Buradasınız

Kur'ân'da Akıl -1

 

İslâm dinindeki "İnsan" anlayışı, onu her yönüyle kuşatabilen bir anlayıştır. Ayrıca onun insanı ele alış tarzı, diğer bütün düşünce ve felsefî sistemlerden daha parlaktır. Çünkü her şeyden önce insan, yeryüzünde Allah'ın "halifesi", O'nun kutlu vekilidir. Pek çok düşünce akımlarında ise insan, yerine göre topluma kurban edilirken, yerine göre de toplum insana feda edilmiştir; toplumcu ya da ferdiyetçi akımlarda olduğu gibi. Bu şekilde negatif sayılabilecek "insan" felsefelerinin sonucunda Batı, insanın en değerli varlığı olan "akıl" konusunda inhiraf etmiştir. Nitekim Batı "aklı"; Descartes'la birlikte "gaye"ler üzerinde kafa yormayı dışlıyordu. Auguste Comte'un pozitivizminden itibaren de, dünyayı sadece "olgu"lar ve "kanun"lar boyutuna indirgiyordu. Spiritualizm'le beraber de aklı bir "hayaller şebekesi" gibi görüyordu.

Allah, insanı yeryüzünde kendi "halife"si yaparken, ona bu vazifesini mükemmel bir şekilde yerine getirebilecek imkânı, yani "aklı", hem de kusursuz bir aklı vermiştir. Bu akıl; yaratılış "gaye"lerini anlamaya çalışan, eşya ve olaylar arasındaki "sebep"leri araştıran ve aynı zamanda her şeyde Allah'ın varlığının ve birliğinin "(ayet) işaret"lerini görmeye çalışan bir akıldır. Çünkü; ne sadece "sebep"lerin araştırmasına kapanan bir bilim, ne de sadece "gaye"lerin araştırmasına kapanan bilgelik, ne "ilk sebep"e, ne de "son gaye"ye erişebilirler.

"Akıl" konusunun, "Kur'ân" ve "Sünnet" gibi aslî ve evrensel kaynaklardan araştırma gayretlerinin; aklı Monod'un "zorunluluk" ve "tesadüf”ünden, Sartre'ın "boş tutku" iddiasından ve Camus'nun "saçma"sı olmaktan koruyacağına inanıyoruz.

Bu konunun araştırılması kanaatimizce önemliydi. Çünkü özellikle günümüzde, İslâm dinini tamamen "doğmatik" bir yapılanma olarak gösterme gayretleri oldukça fazlalaşmıştır. İşin enteresan tarafı, İslâm dinini doğmatiklikle suçlamaya çalışanların kendilerini en büyük rasyonalist ya da rasyonalizm taraftarı ilan etmeleriydi. Halbuki din, çalışmamızda da görüleceği üzere aklı dışlayan doğmatik bir yapı değildir. Tam aksine, "inanma" gibi temel bir konuda dahi Kur'ân, aklını kullanmayanları yeriyor, onları "körü körüne inanmakla" suçluyordu. Aslında bu tür yakıştırmalarda bulunanlar şartsız bir şekilde "rasyonalizm" taraftarı olduklarından "doğmatik rasyonalist"ler sınıfına dahil olmaktadırlar.

I. "AKIL" KELİMESİNİN MÂNÂSI

Akıl kelimesinin lügat ve ıstılah mânâları hakkında Râgıb el-İsfehânî şu bilgileri vermektedir: "İlmi elde etmeye yarayan hazır kuvveye akıl denir. Yine insanın bu kuvveyle elde ettiği ilme de akıl denir. Bunun için Emîru'l-Mü'minin (ra) şöyle der: Akıl ikidir. 1- Matbû (Doğuştan sahib olunan akıl) 2- Mesmû, (Matbû akılla elde edilen)."

Matbû akıl olmayınca mesmû akıl fayda vermez. Gözün görme gücü olmayınca Güneş ışığının fayda vermemesi gibi.

Matbû akıl insanda potansiyel güç olarak bulunan akıldır. Mesmû akıl ise, bu gücün geliştirilmişi, eğitilmiş olanıdır.

