Buradasınız

Kur'an'da Kalp Kavramı

Kalb; akıl, mârifet, ilim, niyet, iman, hikmet ve kurbet gibi insan için çok hayatî hususların kalesi mesabesindedir. Kalb ayakta ise, bu duygular da hayatta sayılır; o, yıkılmış veya bir kısım mühlikâtla sarsıksa, bu latîfelerin hayatiyetinden, devam ve temadisinden bahsetmek de oldukça zordur.

Kalbin bir fizikî bir de manevî mânâsı vardır. Fizikî anlamda kalb, bilindiği gibi göğsün sol tarafında bulunan, bütün vücudumuzu besleyen damarlara kan akışını sağlayan, yumruk büyüklüğündeki en merkezî organımızdır. Bunun yanında bütün derunî yaşantılarımızı, duygu, düşünce ve niyetlerimizi kendisine atfettiğimiz ruhî/manevî boyutta yer alan bir benliğimiz vardır. Bu ikisi arasında bir bağlantı olduğu düşünülse de, bu konuda bir açıklamada bulunmak maksadımız dışındadır. Şu kadarı var ki, fizikî kalb bedeni düzenler, manevî kalb ise kişiliğimizi (=Nefs) düzenler. Burada bizim kalbden kastımız fizikî kalb değil, manevî ve ruhî kalbdir. Kalb kelimesi Arapçada, bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek ve değiştirmek gibi mânâlara gelmektedir. Bu değişken özelliği sebebiyle bu şekilde “kalb” olarak isimlendirildiği belirtilmektedir (İbn-i Manzur, I, s.687). Kur’ân-ı Kerîm’deki ifadelere bakıldığında, mânevî kalbin tıpkı fizikî kalbin beden yapımızdaki konumu gibi, bütün ruhî/mânevî hayatımızın merkezinde yer aldığı görülür. Çeşitli duygu ve heyecanlar, inançlar, idrakler, niyet ve iradeye bağlı faaliyetler, ahlâkî tutum ve davranışlar kısacası bütün psikolojik fonksiyon ve süreçler doğrudan kalb ile bağlantılıdır. Düşünme, akıl yürütme ve anlama, hidâyet ve itmi’nân, iman, takva, zikir, teslimiyet, acıma ve şefkat, mânevî olarak arınma ve temizlenme kalble ilgilidir. Aynı şekilde korku ve ürküntü, sıkıntı ve bunalma, hasret ve hiddet, sapıklık ve şüphe, nifâk ve inkâr, öfke ve hastalık gibi süreçler kalbde oluşur ve kalbimizde yaşanır. Kalb eğrilik ve doğrulukla vasıflanır. Sağlıklı veya hastalıklı kalbler vardır. Kalb, vahyin iniş yeridir. İlâhî imtihan kalbde başlar ve devam eder (bkz. Mû’cemu elfâzı’l-Kur’ân, II, 415-416). Kısacası kalb insan kişiliğinin ruhî merkezi, benliğin ve şuurun kaynağı, eşyanın hakikatini anlayıp bildiğimiz mânevî benliğimiz; benlik idraki ve şuurun ortaya çıktığı ruhî/manevî özümüzdür (er-Râzi, s. 61, Gazzali, III, 29, 32).

Kalble alâkalı kavramlar

Kalb kavramı tekil ve çoğul, izafetli veya izafetsiz biçimleriyle Kur’ân-ı Kerîm’de 135 yerde geçmektedir. Bunun yanında kalb ile yakın alâkalı birçok kavram yer alır. Bunlar sadr, fuâd, lübb, nühâ, hılm ve hicr’dir. 

42 yerde geçen sadr kelimesi, bir şeyin baş tarafı veya en üst kısmı, bir bölümü, kişinin yöneldiği taraf, boyundan karın boşluğuna kadar olan vücudun ön kısmı, göğüs ve bağır; reis ve kumandan (İbn-i Manzur, IV,445; Müfredât, s.276) gibi mânâlara gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de sadrın “genişleme ve daralma” (En’âm 6/125; Zümer 39/22), sıkıntılardan şifa bulma (Yunus 10/57; Tevbe 9/14) özelliklerinden bahsedilir. Ayrıca sadr; kalbleri çevreleyen, kalblerin içinde yer aldığı mekân (Hacc 22/46), arzu ve ihtiyaç mahalli (Mümin 40/80; Haşr 59/9), bilgilerin korunduğu yer (Ankebut 29/49), kin (A’raf 7/43), kibir (Mümin 40/56), korku (Haşr 59/13) ve vesveselerin yer ettiği mahal (Nâs 114/5) olarak tasvir edilir.

