Kur'ân'da Fitne Kavramı: İnanç Hürriyeti Açısından Tahlili

Giriş

Fitne kelimesi Arapça'da F-T-N fiil kökünden türetilmiş bir isimdir. Fitne kelimesinin anlamı, lügatlerde, madeni ateşte eritmek, bir insana sahip olduğu fikrinden ve dininden döndürmek için eziyet etmek, aklını çelmek veya ayartmak, "an" harfiyle kullanıldığı zaman da, ...den vazgeçirmektir. İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü veya gönlünü çelerek mantıklı düşünmesini engellediği için kadına "fettân" denilmiştir. Aynı kelime, kişinin aklını karıştırıp ahlakını bozan ve cezaya çarptırılmasına sebep olan şeytan ve zarar verme anlamında hırsız için de kullanılmıştır. (İsmail b. Hammad el-Cevherî, es-Sıhâh, F-T-N mad., VI/ 2175; Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât fî Ğarîbi'l- Kur'an, F-T-N mad., s. 559) Kur'an'da ise bu kavram daha çok beşerî alana yayılarak çok daha farklı anlamlarda kullanılmıştır. Ancak Seyyid Şerif Cürcâni ve Tehânevî gibi alimler, bu kelimeyi, "gerçek altını hilelisinden ayırd etmek için ateşe tutmak" anlamından hareketle, "insanın iyi veya kötü olduğunun açığa çıkmasına vesile olan şey" diye tarif etmişlerdir. (Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Kitâbu't- Ta'rîfât, s. 165; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l- Fünûn, II/ 1156) Böylelikle netice itibariyle fitnenin olumlu yanına da dikkat çekmiş olmaktadırlar. Nitekim Kur'an'da bir çok ayette imtihan anlamında kullanılmış olması da bunu ifade eder.

Fitne, bulunduğu ayetlerin siyak-sibakı ya da ayetlerin tefsirlerine ilişkin rivayetler dikkate alınarak farklı anlamlarla açıklanmıştır: Bunlar, şirk, sapkınlığa götürmek, öldürmek, alıkoymak, mazeret, hüküm ve yargı, günah, hastalık, ibret, ceza, azap, yakmak, imtihan ve delirmek (cünûn) şeklinde özetlenebilir. (Suyuti, el-İtkân fi Ulûmi'l- Kur'an, I/ 186)

Fitne kavramının kullanım alanı, Kur'an'da, ilk insan Hz.Âdem'in şeytan tarafından fitneye maruz bırakılmasından başlar, (A'râf/ 27) "Ey Âdem'in evlatları! Şeytan, edep yerlerini açığa çıkarmak için, babanızla ananızın üzerlerindeki elbiselerini çıkarttırmak suretiyle onları cennetten uzaklaştırdığı gibi, sakın sizi de belâya/ fitneye uğratmasın." diğer peygamberler ve tüm insanları ihtiva eden bir sünnetullah olarak nihayet bulur ve Kur'anî bir kavram haline gelir. Bu açıdan inananlar ile inanmayanlar arasındaki mücadeleler ve inkarcıların müminlere revâ gördüğü işkence ve eziyetler, insanların başlarına gelen her türlü belâ ve musîbetler, kısaca belirtmek gerekirse insana yaratılıştan verilen istidatlar ve sonradan bu istidatlarını işleterek ve geliştirerek elde ettiği tüm nimetler birer fitnedir veya imtihan vesilesidir. Belirtmemiz gerekir ki, diğer anlamların yanı sıra, Kur'an'ın fitne kelimesine en çok yüklediği anlam, din ve inanç konusundaki baskı ve işkence olmuştur.