Matbû akla Resûlullah (sav) şu sözüyle işaret etmektedir: "Allah, akıldan daha şerefli bir varlık yaratmamıştır."

Mesmû olan akla da şu sözüyle işaret etmektedir:"Kişi, kendisini kötülüklerden alıkoyan ve hidâyete götüren akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır" Bu mâna aynı zamanda "Onu ancak alimler anlar" (Ankebut, 29/43) âyetinde kastedilen mânâdır. Allah'ın, kâfirleri akılsızlıkla zemmettiği bütün âyetlerdeki mânâ da budur. "Onlar (kâfirler ve münafıklar) sağır, dilsiz ve kördürler bu yüzden anlamazlar" (Bakara, 2/18) âyetinde olduğu gibi. (Yani onlar doğuştan bir akla sahip olmakla beraber bu akıllarını çalıştırıp onunla, hidâyete eremezler, yeni şeyler öğrenmezler.)

Akılsızlık sebebiyle kuldan mesuliyetin kalktığını bildiren yerlerde ise akıldan maksad "matbu akıl"dır.

"Akıl" kelimesinin aslı lugatta tutmak ve bağlamaktır. "Deveyi iple bağladı" demektir. "Dilini tuttu, diline sahip oldu" demektir.1

Sanki akılla yeni bilgiler elde edilip, insanın akılla kendisine sahip olabilmesi sebebiyle akıl denilmiştir.

Bir başka kaynakta ise şu bilgileri görüyoruz:

Akıl; hicr, nüha, ahmaklığın zıddı, çoğulu ukûl. Akıllı adam, yani işi bilen kişi. Bu mânâdaki akıl "deveyi bağladım" cümlesinden alınmaktadır.

Âkıl ise, nefsini zapteden ve onun isteklerine boyun eğmeyendir. Bu ise "(dili bağlandı)" cümlesinden alınmıştır.

Akıl, işlerde sebat ve kâlp gibi anlamlara da gelmektedir. Akıla, akıl denmesinin sebebi, sahibini tehlikelere düşmekten koruduğu, yani onu hapsettiği içindir.2

Mevlevî Abdulhâkim, Şerhu'l-Mevâkıf fî Ta'rîfi'n-Nazar haşiyesinde: "akıl; madde gibi keyfiyet, kemiyet, gibi harici varlıkta bulunan ve sonradan lahik olan avarız-ı cüz'iyyenin giremediği şeyin idraki, anlaşılmasıdır" diyor. Diğer bir ifadeyle akıl, tecridle hasıl olsa bile haricî levâhıkdan uzak cüz'î ya da küllî eşyanın algılanmasıdır.

Filozoflara göre akıl; cisim olmayan, mümkün bir mevcuttur. Zatında mücerred bir cevherdir. Fâaliyetinde cismanî bir aletten müstağni, diğer bir ifadeyle, hem fiilinde hem de zatında mücerred bir cevherdir. Yani, cisim ve cismanî değildir. Ayrıca fiilleri cisimle müteallak da değildir.

Kelamcılar ise şöyle demektedir: Delile göre bizim yanımızda mücerredin isbatı yoktur. Bu, ister mevcut ister gayr-ı mevcut, ister mümkin, isterse de mümtenî olsun farketmez.

Kamus tercemesinde ise şu bilgilere rastlıyoruz:

Akıl, ilim ve idrak mânâsınadır. Zihinde hasıl olan sûretten ibarettir. Alâ kavl, eşyanın husün ve kubuh, kemâl ve noksanına müteallak sıfatını idrake ıtlak olunur. Bu, mânâyı evvelden hâsdır. Ve inde'l-baz, iki hayır olan şeyin, hayırda ezyed ve eblağ olanını ve iki şer olan şeyin şer ve mazarratda eşed ve evfer olanını idrakten ibarettir. Bazıları indinde de umûr-u adlîye ıtlak olunur. Yani akıl, bir kuvven mâneviyyedir ki, insan onun vasıtasıyla kabih ve hasen beynini fark ve temyiz eder. İşte ol kuvvetten kezalik zihin, insanda bazı mukaddimat sebebi ile hasıl ve müteretteb olan suver ve mânâ-yı müctemiadan ibarettir ki, onların vasıtasıyla a'raz ve mesâlih ve umûra vucüh-i layikası üzere müsteteb ve müstakim ve müstekmil olur. Kezalik, insanın hareket ve kelimatı babında kendisine mahsus heyet-i mahmude ve şuyû-u matbûadan ibarettir.