Fuâd; Kur’ân-ı Kerîm’de 16 yerde zikredilir. Kelime mânâsı “yanıp tutuşmak” demektir. Maddenin aşırı sıcak ve hararet üzere çevrilmesidir. Kalbin, çeşitli duygularla çok fazla, aşırı etkilenmesi, yanıp tutuşması sebebiyle kalbe bu isim verilmiştir. Dilimize “gönül” olarak çevrilir. Kalbin ortası, kılıfı, içi gibi mânâlarda kullanılır. Kalb sadrın ortasında olduğu gibi, fuâd da kalbin ortasında yer alır. Sorumlu tutulan (İsrâ 17/36), doğrulayan ve yalanlayan (Necm 11/20); gönlün meyletmesi (İbrahim 14/37), gönüldeki yakıcı ateş (Hümeze 104/7), hâlden hâle dönüşen (En’âm 6/110) nitelikleri ile Kur’ân’da yer aldığı görülür.

Lübb; bir şeyin özü, hakikati, cevheri demektir. Kalb ve akıl insanın cevheri ve hakikati olduğu için bu kelime ile ifade edilir. Her tür şaibeden uzak, saf, temiz ve tam akıl mânâsında Kur’ân-ı Kerîm’de yer alır (Mu’cem, II, 560; Müfredât, s.646). Lübb, normal akıldan ziyade, hidayet nuruyla “aydınlanmış akıl”dır. İlâhî hükümlerin inceliklerini (Bakara 2/179; Sâd 38/9, 29, 38), takvanın en önemli azık olduğunu (Bakara 2/197), hikmetin önemini (Bakara 2/269), ilâhi öğütlerin kıymetini (Âl-i İmran 3/7; Râd 13/19; Mümin 40/54; Zümer 21/39), yerlerin ve göklerin yaratılış hikmetlerini (Âl-i İmran 3/190; Yusuf 12/111) görüp anlayan ve ibret alanlar, kalbin bu derecesine ulaşmış mümin kimselerdir.

Kalb ve Allah münasebeti

Kalb; Allah’la münasebet ve iletişimin başlıca organıdır. Allah sürekli insanların kalblerine bakar (Müslim Birr 34), orada olup biten her şeyi bilir (Âl-İmran 3/154) ve onları sorgular (Bakara 2/74). Yani Allah kişi ile kalbi arasına girer (Enfâl 8/24). İnsan kalbi ile hangi yöne yönelmek istiyorsa, Allah onu o yöne yöneltir. Kalblerinde hayır olduğunu bildiği kimselere Allah daha fazla hayır verir (Enfâl 8/70). Mânevî anlamda sağlıklı bir kalb, bir bakıma tıpkı sürekli dönen ve tarayan bir radar gibi, asla bu dünyada hiçbir şeye sabitlenmez veya bağlanmaz; daima kutsalı arar. Kalb bize bu dünyada hiçbir şeyin tapınmaya değer olmadığını, her yerde hâzır ve nâzır olan bir Yaratıcı’ya bağlanarak huzur, sükûn ve nihai tatmin ve sürur bulacağını hatırlatıp durur. “Bunlar, Allah’ın zikri ile kalbleri huzura kavuşarak iman edenlerdir. Evet, bilin ki, kalbler ancak Allah’ı anmakla tatmin ve huzur bulur.”(Ra’d 13/28,68 ). Mânevî hayatın merkezinde yer alan kalb, Rabb’ini arama saikıyla sürekli bir hareket ve arayış hâlindedir. Bu yüzden insan ancak Allah’ı hatırlayarak ve O’na yakınlaşmaya çalışarak hayatını mânâlı ve değerli kılabilir. 

