Buradasınız

Kur’an’da, Hz. Musa´nın Allah´ın sözlerini barındıran levhaları yere fırlattığı yazıyor. (Araf, 150) Bu, Allah´a karşı bir saygısızlık değil midir? Bu, Kur´an´ın da yere fırlatılabileceği anlamına mı gelir?

 

- İlgili konunun özeti, aşağıda mealleri verdiğimiz ayetlerde görmekteyiz:

“Mûsâ Tevrat’ı almak için ayrıldıktan sonra ümmeti, zinet takımlarından, böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapıp tanrı edindiler. Görmemişler miydi ki o heykel onlara hitap edemiyordu, kendilerine yol da gösteremiyordu. Fakat buna rağmen onu tanrı edindiler ve zalimlerden oldular. Ne vakit ki yaptıklarının saçmalığını anlayıp son derece pişman oldular ve saptıklarını gördüler, Yemin olsun ki, dediler, eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi affetmezse, muhakkak her şeyimizi kaybedenlerden oluruz. Mûsâ pek öfkeli ve üzgün olarak halkına dönünce: “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini çarçabuk terk mi ettiniz!” dedi ve... levhaları yere bırakıverdi. Kardeşini başından tutup, kendisine doğru çekmeye başladı. Harun ise ona: “Ey annemin oğlu!” dedi: “İnan ki bu millet beni fena halde hırpaladı, nerdeyse beni linç edip öldüreceklerdi.Ne olur, düşmanlarımı üstüme güldürme, beni bu zalim milletle bir tutma!”(Araf, 7/148-150). 

- Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu ayette geçen ve “yere bırakıverdi” şeklinde tercüme ettiğimiz “ilkâ” kelimesi Kur'ân'da az farklarla birden fazla mânada kullanılmıştır. Örneğin vahyin ilkası, ilâhî nezaket ölçüsünde inenâyetlerin kalbe konulmasıdır. Musa Peygamber'in elindeki Levhaları ilkası ise, onları saygı ile bir yere hemen koyuvermesidir. Elindeki Asâ'yi ilkası da öyle, onu usulca belli bir yere koyması anlamını ifade eder. Altundan buzağı imal eden Samiri'nin ilkası, elindekini, içine çekerek, hayıflanarak bir tarafa usulca atmasıdır. Sihirbazların ellerindeki organları ilkaları, onları rastgele etrafa atıp yaymalarıdır. Kâfirlerin Cehennem'e ilkası, şiddetle tutulup atılmalarıdır.

Görüldüğü gibi, “ilka” tabiri, faile, mef'ûle ve duruma göre birbirine yakın az farklı manalara delâlet ediyor. Bu açıdan ilgili ayeti, Hz. Musa "vahiy levlalarını gelişi güzel attı, fırlattı veya fırlatıverdi” şeklinde değil, “onları yere bırakıverdi” şeklinde anlam vermek daha uygun olacaktır. (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, ilgili ayetlerin tefsiri)

- Hz. Musa, fıtraten, yaratılıştan gelen yapısı itibariyle çok sinirli, celalli bir peygamber idi. Tez öfkelenir fakat tez de öfkesinden dönerdi. Allah daha iyi bilir;  Hz. Musa’nın bu celalli yapısı, Firavun gibi ilahlık dava eden çok cebbar bir kral karşısında sözünü esirgemeyen, hakkın hatırını her hatırın üstünde tutan bir kişiliğe bürünmesine katkı sağlamıştır. Firavun gibi kendi nefsi için köpürüp kabaran bir kralın karşısında Allah için izzet-i nefse sahip olarak köpürüp kabaran, sert bir yapıda olması, mukteza-yı hale uygun yapısal bir belagat üslubudur...  

Bu celalli yapısıyla -daha önce Tur-i sinada Allah’tan öğrendiği- “buzağıya tapma” olayını gerçekleştiren insanları ve taptıkları buzağıyı gözleriyle görünce, dehşete düştü, hem çok kızdı hem de çok üzüldü. Daha bir süre önce Allah’ın kelamına muhatap olmuş ve onun bir tek ilah olduğunu hakkalyakin görmüş bir peygamber olarak tevhit dairesinde adeta istiğrak haletini yaşadığı bir halet-i ruhiye içerisinde bu manzara karşısında daha fazla dayanamamıştır. 

Hz. Musa bu halette iken, faraza ateşten bir deniz olsaydı ona dalmaktan bile asla çekinmeyecekti. Hz. Musa, bir yandan buzağıya tapan Yahudi halkına karşı büyük bir öfke ile dolarken,  diğer yandan da bu işe engel olmamış/olamamış  kardeşi Harun’a hücum etmek ve saçını sakalını çekmek için ellerindeki levhaları yere bırakmıştır. (krş. Zemahşerî, Razî, Beydavî, Kurtubî, İbn Atiye, ilgili ayetin tefsiri).

