Buradasınız

Kur'ân’daki Münafık Tiplemelerinde Görülen Karakteristik Özellikler

Nifak, ne-fe-ka fiil kökünden gelir. Bu fiilin çeşitli mânâları vardır. Fiilin asıl mânâsı olan "geçmek, tükenmekle ilgili ola­rak (Lisânu'l-Arab, 10:358) kendinden türeyen nefak kelimesi, "iş­lek yol, yer altında bir ucundan girilip öbür ucundan çıkılan yol" demektir (İsfahanî, s, 502). Bu mânâda Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Eğer onların hakka sırt çevirmeleri sana pek ağır gelip de kendilerine bambaşka bir mucize getirmen için yer altında bir geçit (nefak) veya göğe çıkacak bir merdiven arama peşinde olursan, şunu bil ki, şayet Allah dileseydi onların hep­sini elbette doğru yol üzerinde toplardı" (En'am sûresi, 6/35).

Münafık için bu kelimenin kullanılmasında, nifak kelimesi­nin sözlük anlamı ile münafığın psikolojik durumu arasında in­ce bir münasebetin vurgulanmak istendiği sezilmektedir. Şöy­le ki "yer altında bir ucundan girilip öbür ucundan çıkılan yol" tanımı, insan zihninde bu giriş ve çıkışın normal bir giriş ve çı­kış olmayıp, âdeta kimseye görünmek ve kimse tarafından bi­linmek istemeden gizli gizli yer altı deliklerinde, dehlizlerinde dolaşmak, bu dehlizlerin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmak, dehliz içinde tüm sırlarını muhafaza etmek ve dilediği­ni yapmak gibi.

Münafık

Münafık kelimesinin türediği "na-fe-ka" fiili ise "tarla fa­resinin kendi yuvasına giriş ve çıkışı" için kullanılmaktadır. Buradan hareketle münafık kişi de "İslâm’a bir yerden girip başka bir yerden çıkan" mânâsına gelmektedir. Bu hususi manasıyla münafık, İslâm’dan önce kullanılmamaktaydı. (lisânü'l-Arab, 10:359)

Münafığın hâlini ifade eden nifak kelimesi "ne-fe-ka" fiili­nin doğrudan üçlü yapısından geldiği hâlde, münafık, fiilin kar­şılıklılık ifade eden dörtlü 'müfaale' babından gelir. Bu da, mü­nafığın gerek kendine, gerek Allah'a ve gerekse başkalarına karşı ikili bir pozisyonda bulunduğunu ve giriş-çıkışlar içinde olduğunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyar (Ünal, s. 368).

 

MÜNAFIKTA GÖRÜLEN TEMEL KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLER:

1- Münafık ve Şüphecilik

Şüphe unsurunun münafığın zihnî yapısındaki yerini sıh­hatli bir şekilde analiz edebilmemiz için sathî de olsa felsefî açıdan 'şüphe' kavramı üzerinde durmamız gerekiyor.

Felsefede hakikate ulaşabilmek için kullanılan yöntem açı­sından iki türlü şüphe söz konusu edilmektedir:

1- Metodolojik şüphe. 2- Septik şüphe (Bolay, s. 265).

Metodolojik şüphe, kesin bilgiyi buluncaya kadar tüm bil­gileri gözden geçirme anlamında bir yöntem olarak şüpheciliği kullanma tarzıdır (Hançerlioğlu, s. 390). İslâm Dünyası'nda Gazzâli, Batı âleminde Descartes bu çerçevedeki şüpheciliğin önde gelen temsilcileridir. Metodolojik şüphede, şüphe gaye değil, sadece hakikati bulmak ve yakinî (kesin) bilgiye ulaş­mak için bir vasıtadır.

Septik şüphe anlayışı ise, hiçbir bilginin yakîni olmayaca­ğını, aksine daima şüpheli olduğunu, aklın asla tereddütten kurtulamayacağını, bu yüzden de asla kesin bilgiye ulaşama­yacağını, hiçbir araştırmanın olumlu veya olumsuz bir netice­ye bağlanamayacağını ileri sürer. Bir şey hakkındaki hükmün daima askıya alınması gerektiği düşüncesiyle ilmî bilginin im­kânına itiraz eder.

Felsefî bir okul ve doktrin olmaktan çok felsefî bir tutum, ruhî bir tavır ifade eden bu mânâdaki kuşkuculuk, bir ruh buh­ranını, bir imansızlık zihniyetini, daimi şüpheden kendisini kur­taramayan kesintisizlik hâlini ifade eder (Bolay, s. 265).

Septik şüphe, duyusal tecrübelerden tutun, dinî itikatlara kadar insanın bütün inançlarına yönelik bir tavırdır. O, bir iddi­adan çok bir tavırdır. Çünkü, bir iddia olarak o kendi kendisiy­le çelişir. Böylesine bir tutum, zorunlu olarak ya yeise ya da kinizme götürür, şahsiyet gelişimini engelleyebilir. Çünkü, iman olmaksızın kişilik mümkün değildir (Tillicih, s. 29).

Kur'ân'da münafık ve şüphe ilişkisi:

Kur'ân'da münafık ve şüphe arasındaki münasebetin key­fiyeti ise şu âyet-i kerimelerle ele alınmaktadır:

Senden ancak Allah'a ve Âhiret gününe iman etmeyenler, kalpleri şüpheye düşenler izin ister. Onlar, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar (Tevbe sûresi, 9/145).

Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar, kalplerinde bir şüphe olarak sürüp-gidecektir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir (Tevbe sûresi, 9/110)

O gün münafık erkekler ile münafık kadınlar iman edenlere derler ki: "(Ne olur) Bize bir bakın sizin nurunuzdan birazcık alıp yararlanalım". Onlara: "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın" denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet dış yanında o yönden azap vardır. (Münafıklar) onlara seslenirler: "Biz siz­lerle birlikte değil miydik?" Derler ki: "Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz. Mü'minlere (felâket) gözettiniz, (Allah'a ve İslâm'a karşı) hep kuşku beslediniz. Sizleri kuruntular ya­nıltıp aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan ölüm) geliverdi ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak hattâ ma­sumca sizden görünerek) aldatmış oldu" (Hadid sûresi, 57/13-14).

Gerçek şu ki, iman edip sonra inkâra sapanlar, sonra yine iman edip sonra inkâra sapanlar, sonra da inkârları artanlar... Allah, onları bağışlayacak değildir, onları doğru yola da ilete­cek değildir. (Nisa sûresi, 4/137).

(işte bu şekilde münafıklar) arada bocalayıp dururlar. Ne onlara (mü'minlere), ne bunlara (kâfirlere bağlıdırlar). Allah ki­mi şaşırtırsa sen ona asla bir yol bulamazsın. (Nisa sûresi,4/143).

Âyet-i kerimelerde şüphenin münafığın kalbinde sürekli kanayan bir yara olduğu üzerinde vurgu yapılmaktadır ki, bu şüphe hak ve hakikate ulaşmak için bir vasıta olarak kullanılan metodolojik şüpheden daha ziyade, ruhî bir tavrı ifade eden septik şüpheye benzerlik göstermektedir.

Meseleye bu açıdan bakan Elmalılı, münafığın kalbi ru­hanîsinde bulunan 'şek ve şüphe'nin çerçevesine dair şu dik­kat çekici izahlarda bulunur:

Burada 'maraz' kelimesindeki tenvin, korkutmak içindir. Demek korkunç bir hastalık var. Bütün ahlâksızlığın başlangıcı olan büyük bir hastalık var. İdrak ve iradenin afeti olan bir hastalık var. Bu hastalık, rivayete ve dirayete dayanan tefsirle­rin ve bilhassa selef müfessirlerinin açıkladıkları üzere inanç­sızlık hastalığı, şek, şüphe, kuşku hastalığı, özetle şüphe ve nifak hastalığıdır. Bunlar, bütün kötü niyetlerin başıdır. Buna yakalanan kimse, hak tanımaz, Allah'tan şüphe eder, Allah'ın emrinden şüphe eder. Allah'ın 'Onda şüphe yoktur' buyurduğu kitabından şüphe eder. Allah'ın peygamberinden şüphe eder. Allah'ın halis mü'min kullarından ve onların doğru olan fiil ve hareketlerinden şüphe eder. Her şeyden şüphe eder, hattâ kendinden şüphe eder. Bilginin kıymeti kalmamıştır. Onun gözüne hak ve hakikat kendinden ibaret görünür. Bakar ki, kendisi şek ve şüphe ile doludur. Kendine benzeterek hükmeder. Herkesi ve her şeyi şüpheli görür. Yerler, gökler, ağaçlar, taş­lar, hayvanlar, insanlar, Allah, Peygamber, hep onu aldatıyor zanneder. O münafıkların kalplerinde işte bu hastalık vardır. Ve her hastalık huy ve tabiat olmadıkça tedavisi mümkündür. Bunlar ise bu hastalığı tedavi etmek için gelmiş olan hak dine sarılmazlar da, ondan da kuşkulanırlar (Yazır, 1:206-207).

Şüphe üzerindeki felsefî değerlendirmeler ile Elmalı’nın izahları yan yana getirildiğinde diyebiliriz ki, münafık tipolojisinde gözlemlenen şüphe, septik şüphe kategorisi içine gir­mektedir. Münafığın Allah'tan kendi nefsine uzanan çizgide her şeyden kuşku duyması, ancak bu tür bir şüphenin kaçınıl­maz sonucu olarak izah edilebilir, diye düşünüyoruz.

Bu noktada hakiki mü'minlerin 'şüphe' konusundaki iç hâllerini zikredersek 'efradını cami, ağyarını mani' kriterinin 'ağyarını mani' olan kısmını gerçekleştirmiş oluruz. Hucurat sûresi'nde gerçek mü'minler tarif edilirken şöyle buyruluyor: "Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'ı ve Resulüne inan­mışlardır ve sonra da hiçbir şüpheye düşmezler" (Hucurat sûre­si, 49/15). Yani onlar, Allah ve Resulüne iman etmişler, dilleriy­le ikrar verdikleri gibi kalpleriyle de sağlam inanmışlardır. Son­ra da işkillenmemiş, şüpheye düşmemişlerdir. Demek ki iman etmek için önce kalpten şüpheyi atmak şart olduğu gibi ileride devamı için şüpheden uzak olmak da şarttır. Fakat burada bir nokta vurgulanmalıdır ki, artık kendisinden şüphe duyulmaya­cak iman tasdike dayanan imandır ve tasdik ise, yakîn gerek­tirir. Yakîn'in dereceleri olmakla, bunlardan ilme'l-yakîn dere­cesine bile artık şüphe yaklaşamaz. Böyle bir iman ise, başta taklide dayansa bile, artık tefekkür, ibadet, müşahede gibi yol­larla tahkikî hâle gelmiş imandır.

