Buradasınız

Kur’ân'da Vesile Kavramı ve Tevessül Meselesi

Kendisiyle tevessül edilen şahıslar esas gaye ve maksat yerine geçirilmediği ve onların sadece bir vesile ve vasıta olmaktan öte hiçbir salâhiyetlerinin bulunmadığı unutulmaz ve bütün bunlarda meşîet-i ilâhiyenin esas olduğu nazardan kaçırılmazsa tevessül vardır ve olmuştur. Bunun şirkle, uzaktan yakından herhangi bir alâka ve irtibatı da yoktur.

 

Tevessül’ Arap dilinde ‘vesile’den gelen bir kelimedir. Vesile ise Arapça’da hacet/ihtiyaç anlamında kullanılmıştır. Nitekim Antere bir şiirinde vesile kelimesiyle ihtiyaç (hâcet) anlamını kastetmiştir.1 Vesile kelimesine çoğu kaynaklarda ise yakınlık anlamı verilmiştir.2

Kur’ân’da “tevessül” tabiri geçmemekle birlikte, aynı kökten gelen “el-vesile” kelimesi Mâide Sûresi 35. ve İsrâ Sûresi 57. âyetlerde geçer. Bu âyetlerden konumuzla doğrudan ilgili olan birincisinin tefsiri üzerinde genişçe durulacaktır.

Bazı Arap dili sözlüklerinde “vesile” için özet olarak şu anlamlar verilmektedir: Sultanın yanındaki makam, derece, yakınlık. Meselâ:

ًوَسَلَ فُلاَنٌ إِلىَ اللّٰهِ وَسِيلَة denildiği zaman “kişi Allah’a yaklaşabildiği bir iş yaptı” anlamı kastedilir.

تَوَسَّلَ إِلَيْهِ بِوَسيِلَةٍ sözüyle de “Allah’a bir amel ile yakınlaştı” denilmek istenir.3 Diğer bir deyimle vesile, kendisiyle başkasına yaklaşılan şeydir. Çoğulu, “vüsül” ve “vesâil” gelir. Hadîslerde ise bu kelimeyle Allah’a yakınlık, bir kavle göre şefaat, bir diğer görüşe göre de cennetteki konaklardan biri kastedilmiştir.4

Râğıb el-Isfahânî’ye göre, vesile, bir şeye istekli ve arzulu olarak ulaşmaya gayret etmektir. Bu kelime, yani vesile, sad harfiyle yazılan vasîle’den daha özel bir anlama sahiptir. Çünkü vesile kelimesinde arzu ve rağbet anlamı mevcuttur.5

‘Vesile’den türetilen ve kavramlaşan ‘tevessül’ün terim anlamı ise Allah katında kıymet ve makam sahibi olan birini, duanın kabulü için vesile kılmaktır. Yani Allah’ın isim ve sıfatlarını, Allah ve Resulü’ne olan imanı, sâlih amelleri, Peygamberleri ve salih zatları vesile kılmaktır.6

Vesile ile alâkalı olarak, yukarıda işaret ettiğimiz iki âyetten, konumuzla doğrudan ilgili birincisini, yani Mâide Sûresi 35. âyeti ve tefsirini vereceğiz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve O’na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”

Âyet iki cümleden teşekkül etmekte; ilkinde, takva dairesine girmemiz, ikincisinde ise Allah’a götüren/ulaştıran vesile aramamız ve cihad etmemiz istenmektedir. Buna göre âyette üç ana husustan söz edilmektedir: Takva, vesile aramak ve cihad. Netice ise dünyevî/uhrevî felah veya kurtuluş.

Kimi müfessirlerimiz âyetteki takva ve vesile arama eylemlerini aynı çizgi üzerinde mütalâa ederek, âyeti, “Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve O'na (ulaştıran) vesile arayın. Yani kendisiyle sevaba nail olacağınız şeyleri ve sizi ona yaklaştıran itaatleri yerine getirip isyanlardan da kaçının.”7 şeklinde tefsir etmişlerdir.