S. Şerif Cürcânî de akıl konusunda on kadar tarif yapıyor. Şöyle ki:

1. Akıl, özünde maddeden mücerred, fiilde ise maddeye mukarin bir cevherdir ki bu mukarenet herkesin ene (ben) diye tarif ettiği nefs-i nâtıka yani şahsiyettir.

2. Akıl, Allah'ın insan bedenine mutaallak olarak yarattığı rûhânî bir cevherdir.

3. Akıl, hakkı ve bâtılı tanıyan kalpteki bir nurdur.

4. Akıl, maddeden mücerred, bedenle taalluku, tedbir ve tasarruf ilişkisi olan bir cevherdir.

5. Akıl, nefs-i natıkanın bir kuvvetidir. Bu açıktır, çünkü âkile kuvveti nefs-i nâtıkaya mugâyirdir. Yine, gerçekte fail nefistir. Akıl ise nefse göre bıçağın kesici için alet olması menzilesindedir.

6. Bir görüşe göre de akıl, nefis ve zihin birdir. Ancak bu şey müdrik olduğu için akıl, mutasarrıf olduğu için nefis, idrâke yardımcı olduğu için de zihin denilmiştir.

7. Akıl, kendisiyle eşyanın hakikatinin bilinebildiği bir şeydir. Bir görüşe göre aklın yeri baş, bir diğerine göre ise kalpdir.

8. Akl-ı heyûlânî: Bu ise ma'kulâtı idrak edebilen sırf istidattır. Bu ma'kulât da çocuklarda olduğu gibi fiilden hâlî mahza kuvvettir. Heyulaya nisbet edilmesi ise, bu mertebedeki nefsin haddizatında bütün sûretlerden hâlî olan heyula-i ûlâya benzemesinden dolayıdır.

9. Akıl deve yuları (ikâl) kelimesinden alınmıştır ki; akıl sahiplerini doğru yoldan sapmadan korur. Sahih olan akil, gâibâtı vasıtalarla, mahsusatı ise müşahede ile idrak edebilen mücerred bir cevherdir.

10. Akıl bi'l-meleke: Bu ise zarûriyât ilmidir. Nefsin, nazariyatı iktisab edebilme istidadıdır.5

Cürcânî'nin de yapmış olduğu tariflerden anlaşıldığı üzere akıl tariflerinde çoğunlukla "mücerred cevher" tabiri kullanılmaktadır.

Akıl kelimesinin felsefe, kelâm ve tasavvufta değişik mânâları vardır.6

 

II. "AKIL" KELİMESİNİN KUR'ÂN'DA KULLANILAN BAZI MÜTERADİFLERİ

Kur'ân'da akıl kelimesiyle eş mânâlı başka kelimeler de kullanılmıştır. Bu kelimelerin bir kısmı tarifleri ile beraber aşağıya alınmıştır.

a. Lübb: Şaibeden uzak akıl, zekaca üstün akıl. Bu meyanda her "lübb" akıl, ama her akıl "lübb" değildir.7

Her şeyin özü, yenilen şeylerin içi, her şeyin hâlisi, meyvanın yenilen kısmı, insanda ise kalbe konulan akıl.8

Hayallerden ve vehimden uzak, safi, mukâddes nurla nurlanmış, nurlu akıl.9

Kur'ân'da bu kelimenin kullanıldığı ilk âyette (Âl-i İmrân, 3/190) lübb sahipleri, aklî faaliyetlerden olan "tefekkür ve tezekkür"le vasıflandırılmışlardır. Diğer ilgi çeken bir nokta ise "and olsun bunda akleden bir toplum için deliller vardır" (Bakara, 2/164) âyetiyle "bunda lübb sahipleri için deliller vardır" (Âl-i İmrân, 3/190) âyeti arasındaki büyük benzerliktir. Dolayısıyla "akıl ve lübb" kelimelerinin eş mânâlı olarak kullanıldığında şüphe yoktur.

