Buradasınız

Kur'ân ve Lisan

Giriş

 

Kur'ân-ı Kerîm insanların benzerini getirmekten aciz olduğu bir ilimler menbaı, bir sırlar madenidir. O bir kitap gibi görünse de, ihtiva ettiği ilimler cihetiyle binlerce kitap hükmündedir. İşte biz bu binlerce kitaptan bir tanesinin kapağını aralama cüretini gösterdik. Kur'ân'daki "lisânla" ilgili bazı âyetlerin inceliklerine işaret etmeye çalışacağız. Tercümeleri değil kısa mealleri verilen bu âyetler gösterilen birkaç elmastan ibarettir.

Kur'ân, lisânı ve beyânı insana verenin Allah (cc) olduğunu dile getirir. Lisânı ve lisânların farklılıkları, yaratılış gayesi Allah'ı tanımak olan insanın, O'nu tanımasına bir alâmet, bir işarettir. "O'nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisânlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için alınacak dersler vardır" (Rum, 30/ 22). Nasıl, yer ve gökyüzü içindekilerle beraber kâinat kitabı olarak bize Allah'ı gösteriyorsa, insana lütfedilen lisân da O Yaratıcı'yı göstermektedir. Zira maddî olarak, esbab açısından insanın konuşabilmesi, iç dünyasını dışa aktarabilmesi ve meramını ifade edebilmesi mümkün değildir. Lisânın vasıtası olan ve aynı zamanda tat almamızı temin eden dil, konuşabilmek için yeterli değildir. Dile konuşma özelliği verilmemiş olsaydı konuşamayacaktık. Çünkü madde itibariyle dilin elimizden bir farkı yoktur. Sadece Yüce Allah dilimizi beyân vasıtası olarak görevlendirdiğinden konuşabilmekteyiz. Konuşmak için sadece dil yeterli değil. Zira dile sahip diğer canlılar insan gibi beyân kudretine sahip değiller. Diğer bir âyette beyân kudretinin insana Allah tarafından verilen bir nimet olduğu (diğer bütün nimetler gibi) açıkça ifade edilir. "Rahman- Kur'ân'ı öğretti, insanı yarattı. Ona beyânı öğretti" (Rahman, 55/1-4). Âyette insanın yaratılışıyla beraber ona beyânın öğretildiğinin zikredilmesi manidardır. İnsanın beyâna sahip olması bir cehd ve gayretin neticesi değil, mevhibe-i ilâhîdir.

İnsana beyânın öğretilmesi hususunda büyük müfessir Elmalılı M. Hamdi şöyle der: "Ona beyânı öğretti, yani kendini, vicdan ve gönlünde meydana gelen duygu ve anlayışlarını, başkalarına açık ve güzel bir şekilde ifade etmek, maksadı anlatmak ve anlamak demek olan konuşma ve dil nimetini belletti ki, ilmin elde edilmesi ve Kur'ân öğretimi nimeti de bununla meydana gelir. Hz. Adem yaratıldıktan sonra kendisine eşyanın isimlerinin öğretilmesi sayesinde meleklerin bilemediklerini bildi, onların ulaşamadıklarına ulaştı. Peygamberlerin nübüvvete nâil olmaları, Allah tarafından tebliğ yapabilmeleri, kitaplar getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifade edebilmeleri hep beyân ilmi, dil nimeti sayesinde olduğu gibi, Kur'ân'a ve Kur'ân'ın tefsir ve tercemesi nimetine ulaşmamız ve ondan faydalanma derecemiz dahi o nimetten aldığımız hisse oranındadır. Ebu's-Suud der ki: Ayette ifade edilen beyânı öğretmekten murad, insanı sırf kendi beyânına gücü yeter kılmaktan ibaret değil, onunla başkasının beyânını anlamak mânâsını da ifade eder. Çünkü Kur'ân'ı öğretmek ancak onun üzerinde dönüp dolaşır." *

İşte bu beyân nimeti sayesinde insan ilâhî hitaba muhatap kabul edilir. Kâinatta her şey Allah'ı tesbih etmekle beraber insan, beyân nimetiyle mevcudat arasında serzâkir olarak yerini alır ve şuurlu olarak O'na ibâdet eden tek varlık seviyesine yükselir.

