Buradasınız

Kur'ân'a Gösterilen Gerçek Saygı

MÜSLÜMANLAR ne zaman ki Kur'ân'a lâyık hürmeti, tazimi ve saygıyı göstermişler, onu dâima başlarının üzerinde tutmuşlarsa, o nispette maddi ve mânevî sahada ilerlemiş, gerçek medeniyeti kurmuşlardır.

Müslümanların ferdi olarak ve sosyal alanda yükselmelerinin gerçek âmili ve sebebi Kur'ân'a bağlanmalarıdır.

Müslümanlardaki bu yüce duyguyu Dr. Maurice bir yazısında şöyle dile getirir:

'Müslümanların Kur'ân'a hürmetleri devamlı artmaktadır. Müslüman yazarlar Kur'ân âyetlerini iktibas ederek yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden ilham alınarak yazılır. Müslümanlar tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe fikirlerini o nispette Kur'ân'a dayandırıyorlar.

'Müslümanlar kitaplarına âşıktırlar ve onu kalblerinin bütün samimiyetiyle mukaddes tanırlar. Halbuki İlâhî kitaplara nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler, ne de onlara hürmet gösterirler. Müslümanların Kur'ân'a hürmetlerinin sebebi, bu kitap pâyidar oldukça başka dinî bir rehbere ihtiyaç duymayacaklarını anlamalarıdır.'

Nitekim Osmanlı cihan devletinin mimarı Osman Gaziyi yücelten, bir çekirdek mesabesindeki aşiretini dört kıtaya hâkim kılan ve asırlarca tevhid sancağını ufuklarda dalgalandıran neslini yükselten sır, onun Kur'ân'a gösterdiği hürmeti ve tazimi değil midir?

Bir gece misafir olarak kaldığı Şeyh Edebâli'nin evinin duvarında asılı gördüğü Mushaf karşısında sabaha kadar uyumadan saygılı bir vaziyette durduğu meşhurdur. Bu olaydan sonra devletinin uzun süre hayatta kalacağının müjdesini de peşinen almıştır.

Kur'ân'ın en büyük özelliği, onun, Kâinat Sahibinin kelâmı oluşudur. İşte Cenâb-ı Hak kendi kelâmına hürmet gösteren şahıs ve milletleri her devirde yüceltmiş; kendisini tanımayan, İlâhî emirler manzumesini tahkir eden kimseleri de her zaman rezil ve zelil etmiştir.

Kur'ân'a gösterilmesi gereken gerçek mânâdaki saygı, onu anlayarak okumak, hükümlerini tatbik etmek, engin mânâ ve muhtevasını ruh ve kalblere işlemek, sindirmektir.

Bu sırrı bütün yönleriyle idrak eden başta Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ve Sahabilerin, vakitlerinin büyük bir kısmını Kur'ân'ı okumak ve anlamak alırdı. Hz. Osman, Sahabiler içinde en çok Kur'ân okuyanlar arasındaydı. Öyle ki, onun fazla Kur'ân okuması neticesinde elinde iki tane Mushaf yıpranmış, artık okunmaz hale gelmişti.

Kur'ân'ı okumak, mânâsını anlamaya çalışmak, üzerine yazılmış bulunan tefsirleri mütalâa etmek esas olmakla birlikte, onun Mushaf halindeki şekline gereken saygıyı göstermek de dinî bir vazife olup aynı zamanda ibadettir.

Herşeyden önce cünüp halde iken Kur'ân-ı Kerîme ne el sürülür ve ne de okunur. Aynı şekilde abdestsiz iken de Kur'ân'ı elle tutmak caiz değildir. Fakat el sürmeden yü-zünden okunabileceği gibi, ezbere de okunabilir. Bu temizlik, Kur'ân'a gösterilen ilk saygı hâlidir.

Ayrıca Kur'ân'ı göbek hizasından aşağı bir yerde tutmak ve bulundurmak, ona gösterilmesi gereken edep hissine aykırıdır. Bunun için Kur'ân'ı her zaman yüksek yer-lerde, en azından göbek hizasından yukarı bir mesafede bulundurmak lâzımdır ve okurken de öyle okumalıdır.

Kur'ân'ı evin salon ve oturma odalarında bulundur-mak mümkün olduğu gibi, yatak odasında bulundurmakta da bir mahzur yoktur. Yeter ki yüksekçe bir yere kon-sun veya asılsın. Fakat yatak odasına konulacaksa, temiz bir kılıf veya kap içinde bulunması daha uygundur.

Yatarken Kur'ân ayak hizasına gelmemelidir. Eğer Mushaf ayak hizasından yüksek bir yerde ise bir mahzur yoktur. Ama mümkünse, onu kaldırıp baş tarafa ve yan tarafta münasip bir yere koymak en güzelidir.

Yine fıkıh kitaplarımızda, içinde Mushaf ve dinî kitapların bulunduğu heybe ve çantayı hayvana yüklemek, sonra da hayvanın üzerine binerek gitmek caiz görülmüştür. Çünkü bunda bir hürmetsizlik söz konusu olmadığı gibi, ayrıca bir zaruret vardır.

Diğer taraftan Kur'ân okumasını bilmeyen kimselerin, bereketi ve sevabı niyetiyle evinde Kur'ân bulundurma-sında bir mahzur yoksa da, esas itibariyle onu okuyup öğrenmeye çalışma aşk ve niyetini taşımalıdır.

Sahabe-i Kiram her zaman Kur'ân'a hürmet gösterir, ona olan saygılarını değişik şekillerde dile getirirlerdi.

Hâkim, İbni Ebî Müleyke'den rivâyet ediyor: 'İkrime bin Ebî Cehil, Mushaf'ı alıp yüzünün üstüne koyar ve, 'Rabbimin kelâmıdır, Rabbimin kitabıdır' diyerek ağlardı.

12- İşârâtü'l-İcâz, s. 247

13- el-Feteva'l-Hindiyye, 5:322

14- Hayatü's-Sahabe, 4:27

Yazar:
Mehmet Paksu
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 27-10-2008
5,519 kez okundu
Block title
Block content