Hz. Musa, kendisinden sonra buzağıya tapmaları sebebiyle şirke düşmelerini değerlendirmekte ve "çok kötü" şey yaptıklarını söylemektedir. Bu değerlendirmeyi üzüntü içinde ve kızgın olarak yapmıştır. Hz. Mûsâ, kavminin şirk koşmasından dolayı onlara kızdı, öfkelendi, ama onların yaptıklarından dolayı da Allah karşısında üzüldü. Beşerî boyutuyla kızdı; ilâhî huzurda da üzüldü. Onun içindir ki yüce Allah, onun bu iki ruh halini burada bildirdi. Allah'a şirk koşulmasına üzüldü, esef duydu, ama bu yanlışı yapanlara kızdı, öfke duydu. Demek ki Hz. Mûsâ onların bu davranışlarını, bir Allah adına, bir de kendileri adına değerlendirmişti. Bir peygamber olmasına rağmen kızgınlıkla üzüntüyü bir arada yaşadı ve bunu kelimelerle ve hareketleriyle dışa vurdu.

Allah için yapılan bu eylem elbette Allah’a karşı bir saygısızlık olarak değerlendirilemez. Bilakis, peygamberliğinin en büyük bir şahidi, risaletinin gözle görünen bir kanıtı olmasına rağmen, elindeki Tevrat levhalarını -Allah’a karşı yapılan saygısızlıklara isyan etme adına- yere bırakması elbette Allah’ın hoşuna giden bir davranıştır. Levhalar, Allah’ın tevhid inancını ders vermek üzere Hz. Musa’ya verilmiştir. Yani, Tevrat tevhit için vardır. O halde Tevhit inancı Levhalardan daha büyüktür. Daha büyük bir ilahî sıfat için ondan küçük olan levhaları yere bırakmakla tevhide olan bağlılığını göstermesi, ödüllenmeye layık bir davranıştır. 

İbn Aşur’un da ifade ettiği gibi, Kur’an’da “Hz. Musa’nın Levhaları yere bıraktığının" belirtilmesi, onun Allah için gösterdiği öfkenin dercesine işaret etmek içindir(İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri). Bu ise, Allah’ın Hz. Musa’nın bu tavrını benimsediğini göstermektedir. 

“Bu Kur’an’ın da yere atılabileceğine bir delil olur mu?” şeklindeki sorunun da cevabını oluşturan, alimlerden gelen şöyle bir bilgi vardır: 

“Bir kısım cahil sufiler, bu ayeti delil getirerek (ney gibi çalgıların veya) sesi güzel kimselerin seslendirdikleri ilahiler zikirler esnasında -kendinden geçip-kendi elbiselerini çıkarıp (kendilerini çıplak edecek şekilde) çalgıcıların veya neyzenlerin veya muganniyelerin üzerine atmaları, yakmaları nın da caiz olduğunu söylemişlerdir. Halbuki, böyle bir şey caiz değildir. Bu gibi cahiller peygamberlerle asla kıyaslanamaz..”(Kurtubî, ilgili ayetin tefsiri).

Bundan anlıyoruz ki, Hz. Musa gibi-Allah için- gerçekten kendinden geçmiş, tevhit deryasına dalmış bir istiğrak haleti içerisinde olmayan bir kimsenin Kur’an’ı yere atması asla caiz değildir.

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategorisi:
Soru ve Cevaplar
Gönderi tarihi: 24-02-2012
2,524 kez okundu
Bu Kategorideki Diğer Yazılar
  1. "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?
  2. Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?
  3. Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?
  4. "Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların başındadırlar. Doğruluk makamında güçlü bir hükümdarın katındadırlar" (Kamer 54; 54-55) Ayetlerin manasını açıklar mısınız?
  5. “(Kurtuluş) ne sizin kuruntularınıza, ne de Ehl-i kitab’ın kuruntularına göre olacaktır” (Nisa 123) ayetinde geçen “siz” den maksat Müslümanlar mıdır?
  6. Namaz kaç vakittir? Nur Suresi 58. ayette namazın üç vakit olduğu ifade edilmiyor mu? "Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için..."
  7. “Biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (Taha, 97) ayetine göre, Altın buzağının eriyip yok olması ve küllerinin denize savrulması mümkün müdür?
  8. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir ksımının günümüzde uygulanamayacağı söylenmektedir. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz?
  9. Nisa 142. ayette münafıkların "Allah'ı pek az andıkları" belirtilmektedir. Bu ifade ile kastedilen mana nedir, Allah'ı anmak nasıl olmalıdır?
  10. Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?
Block title
Block content