Buradasınız

Kur'ân'da Edebî Sanatlar

Harflerin yerleştirilmesinde ve kelimelerin sıralanmasındaki harika duruma lûgavî güzellik diyoruz. İnsan, harfleri tabiî mahreçlerinden çıkararak Kur'ân okuyan bir zatı dinlediğinde, âyetlerde bulunan kelimelerin ve harflerin birbirine eklenme sindeki fonetik özellikten, devamlı sûrette tazelenen bir zevk alır. Kimisi tok sesli, kimisi ıslık sesli, bazısı hafi, bazısı zâhir, kimisi mehmûse, kimisi mechûre tarzında tecvîd ilminde gruplandırılan harf nevileri peş peşe gelir. Böylece Kur'ân, lîn ile şiddeti, sertlikle yumuşaklığı, muhkem ve dakik bir tarzda bağdaştırır. Harfleri ve harf sıfatlarının her birini, âdeta ölçü ile öylesine tam yerine koyar ki, toplamından hayranlık veren bir ses armonisi meydana gelir. Bu lâfız düzeninde, bedevîliğin haşin olmayan ciddîliği ile medenîliğin gevşekliğe varmayan yumuşaklığı imtizaç eder. Bu ses kompozisyonu öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, insan kelâmı girmiş olsaydı, hem okuyanın ağzında, hem de dinleyenin kulağındaki âhenk hemen kaybolurdu.

 

 

İnsanlık için hidâyet rehberi olan Kur'ân, aynı zamanda Hâtemü'l-Enbiyâ olan Resûlullah (sav)'ın nübüvvetinin ispatı olup, O'nun (sav) en büyük mu'cizesidir. Kur'ân birçok yönleriyle mu'cize olmakla beraber O'nun i'câzının en yüksek yönü fesahat ve belagatına dayanan edebî i'cazıdır. Zira Allah-ü Teâlâ, peygamberlerinin elinde göstereceği mu'cizeyi, gönderilmiş oldukları toplumların en ileri gitmiş oldukları hususlarda göstermiştir. Kur'ân'ın nâzil olduğu devirde Arap yarımadasında revaçta olan meta', edebiyattı. Bunun için Kur'ân'ın başta gelen i'caz yönü edebî yönü olmuştur.

 

Kur'ân'ın bir benzerini, hatta bir sûresinin bile benzerini ortaya koymak beşer tâkatinin üzerindedir. Kur'ân, münkir muhataplarının en zirvede olduğu fesâhat ve belâgat hususunda onlara "Eğer kulumuz (Hz. Muhammed)'e indirdiğimiz Kur'ân hakkında şüpheniz varsa onun bir sûresinin benzerini getiriniz. Eğer iddianızda (O'nun beşer sözü olduğu hakkında) doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da yardıma çağırınız" (Bakara, 2/23) fermânıyla meydan okumuş ve kesinlikle lâfzî yönüyle onun bir benzerini getiremeyeceklerini ilân etmiştir. Ondört asırdır Kur'ân karşısında kimse başını kaldıramamış, Kur'ân'ın benzerini getirmeye çalışan birkaç kişi de rezîl ve rüsvâ olup gülünç duruma düşmüşlerdir.

 

Kur'ân; lâfız, lâfızla tamamlanan mânâ ve her ikisini bir arada toplayan nazım olmak üzere üç unsuru ihtivâ eder. Kur'ân iyice tedkik edilince bu unsurların çok mükemmel bir şekilde birbirine kaynaştığı görülür. Öyle ki, Kur'ân'ın kelimelerinden daha fasîh daha kuvvetli ve akıcı bir kelime, nazım yönüyle de daha mükemmel bir te'lif, bir insicâm ve âhenk manzûmesi görülemez. Manâsında ise, benzerleri arasında ona tekaddüm edecek, onun fevkalâde yüksek derecesine ulaşacak bir kelâmın bulunmadığına her akıl sahibi şahid olur.

