KUR'ÂN'DA MU'CİZE VE HZ. MUHAMMED (s.a.s.)'İN MU'CİZELERİ -1

Mu'cize, nübüvvet iddia edenin dâva­sının doğruluğunu gösterir bir suret­te, kendisini inkâr edenlere meydan okuma esnasında, elinde görülen harikulade her işe denir,1 Tarifinden de anlaşılacağı gibi mu'cize nübüv­vetle alâkalıdır.

 

Bir kimsenin vahiy alan bir Resul sayılabilmesi için mu'cize göstermesi asla zarurî değildir. Bir kimse Resul bile olsa, gösterdiği bir mu'cizede onun insanlık vasfından gelen birşey bulunmayıp, herşey Allah'a bağlıdır ve O'nun takdir ve mer'iyyetiyle olmaktadır. "Dediler ki: 'Ona Rabbinden mu'cizeler indirilmeli değil miydi?' De ki: Mu'cizeler Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.' Kendilerine okunan Kitab'ı sana indirmemiz, onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır" (Ankebût, 29: 50-51). "De ki: 'Ben kendime, Allah'ın dilediğinden başka ne bir fayda, ne de bir zarar verme gücüne sa­hip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim. Bana kötülük dokunmamıştır. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim." (A'râf, 7: 188). "...Ben size kendiliğinden bir şey teklif eden­lerden de değilim" (Sâd, 38: 86). Hz. Mu­sa'nın, yılana dönen asasından evvelemir­de ürkmesi (Tâhâ, 20: 18-21)'de, Resullerin ellerinde ortaya çıkan mu'cizelerde, onların insanlık vasfından gelen bir­şey bulunmayıp, herşeyin Allah'ın takdiriyle olduğunu gösteren bir başka husustur.

 

Mu'cize, adet ve alışılmışa aykırıdır fakat akıl ve im­kâna aykırı değildir.2 Alışılmış durumlara aykırı olması onun meydana gelişini muhal kılmaz. Mu'cizeleri hârika yapan, nadir rastlanmaları ve alışılmamış oluşlarıdır.

 

Mu'cizelerin müsbet mânâda tesiri bir realitedir. Hz. Musa'nın mu'cizesini görünce inanan sihirbazlar, Firavnun. ellerini ve ayaklarını çaprazlama keseceği teh­didine aldırmadılar ve fütur getirmediler.3 Kur'ân, bu cümleden olarak mucizenin, mü'minin imânına imân kat­tığını ve onu mutmain kıldığını bildirir.4

 

Resûl'ün ilâhî te'yide ve tasdike mazhar olduğunu gösteren mu'cize karşısında insanların durumu şöyledir:

 

1. Öyle kimseler vardır ki bunların herhangi bir mu'cizeye ihtiyaçları yoktur. “Yâ Rabbena, biz, 'Rabb'inize inanın' diye imâna çağıran bir dâvetçi işit­tik, hemen inandık. (...)" (Âli imrân. 3:193).

 

2. Bir kısım insanlar ise, buna ihtiyaç duyarlar. "Siz Rabb'inizden yardım istiyordunuz, O da: 'Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim' diye duanızı kabul buyurmuştu. Allah bu­nu ancak müjde olsun ve mutmain olasınız diye yapmıştı. (...)" (Enfal, 8: 9-10). 3. Nihayet bir üçüncü kısım vardır ki bunlar pek açık mu'cizeler de görseler ikna olmaz­lar. "Biz o Fir'avn'a âyetlerimizin hepsini gösterdik, yine de yalanladı ve dayattı" (Tâhâ, 20: 56). "Onlara gökten bir kapı açsak oraya çıkacak olsalardı: 'Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir topluluğuz." derlerdi" (Hicr, 15:14-15). Sıradan bir insan için mu'cize göstermek mümkün değildir. Şayet, Allah bütün insanların mutlak iyi ve güzel davranışlar içinde bulunmalarını dile­miş olsaydı, onları melekler kadar itaatkâr yaratırdı, artık peygamberler göndermeye de ihtiyaç kalmazdı yahut bu peygamberlerin duâ ve yakarışlarını kabul ederdi de bütün inanmayan kâfirler bir anda mü'min ve müslüman hâle ge­lirler veyahut da onların beddualarıyla kâfirler yeryüzün­den silinip giderlerdi.

 

A. Hz. Muhammed (s.a.s.)'ın Kur'ân'da Zikrolunan Mu'cizeleri

 

Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in risâleti hakkında insandan sadece kuru bir tasdik istemez; aksine onu düşünmeye ve aklını kullanmaya sevk eden deliller ve burhanlar göstererek, bunlardan hareketle gerçeği kendi aklı ile bulmasını ister. Zira, bu yolla varılan kanaat ve inanç asla sarsılmaz; gayret neticesinde ulaşıldığından menfî cereyanlar karşısında da kolay kolay yıkılmaz. Ni­tekim, Kur'ân ve Hadîs'de "mucize" kelimesi geçmeyip, buna mukabil "bürhân", "âyet" vb. tâbirler geçmektedir. Maamafih, mu'cizenin. nübüvvet dairesi içinde tabiî bir durum olarak yerini aldığı bir realitedir. Bir başka ifade ile mu'cize, nübüvvetin ayrılmaz bir parçası, bir unsurudur. Nitekim, her Resulün hayatında mu'cize görülmüştür. O halde, Son Resûl'ün (s.a.s.) de birçok mu'cizesinin olması risâletin tabiatı icabıdır.