2- Münafık ve İftira Tutkunluğu

İftira, birinin yapmadığı bir fenalığı, işlemediği bir kusur veya suçu ona yüklemekle, yalan söylemek ve bunun için de çok kez bunu yaymak suretiyle başkalarını buna inandırmaya çalışmaktır.

'İftiranın psikanalizi' üzerinde duran Prof. Dr. Adasal, ifti­rayı oluşturan harçların; kıskançlık, nefret ve saldırganlık dür­tüleri olduğu tespitini yapar. Adasal'a göre iftiracı, başkasını karalar ve suçlandırırken bir çeşit telâfide bulunur. Bu sebep­le, iftiracı için belirli bir kişiyi itibardan düşürmek kendi adına bir başarıdır. Hattâ, vakanın önemine göre bir kahramanlıktır (Adasal, s. 156).

O hâlde, iftiracı bir çok vakalarda aşağılık duygusunun manevi baskısı altındadır ve kurbanı olan kişiyi konumundan düşürmek suretiyle kendisini üstün göstermek kavuşmak iste­mektedir (a.g.e., s. 157).

Kur'ân'da İftira-Münafık İlişkisi

Şimdi Kur'ân-ı Kerim'de münafık kişilik ile iftira arasındaki ilişkiyi konu edinen âyet-i kerimeleri ele alalım.

Nur sûresi'nde Asr-ı Saadetteki 'ifk' hâdisesi örneğinde iftira ile münafıklar arasındaki birebir ilişki gözler önüne seril­mektedir:

Başkalarını yalan yere iffetsizlikle suçlayanlar, içinizden bir güruhtur (fakat siz, bu haksız suçlamaya maruz kalanlar,) bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın; tersine bu sizin için bir hayırdır, (iftiracılara gelince) onların her biri (böyle yapa­rak) işledikleri günahın yükünü taşıyacaklardır; ve onlardan bu (günahın) işlenmesinde başı çekenleri vahim bir azap bekle­mektedir (Nur sûresi, 24/11).

Mü'minler arasında çirkin söylentilerin yayılmasından hoşlananları, bu dünyada da Âhiret'te de can yakıcı bir azap beklemektedir. Çünkü (her şeyin önünü-sonunu) Allah biliyor, ama siz bilmiyorsunuz (Nur sûresi, 24/19).

Tarihî örneğin müşahhaslığı içinde, somut veriler üzerinde mevzuumuzu incelemeye çalışacağız: Nur sûresi 11. âyet-i kerimede iftiranın irtikabında başı çeken kişi olarak anlatılan şahıs bütün müfessirlerin ittifakıyla İbn Selûl'dür. Hz. Âişe Validemize iftirayı kasden ilk önce o ortaya atmış, cinaslı lâ­kırdılarla mü'minleri gizliden gizliye tahrik etmeye çalışmış ve böylece vebalin büyümesine sebep olmuştur (Yazır, 4:3489)

Kanaatimizce, hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır ki, İbn Selûl'ün bütün nifak hareketlerinde, onun ruh hâli birinci derecede müessir rol oynamıştır, İbn Selûl'ün İslâmiyet’e, bil­hassa Allah Resûlü'nün şahsına olan iç bakışını analiz edebil­memiz için, onun hicretten önce Medine toplumu içindeki sosyal konumu ve istikbale dair beklentilerini hatırlamamız uy­gun olacaktır.

Tarihî kaynaklara göre Evs ve Hazrec arasında vuku bulan savaşlardan 'Yevm-i Hadaık' diye adlandırılan savaşta Hazrec kabilesinin başında Abdullah İbn Ubeyy ibn Selûl vardı. Fakat, 'Yevm-i Hadaık'tan sonra İbn Ubeyy tarafsız kalmış, bu saye­de hem Evslilerin, hem de Hazreclilerin sevgisini kazanmıştı. Şu hâlde, Nebiyy-i Ekrem'in (s.a.s.) Medine'ye hicret edeceği sırada her iki kabile Abdullah b. Ubeyy'i kendilerine başkan yapmaya hazırlanmış durumda idi. Böyle bir olay, ibn Ubeyy'in Medine emiri olmasını sağlayacaktı. Hattâ kaynaklar, ibn Ubeyy için, boncuklardan dizili krallık tacının sipariş edildi­ğinden bile bahsetmektedir (ibn Hişam, 2:446).

Hicretin ilk yıllarında geçen şu tarihî hâdise de, İbn Se­lûl'ün psikolojik durumu adına önemli ip uçları taşımaktadır:

Resûlüllah, sahabeden Sa'd ibn Übade'yi hasta ziyaretine giderken İbn Übeyy'i evinin gölgeliğinde toplantı hâlinde gördü, ibn Ubeyy, burada Müslümanlardan, Medineli müşriklerden ve Yahudilerden bazı kişilerle oturmakta idi. Allah Resulü (s.a.s.), yanlarına uğradığında ibn Übeyy elbisesiyle burnunu kapadı. Yüzünü ekşiterek, 'üzerimizi tozlatma' dedi. Nebiyy-i Mükerrem (s.a.s.), selâm verip merkepten indi. Orada bulunanları Allah'ın birliğine davet etti ve Kur'ân-ı Kerim okudu. İbn Ubeyy hiç konuşmamış ve devamlı susuyordu. Bir ara şunları söyledi: "... Ey kişi! Ben, senin söylediklerinden bir şey anlamıyorum. Fa­kat Sen evinde otur! Bu söylediklerini sana gelenlere anlat! Sa­na gelmeyenlerin, Senin söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de rahatsız etme!" Orada bulunan Abdullah İbn Revaha ve bazı Müslümanlar o güne kadar İbn Ubeyy'e yapmadıkları muhalefeti gösterdiler. Ortalık karıştı. Resûlüllah müdahele etti ve münakaşanın büyümesini önledi.