 

Zira Kur'ân, tamamen Arapça olmakla beraber, Arapların daha önceden beri konuştukları kelimelerle nescedilmiş olmasına rağmen o, İlâhî Kelâm olması hüviyetiyle sanki Arapça değil "RABÇA" olmuş bundan dolayı da benzerinin getirilmesi imkânsız hâle gelmiştir.

 

Kur'ân'ın harfleri bile öyle sıralanmıştır ki, her harfin sesi kalbe bir musikî nağmesi gibi gelir. Bu musikî tesiridir ki, katı kalpleri yumuşatır, ruhları Kur'ân'a çeker. Kur'ân'da fâsılalar, duraklar, en ahenkli harflerinin kelimelerde, kelimelerin âyetlerde, âyetlerin sûrelerde tertip tarzı, Arapların tanıdıkları üslûba asla benzemez. Kur'ân'ın kelimelerinde harflerin, âyetlerde kelimelerin tertibinin öyle bir âhengi vardır ki, okurken tatlı bir âhenk halinde akar. Kur'ân'ın kelime ve harfleri öyle sıralanmıştır ki, o harflerden birinin yerini değiştirmek, bir harekeyi yerinden oynatmak derhal âhengi bozar.1

 

Kur'ân'da bütün harflerin ve kelimelerin bir intizam içinde olduğu görülür. Meselâ, Ra'd sûresi “Eliflammimra” harfleriyle başlıyor. Sûrede bu dört harfin çoktan aza doğru sıralanarak tekrarlandığını görürüz. Elif; 625; Lâm=479; Mim=260; Râ=137 defa tekrarlanmaktadır. Yine Bakara sûresinin başındaki "Eliflammim" harflerinden Elif=4592; Lâm=3204; Mim=2195 defa sûrenin içinde tekrarlanmaktadır.2

 

Kur'ân insanları hidâyete ulaştırırken, beşere geçmiş ve geleceğini, kâinatın esrârını anlatırken, ilâhî maksadlar ifade edilirken, bir vasıta olan lâfızlar birçok pırlantayla süslenmiştir. Bu pırlantalardan olan edebî sanatlar Kur'ân'da bolca mevcuttur. Bu yazı çerçevesinde sanatların bir kısmı üzerinde durmak istiyoruz:

 

1- ONAMATOPE:

 

Onamatope, tabiattaki seslerin harfler halinde aksetmesi, âdetâ kelimeleşmesidir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu sanata oldukça fazla yer verilmiştir. Zira mânâ ve maksad ifade edilirken hâfızların ses tonları, iç musikîye refakât etmektedir. Kur'ân, lâfza, ifade ve manâ ile beraber derin bir ses, yüce bir musikî vermiştir. Bu yönüyle Kur'ân kelimeleri, daha münâsibi bulunamayacak şekilde seçilmiştir.

 

İşte Kur'ân'daki bu ses ve mânâ âhengine birkaç misal:

 

a- "Anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (karnında) taşımıştır." (Lokman, 31/14). Âyetteki “vehn” kelimesinin tonu, hamile bir kadının iniltisini hatırlatmaktadır.

 

b- "Şeytanın adımlarına tâbi olmayınız" (Bakara, 2/168). Burada “tettebiu” ve “Hutuvat” kelimeleri özel bir hareket düşündürmektedir. Şeytan adım adım hareket ediyor, insanlar da onun peşinden gidiyorlar. Ayrıca “Hutuvat - adımlar" kelimesi, insan zihnine attığı, hayale hissettirdiği şekil ve gölge yanında, adımların sesini kulağa hissettirmektedir.3

 

c- İnançsızlığın verdiği sıkıntıyı zorla yukarıya çıkıp bunalmak mânâsını ifade eden “Yessaadü fissemai” (Enam, 6/125) kelimeleriyle anlatan Kur'ân "Yessaadü - yukarıya çıkıyor" kelimesindeki şeddeli ayn harfi ile havasız kalan insanın refleks bir hareketle ağız açısını da karakteristik özelliği ile beraber hissettirmiştir.4

 

d- Kur'ân'da, taşların çatlayıp içlerinden suların akışı "Yeşşakkaku - şak şak parçalanır" (Bakara, 2/74) ifadesiyle şakırtı nağmesi içinde duyulur. Fısıltı ve şakırtısı ile hâdise gözümüzün önüne getirilir.