İnsan, Yüce Yaratıcı’sını kalbiyle hisseder; bağlanır, inanır ve tanır. Allah’a inananın kalbi hidayete erer, doğru yolda gelişimini sürdürür (Teğabün 64/11). Allah’ı bilen, Allah’a yaklaştıran, Allah için çalışan ve Allah için gayrette bulunan, Allah nezdindeki sırları keşfeden kalbdir. Diğer âzalar ise kalbin yardımcıları, onun çalıştırdığı âletlerdir. Bu bakımdan Allah nezdinde insanın değeri, kalbinde Allah’a ayırdığı yer ile doğrudan alâkalıdır. Allah’ın dışındaki şeylerden ve ilgilerden kalbin uzaklaşması, Allah’ı hatırlama ve anma ile birlikte ibadetin çoğalmasıyla birlikte mânevî gelişme ve olgunlaşma yolunda mesafe kat edilir.

Kendi nefsini ve İlâhî hakikati anlama kabiliyetini suiistimal eden kimselerin kalblerinin işleyişini Allah tersine çevirir (Tevbe 9/ 87, 127). Öyle ki, onlar doğru ve iyi yaptıklarını sanırken, kötü ve yanlış işlerle hayatlarını tüketirler. Böylece, kendi arzuları ve tutkuları peşinden sürüklenen ve böylece kalbini asıl amacından koparıp eğriltenlerin kalblerini de Allah eğriltir (Muhammed 47/16; Saf 61/5). Zamanla, bütün fıtrî safiyetini ve doğruyu bulma kabiliyetini kaybeden, inkâr ve aşırılıkta direnen, kendi gururlu ve mütehakkim benliğine bağlanan bu kimselerin kalblerini Allah mühürler (Nisâ 4/155; Tevbe 9/87, 93; Yunus 10/74; Rum 30/ 59; Gâfir 40/35; Câsiye 45/23; Muhammed 47/16). Kalbi mühürlenmiş olanlar ise, mânevî hakikatler hakkında kör, sağır ve dilsiz hale gelirler; hayvanlardan daha aşağı bir hayat derecesine mahkum olurlar (Bakara 2/7,18-20).

“İnsanların kalbi Allah’ın iki parmağı arasındadır, istediği gibi evirir çevirir.” (Tirmizi, Kader 7) mealindeki hadîste dile getirildiği gibi, insan tabiatında bir istikrarsızlık, değişkenlik vardır. İnsanın ruhî merkezi olarak kalb, nefsin içinden (hatıralar, istek ve arzular, hayaller, idrakler) veya dış dünyadan gelen uyaranlar (telkin, eğitim, toplumsal olaylar, vb.) yahut İlâhî ilhamlar ve şeytani vesveseler neticesi sürekli değişip durmaktadır (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’ân, 35). Bu değişim iyiden kötüye doğru olabildiği gibi, kötüden iyiye doğru da olabilmektedir. 

Bir hadîs olarak nakledilen, “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” sözü, Allah’a ulaşmada kalbin ilk hareket noktası ve temel vasıtası olduğunu ortaya koyar. Her kalb, içindekini dışarıya sızdırır. Kalb, öyle bir şeydir ki insanoğlu onu tanıdığı zaman, kendini tanımış olur. Kendini tanıdığı zaman Rabb’ini tanır. İnsan kalbini tanımadığı zaman, kendi nefsini tanımamış, nefsini tanımadığı zaman da Rabb’ini tanımamıştır. Kalbini bilmeyen de kalbinin ötesini elbette ki bilemez. İnsanların çoğu, kalblerini ve nefislerini bilmemekte, kalbleri ve nefisleri arasında perdeler gerilmiş bulunmaktadır. Çünkü Yüce Allah bazen insanoğlu ile kalbi arasına kuvvet ve kudretiyle girer. Kalbini murâkebe ve gözetmek için melekût âleminin hazinelerinden kalbinin üzerine akan ve kalbde beliren incelikleri gözlemek için kalbini tanımayan bir kimse Allah Teâlâ’nın mealen şu âyetinin mefhumuna dâhil olmuş olur: “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlar, Allah da onları kendilerine unutturmuştur. İşte bunlar fâsık olanlardır.” (Haşr 59/19). 