Sa'd ibn Ubade hâdiseyi öğrenince, Resûlüllah'a Medi­ne'deki durumu arz etti. Onu affetmesini istedi ve şöyle dedi: "Allah'ın iradesi sana peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti. Oysa ki şu beldenin halkı, ibn Ubeyy'in başına taç giydir­meye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu kendilerine hüküm­dar yapmaya hazırlanmıştı. Yüce Allah'ın seni bize Peygam­ber olarak göndermesi, onların bu düşüncelerini gerçekle­ştirilemez bir hâle getirince İbn Ubeyy çok üzüldü. O çirkin ha­reketi bunun için yapmıştır" (Buharî, tefsiru sûre-i Âl-i imran).

İşte İslâmiyet’in Medine'ye gelişiyle krallık tacını kaybetti­ğini düşünen İbn Selûl, hiçbir zaman bunu hazmedemedi. An­cak kabilesi içinde yükselen değer İslâmiyet olduğundan ona karşı da açıkça cephe alamadı. Kıskançlık, nefret ve haset duyguları içinde içten içe kaynayıp dururken kendisince, fırsat olarak gördüğü zaman ve zeminlerde iftira atmak suretiyle bu duygularını dışa vurma eğilimi göstermekteydi ki, 'ifk' hâdise­sinde yaşanan da bundan ibaretti.

Prof. Dr. Mahmud Hicazi, Nur sûresi, 24/19 âyetini tefsir ederken, aynı yorumu yapar:

Âyet-i kerimede, fuhuş haberlerinin anlatılmasından hoş­lanmanın, kalbî bir hastalık olduğuna işaret edilmektedir. Bu hastalığa, insanlardan üstün olmak ve insanlara karşı büyük­lük taslamak isteyen ve Rabbilerinin onlara verdiği nimetler­den dolayı onları kıskanan kişiler mübtelâ oluyorlar. Bu gibi kimseler, Allah'ın nimetlerine ve lütfuna mazhar olan kimsele­rin şereflerinin lekelenmesini, ırzlarının payimâl edilmesini is­terler ki, bunu da kendileri için bir üstünlük sayarlar, işte ibn Selûl ile Resûlüllah arasında geçen durum buna örnek teşkil etmektedir (Hicazı, 4:244).

3- Korkaklık Hâli

Korku, "tehlikeler karşısında hissedilen bir duygudur ve en tabiî tepkisi kaçma" (Ankay, s. 33) olarak kendini göstermekte­dir. Esasında bu çerçevedeki bir korku normal insan için tabiî ve gerekli bir hâldir. Ancak "bir dış korku nesnesi olmadığı hâlde fizyolojik ve psikolojik belirtilerin bulunduğu bir korku biçimi (kaygı/anksiyete) daha vardır ki," (a.g.e., s. 33) işte ruh hastalıklarında görülen korku şekli budur.

 Münafık bir şahısta değişmez ana karakterlerden de biri de bu mânâdaki korkaklıktır. Zaten inanmadığı hâlde inanıyo­rum demesinin asıl saiki "hak karşısında ne onu açıkça kabul edecek cesareti, ne de onu açıktan açığa inkâr edecek cüreti olmamasından" kaynaklanmaktadır. Evet, münafık sürekli bir korku psikozu içindedir. Çünkü o, "kalbinin derinliklerinde sakladığı kâfirliği açığa vuracak bir sûrenin inmesinden" (Tev­be, sûresi, 9/64) sürekli endişe duymaktadır.

Bu sebeple "onun hâli, koyu bulutlu, şimşekli ve gürültülü bir gökyüzü altında yağmura tutulmuş, ölüm korkusu içinde yıldırımlara karşı parmakları ile kulaklarını tıkayan kimsenin hâline benzemektedir" (Bakara sûresi, 2/19). Bu temsilde münafı­ğın iç dünyası ortaya çıkarılmaktadır. Öyle ki o, "korku şidde­tinden, bütün mevcudatın kendi aleyhine düşman olduğunu zannetmekte ve bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin ola­mamaktadır" (Bediüzzaman, s. 140). Bu haliyle o, "kılıçların parıl­tısını görüp gözlerini yummakla veya tüfeklerin seslerini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden korunmak isteyen ahmak gibi bir vaziyet göstermektir" (a.y.). "el-hâinü hâifun = Hain korkak­tır." fehvasınca, nabzı hep korkuyla atmaktadır. Bundan dolayı o, "her sesi, her hareketi kendi aleyhinde sanır" (Münafikûn, sûresi, 63/4) ve bu dehşet-panik ruh haleti içinde kendisinden başka her şey ve herkese karşı düşmanlık duyguları taşır; gü­cü eline geçirdiği zaman etrafa zulüm saçar, kuvvet ve iktidar­dan yoksun olduğunda da entrika ve komplolarla iftira ve ka­ralamalarda bulunur. Bu sebepledir ki, "münafık, dünyanın ni­metlerine gark olsa bile yine iğneli beşikte yaşıyor gibi yaşar."