 

Mu'cize denilince, akla "birtakım harikulade hâdise­ler" gelmektedir. Hemen her Resulün hayatında birçok du­rum görülmüştür. Hz. Muhammed (s.a.s.)'ın hayatı da mu'­cize doludur. Kur'ân-ı Kerîm, önceki peygamberlerin mu'cizelerini zikrettiği gib, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bazı mu'cizelerini de zikretmiştir. Ancak, Hz. Peygamber'in mu'cizeleri, Kur'ân'da zikredilenlere münhasır değildir. Resûlullah (s.a.s.)'ın başka birçok mu'cizesi de vardır ki, bu mu'cizelerin mecmuu tevatür derecesine ulaşmıştır.5 Biz burada, sadece Kur'ân'da zikredilenleri tesbitle yeti­neceğiz. Kur'ân'ın zikrettikleri anlaşılınca, ötekilerin var­lığı da ispatlanmış olacaktır.

 

1. EBEDÎ MUCİZE: KUR'ÂN

 

Allah Teâlâ, her Resule, gönderildiği kavme ve çağa uygun gelecek bazı mu'cizeler verdi. Hz. Musa (a.s.)'nın gönderildiği toplum; tabiî ilimler, sihir ve sanatta mahir olduğundan, asasının yılana döndüğünü gördüğünde, -inâd ehli hâriç- kavmi onun Allah tarafından gönderildiğini an­layıp, ona imân etti. Hz. Musa'nın nübüvvetini herkesten önce sihirbazlar anlayıp, "ilk inananlar" oldular. Zira on­lar, sihir konusunda uzman olduklarından, gördüklerinin sihir olmadığım kavramada güçlük çekmediler (A'râf, 7:123-124; Tâhâ, 20: 71; 26; Şu'arâ, 26: 49).

 

Gönderildiği toplum, tıp sahasında mütehassıs oldu­ğundan, Hz. İsa'ya, "Allah'ın izni ile anadan doğma kör­leri, alaca hastalıkları iyileştirme ve ölüleri diriltme" mu'cizeleri verildi (Al-i İmrân, 3:49; Mâide, 5:110). Ayrıca, Hz. İsa'nın gönderildiği insanlar, öldükten sonraki dirilişe inanmadıklarından, "Allah'ın izni ile ölülerin diriltilmesi" mu'cizesi ile, ikinci dirilişin imkânı da fiilen gösterilmiş oldu.6 Zira, inanç esaslarını tesis etmek, Resullerin gönde­riliş gayelerinin başında gelir.

 

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in nübüvvet asrındaki Araplar ise fesahat ve belagatta başkalarının ulaşamayacağı bir de­receye ulaşmışlardı, onların en zekîleri, bütün aklî ve ha­yalî kuvvelerini harekete geçirerek lisânlarını en iyi bir şe­kilde kullanıyorladı. Böyle bir toplum içinde zuhur eden Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ise nazım, üslûb, fesahat ve belâğat ile ihtiva ettiği mânâlar bakımından beşer takatini aş­kın bir kitap olan Kur'ân verildi. Böylece Hz. Muhammed (s.a.s.)'in kavmine gösterdiği büyük bir burhanı oldu ki bu, öteki Resullerin gösterdikleri mucizelerden daha kuvvet­li, daha şümullü oldu. Zira, onların mu'cizelerini, kendi­leriyle birlikte yaşayanlar müşahede etti. Lâkin, Son Nebî'nin Nübüvvetinin burhanını, O'nun saadet asrına mutta­li olanlarla birlikte, sonraki çağlarda yaşayanlar görecek­tir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bütün insanlara gönderildiğin­den (Sebe, 34: 28), Nübüvvetinin âyetinin de bütün insanlar için delîl ve rehber olma vasfını hâiz olması gerekmiştir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in halkı davet ettiği, onunla meydan okuduğu ve peygamberlik dâvasının doğruluğuna delîl olarak gösterdiği bürhân; Kur'ân-ı Kerîm'dir. Allahu Teâlâ, O'na bunu emretmiştir. "Dediler ki: 'O'na Rabb'inden mu'cizeler indirilmeli değil miydi?' De ki: 'Mu'cize­ler Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım'. Kendilerine okunan Kitab'ı sana indirmemiz, onlara yet­medi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rah­met ve öğüt vardır" (Ankebût. 29: 50-51). "Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını elçi göndermedik. (...) Onları açık delillerle ve Kitâblarla gön­derdik. Sana da bu Kur'ân'ı indirdik ki, kendilerine indiri­leni insanlara açıklayasın, ta ki düşünüp öğüt alsınlar" (Nahl, 16: 43-44).

 

Kur'ân'ın mu'cize olduğunu gösteren hususlar çok olmakla beraber iki kısma ayrılabilir: Bütün insanlara hi­tap eden yönü ile sadece Araplara hitap eden yönü.7

 

Kur'ân'ın bütün insanlara hitap eden i'caz yönü, gaybî haberlerinin verdiği gibi çıkmasıdır. Geçmiş ümmetler­den haber vermesi de bu cümledendir. Ayrıca her zaman ve mekâna uygun düşen dakik şâmil teşriî de bu nevidendir.