Kendi yaratılış gayesini unutarak nefsanî ve dünyevî arzular içinde bir hayat süren kimselerin kalbleri zamanla fıtrî işlevini ve hassasiyetini yitirir, daralır ve katılaşır. “..Kalbleri Allah’ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; onlar apaçık sapıklık içersindedirler.” (Zümer 39/22). Allah dışında başka ilgi ve düşüncelere dalmış, O’nu hiç hatırlamayan kimseler, kalbleri katılaşmış kimselerdir. Kalbleri katı olanlar Allah’tan en uzak kimselerdir (Tirmizi, Zühd 62). Bir kısım insanların ise kalbi hastalıklıdır; sabit bir merkezi ve tutarlı bir istikameti yoktur. İman ile küfür, doğrulukla eğrilik, iyilikle kötülük arasında sürekli bocalayıp dururlar (Bakara 2/10; Maide 5/52; Enfâl 8/49, Tevbe 9/125; Ahzab 33/32). Bunlar kalblerindeki gerçek niyet ve tasavvurları gizlemeyi çok iyi bilen, görünüş ve konuşmaları ile etkileyici fakat gerçekte hakikat düşmanı, yıkıcı ve düzen bozucu sakınılması gereken “en yaman hasım” durumundaki kimselerdir (Bakara 2/ 8-16, 204-205).

İnançlı bir insanın sabah akşam Rabb’ini anan kimselerle bir arada olması kalb selâmeti bakımından önemlidir. Eğer, Allah’tan uzak bir hayat yaşayan kimselerle bir arada olmak kaçınılmaz ise, en azından onlara uymama, kalben onlardan uzaklaşma ve onlar gibi bir hayat tarzını benimsemekten kaçınmak gerekir. “Bizi anmak hususunda kalbine gaflet verdiğimiz kimseye itaat etme..” (Kehf 18/28). Bu kimselere uymak, onlar gibi kalbin katılaşmasına ve daralmasına yol açar. Arkadaş ve dostluk yapılan kimsenin ahlak ve davranışından etkilenmemek mümkün değildir. Fakat bazı kimseler bunun farkına çok geç varırlar (Furkan, 25/29). 

Buna karşılık Allah’ın âyetlerine dikkat kesilen, ayakta, otururken, yürürken, hemen her durumda ve hayatının her anında Yüce Yaratıcı’sını hatırlayıp O’nun yüceliğini ve lütfettiği nimetlerin sonsuzluğunu düşünen (Al-i İmran 3/191) mümin kimselerin kalbleri ise gittikçe yumuşar ve hassaslaşır. Öyle ki, Allah’ı andıkça kalbleri titrer, tüyleri ürperir. “Rablerinden korkanların, bu Kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalbleri Allah’ın zikrine yumuşar..” (Zümer 39/23). Kalbi derinden etkileyen ve onu uyaran en önemli kaynak İlâhî Kelâm’dır. Bu yüzden Kur’ân’ı dinlemek, onunla meşgul olmak, onun mânâlarını düşünmek, müminin duygularını coşturur, inancını pekiştirir, kalbini yumuşak ve hassas bir hâle getirir: “Kendilerine Rahman olan Allah’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlar (Meryem 19/58; İsra 17/109). “Bunlar o kimselerdir ki Allah anılınca kalbleri titrer, kendilerine isabet eden musibetlere karşı da sabırlıdırlar” (Hacc 22/35).

Bir Müslüman’ın hayatın her türlü şartları altında kararlılıkla inancının gereğini yerine getirmesi gerekir. Güçlükler karşısında sabır ve azimle hareket edebilmek için kalbin pekiştirilmesine ihtiyaç vardır. İnancı uğrunda mücadele eden ve büyük zorluklarla karşılaşan ve bu durumda kendisine sığınan müminlerin kalbleri Allah’ın yardımı ve manevî desteği ile sakinleşir; güven, huzur ve itminan duygusu ile dolup taşar (Enfal 8/10-11; Fetih 48/4).

