: “Elihe fülanün-ye’lehu” abede/boyun eğmek mânâsındadır. Kelimenin aslı “vilah”dır. Hemze ‘vav’dan bedel yapılmıştır. Allah’ın bu isimle isimlendirilmesi, bütün yaratıkların hayvanat ve cemadat gibi varlıkların teshir veya bazı insanların irade ve teshir yoluyla ona boyun eğmesindendir. Bu sebeple bazı bilgeler, “Allah her şeyin mahbubudur” demişlerdir (el-Müfredat fî Ğaribi’l-Kur’an, “elihe” md.).

“el-Veleh”, aşırı sevgi ve şiddetli üzüntü sebebiyle meydana gelen deliliktir. Sevip de deli olan veya dul kalıp da üzüntüsünden deliren kadına “imraetün velûhun” denilir. İbn Manzur der ki, “el-veleh” hüzündür. Kelimenin şiddetli bir duygu, hüzün ve korku sebebiyle şaşkınlık ve aklın gitmesi anlamına geldiği de söylenmiştir. “el-veleh”: sevgilinin yokluğu sebebiyle aklın gitmesidir. Yavrusunu kaybetmiş deveye, onu sesler çıkararak aramaya yöneldiği için “nâkatün mîlâh” denir. Yine “velehet ileyhi telihü” denilir ki ona iştiyak duymak demektir. Yavrusuna karşı duygusu yoğunlaşan deveye “nâkatün vâlihun” denir. (Lisanü’l-Arab, “velehe” md.)

Sevgi ve Vicdan Akidesi

Böylece “elihe” ve “velihe” maddelerinin kalbî mânâlara geldiğini, icmâlî olarak bunların vicdanî alâka ve sevgi ile dolu olmayı ifade ettiğini görmüş oldun. Dolayısıyla müminin “Lâilâhe illallah” sözü, kalbinde hissettiği Rabbi ile alâkanın, yani Allah’tan başka sevilecek yok, Allah’tan başka korkulacak yok, kalbimin binasını ancak Allah’a yönelmek doldurur düşüncesinin ifadesidir. O, bu durumuyla, annesine şevkle inleyen deve yavrusuna çok benzemektedir, çünkü ayrılık acısı ve uzak olmanın yalnızlığını hissetmektedir. Müslüman, Allah’tan başka ilâh olmadığına şahadet ederken, kalbinin rağbet, rehbet, şevk ve sevgi bakımından sadece Allah’la alâkalı olduğuna şahadetini ikrar eder. Şüphesiz ki bu, büyük ve tehlikeli bir şahadettir. Çünkü kalbinde olanın doğruluğunu Allah’tan başka kimsenin bilmediği, sonra şahidinin kendisi olduğu şuurlu bir ikrar ve itiraftır. Kalbin hissettiği mânâlar ibarelerle sınırlanamaz, işaretlere hasredilemez. Dolayısıyla mekânın letafetinden Allah’tan başka ilâh olmadığına şahadetin hakikatinin tamamı idrak edilemez. Bu ancak hissedilir.

İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye (rh.) şöyle der: “Kulun Rabbine muhabbeti, düşünülen bütün muhabbetlerin üzerindedir ve diğer mahbublara nisbet edilemez. Bu Lâ ilâhe illallah hakikatidir (İbnü’l-Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn, 3, 18). Ve yine kendisi için yola çıkılacak nefis bir metinde şöyle der: “Şayet muhabbet bâtıl olursa iman ve ihsanın bütün makamları bâtıl olur, Allah’a yürümenin (seyr ilallah) bütün menzilleri devre dışı kalır. Muhabbet bütün makamların, menzillerin ve amellerin ruhudur. Bir kimse muhabbetten hâlî olursa o ölüdür, ruhsuzdur. Muhabbetin amellere nispeti, ihlâsın amellere nispeti gibidir. Bilakis muhabbet ihlâsın kendisidir, hattâ İslâm’ın kendisidir. İslâm, Allah’a itaat, sevgi ve zillet ile teslim olmaktır. Muhabbeti olmayanın kesinlikle teslimiyeti yoktur. Muhabbet Allah’tan başka ilâh olmadığına şahadetin hakikatidir. Çünkü “İlâh”, kulların kendisine sevgi ve zillet, havf ve recâ, tazim ve itaatle yöneldiği varlıktır. O, “me’lûh” mânâsındadır, “me’lûh” kalblerin kendisine teveccüh ettiği yani muhabbet ve zillet duyduğu demektir. Muhabbet kulluğun hakikatidir.” (Medâricü’s-sâlikîn, 3, 26).