Münafıkların bu dengesiz korku hâlinin psikolojik kökeniyle alâkalı Seyyid Kutup'un tespiti bir hayli ilgi çekicidir: "Al­lah'a inanmayan ve O'na boyun eğmeyen biri, kendisi gibi bir insana boyun eğer ve ondan korkar" (Kutup, 5:332).

Esasında, Kur'ân-ı Kerim bu durumu hayret ve şaşkınlıkla karşılanması gereken bir manzara olarak nazarlarımıza arz et­mektedir: "Onların kalplerinde sizden duydukları korku, Al­lah'tan korkmalarından daha ileridir. Bu böyledir, çünkü onlar, gerçeği bilip anlamayan kimselerdir" (Haşr sûresi, 59/13).

Ahzab sûresi'nde münafıkların psikoz denecek ölçüdeki bu korku hâllerine vurgu yapılmaktadır: "Bu münafıklar, düş­man birliklerinin gitmediğini sanıyorlardı. Eğer o birlikler bir daha gelecek olsa, arzu ederlerdi ki, çöllerdeki Bedeviler arasında bulunsunlar da, sizin haberlerinizi sorsunlar" (Ahzab sûre­si, 3/20). Razi, âyeti izah ederken psikolojik bir yaklaşımla, "Son derece korkak olduklarından, düşman kuvvetleri çekip gittiklerinde bile onların gittiğine inanmamakta, hayalî korku­ları devam etmektedir." değerlendirmesinde bulunur.

Aynı sûrede nifak ehlinin ölüm karşısındaki korkularının fizyolojik belirtileri de nazara verilmektedir: "Savaşa katıldıkla­rında da size karşı pek cimri ve kıskanç davranırlar. Hücum eden düşmanın ortalığa saldığı büyük korku gelince, ölüm bay­gınlığına düşmüş kimsenin bakışı gibi, gözleri dönmüş bir tarzda sana baktıklarını görürsün" (Ahzab sûresi, 33/19). Tabloda somutlaştırılan hareketler ve tavırlar tir tir titreyen, ödleri ko­pan korkakların dehşet anındaki durumlarını anlatmaktadır (Ku­tup, 8:298). Bu noktada, aynı şartlar içinde bulunan mü'minlerin meseleye karşı nasıl bir tavır sergilediğini ifade eden âyet­leri hatırlarsak, münafıkların korku hâlleri daha iyi anlaşılabile­cektir: "Mü'minler, saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce: İşte bu, Allah ve Resûlü'nün bize vadettiğidir' derler!

Allah da, Resulü de elbette doğru söylemişlerdir.' Mü'minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece, iman ve tes­limiyetlerini artırdı. Mü'minlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah'a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler. Onlar­dan kimi adadığını ödedi, canını verdi; kimi de şehitliği gözle­mektedir. Onlar, verdikleri sözü asla değiştirmediler" (Ahzab sûresi, 33/22-23).

4- Narsistlik psikozu

Narsisizm, kişinin sadece kendi kendine hayran olması saplantısıdır. Böyle bir kişi, kendi önemi konusunda şişirilmiş bir kanaate sahip, zihni başarı fantezileriyle meşgul, sürekli olarak hayranlık ve ilgi arayan, başkalarının ihtiyaçlarına karşı duyarsız olan ve çoğu kez onları kullanan bir kişilik ortaya ko­yar. Münafıkların da kendi düşünce ve zekâlarını tek doğru kabul etmeleri, kendilerinden başka bütün insanlarla alay et­meleri gibi tavırlarla böyle bir saplantı içinde oldukları görül­mektedir.

Önce, bu durumu açık bir şekilde ortaya koyan âyet-i ke­rimeleri zikredelim. Bakara sûresi'nde şöyle buyurulur:

O adama: "Allah'tan kork da fesat çıkarma!" denildiğinde, kendini benlik ve gurur kaplar ve bu, onu daha fazla günaha sürükler. Böylesinin hakkından Cehennem gelir. Gerçekten ne fena yataktır o Cehennem !.. (Bakara sûresi, 2/206).

Onlara: "Gelin Resûlullah'ın huzuruna varın, sizin için dua etsin, Allah'tan size af dilesin" denildiğinde açıktan bir şey söyleyemediklerinden, kibirlerinden ötürü başlarını sağa sola büker, içten içe homurdanırlar ve onların kibirli bir şekilde töv­beye yanaşmayıp yan çizdiklerini görürsün" (Münafikûn sûresi,63/5).

Münafıkların benlik ve gurur göstermekle birlikte kendile­rinden başka bütün insanları küçük gören hâllerini daha net bir şekilde kendi ağızlarından dökülen şu ifadeler ortaya koy­maktadır. "Ne zaman onlara: 'Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin.' denilse 'Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?' derler. Asıl beyinsizler kendileridir de far­kında değiller" (Bakara sûresi, 2/13).

Münafıkların böyle bir tepki vermesinde Müslümanları ha­fife aldıkları ve kendilerini diğer insanlardan çok farklı ve üstün bir konumda gördükleri açıktır. Sanki böyle bir karşılık ile ken­dilerince daha farklı bir inanma şekli olabileceğini vurgulamak istemektedirler.

Seyyid Kutup, Bakara sûresi'nde resmedilen münafık tip­lemelerinin "toplumların üst tabakasını oluşturan kesiminde rastlandığı" hususunu hatırlatıp meseleyi sosyal psikoloji açı­dan şöyle izah eder: "İslâm'la görünüşte de olsa iyi geçinme­ye mecbur olanların başında bir kısım 'kabile reisleri' geliyor­du. Bunların aile ve akrabaları İslâm'a girdikleri için, cahiliye döneminden kalan mevkii ve menfaatlerini korumanın tek yolu olarak, kendi yakınlarının benimsediği bu yeni dine en azından görünürde bağlanmaları kaçınılmaz hâle gelmişti" (Kutup, 1:38).