 

Sadece Araplara hitap eden i'caz yönü ise, Kur'ân'ın, eşsiz nazmıdır ki, bu, ne nesrin bilinen üslûplarına ne de şiir kalıpları ve kafiyelerine tetâbuk eder. Kur'ân'ın naz­mı, nesir ve şiirden üstündür. O, kültürlü kimselerin yanı sıra, geniş halk kitlelerinin de anladığı eşsiz üstün bir be­lagata sahiptir. Öyle ki, Nübüvvet asrında, mükerrer mey­dan okumasına rağmen benzerini ortaya koymak mümkün olmamıştır, kıyamete kadar da mümkün olmayacaktır.

 

Kur'ân önce benzeri bir kelam ortaya koymak yö­nünde meydan okudu.

 

"Doğru iseler haydi onun gibi bir söz getirsinler" {Tur, 52: 34). Evet, niçin yapamasmlar? Dil onların dili, belagat, fesahat, güzel ifade dillerinin alışık oldukları hususlardı! Fakat yapamadılar; yapamayınca on sûrenin benzerini getirmeleri istendi.

 

"Yoksa onu uydurdu mu? diyorlar? De ki: 'Eğer doğ­ru iseniz haydi onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!" (Yûnus, 10: 38). Bu, "Bakara" sûresinde de tekrarlandı. "Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka bütün şahitleri­nizi de çağırın; eğer doğru iseniz bunu yapın. Yok eğer yapamadınızsa ki asla yapamayacaksınız. O hâlde yakıtı in­sanlar ve taşlar olan ateşten sakının" (Bakara, 2:23,24). On­ların acizliği ve bunun hiçbir surette mümkün olmadığını şöyle ilân etti:8

 

"De ki: 'Kasem olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka olup yardım etseler de bunu yapamazlar" (İsrâ, 17:88).

 

Kur'ân, Araplara muâraza yapmaları için meydan okudu; lâkin yapamadılar. Eğer ya­pabilselerdi, kesinlikle yaparlardı, bunun aksi iddia edilemez; çünkü, muârazadan âciz kalınca Hz. Peygamber'e savaş açtılar. Eğer kelam­la muârazaya güçleri yetseydi, on­dan son derece güç ve meşakkatli olan harbe başvurmazlardı. Savaşa girişmeleri, muâraza yapamadıkla­rını gösterir.9

 

Oysa, Hz. Peygamber (s.a.s.) ümmî idi. "(Ey Resul) sen bundan önce bir kitâb okumamış, elinle de onu yazmamıştın. Öyle olsaydı o zaman (Allah'ın sözlerini boşa çı­kartmaya çalışan) iptalciler, kuşku­lanırlardı" (Meryem, 19:48). "O'dur ki ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın âyetlerini oku­yan, onları yücelten, onlara Kitâb ve hikmeti öğreten bir Resul gön­derdi. Oysa onlar, önceden, apaçık sapıklık içinde idiler" (Cum'a, 62:2). Ayrıca şu âyetler de O'nun ümmî olup (A'râf, 7:157,158), ümmî bir kavim arasından neş'et ettiğini bildir­mektedir.

 

Hz. Muhammed (s.a.s.), kitap okumadı, şiir söyleme­di, irticalen de olsa hutbe irâd etmedi. Herhangi bir kabi­leye başkanlık yapmadığı gibi, insan topluluklarının kâ­nunlarını ve dinlerini de tanımadı. Eğer bu saydıklarımız­la alâkası olsaydı, bunlar, nübüvvetten önce ve sonra, ken­disinden işittikleri ve öğrendikleri herşeyi rivayet etmek isteyen tabileri naklederlerdi, yahut nübüvvetini inkâr et­mede kullanmak üzere düşmanları yayarlardı. O, kırk ya­şına gelinceye kadar böyleydi. Bedîhî bir şekilde bilin­mekte ve kabul edilmektedir ki, herhangi bir ilimde tema­yüz eden bir kimsenin üzerinde, henüz gençliğinde bu ilimle ilgili maharet belirtileri görülür.10 Oysa, Hz. Mu­hammed (s.a.s.)'da bu kabilden birşey müşahede olunmadı.

 

Bu devrede O'nun hakkında söylenen şey, O'nun emîn ol­duğu ve kavminin oyun ve eğlenceye dalma ve putlara tapma gibi bâtıl işlerinde onlardan uzaklaştığıdır.

 

"Şu hâdise gerçekten şaşırtıcı değil midir? Ümmî bir millet içinde ümmî bir adam… Sadece bâtıllarına ve günah­larına iştirak etmeksizin aralarında bulunuyor. Ücretli ço­banlık ve ücretli ticaret yaparak kendisinin ve çoluk çocu­ğunun geçimini temin etmekle meşgul oluyor. Ne ilimle ne de alimlerle hiçbir münâsebeti yok. Böylece ömrünün 40 senesini bu tarzda geçiriyor. Bu vaziyet devam edip gi­derken birdenbire bir sabah kalkıp, şimdiye kadarki yaşa­yışından hiç bilmediği ve bir tek kişiye bir harfle olsun bahsetmediği meseleleri bize anlatmaya başlıyor. Hem de nasıl? O çok eski çağlarda cereyan etmiş olup da ilim eh­linin defterlerinde, bohçalarında saklayıp gizledikleri bilgileri gün ışığına çıkartıyor."11 "De ki: Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim, şu var ki bana, ilahınızın sadece bir İlah olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şe­yi ortak koşmasın." (Kehf, 18: 110).