Kalb selâmeti

Kalbin fıtratında iyilik ve temizlik vardır; kötü duygular yoktur. Kalb helâlden, doğrudan huzur duyar, haramdan, yalandan ise rahatsızlık duyar (Tirmizi, Kıyamet 60). Bir şey kalbe huzursuzluk veriyorsa işte o günahtır. Çünkü kalb her zaman doğruyu ilham eder (Müslim Birr 14,15; Tirmizi, Zühd 52; Darimi, Büyu’ 2). Fakat içimizden ya da dışımızdan kalbe ulaşan olumsuz uyaranlar ve bunlara bağlı olarak geliştirilen kötü alışkanlıklar, din ve ahlak dışı davranışlar kalbin kirlenmesine ve işlevini yitirmesine yol açabilir. Hz. Peygamber (a.s): Dikkat ediniz, insan vücudunda bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur, bozuk olursa bütün vücut bozulur. O, kalbdir.” (Buhari, İman 39; Müslim, Müsakat 107, 108) buyurmuşlardır. Bir insanın kalbi kararmamış, tabiî saflığını, selim fıtratını koruyor ise doğruyu kolayca bulabilir (İbn Mâce, Zühd 29; İbn Hanbel, Müsned II, 297). Kalbi en çok yalan, haram lokma gibi davranış ve yaşayışlar, kibir gibi huy ve tutumlar, Allah’ı anmaktan ve O’na karşı sorumlulukları yerine getirmekten uzak bir hayat tarzı karartır. Kalbin bozulması, idrak ve anlam dünyasında karmaşa ve kaosa yol açar. İyi ile kötü, doğru ile yanlış, helâl ile haramın sınırları ayırt edilemez hâle gelir. İnsan hakikate karşı kör ve sağır, duygusuz ve duyarsız olur: “Gerçekte hakikat şudur: gözler körelmez, sinelerdeki kalbler körelir.” (Hac 22/46). Bu yüzden kalbin doğal safiyetini koruması, yaratılış amacına uygun olarak görevini yerine getirebilmesi açısından büyük önem taşır. Mânevî kirlerle kararan, katılaşan bir kalb, iyilik ve hakikate ulaşma arzusunu bütünüyle yitirir. Kalbin muhafazası ve mânevî kirlerden arındırılması o derece önemlidir ki, kirli bir kalble yapılan ibadetler makbul sayılmaz. Kalbi dürüst olmadıkça kişinin imanı yerini bulmaz (İbn Hanbel, Müsned, III, 198). Buna karşılık az ama temiz bir kalble yapılan ameller daha feyizli ve daha şerefli olarak değer kazanır.