Bediüzzaman Said Nursi de bu âyet-i kerimenin tefsirini yaparken, münafıkların bu ifadelerle kendilerini "seçkin/elit bir tabaka" olarak takdim etmeyi arzuladıklarını vurgular ve onla­rın müzmeratlarını deşifre babında şu değerlendirmede bulu­nur (sadeleştirerek):

"Bizlerle sokaktaki insan arasında çok fark var. Biz onlara kıyas edilemeyiz. Çünkü biz zenginiz, onlar fakir. Biz aydınız, onlar cahil. Onlar mecburiyetten dolayı imana gelmişlerdir. Onların dindarlığı şartların zorlamasıyladır. Biz ise izzet ve ser­vet sahibi kimseleriz." işte böyle kendilerini toplumun seçkin tabakası, elit takımı, aydın kesimi gördüklerinden onların imanları, din anlayışları, İslâmî düşüncelerinin de farklı olması gibi bir saplantı içinde oldukları görülmektedir. Bir taraftan dini en iyi ve en mükemmel şekilde kendilerinin anladığı iddiasında bulunurken, diğer taraftan da Müslüman halkı oluşturan büyük çoğunluğu idrak yoksunu, dinin özünü anlamaktan uzak geri kafalı beyinsizler olarak nitelemektedirler. Evet denilebilir ki, ancak narsist bir ruh hâlinde görülebilecek bakış açısıyla ken­di düşünce, kendi zekâ, kendi anlayışına aşık bir sarhoşluk içinde, sosyal konumlarını da ölçü kabul ederek dinde de ayrıcalıklı bir yer istemektedirler.

5- Beğenmeme Kompleksi:

Alfred Adler, bu eğilimi "bir insanın başkalarının değerini küçülterek kendisinin herkesten üstün olduğu duygusuna ulaşma çabası" (Adler, s. 215) olarak tanımlamaktadır. Sanıyo­ruz, istihza ve alayı kendisine itiyad edinen ve hattâ bunu bir iş ve meslek olarak yapan münafıkların tavırları böyle bir kompleksten kaynaklanmaktadır. Gerçekten de münafık istih­za ve alayı kendisine iş edinmiş gibidir ve zaten bu hâlini 'ce­saretini göstermek için hırsızlığından dem vuran hırsız misali' itiraf etmektedir: "Biz onlarla (Müslümanlarla) başka değil, an­cak alay ediyoruz" (Bakara sûresi, 2/14).

Bu zaaf, münafık bir ruhta öylesine yer edinmiştir ki, her mevzu onun için alay ve eğlence konusu olabilir. Meselâ "sa­dakalar hakkında, gönül rızası ile teberruda bulunan mü'minlere (bir türlü), güçlerinin yetebileceğinden başkasını bulama­yanlara da (bir başka türlü) lâf atarak onlarla eğlenirler" (Tevbe sûresi, 9/79).

Hattâ bu mevzuda insanoğlunun düşebileceği en son nok­taya düşerek, alay mevzuunu Allah'a ve O'nun Rasulü'ne ka­dar uzatmaktadırlar: "Yemin olsun ki, (Tebük Seferi'ne gider­ken seninle alay eden) münafıklara '(benimle ve Kur'ân'la ni­çin alay ediyorsunuz?' diye) sorsan, mutlaka, 'Biz sadece (lâfa) dalmış şakalaşıyorduk! derler. 'Allah ile, âyetleri ile ve Peygamberi ile mi eğleniyordunuz?' de" (Tevbe sûresi, 9/65).

Peki, münafık istihza ve alaya niçin bu denli bir eğilim göstermektedir?

Çünkü münafık, toplum içinde kendisinin en üstün ve ayrı­calıklı bir şahıs olduğunu ispat etme gayesi gütmektedir. Ri­yaya, gösterişe, çalıma çok düşkün olması da, bu gayeye ulaşma çabasının bir delilidir. Bu sebeple o, "ne yapıp yapıp bütün insanlardan üstün olmaktan ve başka insanların karak­terlerini tenkit etmekten hoşlanmaktadır. Tenkit etmekten bıkıp usanmayan bu gibi fertlerin her şeyi kötüleyen, hiçbir şeyi be­ğenmeyen bir tavır takınmış olmaları, oldukça yaygın olan bir karakter özelliğinin ifadesidir" (Adler, s. 215).

Bu öyle bir ruh hâlidir ki, "başka insanın değerinin kabul edilmesi, böyle bir insanın ruhunda kendi şahsiyetine yapılmış bir hakaret olarak görülmektedir" (a.g.e., s. 215). Bu sebeple "saygınlık edinme çabalarının en yoğun olduğu kişilerde düş­manlık duyguları, genellikle başkalarını aşağılama isteği şek­linde ortaya çıkar" (Horney, s. 155).

6-Münafık ve kindarlık:

Münafığın psikolojik dengesizliklerinden birisi de, inanan gönüllere karşı gösterdiği haset, kin, nefret duygularında ken­dini göstermektedir. Kur'ân-ı Kerim'de bu durum, münafığın şeytana benzetilmesi temsiliyle anlatılır:

Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana inkâr et der. İnsan da inkar edince: Ben senden uzağım, çünkü ben Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım, der (Haşir sûresi, 59/16).