 

2. YÜCE AHLÂKI

 

Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muham­med (s.a.s.)'ın yüce ahlâkına işaret edip, O'nun mü'minler için numûne-i imtisal olduğunu bildirmektedir. "Allah'ın Resulünde sizin için, Al­lah'a ve ahiret gününe ümitle bağla­nanlar için ve Allah'ı bol bol zikredip hatırlayanlar için muhakkak (arkasın­dan gidilmeye değer) pek güzel bir örneklik vasfı vardır" (Ahzâb, 33: 32). "Kasem olsun ki, sen büyük bir ahlâk üzerindesin" (Kalem, 68: 4). Resûlullah (s.a.s.)'ın ahlâk ve hâllerinden nübüv­vetine delil getirmek, mu'cizeye ait önemli bir husustur.12 Binaenaleyh, O'nun ahlâk-i hamîdesinden bazı noktalara işaret etmemiz gerekiyor.

 

a. Sıdk yani doğruluk, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in en bariz vasıflarındandır. Hiç kimse, O'nun, ne din işlerinde, ne de dünya işlerinde hilâf-ı hakikat birşeyine şahit olmamıştır. Eğer O'ndan, böyle bir şey sudur et­miş olsaydı, muarızları tarafından açığa çıkartılır, ilân edi­lirdi.13 Böyle bir iddia şöyle dursun, sonraları muarızları olacak kimseler bile ona Muhammedü'1-Emîn dediler. Onun için, Arapların hiçbirisi Hz. Peygamber'i ziyarete giderken, O'nun sıdkını anlamak için, kâhinleri tâbi tut­tukları bir denemeyi O'na tatbik etmeyi akıllarının köşe­sinden bile geçirmiyorlardı. Çünkü doğruluğu, O'na Rabb'i tâlim etmiştir: "Emrolunduğun gibi doğru ol; se­ninle beraber tevbe edenler de (doğru olsunlar) aşırı git­meyiniz! Zira O, yaptıklarınızı görmektedir." (Hûd, 11:112). Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bi'setten sonraki hayatı ile bera­ber bi'setten önceki hayatı da bir mu'cizedir. Zira, içinde neş'et ettiği toplum her türlü bâtıla dalmışken, kendileri daima pâk ve müberrâ kalmışlardır. "De ki: (...) Ben on­dan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım, düşünmüyor musunuz?" (Yûnus, 10: 16).

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sıdkını, düşmanları da itiraf etmiştir. Bu konuda en açık şehadet, bizzat düşman tarafın başkanı olan ve bu şehadetinden ancak iki sene sonra İs­lâm dinini kabul eden biri yani Ebû Süfyân tarafından ya­pılmıştır. Bu şehadet üzerine imparator Heraklius şu neti­ceye varmıştır: İnsanlara yalan söylemeyen Allah hakkın­da da yalan söylemez.14

 

b. Risâletten önce, Kabe binasının yapımı esnasında Hacerü'l-Esved'in yerine konması hakkında ihtilafa düşen Kureyşliler O'nun hakemliğine başvurduklarında O, en güzel, bir şekilde ihtilâfı bertaraf ederek meseleyi tatlıya bağlamıştır.15 Güvenilir olmayan bir kimsenin hakemliği­ne başvurulur mu?

 

c. Resûlûllah (s.a.s.), bir mer­hamet timsaliydi. "Muhakkak, içi­nizden size öyle bir Resul geldi ki sıkıntıya uğramanız O'na ağır ge­lir; size düşkün, mü'minlere şefkat­li, merhametlidir" (Tevbe, 9:128). Hz. Peygamber, kavminin imân etmesi­ni çok istedi ve tebliğini aralıksız sürdürdü ve hiç ümidini kesmedi. Onların, karşı tavır takınmalarını ise cehaletlerine verip, aydınlığa çıkmaları için onlara duâ da etti. Hatta, kavminin hidâyete ermesi yönündeki ısrarından ötürü ilâhî uyarıya muhatap kaldığı bile oldu: "Herhalde sen, onlar bu söze inan­mıyorlar diye üzüntüden kendini helak edeceksin" (Kehf, 18: 6).

 

d. Peygamber Efendimiz (s.a.s), makamının yüceliğine rağ­men insanların en mütevâzisi idi: Hastayı ziyaret eder,16 cenazeye iş­tirak eder, kölelerin dâvetine icabet eder, ayakkabısını tamir eder, elbisesine yama yapar,17 ev işlerinde ailesine yardım ederdi. Çocuklara selâm verir, on­ların hâl ve hatırını sorardı.'8 Resûlûllah (s.a.s.)'a bir adam getirildi; heybetinden titremeye başlayınca, "Sakin ol! Ben bir kral değilim. Ben güneşte kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum" dedi.19 Ashabı ile, onlardan biriy­miş gibi otururdu; yabancı biri içlerinden hangisinin O ol­duğunu bilmezdi. O'na hitap edene, "Lebbeyk (buyrun)" derdi. Ashabına, ikrâmen künyeleri ile hitap ederdi. Allah Resulü Aleyhi's-Salâtu ve's-Selâm, dünya ve servet ehline karşı azîz; fakirler, düşkünler ve ehl-i dine karşı da son de­rece mütevazı idi. Enes (ra) demiştir ki: "Resûlûlah (s.a.s.)'a on sene hizmet ettim; asla bana ‘öf’ demedi. Yaptığım bir şeyden ötürü: 'Niçin bunu yaptın?' Yapmadığım bir şey­den Ötürü de: 'Onu yapsaydın ya!' dediği olmadı. Hz. Peygamber, en güzel ahlâk sahibiydi."20

 

"Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumu­şak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağ­firet dile. Yapacağın işler hakkında onlara danış, karar ve­rince de Allah'a dayan: çünkü Allah kendine dayanıp gü­venenleri sever"(Âl-i İmrân, 3, 159).