Kur'an'da fitne kavramının söz konusu edildiği ayetlerde en çok dikkat çeken husus, şüphesiz ki, dinî inançlarının gereğini yaşamak isteyen insanlara yapılan şiddet, işkence ve sindirme konularını işleyen ve bu tür davranışları kınayan pasajlardır. Bu nedenle fitneyi, öncelikle din ve inanç hürriyetini engelleme açısından incelemek ve ortaya koymak istiyoruz:

Din ve inanç hürriyeti herhangi bir dine inanan kişi veya zümrelerin o dinin emirlerini hiçbir engelle karşılaşmadan yerine getirebilme halidir. İnsan hürriyetleri içinde en önemlisi din hürriyetidir. Bu önem onun dayandığı kaynaktan gelmektedir. (Necati Öner İnsan Hürriyeti, s. 80)

Fitne ise inanan bir kişinin inancını yaşama özgürlüğüne veya inanç hürriyetine engel olunmasıdır. Başta belirtildiği gibi dininden döndürmek için eziyet edilmesidir. Eğer bir ferdin dinini yaşamasına engel yoksa fitne de yok demektir. Bu konuya ilişkin olarak İbni Ömer'in tavrı ve fitneye yüklediği anlam da bizim verdiğimiz anlam ile paralellik arzeder:

"İbn Ömer'e İbnu'z-Zübeyr Olayı (Bundan kasıt, Abdullah ibn Zübeyr'in Emevî idaresini tanımayıp dokuz sene boyunca Mekke'de halifeliğini ilan etmesi ve en sonunda Haccac tarafından şehid edilmesi hadisesidir. Geniş bilgi için bkz. Suyûtî, Târîhu'l- Hulefâ, Mısır, 1952, s. 211 vd.) konusunda iki adam gelir ve şöyle derler:

- Gördüğün gibi bir kısım insanlar ayrılığa düştüler. Sen ki Ömer'in oğlu ve Resulullah'ın arkadaşısın. Dışarıya çıkmana (olaya müdahale etmene) engel olan nedir?

İbn Ömer: Bana engel olan şey, Allah'ın, kardeşimin kanını haram kılmasıdır.

Dediler ki: Allah, "onlarla fitne kalmayıncaya kadar savaşın" buyurmadı mı?

İbn Ömer: Bizler fitne kalmayıncaya kadar savaştık ve din Allah'ın oldu. Siz ise fitne olması için ve din de Allah'tan başkasına ait olması için savaşmak istiyorsunuz.'

Diğer bir rivayette ise İbn Ömer'in tavrı yine aynıdır:

Bir adam İbn Ömer'e geldi ve şöyle dedi:

- Ey Ebu Abdurrahman, neden bir sene hacca ve bir sene umreye gidiyor ve bu arada cihadı terkediyorsun. Hâlbuki Allah'ın cihada ne kadar teşvik ettiğini de biliyorsun!

İbn Ömer: Ey benim yeğenim, İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah ve Resul'üne iman, beş vakit namaz, Ramazan orucu, zekat vermek ve hacca gitmek.

Adam şöyle dedi: Ey Ebu Abdurrahman, Allah'ın kitabında zikrettiği şu ayetleri dinlemiyor musun? "Eğer inananlardan iki gurup savaşırlarsa aralarını bulun. Biri diğerine saldırırsa, o saldıranlarla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın" (Hucurât/ 9) ve "Onlarla fitne kalmayıncaya kadar savaşın." (Bakara/193; Enfâl/39).

İbn Ömer: Biz bunları Resûlullah zamanında ve Müslümanlar henüz az iken ve bir adam dininden dolayı fitneye uğratılırken yaptık. Adamı ya öldürür veya işkence ederlerdi. Bu durum Müslümanlık çoğalıncaya ve fitne kalmayıncaya kadar devam etti..." (İbn Kesir, Tefsiru'l- Kur'ani'l- Azim, I/ 229-230) Görüldüğü üzere İbn Ömer fitne kavramını aslî anlamına uygun olarak anlamış ve kelimeye tam karşılığını vermiştir.