Bu temsili iyi kavrayabilmemiz için şeytanın insanoğluna karşı olan hissî bakış açısını hatırlamamız gerekir. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi şeytan, "Âdemoğlu secde ile emrolundu, secde etti, kazandı. Ben de secde ile emrolundum; secdede bulunmadım kaybettim" (Müslim, iman 133) diyerek in­sanoğluna karşı olan kıskançlık duygularının sebebine işaret eder. Bu sebepledir ki o, "insanoğlunun apaçık düşmanıdır"  (Bakara/2:168). Bu öyle bir düşmanlıktır ki, "Ya Rabbi! Beni az­dırmana karşılık, yemin ederim ki ben de, dünyada onlara gü­nahları süsleyeceğim ve ancak senin ihlasa erdirdiğin kulların müstesna, onların hepsini azdıracağım" (Hicr sûresi, 15/39-40) diyecek kadar hased, kin, nefret ve öfke ile dopdolu bulunan bir düşmanlıktır.

İşte şeytandaki bu hâlet-i ruhiye, kendini ilhada kaptırmış ve küfür, tabiatının bir yanı hâline gelmiş münafıklarda da ina­nan ve salih amellerde bulunan insanlara karşı gösterilmekte­dir. Şöyle ki: Münafıklar, "yerinde takıyye ve iğfal mülahaza­sıyla Allah, din ve diyanet derler, çok defa suret-i haktan gö­rünürler ama her zaman mü'minlere karşı kin ve nefretle oturur-kalkarlar, her zaman gayzlarını icra yolunun araştırırlar. Düşmanlıklarını tenfize güçleri yetmediği dönemlerde kinlerini ve nefretlerini tebessüm ve yumuşak beyanlarla örtmeye çalı­şır ve demokrat davranırlar, istedikleri her şeyi yapabilecek güce ulaştıklarına inanınca da, "hak kuvvettedir", demokrasi de bir fantazidir der ve küfür yobazlığı adına akla-hayale gelmedik mesaviyi irtikap ederler" (Gülen, 2:378).

Münafıkların gayzları hususunda sıhhatli bir değerlendir­mede bulunabilmek için Âl-i İmran sûresi'nde geçen şu âyet-i kerimenin göz önünde bulundurulması gerekir:

Onlar sizinle buluştukları zaman "inandık" derler, araların­da başbaşa kaldıkları vakit de (size karşı olan) kinlerinden do­layı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: "Kininizle geberin." Şüphesiz ki Allah onların sinelerindeki özü hakkıyla bilendir (Âl-i İmran sûresi, 3/119).

Âyet, gizli duyguları, ruhların derinliklerinde saklı izleri ko­nuşturan net ve mükemmel bir portre ortaya koymaktadır. 'Parmakları ısırmak' kin ve nefretin en ileri seviyesini ifade için kullanılır. Aynı zamanda bu terim, öfkesinden çatlayacak dere­cede içten içe köpürse de hedefine ulaşmak adına yapabile­cek hiçbir şeyi olmayan aciz, biçare insanın hâlini tasvir et­mektedir (Kasımî, 4:236).

Esasında, münafıkların mü'minlere karşı olan bu kin, nef­ret, öfke duyguları, sadece mü'minlere yönelik değil bütün in­sanlara yönelik bir tavrın ifadesidir. Hattâ, aynı kulvarda yürü­düğü yol arkadaşları bile onların bu gayr-i insanî tutumların­dan kendisini kurtaramaz. Haşir sûresi'nde bu husus açıkça i-fade edilmektedir:

Onlar sizinle toplu durumda savaşmazlar, ancak müstah­kem kaleler içinden veya duvarların arkasından sizinle savaş­mak isterler. Kendi aralarındaki çatışmaları pek şiddetlidir. Sen dışarıdan onları birlik içinde sanırsın. Hâlbuki kalpleri darma dağınıktır. Böyledir, çünkü onlar, aklını kullanmayan, dü­şünmeyen bir güruhtur (Haşir sûresi, 39/14).

7 - Münafık ve Savunma Mekanizmaları:

Akla uygun hâle getirme (rasyonalizasyon) mekanizması:

Rasyonalizasyon mekanizması; aşağılık, suçluluk ve ye­tersizlik duygularından kurtulmak isteyen kişinin baş vurduğu bir mekanizmadır. Bu mekanizmayı işleten kişi, davranışlarını yalnız çevreye değil, kendi vicdanına da haklı ve mantıklı gös­termek ister (Ankay, s. 69).

Kur'ân-ı Kerim, münafıkların bu mekanizmayı sıklıkla kul­landığını örnekleriyle gözler önüne sermektedir. Meselâ Fetih sûresi'nde onların bu hâli şöyle resmedilir: "Hudeybiye Seferi”ne katılmayıp kaçak durumda geri kalan bedeviler sana gelip: 'Bizi mallarımız ve ailelerimiz oyaladı da ondan katılamadık. Ne olur bizim için Allah'tan af dile' derler. Onlar aslında dilleriyle kalplerinde olmayan şeyler söylerler" (Fetih sûresi, 48/11).

Razi, bu âyeti yorumlarken, münafıkların mazeretlerini ak­la uygun hâle getirmek için hususî bir cehd içerisinde oldukla­rını vurgular ve onların kullandıkları kelimelerden gizli niyetleri­ni ele verdiklerine dikkatleri çeker.