 

e. Hz. Muhammed (a.v.s), risâletini edâ ederken çeşit­li sıkıntı ve meşakkatlere maruz kalmasına rağmen, baş­langıçta tuttuğu yolu hiçbir zaman değiştirmedi. Maruz kaldığı sıkıntılara ve meşakkatlere karşı sabretti, azminde fütur getirmedi. Sonra düşmanları mağlup olup, büyük or­dusu, kuvvetli ve galip devleti olduğunda, yine ilk tuttuğu yoldan şaşmadı; dünyadan sarfı nazar edip, âhirete yöne­lik tavrını hiç değiştirmedi.21

 

"Hülâsa, fikren yükselip O'nun siretine toplu bir ba­kış yapılacak olursa yüce ahlâktan meydana gelen nice parlak deliller görülür. Bunlar­dan sadece bazı örnekleri göz önüne getiren kimse tertemiz, dü­rüst, ağırbaşlı, bilmediği husus­ta tek söz söylemeyen, gördüğü­nü gizlemeyen, kendisini öven­lere kulak vermeyen ve büyük­lerin süsü olan tevazuu, liderler­de eşine nadiren rastlanacak de­recede açık sözlülüğü, âlimlerde pek az rastlanacak derecedeki ti­tizliği ile arz-i endam eden bir şahsiyet karşısında olduğunu anlamakta gecikmez. Böyle bir zât, ne aldanır, ne de aldatır; hâ­şâ!"

 

İmdi, Kur'ân, Resûlûllah (s.a.s.)'ın beşer olduğunu (İsrâ, 18: 110; Fussilet, 41: 6), O'nun da be­şerde bulunan yeme, içme ve ölme gibi hâlleri olduğunu (Furkan 25: 20; Zümer, 39: 30) bildirir. Bu, müslümanları, Ehl-i Kitab'ın düştüğü küfre (Mâîde, 5: 17. 72; Tevbe, 9: 30, 31) düş­mekten muhafaza ettiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dâ­vasını da ispat eder. Zira, olumsuz taraflarını, zaaflarını bir tarafa bırakalım, normal olarak bir insanın gösterece­ği maharetler, meziyetler, iyi ve güzel hasletler aşağı yu­karı bellidir. Çoğu zaman, her insan, bir iki hasletle tanı­nır. Meselâ, bir kimse ya cesaretle veya cömertlikle yahut diğergâmlıkla veyahut çalışkanlıkla şöhret kazanır. Bütün bu vb. güzel hasletlerin tamamını kemâl mertebesiyle, kendinde toplayan bir insan görülmemiştir. Eğer "bir in­san", sadece alelâde insanlara değil, aynı zamanda fevka­lâde meziyetleri olan insanlara da, ondört asır gibi uzun bir zamanda numune-i imtisal olmuş ve beşeriyyetin bun­ca terakkisine rağmen hâlâ erişilememiş ve bundan sonra da erişilemeyeceği kabul, tasdik ve teslim edilmîşse bu, O'nun durumunun harikuladeliğini ispat eder. Bu, mu'cizelerin en büyüğüdür.22

 

3. İSRA MUCİZESİ

 

İsrâ ve mirâc mu'cizesini Kur'ân zikretmiştir. Müs­lümanların cumhuru, bunun cesed ve ruh ile birlikte vuku bulduğu hususunda müttefiktirler. Bu konuda icmâ vardır.23

 

"Eksiklerden uzaktır O Allah ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüttü. O'na âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye böyle yaptık. Gerçekten O işiten, gören­dir" (İsrâ, 17: 1).

 

İsrâ sûresi 93. âyetinden, müşriklerin de bu gerçeği kabul ettiklerini, ancak inatlarından dolayı ilâve bazı şey­ler istediklerini anlıyoruz: "Yahut altından bir evin olma­lı, ya da göğe çıkmalısın. Maamafih, sen bizim üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız (...)"

 

Hal böyleyken, bazı kimselerin, Mi'râc hadisesinin, ″Danyal peygamberin semâya direklerle veya ateşten bir binek ile çıkmasını andırmasından″ ötürü bu mu'cize hak­kında şüphe uyandırmalarını anlamak mümkün değildir. Zira, din ile alâkalı her hususta olduğu gibi mu'cize hadi­sesinde de "Dinin Birliği" gerçeğini hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekir. Haddizatında nübüvvet bir bütündür. Bi­naenaleyh, mu'cizesiz peygamber düşünmek mümkün de­ğildir. Peygamberlerin hepsi Allah katından gönderilmiş­tir. Dolayısıyla, Nebilerin durumları arasında benzerlikler tabiî, hatta zarurîdir. Meselâ Hz. Musa'ya inen dokuz prensibin tamamının Kur'ân'da mevcut olması bunun bir ifadesidir. O halde, bir hususun reddi için onu ehl-i kitabın yanında olmasını yeterli görmek, büyük bir usûl hatasıdır.