"Fitne Kalmayıncaya Kadar Savaşmak" Âyetinin Anlamı:

Müfessirlerimiz, "fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar savaşın" (Enfâl/39. Ayrıca bkz. Tevbe/5-11) âyetiyle "dinde zorlama yoktur" (Bakara/ 256) âyeti arasını te'lif etmişlerdir. Çünkü Kuran'ın bütünlüğü göz ardı edilirse, iki ayet arasında bir uzlaşmazlık olduğu vehmine kapılmak mümkündür. Bu bağlamda, dinde zorlama olmayacağını bildiren ayetin savaşı emreden ayetlerce neshedildiğini (hükmünün kaldırıldığını) söyleyenler bile olmuştur. (Bkz. Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, III/ 13) Bu konuyu en veciz ve kestirmeden ifade eden Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinden takib edelim:

"() O halde, "Lâ ikrâhe fi'd-dîn"âyetinin bütün kapsamıyla mânâsı, "İslâm dininin, hüküm dairesinde zorlama yoktur." demek olur. Savaş ve savaş hâlinde bulunan düşman meselesi, bu hükümden esas itibariyle hariç olduğu gibi, zorlamaya karşılık vermek ve suça ceza da bunun dışındadır. Ancak bu, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din de yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 2/193) âyetiyle beraber düşünmek lazımdır. Buna göre âyetin sonunun da delâlet edeceği üzere İslâm dininin hüküm dairesinde zorlama bulunmaması, tahsis yoluyla iki kayıt ile bağlanmıştır ki; biri fitne bulunmaması, biri de İslâm yurdunda diğer dinlere mensup olanların tebalığı (uyruğu) bozmamalıdır. () Demek ki kısaca mânâ şu olur: "Fitne yoksa dinde zorlama yoktur, çünkü doğruluk, sapıklıktan iyice ayrıldı. Bunları karıştıranlar, belalarını bulurlar". (Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II/ 868)

Kısaca ifade etmek gerekirse, "fitne kalmayıncaya kadar savaşmak" ayetinde geçen fitne, dinî hakikatlerin başkalarına tebliğ edilmesini çeşitli yollarla engellemektir. Dolayısıyla Müslümanların görevi, yeryüzünde yaşayan insanların din özgürlüğünü temin etmek ve istediği dini yaşaması için -başkalarının hakkına- hukukuna tecavüz etmemek kaydıyla- ortam hazırlamaktır.

Fitne ve Ashâbu'l- Uhdûd Kıssası:

Mekke'deki müminlere yapılan eziyetlere mukabil onlara moral vermek ve kendilerinden önceki müminlerin daha şiddetli işkencelere maruz bırakıldıklarını hatırlatmak amacıyla indirilen (Beydâvî, Envâru't- Tenzîl, V/ 472. Krş. Ebussuûd, IX/ 135) Ashâb-ı uhdûd kıssası, bize fitne kavramının anlamını daha müşahhas olarak anlatır: "Kahrolsun o tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayan Ashâb-ı uhdûd! Hani onlar ateşin başında oturur, müminlere yaptıklarını seyrederlerdi. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek Hâkimi, Azîz ve Hamîd olan Allah'a iman etmeleri idi. Allah her şeye şâhiddir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de, sonra tevbe etmeyenler var ya, işte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var." (Burûc/ 4-10)

"Ashâb-ı Uhdûd" ile ilgili olarak, tefsirlerde birçok rivayetler mevcuttur. Ancak bunlardan en meşhuru Yemen hükümranlığını ele geçiren Zû Nüvâs hakkında olan rivayettir ki, İbn Hişâm söz konusu rivayeti şöyle kaydeder:

"Zû Nüvâs, askerleriyle birlikte Necran'lı Hıristiyanların üzerine yürüdü, onları Yahudiliğe davet etti. Onları Yahudilik ile ölüm arasında muhayyer bıraktı ve onlar da ölümü tercih ettiler. Kimisi ateşte yakıldı, bazısı kılıçtan geçirildi ve müsleye (Öldürülen insanın burnunu, kulağını ve diğer organlarını kesmek, çirkin bir şekle sokmak için gözlerini oymak) (İbn Manzûr, Lisânu'l- Arab, M-S-L mad. XI/ 615) maruz bırakıldı. Yaklaşık yirmi bin insan katledildi. İşte Yüce Allah, bu münasebetle "Kahrolsun o tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayan Ashâb-ı uhdûd! Hani onlar ateşin başında oturur, müminlere yaptıklarını seyrederlerdi" mealindeki âyetlerini inzal buyurdu. (İbn Hişâm, es-Sîretü'n- Nebeviyye, I/ 25)