Münafık tipolojisinin bahaneleri akla uygun hâle getirmek için gösterdiği çabalardan birisi de, Tevbe sûresi'nde misallendirilmektedir: "içlerinden bazıları: 'Aman bana izin ver, beni fitneye ve isyana düşürme, başımı derde sokma' der. Bilmiş ol ki, fitneye zaten kendileri düşmüşlerdir. Cehennem elbette kâfirleri her taraftan kuşatacaktır"  (Tevbe sûresi, 9/49).

Âyet-i kerimede güya dinî endişelerinden dolayı cihada katılmamak için izin isteyen kişilerin mazeretleri dile getiril­mektedir.

Âyetin nazil olduğu ortamı tasvir eden sebeb-i nüzul ri­vayetini hatırlarsak karakter tahlili adına daha müşahhas veri­lerle hareket etme imkanını elde etmiş olacağız. Hâdise şöyle gerçekleşmiştir:

Bir gün Allah Resulü (s.a.s.) (savaş için) teçhizatlanmış hâlde iken Selemoğullarının kardeşi Cedd ibn Kays'a: "Ey Cedd! Bu sene Asfaroğulları savaşı için var mısın?" diye sor­muştu. O, "Ey Allah'ın elçisi! Bana izin verip beni fitneye düşürmesen. Allah'a yemin olsun ki, kavmim kadınlardan hoşlanmada benden daha şiddetlisi olmadığını iyi bilir. Asfaroğul­ları kadınlarını görürsem onlara sabır edemeyeceğimden kor­kuyorum" dedi. Allah Resulü de ondan yüzünü çevirip, "Sana izin verdim' buyurdu." (ibn Kesir, 2:147).

Görüldüğü gibi, burada dış görünüşü itibariyle dini endişe­lerden kaynaklanan bir gerekçe ileri sürülerek cihada katılma­mak için mazeret beyan edilmektedir. Fakat açıktır ki, mazeret sahibi, vicdanındaki tenakuzu giderebilmek için heva ve heve­sini fikir suretine büründürme ihtiyacı duymaktadır.

Yansıtma Mekanizması:

Yansıtma mekanizması, kişinin suçluluk duyguları uyandı­racak nitelikteki dürtü, düşünce ve isteklerini diğer insanlara mal etmesi suretiyle savunma stratejisi oluşturması hâlidir (Geçtan, s. 165). Böylece kişi, güya kendi günahsızlığını koru­muş olur ve duygularını yansıttığı insanı kötü amaçlı biri gibi görmeye başlar; kendi çaresizliğinden kaynaklanan düşmanlık duygularını, çevresinden kendisine yöneltilmiş gibi yorumla­ma eğilimi gösterir (a.y.).

Bu savunma mekanizmasının münafıklar tarafından da kullanıldığını görmekteyiz. Meselâ, Fetih sûresi'nde, cihada çağrıldıkları zaman çeşitli bahaneler uydurarak cihaddan uzak duran ama ganimet söz konusu olunca koşa koşa gelen mü­nafıkların söz ve tavırları bu duruma müşahhas bir örnek teşkil etmektedir.

Sefere katılmayıp geri kalanlar, siz ganimetleri almak için yöneldiğinizde, "Müsaade edin, biz de sizi izleyelim" derler. Böyle yapmakla onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek dilerler. De ki: "Bizim arkamıza asla düşemezsiniz. Allah daha evvel hak­kınızda böyle buyurmuştur." Bunun üzerine "Hayır, siz bize haset ediyorsunuz" diyecekler. Bilakis onlar pek az anlar kim­selerdir (Fetih sûresi, 48/15).

Bazı kaynaklar:

Adasal, Rasim, Normal ve Anarmol Açıdan Psikososyal Yönleriyle Kişilik ve Karakter Portreleri, Minnetoğlu Yay., İstanbul, 1979.

Adler Alfred, insan Tabiatını Tanıma, (Trc. Dr. Ayda Yörükan), Tur Yay.

Ankay, Aydın, Ruh Sağlığı, Turhan Yay., Ankara, 1992.

Beidüzzaman Nursî, işârâtü'l-i'câz, Sözler Yay., İst., tsz.

Boiay, S. Hayri, Felsefî Doktrinler Ve Terimler Sözlüğü, Akçay Yay., Ankara, 1996.

Geçtan, Ergin, Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., Ankara, 1984.

Gülen, Fethullah, Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar, Feza Gaz,, İst., 1999.

İbnü'l-Manzur, Lisânuî-Arab, Daru'l-Fkr, Beyrut, 1990.

İsfehani, Ragıb, el-Müfredat fî Garîbi'l-Kurân, Kahraman Yay., İst., 1986.

Karen Horney, Günümüzün Nevrotik İnsanı, (Trc. Dr. A Erdem Bagatur), Yaprak Yay., istanbul, 1986.

Kasimi, Mehasinü't-Te'vh, Darü'l-Fikr, Beyrut, 1978.

Kutup, Seyyid, Fi Zilali'l-Kur'an, Dar'uş-Şuruk, Kahire, 1992.

Tillicih, Paul, imanın Dinamikleri, (Trc. Fahrullah Terkan-Salih Özer), Ankara, 2000.

Tunç, Mustafa Sekip, Psikolojiye Giriş, Sosyal Yay.

Ünal, Ali, Kur'ân'da Temel Kavramlar, Nil Yay.,İzmir, 2000.

Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili (sadeleştirilmiş), Zaman, İst.

Yeni Ümit, Sayı: 58

Yazar:
Hamdi İşcan
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 09-12-2010
5,336 kez okundu
Block title
Block content