Bazıları ise vesile için “sevgi” anlamı vererek âyeti, ‘Allah sevgisine ulaşın, ya da kendinizi Allah’a sevdirin.’8 tarzında izah etmişlerdir. Bu izah da makuldür zîrâ, insanların gönlüne girebilmenin en iyi yolu ve yöntemi sevgidir. Sevginin açamayacağı kapı pek nadirdir.

Kimi de söz konusu âyeti, “İtaatte bulunarak ve hoşnut olduğu amelleri yaparak Allah’a yaklaşınız.” şeklinde tefsir etmektedir.9

Daha farklı bir yorum ise Seâlibî tarafından yapılmıştır; şöyle ki:

“Bu âyet Allah ve Rasulü’nün emir ve yasaklarına karşı harp eden kimseleri zikrettikten sonra gelmiş olup, Allah’tan bir öğüt ve nasihattir. Bu hitap, mücerret vaazdan daha beliğ ve etkilidir. Çünkü buradaki öğüt, insanlara, (önceki âyetin tehdidi ile) korkar ve titrer vaziyette oldukları hâlde gelmektedir. وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ ifadesinin anlamı, Hz. Muhammed (s.a.s.) için, O’nun Allah’a daha yakın bulunması ve O’nun katında faziletli olmasını istemektir. O’nun hakkındaki bu talep, dünyada iken yakınlık ve fazilet verilmesine yöneliktir. Bunun âhiretteki meyvesi ise makâm-ı mahmûdda şefaat sahibi olmasıdır.”10

Zemahşerî, el-Keşşâf isimli tefsirinde ‘vesile’yi şöyle tarif etmiştir: “Vesile, kendisiyle tevessül edilen ve yaklaşmaya araç kılınan her türlü fiil ve davranıştır. Burada kendisiyle Allah’a yaklaşılan itaatleri yapmak ve isyanlardan kaçınmak anlamlarından mecaz olarak gelmiştir.”11 Hulâsa, vesile kelimesi ihtiyaç, yakınlık ve kurbiyet, hedefe ulaştıran vasıta ve Zemahşeri’nin dediği gibi yakınlaşma vasıtası olan her türlü fiil ve davranıştır.

Elmalılı Hamdi Yazır ise âyeti şöyle tefsir etmekte ve değerlendirmektedir: “Biz mü’miniz, Allah bizi sadece kendisine iman etmemizle sever deyip de lâubali olmayınız, Allah’tan korkunuz, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden sakınınız. Sonra yalnız korkmak ve sakınmakla da kalmayınız, iradenizi sarf edip sebeplere de başvurunuz. Allah’ın emirlerini yerine getiriniz ve bununla da kalmayıp Allah’a yaklaşmak için daima vesile arayınız. Her fırsatı değerlendirerek kendi gönlünüz ve isteğinizle farz ve vaciplerin dışında güzel güzel işler ve Allah’ın rızasına uygun ameller yaparak kendi tarafınızdan da kendinizi Allah’a sevdirmek isteyiniz. İsteyerek, yalvararak çalışınız ve uğraşınız (…) Hâsılı vesile lüzumludur. Ve onu bulmak için isteyip aramak ve tevessül etmek de lâzımdır. Çünkü vesilenin vesilesi de iman ve ittika ile talebi sevdirme arzusudur. Ve işte “O’na vesile arayınız.” Bu kasd ü niyet ile esbabı araştırmak ve sevilen huylar, salih ameller gibi rıza-i ilâhîye muvafık güzel vesileler edinerek kulluğa yönelik sa’y ü gayret göstermeyi emreder. Ve bunun içindir ki bunun peşinden mücahede emri getirilmiştir. İman, ittika ile; ittika, vesileyi aramak ile; vesileyi aramak ise mücahede ile kemale erer.”12