 

Diğer tarafta, bazı kimselerin, akıllarının kavramak­tan aciz kaldığı hususları reddetme gibi bir tutum takındık­ları görülmektedir. Kur'ân, bu yanlış tavrın sebebini bil­dirmektedir: "Hayır, bilgisini kavrayamadıkları, yorumu kendilerine gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Bak o zalimlerin sonu nice oldu" (Yûnus, 10: 39).

 

4. HZ. RESUL ve TEBLİĞ

 

Resul-i Ekrem (s.a.s.)'in hıfz ve ismeti, büyük bir mu'cizedir. Zira, ne kadar büyük olursa olsun (Ahzâb Be­dir ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi) hiç kimseden çe­kinmemiştir. O'na bu cesareti Rabbi aşılamıştır: "Ey Re­sul, Rabbinden sana indirileni duyur: eğer bunu yapmaz­san O'nun risâletini duyulmamış olursun. Allah seni in­sanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler toplumuna yol göstermez" (Mâide, 5: 67). Etrafında koruma görevlileri ek­silmeyen bir hükümdar bile bunu garanti edemez. Birçok koruma görevlisine rağmen, nice idarecilerin, suikastçıların ellerinden kurtulamadıkları malûmdur. Oysa, Resûlullah (s.a.s.), bu gerçek va'de büyük itimad göstermiştir. Saîd b. Cübeyr'den şöyle nakledilmîştir: Geceleri Resûlullah'ın yarımda mü'minler nöbet tutardı. Bu âyet iner inmez koru­mayı kaldırdı ve: "Artık gidebilirsiniz. Çünkü Allah beni korumayı deruhte etti" dedi.24 Gerçekten, Allah O'nu bir­çok yerde korudu. "Ey Nebî, Allah sana ve sana tabî olan mü'minlere yeter" (Enfâl, 8: 64).

 

Resûlullah (s.a.s.)'ın Huneyn gazvesinde gösterdiği ka­rarlı tavır ve kahramanlık, O'nun bu ilâhî va'de gösterdiği itimadın bir başka Örneğidir. O savaşta Müslümanlar da­ğılmış, Hz. Peygamber düşmanlar arasında tek başına kal­mıştı. Müslümanlar bozguna uğrayınca, kısrağını düşman cihetine sürdü. Amcası Abbâs da kısrağın gemini tutarak sürat yapmasını engelliyordu. Derken müşrikler. Resûlullah'ın bulunduğu tarafa geldiler, etrafını sardılar. O ise dö­nüp arkasına bakmadı bile. Aksine kısrağından indi. Hare­ketleriyle adeta: "İşte yanınızdayım, elinizden geleni ya­pın!" demek istiyordu. Sonra şöyle dedi: "Ben gerçekten Peygamberim, bunda yalan yok. Ben Abdulmuttalib'in torunuyum." Onlara meydan okuyor, sanki bulunduğu ye­ri bildiriyordu. Neticede O'na en ufak bir zarar bile vere­mediler, bilakis Allah, O'nu görünmez ordularıyla destek­ledi, kendi eliyle düşmanları defetti.25

 

Yine en tehlikeli durumlarda, -meselâ. Gâr-ı Hira'da olduğu gibi- kurtulma yolu ve ümidi normalde gözükmez­ken, gayet metanetli ve son derece emîn ve mutmaîn bir şekildeki hal ve tavrı; yanındaki Hz. Ebû Bekir'e ″Tasa­lanma Allah bizimledir" (Tevbe, 9: 40) demesi, nübüvvet ve ciddiyetine kâfî şahit, hak ile kenetlendiğine kuvvetli delil olmanın yanı sıra nübüvvetinin bir mu'cizesidir.

 

5. BEDİR GÜNÜ

 

Kur'ân, Bedir gazvesinde birçok mu'cizenin gerçek­leştiğini bildirmektedir. Bunlara teker teker işaret edelim.

 

a. "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı." (Enfâl, 8:17).

 

İbn-i Kesir (ö: 774/1373) der ki: "el-Vâkıdî'nin rivayet ettiğine göre, Mervân b. el-Hakem, Hakîm b. el-Hızâm'a Bedir gününü sordu. Hakîm, bu konuda konuşmak isteme­di. Mervân ısrar edince şöyle dedi: "Gökten yere doğru, çakılların leğene düştüğü gibi bir ses işittim. Bunun üzeri­ne Hz. Peygamber (s.a.s.), bir avuç toprak alıp üzerimize at­tı, hezimete uğradık." es-Süddî der ki: Hz. Peygamber. Bedir günü Hz. Ali'ye dedi ki: "Bana yerden biraz çakıl taşı ver". O da bir miktar topraklı çakıl taşlarını O'na ver­di. Hz. Peygamber, onu kavmin üzerine attı. Öyle ki, gö­züne bu toprak girmeyen hiçbir müşrik kalmadı. Bunun üzerine Müslümanlar, onların peşine düşerek öldürmeye ve esir almaya başladılar.26

 

Ali b. Ebî Talha, İbn-i Abbâs'tan rivayet etmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s.). Bedir günü ellerini kaldırarak şöyle de­di: "Yâ Rabbî. eğer bu topluluk helak olursa, artık ebedi­yen yeryüzünde ibadet olunmaz". Cebrail (a.s.), Hz. Pey­gamber (s.a.s.)'e dedi ki: Bir avuç toprak al ve onların yü­züne fırlat. O da bir avuç toprak alıp, onların yüzüne attı. Müşriklerden bu toprak gözüne, genzine girmeyen hiç kimse kalmadı. Bunun üzerine geri dönüp kaçtılar.27

 

Bu hususta şu âyet nazil olmuştur: "Onları siz öldür­mediniz, fakat onları Allah öldürdü; (Ey Muhammed), at­tığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Mü'minleri güzel bir imtihanla sınamak için bunu yaptı. Doğrusu Allah işitendir, bilendir" (Enfâl, 8:17).