 

Kur'ân'ın bu özelliği kelimelerde görüldüğü gibi sûrelerde de görülür. Meselâ, şeytanın fısıltı ve vesvesesinden Allah'a sığınmayı ifade eden Nâs Sûresi, içinde bolca tekrarlanan "S" sesiyle fısıltı ve vesvese atmosferini zihinlerde canlandırmaktadır.

 

Yine ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlere karşı cidal ve tehdit temasının hakim olduğu "Kâf' sûresinde, diğer yerlerde rastlandığından çok daha fazla kalkale harfleri bulunur. İki sahife gibi az bir yerde fazlasıyla bulunan bu tarrakalı harfler, mânâlarıyla olduğu gibi sesleriyle de münkirleri sustururlar.5

 

2- SYNESİS:

 

Synesis, mânâyı daha iyi ifade ettiği için, uygun görülen gramer kurallarındaki değişikliktir. Meselâ; "Zarif bir nükte-i Kur'âniyedir ki, ferman etmiş: "Ve kale nisvetün fil medineti - Şehirdeki kadınlar dediler..." (Yusuf, 12/ 30) müenneslerin (kadınların) cemaatine iki katlı müennes olduğu halde (hem manâ, hem de kelime yapısı yönünden) müzekker (erkek) fiili olan “kale” buyurması, hem "Kaletil a’rabü - Bedevi Araplar dediler" (Hucurât, 49/14) buyurmakla, müzekkerlerin (erkeklerin) cemaatine müennes (kadın) fiili olan tabiriyle lâtifâne işaret ediyor ki: Zaif ve halîm ve yumuşak kadınların cemiyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi racûliyet (erkeklik) kazanır. Müzekker fiilini iktizâ ettiğinden “Nisvetün - kadınlar dediler) tabiriyle gayet güzel düşmüş. Kavî erkekler için cemiyetleri zaif olup hem ihtiyatkârlık, hem yumuşaklık vaziyetini aldığından bir nevi kadınlık hasiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktizâ ettiğinden müennes fiiliyle tam yerindedir." (Kur'ân'ın bu ifadeleri, toplum psikolojisi yönünden üzerinde önemle durulmalıdır).6

 

3- TEŞBİH:

 

Edebî sanatlardan biri olan teşbîh de Kur'ân-ı Kerîm'de mühim bir yer işgal eder. Teşbîh aralarında hakikî veya mecazî yönden ilgi kurulabilen iki varlıktan zayıf olanın kuvvetli olana benzetilmesi ile yapılan bir sanattır.7 "Onun nuru, içinde lâmba bulunan bir kandil yuvasına benzer" (Nûr, 24/35).

 

4- İSTİFHAM:

 

İstifham, soru yoluyla dikkat çekerek sözün tesirini artırıp mânâyı kuvvetlendirmek sanatıdır. Sanat soruyla yapılır, fakat karşılığında muhatabtan cevap beklenmez. Zaten sanatın yapılmasından maksad da bir cevap beklemek değildir.8

 

"Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe ha?" (İbrahim, 14/10).

 

"Ey insan, sana dîni yalan saydırtan nedir?" (Tin, 95/7).

 

5- TA'RİZ:

 

Ta'riz kelimenin, zikredilen mânâ dışında, zikredilmeyen bir mânâda kullanılmasıdır. Misal: "Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim?" (Yasin, 36/22). Burada esas maksad "ne diye sizi yaratana kulluk etmiyorsunuz?"dur. Bunu âyetin devamındaki "Siz O'na döndürüleceksiniz" ibaresinden anlıyoruz.