İslâm’ın Mânâsı

“İslâm’ın mânâsı, âlemlerin rabbi olan Allah’a boyun eğmek, O’nun emrine teslim olmaktır. Bu vicdanî itiraf, yani kulun kalbinde “bulduğu” ve bu büyük âlemin seyyidine “boyun eğdiği” ânda idrak ettiği kalbini saran gerçek şuurun amelî ifadesidir.! Müslüman’ın kul olması hakikati, çoğu Müslüman’dan kaybolmuş, bu yüzden de bütün renk ve çeşitleriyle inhiraf meydana gelmiştir.

“Kul”un iradesi hiçtir. Kelâmî mânâda değil, vicdanî mânâda, yani, sen ey Müslüman, Vahid ü Kahhâr olan Allah’ın mülkü olduğun şuuruna eriştiğinde yıldızların felekler etrafında döndüğü gibi sen de kulluk ve hizmet feleği etrafında dönersin. “Semavât ve arzın kilitleri Allah’ın elindedir. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler hüsrandadır. (Zümer Sûresi: 60). “Abd” lafzının dildeki kullanımları, zillet, boyun eğme, râm olma ve bağlanma mânâlarının dışına çıkmaz, tıpkı ehlî hayvanların korku veya istek saikasıyla sahiplerine iradesiz ve ayrılmaksızın bağlandıkları gibi.

Kul, Mevlâ’sının önünde sadece hizmet kapısında, onun eşiğinde durmuş, sevenin şevki içinde, neden, niçin diye sormaksızın hemen yerine getirmek üzere emir ve nehiy bekler. “O yaptıklarından sorulmaz, onlar sorulurlar” (Enbiyâ Sûresi: 23). O en büyük mahbub, merğub, merhub olan Rab, kâinâtın ve bütün yaratılanların Rabbidir. Bu ruhî seyahatin sonunda insan İslâm akidesini tanır da şöyle der: “Bu, kul ile Allah arasında sevgi anlaşması veya bu esenlik düsturudur.”

Biz “muhabbet” dediğimizde bu, Kur’ân’da kapsamlı olarak kullanıldığı (câmi ve mâni) anlamdadır, yoksa dinde aşırı giden bazı taifelerin yönelişinde olduğu gibi değildir. Çünkü onlardan bir kısmı bunu söyleyerek havf ve recâ gibi bütün iman menzillerini iptal ederler. İş gider, Allah’ın, hakkında delil olarak indirmediği fakat onların ağızlarında geveledikleri birtakım kuru iddialara dönüşür. Hayır! Muhabbet sadık müminin kalbinde ancak havf ve recâ ile meydana gelir, rağbet ve rahbet gibi mânâlar ise ondan ortaya çıkar. Kur’ân-ı Kerîm ve Nebevî Sünnet bu hususta gayet açıktır. Bu ikisinden ancak cahil olan veya hevâsına tâbi olan sapar. Hakiki ve sadıkane seven, havf ve recâsı ölçüsünce haramlardan korkar, günahlardan haşyet duyar. Muhabbeti havf ve recâdan tecrid eden kimse yalancılardan olur.! Âlemlerin Rabbi “Onlar hayrâta koşuyor, rağbet ve rahbet içinde Biz’e dua ederler ve Biz’den haşyet duyarlardı” (Enbiyâ Sûresi: 90) sözüyle nebi ve resullerinin saffetlerinden bahseder. İşte öncekilerin ve sonrakilerin seyyidi olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, “Allah’a yemin olsun ki, sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı en takvalı olanınız benim” diye ümmeti içinde ilân ediyor, “Sünnetimden yüz çeviren benden değildir” buyuruyor (Buhârî, Müslim). Dikkat ediniz bu yoldan herhangi bir inhiraf, ya dini bilmemekten veya açık bir dalaletten meydana gelir.

Bu ölçüye göre diyebiliriz ki İslâm akidesi muhabbet üzerine kuruludur ve hattâ bir muhabbet sözleşmesidir. Bu mânâsıyla İslâm akidesi cemal nurları ve celâl tecellîleri olarak tezahür eder. Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Allah Tealâ, Lâ ilâhe illallah diyen ve bununla Allah’ı arayan kimseyi yakmayı cehennem ateşine haram kılmıştır.” (Buhârî, Müslim) deyişi boşa söylenmiş değildir. Bir kelime telâffuz edeni Cennet’e sokar mı? Evet, ama bu sadece bir kelime veya kelimeler değildir, bu kalbî bir yöneliş, vicdanî bir meyildir, bu, “muhabbet” meselesidir. Kim Allah’ı severse, Allah da onu sever. Bu, güzel ve büyük bir hakikattir. Bunun zevk ve vicdan bakımından idrak edilmemesi, dinin mânâlarını zayi etmeye ve insanlardan çoğunun dinin müstakim yolundan inhirafına sebeptir.

Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 88

Yazar:
Ferid el-Ensârî
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 13-05-2011
4,171 kez okundu
Block title
Block content