 

b. ''Bedir gününde Biz sizi beş bin nişanlı melekle destekledik."

 

Mü'minler, harb ve kıtalin muhakkak olduğunu anla­dıkları zaman, Cenâb-ı Hakk'a yardım etmesi için duâ et­tiler. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, müşriklere baktı bin kadar var, ashabına baktı üç yüz on küsur kişiden ibaret. Bunun üzerine kıbleye dönüp, iki elini uzattı: "Yâ Rabbî, bana va'dettiğini gerçekleştir" diye duâ etti. Hz. Ebû Bekir (r.a): "Yâ Nebiyyellâh, Rabbine münâcatın yetişir. O, sana va'dini gerçekleştirecektir" dedi.28 Bir önceki madde de zikrettiklerimizle beraber, şu âyetler de, Bedir'deki mucizelere işaret etmektedir:

 

"Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: 'Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim' diye duanızı kabul buyurmuştu. Allah bunu ancak müjde olsun ve kalbiniz bununla yatışsın diye yapmıştı. Yardım yalnız Allah katıdandır. Allah daima üstün, hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman sizi, Allah'tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku bürüyordu, üzerinize sizi temizlemek, şey­tanın pisliğini (İçinize attığı kötü düşünceleri) sizden gi­dermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve ayaklarınızı pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu." (En­fâl, 8:9-11).

 

''Rabbin meleklere vahyediyordu ki: 'Ben sizinle be­raberim, siz onları pekiştirin; Ben inkâr edenlerin yürekle­rine korku salacağım; vurun onların boyunlarının üstüne, vurun onların her parmağına (Enfâl, 8: 12)

 

"Allah, sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sa­na onları çok gösterseydi, çekinirdiniz ve savaş işinde çekişirdiniz. Fakat Allah sizi bundan kurtardı. Doğrusu O, göğüslerin özünü bilir." (Enfâl. 8: 43).

 

"Ey Resul, mü'minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa, ikiyüz kâfiri yenerler. Sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü kâfirler anlamaz bir topluluktur." (Enfâl, 8: 65).

 

"Şimdi Allah sizden hafifletti ve sizde zayıflık bulunduğunu bildi. Bundan böyle sizden sabreden yüz kişi olsa İkiyüz kâfiri yenerler. Ve eğer sizden bin kişi olsa Al­lah'ın izni ile iki bin kâfiri yenerler. Allah sabredenlerle beraberdir″ (Enfâl. 8:66). Bedir'deki bu ilâhî imdaddan, Âl-i İmrân sûresi 122-126.âyetlerinde de bahsolunmaktadır.

 

Şimdi zaman tüneline dalarak Asa-ı Saadete çıkılırsa karşılaşılacak manzara şudur: Tek başına, yardımcısız, saltanatı görünmeyen tek bir şahıs; bütün âleme karşı mübâreze etmiş ve yer küresinden daha büyük bir hakikati omzuna almış; bütün beşer nev’inin saadetine kefil olan bir dini getirmiştir. Daha önce hiçbir tecrübesi olmayan bir insan nasıl olur da dâhi bir yazar, komutan, ve neticede muzaffer bir lider olabilir? Bir kimsenin dâhi bir stratejisi ve tamamıyla yeni bir sosyal nizamın mimarı olması sıradan bir hâdise midir? Kaldı ki bu durumların dâhilik­le izah edilmesi mümkün değildir. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in, maddî ve manevî olarak hâkim ve gayet büyük bir devleti kısa bir zamanda meydana getirmesi ve güçlü devletlere bir anda galebe etmesi, ancak nübüvvetinin bir mu'cizesidir.

 

Ayrıca, Huneyn gününde,29 Hendek (Ahzâb) Gaz­vesinde30 gelen ilâhî imdatlar da bu cümledendir.31

 

Allahu Teâlâ'nın Hz. Peygamber (s.a.s.)'i destek­lemesi, O'na inananları zafere ulaştırması, düşmanlarını yenilgiye uğratması ve O'na gönderdiği dini çok kısa zamanda bütün dünyaya yayıp, hakim kılması ve inkar­cıların bütün engellemelerine rağmen, onları en sonunda üstün kılması bir mu'cizedir.32

 