 

Diğer bir misal; "Ancak akıl sahipleri ibret alırlar" (Ra'd, 13/19). Burada kâfirler zemmedilmekte ve ibret almadıklarından akılsız olan behâime (hayvanlara) benzetilmektedir.9

 

6- AKİS:

 

Akis, cümlenin bir kısmının takdim, diğer kısmının tehir edilmesi, sonra da tehir edilen cümlenin takdim, takdim edilen cümlenin tehir edilmesine denir.10 Akis sanatı yapılacak kelimelerin aralarında bir mânâ münâsebetinin bulunması gerekir. Böylece, onların meydana getirdiği cümleler arasında bir mânâ bağı olacak ve istenen mesaj farklı şekillerde söylenerek daha tesirli verilecektir. 11

 

Kur'ân'dan misale gelince; "Onlar sizin elbiseniz, siz de onların elbisesisiniz." (Bakara, 2/187)

 

7- ALLİTERASYON:

 

Ses âhengi oluşturmak maksadıyla bir söz içinde aynı harf veya hecelerin sık sık tekrarlanmasına alliterasyon denir.

 

(Nas, 114/4-5) = Burada âdetâ alliterasyon da aşılarak, bu sanat güzelliği yanında mânâ ile de tam bir âhenk ve uyum sağlanmıştır. Çünkü bu sûredeki âyetler şeytanın vesvese ve fısıltısından Allah'a sığınmayı ifade etmektedir. “sin” harfleriyle meydana getirilen alliterasyon da, sûrenin havasını fısıltı ve vesvese atmosferine çevirmektedir.12

 

8- CİNAS:

 

Yazılış ve söylenişi benzer, mânâsı ayrı iki kelimeyi bir araya getirme sanatına "cinas", bunu yapmaya da "tecnîs" denir. Diğer bir ifadeyle mânâları ayrı olan iki kelimenin, telâffuz ve yazılışlarında birbirine benzemesidir.

 

"Kıyamet koptuğu gün suçlular dünyada çok kısa bir vakitten fazla kalmadıklarına yemin ederler. " (Rûm, 30/55) Ayetteki ilk “essaatü” kelimesi kıyâmet, ikinci “essaatü” ise belirli kısa bir zaman dilimi manasınadır.

 

9- MECAZ:

 

Kur'ân'da kelimeler hakikî mânâda kullanıldığı gibi mecâzî mânâlarda da kullanılmıştır. Kur'ân'da mecâzın bulunduğu bazı âlimlerce kabul edilmemişse de, belâgat sahipleri mecâzın, hakikatten daha belîğ olduğunda ittifak etmişlerdir.

 

Mecaz, el-Mecâzü'l-Aklî ve el-Mecâzü'l-Lügavî diye ikiye ayrılır.13

 

1- El-Mecâzü'l-Aklî, (Aklî Mecâz): Bir fiil veya benzeri kelimenin, aralarında ma'nâ yakınlığı bulunması sebebiyle asıl olmayan mânâsına hamledilmesidir.

 

"Ticaretleri kâr etmedi" (Bakara, 2/16). Burada kâfirlerin hidâyete karşı dalâleti (seçmeleri) satın almaları sebebiyle hüsranda oldukları ifade edilmiş, ticaret ve kâr etme ifadeleri mecâz olarak kullanılmıştır.

 

2- el-Mecâzü'l-Lügâvî (Lügavî Mecâz): Kelimenin asıl mânâsı dışında başka bir mânâda kullanılmasıdır. Bu mecazın da bir çok çeşidi vardır.

 

"Yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çeviriniz" (Bakara, 2/144). Burada yüzden maksad bütün vücuttur.14

 

10- İSTİARE:

 

İstiâre, mecâzın teşbihle birleşmesinden meydana gelir. Teşbihin iki temel unsurlarından (müşebbeh ve müşebbehün bih) biriyle yapılan teşbihe istiâre denir. Birçok çeşidi olan istiâreye birkaç misâl vermekle iktifâ edeceğiz.