Allâme Hamdi Yazır burada ‘vesile’nin İslâm’ın meşru dairesinde aranması gerektiğini vurgulamakta, ilâhî hoşnutluğa ve muhabbetullaha da ancak meşru çerçevede ulaşılabileceğine işaret etmektedir. Vesile kavramı, işârî tefsirlerden ‘Rûhu’l-beyân’da da şöyle izah edilmektedir: “Bil ki bu âyet-i kerime açıkça vesile aramanın ve peşine düşmenin gerekli olduğunu emreder. Çünkü Allah’a ancak vesile ile vâsıl olunur. Vesileler ise hakikat bilginleri ve tarikat meşâyihidir. Kişinin mürşid olmadan kendi kendine amellerde bulunması nefsini büyütür, ziyadeleştirir. Ama bir mürşidin işaretine uygun olarak ve peygamberlerin ve evliyanın rehberliği ile amel eden kişi ise nefsi varlıktan kurtarır, perdeyi kaldırır ve talibi Rabbu’l-erbâb’a ulaştırır.”13 Bursevî vesileye kendi meşrebi açısından bakmış ve alanını daraltmış olsa da kâmil mürşitlerin önemine dikkat çekmiş olmakla rıza-i ilâhîye ulaşmanın en önemli ve esaslı dinamik vesilelerinden birine işarette bulunmuştur.

Vesile kavramına ilişkin bilgi ve yorumları serdettikten sonra Kur’ân ve Sünnet’in engin ufkundan yararlanarak tevessülün konusunu daha açık şekilde ve kısımlarıyla şöyle ifade edebiliriz:

1. Allah’a İsim ve Sıfatlarını Vesile Kılarak Yalvarmak

Bu tevessül şöyle misâllendirilebilir. “Allah’ım, Senin Rahmân, Rezzak vb. isimlerinin hakkı için beni şununla rızıklandırmanı veya bana şunları ihsan etmeni diliyor ve dileniyorum.” Bu duada Allah’tan istenenler, O’nun Rahmân ve Rezzak ismi vesile kılınarak istenmektedir.

Efendimiz (s.a.s) de pek çok hadîslerinde Cenâb-ı Allah’a isim ve sıfatlarını vesile kılarak tazarru ve niyazda bulunmuşlardır. Allah Resulü (s.a.s) çok sıkıntılı olduğu anlarda, “Ey Hayy ve Kayyum olan Allah’ım! Sen’in rahmetinden medet bekliyorum.”14 diye yalvarmıştır.

Bir diğer dualarında ise şöyle buyurmuşlardır: “Bir kul başına gelen bir sıkıntı ve üzüntü karşısında, ‘Allah’ım, ben Sen’in kulunum, bir kulunun oğluyum, bir cariyenin oğluyum, benim bütün her şeyim Sen’in elindedir. Sen, hakkımda istediğin hükmü verirsin; Sen’in verdiğin bütün hükümler benim için âdilânedir. Kendini bize tanıttırdığın bütün isimlerinin hakkı için, kitabında inzal buyurduğun bütün isimlerinin hürmetine veyahut kullarından birine talim buyurduğun isimlerinin hürmetine yahut da gayb ilmindeki bize açıklamadığın isimlerinin hürmetine, Kur’ân’ı kalbime bahar kılmanı, gönlüme ışık yapmanı, onun vasıtasıyla sıkıntı ve üzüntümü gidermeni diliyorum.’ derse, Allah onun sıkıntı ve üzüntüsünü giderir ve o sıkıntılar yerini sevinç ve feraha bırakır.”15

2. Allah’a, Geçmişte Yapılan Salih Amelleri Vesile Kılarak Dua Etmek

Bu şekilde tevessül ile duaya örnek olarak, Allah Resulü’nden nakledilen, mağarada mahsur kalan üç adamın kıssası verilebilir. Hazreti Enes Allah Resulü’nden şöyle işittiğini anlatıyor:

“Üç kişi birlikte yürürken yağmura yakalanınca dağdaki bir mağaraya sığındılar. Dağdan kopup yuvarlanan bir kaya parçası, sığındıkları mağaranın ağzını kapattı ve onları mağaraya hapsetti. Birbirlerine şöyle dediler: ‘Allah için yaptığımız amelleri araştıralım ve o amellerle Allah’a dua edelim. Ümit edilir ki, Allah o amellerimizin hürmetine bizi bu sıkıntıdan kurtarır.’