Bu âyet-i kerimelerde anlatılan meleklerin yardıma gelmesini, son zamanlarda bazıları psikolojik bir faktör gibi algılama eğilimindedirler. Oysa bahis konusu âyetler­de melekleri tavsif eden münzel (indirilmiş) (Âl-i İmrân, 3:125), mürdifîn (birbiri ardınca gelen) gibi (Enfâl, 8: 9) sıfat­lar, böyle bir yoruma imkân vermez. Meleklerin imdada gelişini, kılıç kuşanıp savaşmaları şeklinde anlamamalıdır. Zira, unutulmamalıdır ki, "on senelik bir zaman″ içinde33 devam eden gazvelerde gayr-ı müslimler 250 kişi kaybet­tiler. Müslümanların kaybı bu miktardan daha azdı. Bu kadar az kanla milyonlarca kilometrekarelik Arabistan kıtası terör ve ahlâksızlık çıbanından temizlenmiştir. Bu on sene zarfında, Arap Yarımadası'nın bütün halkı, Irak ve Filistin güney kısımları halkı, İslâm dinini kendilik­lerinden, isteyerek kabul etmişlerdi."34

(Devamı var)

 

Dipnotlar

1) Mes'ud b. 'Umer b. A. Sa'duddin et-Taftâzânî. Şerhu'l-Mekâsıd, Thk. Abdurrahmân Umeyre, Nşr. Sâlih M. Şeref, Beyrut Âlemul-Kutub. 1409/1989. V. s. 11; krş. Suyûtî, itkan, IV, s. 3.

2) tab'. Beyrut. Dâru'l-Fikril-Mu'âsır. 1411, s. 214; M. Abduh, Risâletut-Tevhîd, Beyrut, Dârul-Kutubi'l-ilmîyle, 1406/1986. s. 45 d

3) Tâhâ.20:71.26;Şuarâ, 26.49.

4> Enfâl. 8:9-10,12.17.26.30. 43,44.65,66; Tevbe. 9:26,98-101.

5) Bûtî, Kubra'l-Yakîniyyât s. 220

6) Muhammed Ebû Zehra, Muhâdarât fı'n-Nasraniyye. el-Kahire, Dâru'l-Fikril-'Arabî. 19, s.

7) Bûtî, Kubra'l-Yakiniyyât, s. 216.

8) el-Hâfız Ebul-Fidâ ibn-i Kesir, Kıtâbu'd-Delâil Mûcizâtu'n-Nebî, Thk. M. Abdulaziz el-Hilâlî, el-Kâhire, el-Bûlâk, Mektebetu'l-Kuran. 1410,1990, s. 17; Suyûtî, itkân, IV, s. 4-5.

9) Fahruddîn er-Râzî. Nihâyetu'l-i'câz fî Dirayetil-i'câz, Thk. Dr. Ahmed Hicâzî es-Sakâ. el-Kâhıre, el-Mek. es-Sakafî, 1989. s. 54.

10) Tabbâra. Rûhu'd-Dini'l İslâmî. s. 449.

11) Dr. Muhammed A. Draz, en-Nebeu’l-Azîm fi'l-Kur'ân, 7. el-Kuveyt. Dâru'l-Kalem, 1413/1993. s. 38.

12) Taftazânî, Şerhu'l-Mekâsıt, V. s. 37

13) Fahruddîn er-Râzî, el-Erbaîn fi Usûli'd-Dîn, Thk. A. Hicâzî es-Sakâ. el-Kâhire, Dâru'l-Kuliyâtt’ul-Ezheriyye, 1986. II, s. 88.

14) Bk. Buhâri, Cihâd. 102.

15) İbn Hişâm, es-Siretu'n-Nebeviyye, Thk. Mustafa es-Sakâ ve ark., Beyrut, Dâru'l-Hayr, 1412/1992,1, s. 156.

16) Buhâri, Merda 12. Selâm 47: Timizi. Duâ 111; Ahmed b. Hanbei, Müsrıed. IV. s. £84.

17) Ahmed b. Hanbei. Müsned. VI, s. 106.121.167,242,260. 13) Buhâri. Isti'zân 15: Müslim. Selâm 15.

19) İbn-i Mâce, At’ime 30.

20) Buhâri, Edeb 39.

21) Râzî. Erbain, II, s. 51.

22) Râzî, Erbain, II, s. 89.

23) Bûtî, Kubral-Yakiniyyât, s. 220.

24) Tirmîzi, Tefsir, Mâide sûresi bölümünde; Taberî. 5/68 tefsirinde, ha. no: 12276, IV, s. 647: el-Vâhidî, Esbâbün-Nuzûl. s. 204-205.

25) Buhâri, Cihad 52,61.97.167; Müslim, Cihâd 78-81: Ahmed b. Hanbe, Müsned, I. s. 207. III, s. 376; IV. s. 281.

26) İbn-i Kesir. Mucizâtu'n-Nebi. s. 95.

27) İbn-i Kesîr, Tefsir. Enfâl: 8. âyetin tefsiri

28) İbn-i Hişâm, Sire. II, s. 202.

29) Tevbe, 9:25.26,40,103.

30) Ahzâb, 33:6.

31) İbn-i Kesir, Mûcizâtu'n-Nebî, s. 76.

32) Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî, Huccetullâhil-Bâliğa. II. s. 11.

33) Bu, müslümanlara mukâtele izninin verilmesinden, Hz. Peygamber (a.s.m)'in irtihaline kadarki süredir.

34) Muhammed Hamidullah, İnitiation a L'Islâm, Paris. 1963, s. 15.

 

Yeni Ümit Dergisi (37. Sayı Temmuz, Ağustos, Eylül (1997)

Yazar:
İdris Şengül
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 23-04-2010
3,102 kez okundu
Block title
Block content