 

"Topluca Allah'ın ipine sarılınız" (Al-i İmrân, 3/103). Âyette, kulun Allah'a güvenmesi, ona dayanması kötülüklerden kurtulması, tehlikeye, uçuruma düşenin yukarıdan sarkıtılan ve kopma ihtimali olmayan sağlam bir ipe yapışmasına istiâre edilmiştir.15

 

"Baş ihtiyarlıkla tutuştu." (Meryem, 19/4) Hissî istiâre (istiâre-i mahsûsa)'ya misal olan bu âyette ateş, müsteâr minh (ki yanmak, tutuşmak mânâsına gelen “işteale” kelimesinden ateş, alev anlaşılmaktadır), “şeyben” yani saçların ağarması ise müsteâr lehtir. Benzetme yönü ise, ateşten çıkan ziyânın, aydınlığın, saçtaki ağarmaya, beyazlamaya benzetilmesidir. Yani "saçlarım ağardı" mânâsındadır.16

 

11- KİNÂYE:

 

Kinâye, kelimenin kendi mânâsına eşit bir başka mânâda kullanılmasıdır. Kur'ân'da kinâye, farklı şekillerde ve farklı maksatlar için yer almaktadır.

 

"İkisi de yemek yerlerdi" (Maide, 5/75). Hz. Meryem ve Îsâ (as)'ın ilâh olamayacaklarından kinâye olarak kullanılmıştır. Zira yemek yiyen başka şeylere muhtaç demektir. İhtiyaç içinde olan ilâh olamaz.

 

12- SECİ':

 

Seci, nesirde cümle içinde veya cümle sonunda yapılan kafiyedir. Kur'ân'da ise örneği pek çoktur.

 

"Dikensiz kirazlar, salkım saçak muzlar, uzanmış gölgeler"(Vakıa, 56/28-30).

 

"Tutup bağlayın onu, sonra cehenneme sallayın onu"(Hakka, 69/30-31).

 

Kur'ân'da seci' fâsılalarla ilgili bir husustur. Ve bu hususta bilhassa son Mekkî sûrelerde oldukça bol misâl vardır.

 

13- TEVRİYE:

 

Tevriye, bir kelimeyi birden çok mânâya gelecek şekilde kullanmaktır. Kelime, biri yakın, diğeri uzak iki mânâ taşır ve bu manâ ise müşterek, benzer veya hakikat ya da mecâz olur. Fakat uzak olan ikinci mânâ kastedilir.

 

"Rahmân (Allah) arşı istivâ etti" (Tahâ, 20/5) “isteva” kelimesinin birinde, bir mekânda yerleşmek, diğerinde mülkiyetine almak, kuşatmak, istilâ etmek mânâsı vardır. İkinci mânâ uzak olan mânâsı olmakla beraber, birinci mânâdan ikincisi tevriye yapılmıştır. Çünkü birincisi Allah (cc) için caiz değildir.

 

14- TEFVÎT:

 

Tefvît, mütekellimin medh, tavsif ve diğer hususlarda birbirinden ayrı mânâlar ifade eden, birbirine eşit uzunlukta cümleler kullanmasına tefvît denir. Bu cümleler uzun, kısa veya orta olabilir.

 

"Beni yaratan ve doğru yola eriştiren O'dur. Beni yediren, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek ve sonra da diriltecek de O'dur"(Şuarâ, 26/78-81).

 

15- MÜBÂLAĞA:

 

Mütekellim, kasdettiği mânâdan daha beliğ olacak şekilde bir sıfatı zikretmesidir.

 

"Neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir" (Nur, 24/35).

 

"Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler." (A'raf, 7/40).17

 

16- MUTÂBAKAT:

 

Mutâbakat bir cümlede iki zıt mânâlı kelimeyi birleştirmektir.

 

"Az gülsünler çok ağlasınlar"(Tevbe, 9/82). Burada zıt mânâlı olan gülme ve ağlama ile az ve çok beraber zikredilmiştir.