Biri yaşlı ve ihtiyar anne ve babası olduğunu, eşi ve küçük çocuklarından önce onları doyurmak için sabaha kadar başlarında uyanmalarını beklediğini ifade ettikten sonra, ‘Allah’ım, eğer biliyorsan ki bunu yalnız senin rızan için yaptım, mağaranın ağzını birazcık arala da gökyüzünü görebilelim.’ diyerek yalvardı. Allah da bunun üzerine mağarayı biraz açtı, o aralıktan göğe baktılar.

İkincisi çok sevdiği bir amcakızından bahisle, onu çok sevdiğini, bir gün onunla yalnız kalarak evlilik dışı ilişki kurmayı talep ettiğini ve sonunda kızın direnmesi ve Allah’tan kork demesiyle vazgeçtiğini anlattıktan sonra, ‘Allah’ım, eğer bunu Sen’in için yaptığımı biliyorsan, mağaranın ağzını biraz daha arala.’ diyerek yalvardı. Allah da bu duaya mukabil mağaranın ağzını biraz daha açtı.

Üçüncü kişi de ücret mukabilinde işçi tuttuğunu ama işçinin hakkını almadan ayrılıp gittiğini, ancak o ücreti çalıştırarak nemalandırdığını, yıllar sonra o işçi yanına gelip de hakkı olan ücreti istediğinde sürülerle hayvanların ona ait olduğunu ve sonunda adamın o sürüleri götürdüğünü ifade ettikten sonra ‘Allah’ım, eğer bunları senin rızan için yaptığımı biliyorsan, mağaranın geri kalan kısmını da açıver.’ dedi. Akabinde Allah mağaranın geri kalan kısmını da açıverdi.”16 Anlaşıldığı üzere her üç mağara arkadaşı yaptıkları Salih bir işi Allah’a arz ederek o amellerle tevessülde bulunmuşlardır.

3. Allah’la İrtibatının Kuvvetli Olduğuna İnanılan Birini Vesile Kılarak Allah’a Dua Etmek

Bu tarz tevessül şöyle izah edilebilir: Birisi salih bir zâta gider ve ondan mevcut sıkıntısını gidermesi için Allah’a dua etmesini istirham eder. Hadîslerden buna misâl olarak Hazreti Ömer’in naklettiği şu rivayet zikredilir: “Allah Resulü’nden şöyle derken işittim: ‘Tâbiînin en hayırlısı, Üveys adındaki şahıstır. Onun bir annesi vardır. Vücudunda da beyazlık vardır. Ona söyleyin de sizin için Allah’a istiğfarda bulunsun.’” Diğer bir rivayette ise “Sizden kim onunla karşılaşırsa, sizin için dua etmesini istesin.” demiştir.17 İmam Nevevi bu hadisin şerhinde şöyle der: “Bu hadîsten, dua talep eden daha faziletli de olsa, salih zâtlardan dua istemenin müstehap olduğu anlaşılmaktadır.”18