b. Hilm: Nefsin ve tabiatın kızgınlık ve heyecandan alıkonulması. Hilim aslında akıl anlamında değildir. Ancak aklın müsebbebâtından biri olduğu vechiyle "akıl" olarak da yorumlanmıştır. Ancak Rağıb böyle söylerken İbn Manzur daha net bir şekilde bu kelimenin akıl anlamına geldiğini, cemisinin ise "ahlâm" ve "hulum" şeklinde olduğunu belirtmektedir.

Hilm bilindiği gibi aynı zamanda Allah'a ait bir sıfattır. Cenab-ı Hak pek çok âyette bize kendisini "Halîm" olarak tanıtır. Ancak: "Yoksa, bunu onlara akılları mı emrediyor?" (Tûr, 52/32) âyeti, bu kelimenin insanlar için de kullanılabileceğine işaret etmektedir.

c. Fikir: İlmi mâlum hale getiren kuvvet. Tefekkür ise bu kuvvetin akıl gücü oranında cevelanından ibarettir ve sadece insanlara mahsustur. Tefekkür ayrıca kalpte meydana gelen surettir. Bundan dolayıdır ki; "Allah'ın Zâtını değil ama O'nun eserlerini tefekkür etmek" gerekmektedir. Çünkü, Allah'ın zâtını düşünmek, O'na bir sûret vermek demektir.12

d. Nuhâ: Bu kelimenin tekili en-nühye olup, cemîsi "nühâ"dır. Kötülüklerden nehyeden, alıkoyan anlamına gelmektedir.13

Bu kelime Kur'ân'da sadece iki âyetin sonunda geçmektedir. (Tâhâ, 20/54, 58) Şayet bu kelimeler kaldırılıp da yerlerine "akletme" ya da "lübb sahipleri" gibi kelimeler konulsa anlamca bir değişiklik meydana gelmemektedir. Bu da, sözkonusu kelimenin "akletme" kelimesiyle eş mânâlı olarak kullanıldığını gösterir.

e. Hicr: Yine "akıl" kelimesi yerine "hicr" tabiri de kullanılmıştır. Çünkü insan "hicr" ile, nefsinin çağrısını menedebilmektedir.14 Bu kelime de Kur'ân"da sadece Fecr sûresinde geçmektedir. (Fecr. 89/5) Bu müteradifleri de kısaca gördükten sonra "Kur'ân'da akıl" konusuna geçiyoruz.

1. KUR'ÂN'DA AKIL

Kur'ân-ı Kerîm, "a-k-l" maddesini daimî bir şekilde fiil haliyle kullanmıştır. "Akletme" fiilinin kullanıldığı toplam âyet sayısı 49 kadardır. Bu âyetlerden 22 kadarı Medîne'de 27 kadarı da Mekke'de nazil olmuştur. Bu âyetlerin Mekkîlik ya da Medenîlik açısından hemen hemen yarı yarıya oluşu, yani yansının inkârcı Mekke toplumuna, diğer yarısının da inançlı Medîne toplumuna hitap ediyor olması, aklı kullanmaya davet açısından her iki toplumu eşit tutması demektir ki bu nokta şayan-ı dikkattir kanaatindeyiz.

Bazı filozoflar, Kur'ân'da "akıl" kelimesinin isim halinde geçmemesini tenkit konusu yaparak: "Demek ki Kur'ân'ın bir akıl felsefesi yoktur" iddiasında bulunmaktadırlar.

Halbuki Arapça'da masdarsız bir fiil yoktur. Bu da şu demektir: Kur'ân, her ne kadar "akletme" kelimesini fiil halinde kullanmışsa da bu, onun masdarını göz önüne almadan bu kelimeyi kullandığını göstermemektedir.