 

"Güldüren de O'dur, ağlatan da, öldüren de O'dur, yaşatan da"(Necm, 53/43). Burada ise zıt mânâlı gülme-ağlama ile öldürme-yaşatma beraber zikredilmiştir.18

 

17- ÎCAZ:

 

Îcaz, maksudu en az kelimeyle ifade etmektir. Îcaz'ın birçok çeşidi vardır. Birkaç misal zikretmekle iktifa edeceğiz.

 

"Ey arz, suyunu tut ve ey gök, yağmuru tut denildi. Su çekildi ve iş bitirildi"(Hûd, 11/44). Onyedi kelimeden ibaret olan bu âyette yirmi çeşit bedi' sanatı bulunmaktadır. (Âyette mevcut olan sanatlar için bkz. el-İtkân Terc., 11/123).

 

Diğer bir misâl: Kısaca "Hamd Allah'a mahsustur" diye mânâ verdiğimiz Kur'ân'dan iki kelimelik cümlenin nahiv ve beyân ilminin kâidelerinin iktizâsına göre en kısa mânâsı "Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar Allah-ü Teâlâ'ya hâs ve lâyıktır" şeklinde olur, İşte Kur'ân, bu kadar kelimeyle bile tam ifade edemediğimiz mânâyı iki kelimeyle vecîz bir şekilde ifade ediyor.

 

18- ITNÂB:

 

Itnâb, kastedilen mânâyı daha çok kelimeyle ifade etmektir. Birçok çeşidiyle Kur'ân'da mevcuttur, "Müşriklerin vay haline, onlar ki zekâtı vermezler"(Fussilet, 41/6-7). Müşriklerin zekât vermeleri düşünülemez. Maksad, mü'minleri zekât vermeye teşvik, vermemekten sakındırmaktır. Zekât vermemeyi Allah müşriklerin bir sıfatı olarak göstermiştir.

 

"Meleklerin hepsi topluca secde ettiler" (Hicr, 15/30) âyeti ise te'kid için yapılmış bir ıtnabtır.

 

Görüldüğü gibi Kur'ân, bir şiir veya bir edebiyat kitabı olmamakla beraber edebî sanatları en güzel bir şekilde kullanmış, her sûresinde, her âyetinde edebî bir mu'cize olduğunu göstermiştir. Onun maksadı edebî sanat yapmak değil, insanlara hidâyet kaynağı olmak, Yaratıcısı'nı ve kâinatı insana anlatmaktır. Şüphesiz, ne edebî sanatlar bu kadar az, ne de Kur'ân'daki örnekler bunlarla sınırlıdır. En meşhur sanatlara, sadece bir veya iki âyetle örnek verdik. Zikrettiğimiz âyetler sadece edebî yönden bile Kur'ân'ın ne büyük bir mu'cize olduğunu göstermektedir. Bunun aynı zamanda ümmî bir Nebînin mu'cizesi olduğu da unutulmamalıdır.

 

DİPNOTLAR

1 O. Keskioğlu, Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, Ank. 1987 s. 198-199.

2 S. Senîh, Kur'ân'da Edebî Veche, İzmir, s. 137-138.

3 a.g.e., s. 70-71.

4 a.g.e., s. 90.

5 S. Yıldırım, K. Kerim ve K. İlimlerine Giriş, s. 132.

6 Lem'alar, 20. Lem'a, 5. Sebep.

7 N. Şahiner, Edebî Sanatlar ve Mazmunlar, s. 30.

8 Şahiner, a.g.e., s. 95.

9 el-İtkân, 11/63.

10 a.g.e., 11/118.

11 a.g.e., s. 139.

12 Senîh, a.g.e., s. 87.

13 İ. Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 177, 178.

14 el-İtkân, II/48.

15 a.g.e., II/60.

16 a-g.e., II/58.

17 a.g.e., II/121.

18 a.g.e., II/121.

 

Yeni Ümit Dergisi (31. Sayı Ocak, Şubat, Mart 1996)

Yazar:
Yusuf Bayram / Sabri Çap
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 02-04-2010
3,687 kez okundu
Block title
Block content