Osman İbn Huneyf nakleder: Gözünden rahatsız olan bir adam Allah Resulü’ne geldi ve “Ey Allah’ın Resulü, bana afiyet ve sıhhat vermesi için Allah’a dua et.” Efendimiz, “İstersen dua edeyim ya da istersen sabret, bu senin için daha hayırlıdır.” Adam “Dua et” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü ona mükemmel ve kusursuz bir abdest almasını ve şu dua ile yalvarmasını tavsiye etti: "Allah’ım, rahmet peygamberi olan Sen’in peygamberin Muhammed’in hürmetine sana teveccüh ediyor ve senden istiyorum. Sen’inle bu ihtiyacımın giderilmesi konusunda Rabbime teveccüh ettim. Allah’ım, o Rahmet Peygamberi’ni benin iyileşmem için vesile eyle."19

4. Dua Esnasında, Bekâ Yurduna İrtihal Eden Peygamber, Veli ve Diğer Salih Kulları Vesile Kılmak

Bu nevi tevessül de önceki üç türde olduğu gibi, İslâm bilginlerinin çoğunluğu tarafından kabul görmüştür. Yani cumhur-u ulemanın kâhir ekseriyetinin genel görüşü budur. Buna göre bir peygamber, bir şehit veya velinin kabri ziyaret edildiğinde ziyaret edenle kabirde medfun olan zât arasında mânevî alışveriş söz konusudur. Karşılıklı istifade ve istifâza bahis mevzudur. Nitekim bu konuyu Allâme Fahreddin Razi şöyle izah etmektedir:

“İnsanın ruhu bedeni öldükten sonra ebedî olarak kalıcıdır. Bedenlerini terk eden ruhlar henüz bedenlerden çıkmamış ruhlardan pek çok yönden daha güçlüdürler. Şöyle ki ruhlar bedenlerini geride bıraktıkları zaman perdeler kalkar, onlara gayb perdesi ve âhiret menzillerine ait sırlar ayân olur. Ruh bedende, yani hayatta iken delille elde edilen bilgiler bedenden ayrıldıktan sonra zaruri/kesin bilgiye dönüşür. Beden kaybolunca bu ruhlar aydınlanır, nurlanır ve bir nevi kemale erer. Diğer taraftan henüz bedende olan ruhlar da bazı yönlerden bedenlerini terk etmiş ruhlardan daha güçlüdürler. Çünkü onlar talep etme/araştırma ve kazanma vesileleri olan tefekkür ve nazar sayesinde her gün yepyeni bilgilere ulaşırlar. Bu durum ölenlerin ruhlarında olmaz.

İkinci mesele ise şudur: Ruhların bedenleriyle olan ilişkisi şiddetli bir aşka ve tam bir sevgiye benzer. Bu sebeple, dünyada elde etmek istediğin her şeyi bu bedenini rahat ettirmek ve ona iyilik etmek için yaparsın. İnsan öldüğünde ve ruhu bedenini terk ettiğinde o muhabbet ve aşk kaybolmaz. Böylece ruhlar geride bıraktıkları bedenlerine meyilli ve müncezip olarak kalırlar. Bunların üzerine şunu bina edebiliriz: İnsan, kâmil ve etkili bir ruha sahip bir zatın kabrine vardığında ve orada bir süre durduğunda onun nefsi/ruhu o topraktan etkilenir. Ölen zatın ruhunun o toprakla olan ilişkisi malumunuzdur. İşte ziyaret esnasında canlı bedenin ruhu ile orada yatan zatın ruhu o toprak vesilesiyle karşılaşırlar. Sanki cilalanmış aynaya benzeyen bu iki ruh ışıklarını birbirine aksettirmeye başlarlar. Ziyaret edenin ruhunda hâsıl olan ilim, mârifet, fazilet, Allah’a boyun eğme ve kadere teslimiyet gibi güzellikler oradaki meyyitin ruhuna akseder. Diğer taraftan o meyyitin ruhundaki parlak ve kâmil ilimler de nur olarak ziyaret eden kişinin ruhuna akseder. Böylelikle bu ziyaret hem ziyaretçi hem de ziyaret edilen hakkında büyük bir menfaate ve güzelliğe vesile olur. Kabir ziyaretinin meşruiyetindeki asıl hikmet de budur. Burada zikrettiğimizden daha ince, daha esrarengiz sırlar da hâsıl olabilir; ama eşyanın hakikatlerini kuşatıcı şekilde bilmek Allah’a mahsustur.”20