İkinci olarak; akıl şayet faal ise, yani bir işi görmekteyse faydalıdır. Faaliyeti olmayan bir iş görüp faydası dokunmayan akıl düşünemeyeceğimiz gibi, sadece aklın felsefesini yapan, onun fonksiyonları konusunda izah ve açıklama getirmeyen bir akıl felsefesinin insanlara ne derece faydalı olabileceği şüphelidir. Dolayısıyla Kur'ân, aklı fonksiyonel göstererek, onun gücü ve yapabilecekleri konusunda insanları haberdar etmekle, bir açıdan insanın sonsuz hayata hazırlanabilmesi, ebedî mükâfatı kazanabilmesi için aklını ne şekilde kullanması gerektiğini gözler önüne sermiştir.

Bu belki şu mânâya da gelmektedir. Mü'min insan ve topluluk, yeni zuhur eden her durum veya hâdise karşısında hemen reddedici tavıra başvurmadan, akıllarını kullandıktan sonra müspet veya menfî tavır takınacaklardır.

Bu kısa temhidden sonra Kur'ân'da "akl"ı sözkonusu eden âyetlerin incelenmesine geçebiliriz.

Âl-i İmrân sûresindeki bir âyette şöyle buyrulmaktadır. "Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız? Halbuki Tevrat ve İncil kesinlikle ondan sonra indi. Siz hiç düşünmez misiniz? İşte siz böyle kişilersiniz! Çünkü az bir miktar bilginiz olan şey hakkında münakaşa ettiniz. Hal böyle iken hiç bilginiz olmayan bir hususta niçin tartışırsınız? Oysaki Allah her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz." (Âl-i İmrân, 3/65-66) Bu âyetlerde bilgi 'ilim' akledebilme için bir illet olarak görülüyor. Çünkü bilgi azlığı, o konuda tartışmanın en azından yapılmamasını gerektiriyor. Ayrıca bu tartışmanın bilgi azlığından dolayı yapılmaması da akledebilenlere mahsus bir vasıf olarak hissediliyor.

Bütün bunlardan ayrı olarak bilgisi olup akledebilenlerin bir konuyu tartışabiliyor ya da hüküm verebiliyor olması, dolayısıyla bu kişilere âkıl (akıllı) denilmesi, kanaatimizce kendini hemen bu âyette "herşeyi bilen" olarak tanıtan Allah'ın "küllî aklı" olarak isimlendirilebileceğine bir işaret olmaktadır.15

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurulur: "Onlara: Allah'ın indirdiğine uyun dense, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)'a uyarız derler.' Peki ama ataları akletmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?" (Bakara, 2/170)

Bu âyetin hemen bir benzerinde de (Mâide, 5/104) "akletmezler" kelimesi yerine "bilmezler" kelimesi geçmektedir ki bu da bizim "bilme" ve "akletme" kelimeleri arasında kurmuş olduğumuz ilişkiyi göstermektedir.

Ayrıca bu âyetler, aklı kullanmadan, araştırma yapmaksızın herhangi bir hükme körü körüne inanılmasını ayıplamaktadır. Dolayısıyla Allah'a ve diğer iman esaslarına imana çağıran Kur'ân-ı Kerîm'in insanların akıllarını kullanmadan aklî kuvvelerini bir kenara iterek inanmalarını istediğini var saymak büyük bir yanlışlıktır. Zaten din, aklı olana hitap etmektedir. Bundan dolayıdır ki "aklı olmayanın dini de yoktur" denilmiştir.

Yunus sûresi 99. âyette ise; şayet Allah dileseydi bütün insanların mü'min olacağı, peygamberin bu insanları mü'min olmaları için zorlamayacağı, Allah'ın izni olmadan hiç kimsenin inanamayacağı ve pisliğin ancak akıllarını kullanmayanlara ait olduğu belirtildikten sonra âyetler şöyle devam ediyor:

"Göklerde ve yerlerde olanlara bakın! de. Ama (Göklerde ve yerlerde bulunan) o âyetler ve uyarmalar, inanmayacak bir topluma yarar sağlamaz. Onlar sadece kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen günler gibi (acı günler) bekliyorlar öyle mi?! De ki: O halde bekleyin ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." (Yunus, 10/99-102).