Kalb, Yüce Allah’ın insanların içine yerleştirdiği bir mabettir. İçimizdeki kutsal kıvılcımın mekânıdır. Sufi geleneğin çok önem verdiği ve kutsi hadîs olarak naklettikleri “Bütün göklere ve yerlere sığmayan Ben, ihlâslı müminin kalbine sığarım” (Bkz. Aclunî, Keşfu’l-hafa, 2/255) mealindeki müteşabih rivayet, aslında insan kalbindeki en güçlü ve en etkili psikolojik faktörün Allah olduğunu, inanan kimsenin bunun şuurunda olması gerektiğini anlatır; Mümin için Allah’ın huzuruna “selîm” ve “münîb” bir kalb ile çıkmaktan başka bir şeyin faydası yoktur (Şuarâ 26/89, Safât 37/84; Kaf 50/33). İman öncelikle kalbî bir tasdiktir. İbadetlerin temeli olan ve onlara gerçek değerini kazandıracak olan “niyet” de kalbde gerçekleşir (Buhari, İman 41). Kalb ilim, hikmet, Allah’ı bilme, Allah’ı sevme, Allah’ı düşünmekten zevk almak, Allah’ı bütün arzularına tercih etmek ve nefsi ile mücadelede Allah’tan yardım istemek için yaratılmıştır. Bu bakımdan kalbin mârifeti ve vasıflarının hakikati dinin temeli, mânevî yolculuğa çıkanların yolunun esasıdır (Gazzali, İhya, c.III, s.6, 62). Fakat kalbin İlâhî tecelliye mazhar olabilmesi için, nefsanî kirlerden, dünyevî arzulardan temizlenmesi, ıslah ve imar edilmesi gerekir. Bu konuda Hz. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen şu hadîs bu gerçeğe işaret eder: “Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke oluşur. O, bu yanlışı tekrar ettiğinde yeni bir iz daha meydana gelir. Günah işlemeye devam ettikçe bu izler artar ve sonunda bütün kalbi kaplar ve karartır. Kul tövbe ettiğinde onun kalbi yeniden parlamaya başlar.” (Müslim, İman 231; İbn Mace Zühd 29; Ahmed b.Hanbel, Müsned II, 297). Kalblerin temiz kalması için kötü duygu ve düşüncelere yol açacak durumlardan ve uyarıcılardan uzak durmak önemli bir esastır (Ahzâb 33/53). Kalbin temizlenmesi öncelikle işlenen günahların, yapılan kötülüklerin ve yanlış davranışların farkına varma, bunlardan pişmanlık duyma ve tövbe etmekle mümkündür. Bunun yanında kalbin sürekli olarak eğitilmesi, olgunlaştırılması, parlatılması gerekir. Kalbin eğitilmesi, öncelikle doğru bilgi ile mümkündür. Bilgi ve hikmet sayesinde kalb aydınlanır ve hakikat sevgisi ile dolup taşar. Kalbi aydınlatan ve parlatan bu bilginin kaynağı da elbette ki İlâhî Kelâm’dır: “Fakat o Kur’ân, kendilerine ilim verilmiş kimselerin kalblerinde ışıldayan âyetlerdir…” (Ankebut 29/49). İman, kalb tatminin en önemli kaynağıdır. İnanan insanlar, bu inançlarının sağladığı güven ve huzur ile hayatlarını sürdürürler. Fakat bu imanın yeterli ve doğru bilgi ile de zaman zaman desteklenmesi gerekir. Çünkü tam bir tatmin duygusu elde edene kadar kalbde şüphe ve arayışlar sürüp gider. Bir kısım insanlar için inanmak kadar, anlamak, tecrübe etmek, müşahede etmek de önemlidir. Kalb tatmini, iman ve teslimiyeti artırır, huzur ve sükûnete vesile olur. Hz. İbrahim’in “yeniden diriliş” (Bakara 2/260) konusundaki ve Havarilerin Hz. İsa’nın nübüvveti (Maide 5/112-113) konusundaki merak ve taleplerinin gerekçesi kalb tatminidir. Allah’ın âyetleri üzerinde düşünmek ve her durumda O’nu anmak kalbi yumuşatır (Zümer 29/23). Kalb yumuşaklığı, eğitilebilirliğin en önemli şartıdır.

Buna göre, kalb hem bilginin hem de ahlâkın kaynağı olması bakımından önem taşır. Riya, kibir, nifak, küfr, haset gibi olumsuz davranış eğilimleri kalbde ortaya çıktığı gibi, ihlâs, tevazu, takva, tövbe, sabır, şükür, muhabbet, rıza, tevekkül vb. hallerin hepsinin merkezi de kalbdir (Gazali, İhya, c.III, s.3-4). Kalb, Allah’a doğru bir yolculuğu gerçekleştirmek ve menzilleri bir bir aşarak O’na kavuşmak için yaratılmıştır. Allah’ı tanımak, beş duyunun ötesine geçip, İlâhî güzellikleri kalb ile müşahede etmekle mümkün olur. Kalbi bu bilgiye ulaştıracak olan ise ilim, hikmet tefekkür ve daha da önemlisi güzel huy ve davranışlardır. Kalbde yerleşmiş olan kötü huylar ve olumsuz davranış eğilimleri Allah’a giden yolda birer engeldir. Onlardan kurtulmadıkça bu yoldaki makamları geçmek mümkün değildir. İlim ve ahlâk birbiri ile bütünleştiği zaman kişiye fayda verir; mânevî olgunlaşmaya hizmet eder. Kişi her şeyden önce kalbini kötü ahlâktan temizlemeyi ön plânda tutmalıdır. Nasıl beden temiz olmadan namaz sahih olmazsa, kalbin ibadeti olan ilim de kalb kötü huy ve çirkin vasıflardan arınmadıkça sağlıklı olmaz. Ahlaksız ilim, en öldürücü ve yıkıcı bir âlete dönüşebilir. İlim kişiyi doğruya, iyiye yöneltmelidir, aksi takdirde Allah’tan uzaklaşmasına sebep olur. Akıl, ancak sınırlı bir alanda, duyulan ve görülen gerçekler âlemi üzerinde bilgi edindiğinden, bu alanda yetersizdir. Ancak kalbin doğru ve güvenilir bir bilgi vermesi için olgunlaşması, günah kirinden, bilgisizlikten, taklit ve taassuptan temizlenmesi gerekir. “Kendi istek ve arzularını ilah edinen, bilgisi olduğu hâlde Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü?” (Câsiye 45/23). Bir Müslüman’ın kalb selâmetini koruyabilmesi için Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sık sık tekrarladığı şu duaları da unutmaması gerekir: “Ey kalbleri yönlendiren Allah’ım! Kalblerimizi sana itaate yönelt.” (Müslim Kader 17; İbn Hanbel, Müsned II, 168). “Ey kalbleri hâlden hâle çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizi, Kader 7; Daavât, 90, 124; İbn Hanbel, Müsned, IV, 182; VI, 251, 294, 304, 315).