Fitne katlden daha beterdir:

"Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Dinden döndürmek için işkence yapmak (fitne) adam öldürmekten beterdir. Yalnız, onlar, Mescid-i Haram'ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa siz de onlarla savaşın. İşte kafirlerin cezası böyledir." (Bakara/ 191)

Mekke müşrikleri, ashabdan bazılarına hürmetli aylarda işkence etmişler, onlar da dayanıp şehid olmuşlardı. Bu ayet, böyle bir işkencenin, hürmetli aylara riayet edip etmemeden daha mühim olduğu gerekçesiyle, işkenceyi durdurmak için savaşa cevaz vermiştir. Ayetin iniş sebebi özel ise de, söz fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını ifade ettiğinden, hüküm geneldir. (Bkz. Suat Yıldırım, Kur'an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali)

Zikredeceğimiz şu ayette ise fitnenin din hürriyetini engelleme anlamı daha net biçimde beyan edilmiştir:

"Sana hürmetli ayı ve bu ayda savaşmanın hükmünü sorarlar. De ki: "O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan engellemek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Haram'ı ziyareti yasaklamak, o mescidin cemaatini yani müslümanları oradan çıkarmak ise, Allah nazarında daha büyük günahtır. Dinden döndürmek için işkence, öldürmekten beterdir. Kâfirler, ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden her kim dininden döner ve kâfirlikte devam ederek ölürse, işte onların dünyada da, âhirette de yaptıkları boşa gider. Bunlar cehennemlik olup orada ebedî kalacaklardır." (Bakara/ 217)

Fitnenin kalkması ne ile olacak?

Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah, yeryüzünde fitne ve fesadın olmamasını Muhâcir ve Ensâr gibi olmakla irtibatlandırmaktadır. Eğer onların yapmış olduğu faziletler yoksa, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olacağını beyan etmektedir:

"İman edip Allah yolunda hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım eden Ensar var ya, işte bunlar birbirlerinin velileridir (malda da birbirlerinin vârisidirler).

İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret etmedikçe, sizin için mirasda onlara hiçbir velayet yoktur. Bununla beraber eğer din hususunda sizden yardım isterlerse sizinle aralarında sözleşme bulunan bir topluluk aleyhine olmamak şartıyla, onlara yardım etmeniz gerekir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir." (Enfal/ 72. Müminlerin Medine'ye 622'de hicret etmelerinin hemen akabinde, Muhacirlerle Ensar arasında Hz. Peygamber (s.a.s.) kardeşleştirme (muahat) gerçekleştirmişti. Birbirlerine vâris oluyorlardı. Bazı tefsirlere göre, daha sonra indirilen 75. âyet bu kardeşliğin, mirasla ilgili hükümlerini kaldırarak bundan böyle müminler arasında mirasın, yalnız akrabalar arasında geçerli olacağını bildirmektedir. Bkz. Yıldırım, Kur'an-ı Hakim ve açıklamalı meali)

"Dini inkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız, birbirinize yardımcı olmazsanız, dünyada bir fitne kopar, müthiş bir bozukluk, bir fesat ortaya çıkar." (Enfal/ 73)

Bu ayete göre iman, hicret, cihad, yardımlaşma ve dayanışma gibi hasletler Müslümanlarda en üst seviyede bulunmalıdır ki, fitne ve fesad barınacak yer ve ortam bulamasın. Hele asrımızda inkar ve küfür düşüncesinin şahs-ı manevi şeklinde Allah'a iman eden tüm insanları tehdit ettiğini göz önünde bulundurursak, müminlerin imanlarını daha bir derinleştirip, sevgi, saygı, dayanışma, kardeşlik ve Hakkı tebliğ gibi müeyyidelerle ictimai ruhu güçlendirmeye ne kadar da muhtaç bulunduğumuzu belirtmeye gerek var mı?

Sayı:69

Yazar:
Mesut Erdal
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 10-02-2011
3,971 kez okundu
Block title
Block content