Aynı şekilde Sa’duddin Teftâzânî de dünyada iken aralarında muârefe olan kişiler arasında kabir ziyareti anında mânevî alışveriş olacağından söz eder ve şöyle der: “Kabirleri ziyaret faydalıdır. Dünyada hayır yörüngesinde yaşamış olan şahsiyetlerin ruhlarından iyiliklerin celp edilmesi ve birtakım musibetlerin defedilmesi konusunda yardım istenebilir. Zîrâ insanın ruhu bedeninden ayrıldıktan sonra bedeni ve onun defnedildiği toprakla sımsıkı bir alâkası olur. Hayatta olan kişi o toprağı ziyaret ettiğinde iki ruh arasında bir mülâkat ve karşılıklı bir feyiz alışverişi olur.”21 Sözün tam burasında Allâme Kevserî der ki: “Büyük imamın bu meselede vardığı sonuç böyledir. Acaba bu imam da tevhid ile şirki ayırt edemeyen kimselerden midir? Tuh böyle tahayyül edenlerin yüzüne!”22

Konuyu tevessüle dair bazı ölçü ve prensiplerle bağlamak ve sonuçlandırmak istiyoruz:

a. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Her şey O’nun kudret elindedir. Hakiki anlamda bütün işleri evirip çeviren O’dur. O’ndan başka Hâlık, Mûcid ve Müdebbir yoktur. Nebiler ve veliler ise kendilerinden yardım istenilen ve O’nun inayetine davetiye anlamında birer vesile-sebeptirler.

b. Bizim Allah’a ve Peygamber Efendimiz’e yönelik sevgimiz ve muhabbetimiz, O’nun dışındaki her şeyden bize daha sevimli olmalıdır. Allah’tan ötürü Efendimiz’i, velileri, şehitleri, sıddîkleri vs. severiz.

c. Hakiki anlamda Allah’ın dışında medet ve yardım edecek hiç kimse yoktur. Her ne kadar o yardımlarını yaratıklarının eliyle veya vasıtasıyla bize ulaştırıyorsa da bütün yardım ve medetler O’ndandır.

d. Bizler, dua ederken, “Nebinin hakkı için, onun yüzü suyu hürmetine veya filan veli kulunun hürmetine” dediğimizde, bu ifadelerle Allah’a daha yakınlaşmayı ve o zatların Allah katındaki mevkilerinin hürmetine dualarımızı kabul etmesini istiyoruz.

e. Tevessülün cevazı konusunda yaşayan biriyle vefat eden biri arasında ayrım yapmak, yani yaşayan biriyle tevessülü kabul edip de bekâ yurduna intikal edenlerle tevessülü reddetmek temelsiz bir iddiadır. Kaldı ki peygamberler ve şehitler bu dünyadan irtihal etmiş olsalar da, belirli bir hayat mertebesinde yaşamakta ve dünya ile alâkaları devam etmektedir. Dünya ile irtibatlı olan peygamber ve şehitleri vesile kılmakla bedeni ile hayatta olanı vesile kılmanın ne farkı olabilir ki?

f. Hakikatte tevessül, Allah’ın belirlediği ve takdir ettiği neticeler için yerine getirilmesi gereken sebeplerden sadece biridir. Hakiki tesir Allah’tan olmakla birlikte, Allah, varlık âleminde sebeplerle sonuçlar arasında bir mukarenet (birliktelik, yakın sebeplilik) kılmıştır. Buna göre tevessülün hükmü diğer sebeplerden farklı değildir. Zîrâ Allah’ın bir hastalığın iyileşmesini ve şifa bulmasını yahut herhangi bir ihtiyacın giderilmesini veya rızık genişliğine kavuşmayı salih kullarından birinin duasına bağlamış olabilir.23