Netice

İnsan kişiliğinin (=Nefs) merkezinde kalb yer alır. Bütün duygu, düşünce, niyet ve tutumlarımızın kaynağında kalb vardır. Şuur ve benliğimiz kalbde yer tutar. Kalbin kendi içinde çeşitli derinlik tabakaları vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Sadr, kalb, fuâd, lübb ve nühâ kavramları dıştan, en derin ve nihai boyuta kadar açılan kalbdeki akıl, şuur ve idrak derecelerini ifade etmektedir. Kısacası, bilmenin ve hissetmenin sonsuza açılan yolları kalbin içinde saklıdır. Bunları harekete geçirmek insanın doğru bir yol tutmasına ve dikkatini kendi gerçeğine yöneltmesine bağlıdır. Fıtratı bakımından temiz ve saf olan, Rabb’ini ve İlâhî hakikatleri bilmeye ayarlı olan insan kalbi, içimizde beslediğimiz kötü arzular ve vesveseler veya çevreden aldığımız menfi tesirlerle her an kirlenmeye ve asıl rotasından çıkmaya eğilimlidir. Kötü bir yolda tüketilen hayat tecrübesi ile yapılanan bir kalb, zamanla katılaşır ve tabiî safiyetini yitirebilir. Bu durumda kişi hakikatlere karşı kör ve sağır hâle gelir; kendi sübjektif yönelim ve davranışlarını mutlaklaştırarak, bunları hakikatin yerine koyar. Hayatının sonuna kadar da bu yanılsamalı benlik algısını sürdürür.

Kendi insanî tabiatımızın farkına varmakla, varlığımızın sahibi ve gayesi olan Yüce Allah’ı her yerde ve her zaman hatırlamakla, hata ve günahların kalbde meydana getirdiği kirlenmeyi giderici iyi ve olumlu işlere yönelmekle ve Allah dostu insanlarla bir arada bulunmakla kalb sağlığı korunabilir.

Kaynaklar

Cürcâni, Seyyid Şerif, Ali b. Muhammed, Kitabü’t-Ta’rifât, Beyrut 1983.

Çift Salih, Hakim Tirmizi ve Tasavvuf Anlayışı, İnsan Yayınları, İstanbul 2008.

Ergin Zafer, Haris Muhasibi ve Nefis Kavramı, Karadeniz Basın Yayın, Rize 2008

Ergül, Âdem, Kur’ân ve Sünnette Kalbî Hayat, Altınoluk Yayınları, İstanbul 1421/2000.

Frager, Robert, Kalp, Nefs ve Ruh (çev. İbrahim Kapaklıkaya) Gelenek Yayınevi, İstanbul 2003.

Gazzali, İhyau Ulumid’-Din (çev. Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yayınevi, İstanbul,2011 

el-Isfahani, Rağıp, Ebu’l-Kasım Hüseyin b.Muhammed, el-Müfredât fi ğaribi’l-Kurân, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut ts.

İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Dâru’s_Sadr, Beyrut 1410/1990.

Mu’cemu elfâzı’l-Kur’ân, 2.bas., c.II, Mısır 1390/1970.

Er-Râzi, Fahreddin, Kitâbü’n Nefs ve’r-Rûh ve şerhu kuvâhümâ, İslamâbad/ Pakistan 1388/1968.

Uludağ, Süleyman, “Kalp”, T. Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, c.24, s.230-231. 

Yeni Ümit Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2013, Sayı: 99

Yazar:
Prof. Dr. Hayati Hökelekli
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 26-01-2013
7,897 kez okundu
Block title
Block content