Bu âyetlerden kanaatimizce şu hususlar tebarüz etmektedir:

1. Yeryüzü ve uzayda, Allah'ın sonsuz gücünü gösteren o büyük denge ve âhenkten, inananlar imanlarını artırmakta, ancak inançsızlar bu büyük dengeyi gördükten sonra dahi Yüce Yaratıcıyı kabul etmeyebilmektedirler.

2. Dünyada ve onun atmosferinde meydana gelen uyarıcı mahiyetteki olaylar yine inançsız bir topluluğa fayda vermemektedir. Nitekim dünya ve atmosfer hızla kirlenmekte, belki yüz yıl sonra bu dünya yaşanılmaz bir yer haline gelebilecek duruma sahip bulunmakta, zararlı ultraviyole ışınlarını tesirsiz hale getiren ozonosfer yok olmakta, ama aklını kullanmayan toplumlar, bütün bu olayların bir kudret elinde bulunduğunu, o dilerse, şer ve mazarratların tamamıyla defedilebileceğini hâlâ idrak edememektedirler.

3. Ayrıca dünyada meydana gelen sel, deprem vb. afetlerin Allah'ın kontrolü ve bilgisi dahilinde olup, bu olayların akledebilenler için bir başka mânâ, yani uyarı mesajları taşıdığı herhalde gözden ırak tutulmaması gereken bir noktadır. Bu hususta Rum; 30/41 ve 67 el-Mülk; 8 âyetlerinin konumuzla irtibatlı olduğunu düşünüyoruz.

4. Son olarak inançsız bir toplumun imana gelmesiyle, dünya hayatında onları saran rezillik ve rüsvaylığın ortadan kalkabileceği, aksi halde, ne kadar ıslah edici, yeni dünya nizamlarını tesis edici olduklarını iddia etseler de, yapmış oldukları işler kendilerine süslü gösterildiğinden ve güzel iş yaptıklarını zannettiklerinden ötürü akıllarını kullanmayan bu milletler tam bir bozgun yaşarlar ve dolayısıyla müfsiddirler. Bazı insanlar da Allah'ın, bu müfsid ve akılsızlara acil bir dünyevî ceza vermemesine bakarak iman zaafına düşebilmekte, hatta bu ülke ve milletlerin yerinde olmayı dahi bazen arzulamaktadırlar. Halbuki Allah böyle toplumlara belirli bir mühlet verip onları yaşatmaktadır. (Bakara, 2/11-15; Kasas, 28/82)

 

(Devam edecek)

DİPNOTLAR

1) Ebu'l-Kasım Hüseyin b. Muhammed er-Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fi Garîbi'l-Kur'ân, Halebî bsk., s. 341-342, Mısır, 1961.

2) Cemâluddin Muhammed b. Mükrim b. Manzur el-Ifrîkî el-Mısrî, Lisânü'l-Arab, I-XII, c. II, s. 458-459, Dâru Sadr, Beyrut-trsz.

3) Muhammed Ali et-Tehânevî, Keşşâfu Istılahati'l-Fünûn, I-II, Daru Kahraman, c.2, s. 1027, İst.-1984.

4) Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, I-IV, c. 3, s. 1446, İst. 1305.

5) Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfat, s. 132-133. Mısır, 1938.

6) Bu konuda geniş bilgi için bkz. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi "Akl" md. 11/236-247, İst. 1989.

7) Râğıb. el-Müfredât. s. 446.

8) İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, c. I, s. 729.

9) Cürcâni,Ta'rifat, s. 128.

10) Rağıb, a.g.e., s. 129.

11) İ. Manzur, a.g.e., c.12,s. 145.

12) Rağıb, a.g.c, s. 384.

13) Rağıb,a.g.e,s. 507.

14) Rağıb,a.g.c.,s. 109.

15) Bilgi- Akıl ilişkisi için bkz. (29) Ankebut; 43 âyeti.

Yeni Ümit Dergisi (28. Sayı Nisan, Mayıs, Haziran (1995)

Yazar:
Musa Kazım Gülçür
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 20-11-2009
4,172 kez okundu
Block title
Block content