Sonuç olarak, kendisiyle tevessül edilen şahıslar, esas gaye ve maksat yerine geçirilmemeli ve onların sadece bir vesile ve vasıta olmaktan öte hiçbir yetkilerinin bulunmadığı unutulmamalıdır. Bütün bunlarda İlâhî iradenin esas olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bu kıstaslara uyularak yapılacak bir tevessülün, şirkle ilgisi yoktur. Ancak her masum düşüncenin kötüye kullanımı mümkün olduğu gibi, bunu da suiistimal eden bir kısım cahiller bulunabilir. Bu, meselenin özüne zarar vermez.

Dipnotlar

1. Ğazzî, İtkânu mâ Yahsünü mine’l- Ahbâri’d- Dâirati ale’l- Elsün, Kahire, 1415, I, 348; Suyûti, ed-Dürrü’l- Mensûr, Dâru’l- fikr, Beyrut, 1993, III, 71, Divanü Antere ibn Şeddad, www.adab.com; Ez-Zebidi, Tacü’l- Arûs, I, 6467

2. Şihâbuddîn Ahmed ibn Muhammed, et-Tibyân fî Tefsîri Ğarîbi’l- Kur’ân, Tah: Fethi Enver, Dâru’s- sahâbe, Kahire, 1992, I, 182.

3. İbn Manzûr, XI, 724.

4. İbn Manzûr, XI, 725. Ayrıca bkz. er-Râzî, Ebû Bekr, Muhtâru’s- Sıhâh, s. 300; el- Münâvî, Muhammed Abdurraûf, et-Tevkîf alâ Mühimmeti’t-Teârîf, I, 726.

5. Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi ğaribi’l-Kur’an, Kahraman yay., İstanbul, 1986, وسل mad.

6. Abdullah el-Hümeyri, et-Teemmül fi hakikati’s- tevessül, Dâru Kurtuba, Beyrut, 1422, s.11.

7. Beydâvî, Envâru’t- Tenzîl ve Esrâru’t- Te’vîl, I, 321.

8. Taberî, VI, 227.

9. İbn Kesîr, II, 53.

10. Abdurrahmân es-Seâlibî, el-Cevâhiru’l- Hisân fî Tefsîri’l- Kur’ân, I, 460.

11. Zemahşeri, el-Keşşaf an hakaiki ğavamidi’t-tenzil, Beyrut, 1995, I, 615.

12. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Neşriyat, İstanbul, 1979, III, 1670.

13. İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l- Beyân, II, 388.

14. Tirmizi, Sünen, Daru ihyai’t-türasi’l-arabi, Beyrut, Tarihsiz, V, 539, Hadis no: 3524.

15. Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-VI, Müessesetü Kurtuba, Mısır, Tarihsiz, I, 452; Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, I-XX, Mektebetü’l-ulum ve’l-hikem, Musul, 1983, X, 169.

16. Müslim, Zikir, 27, Hadis no: 2743.

17. Müslim, Fedâilü’s- sahâbe, 55, Hadis no: 2542.

18. Ebu Zekeriyya en-Nevevi, Şerhu Sahihi Müslim, I-XVIII, Dâru ihyâi’t-türâsi’l-arabî, Beyrut, 1392, XVI, 95.

19. Tirmizi, Sünen, V/ 569; Nesâî, Sünen, VI/169.

20. Kevseri, Makâlât, s.383-384.

21. Et-Teftazânî, Şerhu’l- mekâsıd fî ilmi’l- kelâm, Pakistan, 1981, II/ 43.

22. Makâlât, s.385.

23. Abdullah el-Humeyri, et-Teemmül fi hakikati’t-tevessül, Dâru Kurtuba, Beyrut, 1422, s.50 vd.

 

Yeni Ümit, Sayı: 89

Yazar:
Mesut Erdal
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 13-05-2011
4,694 kez okundu
Block title
Block content