Mutlak olarak konuşma kabiliyetine sahip olamayan dil, ancak Hakk'ı söylemeli, Hakk'a tercüman olmalı ve sadece O'nu zikretmelidir. Çünkü onu konuşturan Allah (cc)'tır. O dilemezse konuşamaz. Nitekim âhirette konuşamayacak, onun yerine diğer uzuvlar konuşacaktır. "O gün onların ağızlarını mühürleriz. Yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahidlik eder" (Yâsin, 36/65). "Nihâyet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir. Derilerine: 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz' derler. Onlar da: 'Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır. Yine O'na döndürülüyorsunuz' derler" (Fussilet, 41/20-21). Allah (cc) her uzvumuzu hangi vazifeyle tavzif etmişse her biri o vazifeyi yerine getirmektedir. Dünyada beyân ve nutuk vazifesi dilimize verilmiştir.

DİLİN MENŞEİ

 

Dil rûhun anahtarıdır. Küçüklüğüyle büyük iş görür. Rûha tercüman olan dilin kaynağı insan kadar eskidir. Bu yüzden, insanın yeryüzünde nasıl ortaya çıktığını açıklayamayan, dilin ortaya çıkışını da açıklayamaz.

İnsana öğretilen lisân, Allah'ın bir ihsânıdır. "Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 2/31); "Rahmân olan Allah Kur'ân'ı öğretti. İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti" (Rahman: 55/1-4) âyetleri bu hakikate işaret eder. Dil, kulak, göz, konuşma, duyma, görme, akletme, mârifet, hikmet ve îmân Allah'ın birer ihsânı ve nimetidir. Nimeti inkâr edip nimeti vereni görmeyen insan, bu işi, kör sebeplere, gayesiz tesadüfe, sağır tabiata, evrim masalına verir. Oysa, küçük bir kâinat olan insan, büyük bir insan olan kâinat kitabını, Kur'ân'ın ışığında okuyarak ALLAH'ı tanımaya namzet bir varlıktır. Onun yaratılış gayesi de zaten budur. Şu halde dil, Allah'ın bir ihsânıdır. Yüce Yaratıcı'nın kâinattaki sanatı o kadar anlamlı ve o kadar hayret vericidir ki, âdetâ o sanat bir kitap şeklinde tezahür etmiş, insanlar da bu kitaptan okuduklarıyla kendi ilimler kütüphânesini kurmuşlardır. Bu kitaptaki hakikatler o kadar sağlam, o derece sarsılmazdır ki, bu muazzam kâinat kitabı, bir nüshası olan Kur'ân-ı Kerîm şeklinde tezahür etmiştir. Nasıl ki kâinattaki sanat, mükemmel bir intizam taşıdığı için kitap şekline girdi, Allah'ın insandaki sanatı, hikmetle işlenen nakışları da, hitap çiçeğini açtı. Yani o sanat o derece anlamlı, hassas ve güzeldir ki, canlı bir makinaya benzeyen bedenindeki cihazlar konuşmaya başladı. İnsana verdiği kabiliyetler sayesinde, o maddî, cismânî, cansız kafada; manevî, gaybî canlı bir beyân ve hitap çiçeği açıldı.

Kur'ân'da insandan başka diğer varlıklara da bir lisân verildiği belirtilir. İşte bunlardan bir kaçı:

DAĞLARIN KONUŞMASI ve KUŞLARIN DİLÎ

İnsanı konuşturan Allah (cc), her şeyi konuşturur. Zira, "... her şeyi konuşturan Allah(dır)" (Fussilet, 41/21).

Meselâ, dağların ve kuşların kendilerine has birer dili olduğuna işaret eden âyetler şu şekildedir:

"Doğrusu Biz, akşam sabah onunla (Davud Aleyhisselâm'la) beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik." (Sad, 38/18-19).

"Ey dağlar ve kuşlar! 'Davud tesbih ettikçe siz de onu tekrarlayın' diyerek and olsun ki, ona katımızdan lütufta bulunduk." (Sebe, 34/10)

"Süleyman (as), Davud (as)'a varis oldu: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur' dedi." (Neml, 27/16)

Bilindiği gibi mağaralı her dağ, insanlarla, onların diliyle papağan gibi konuşabilir. Meselâ, bir dağın önünde "Elhamdülillâh" denilse, dağ da yankı vasıtasıyla "ELHAMDÜLİLLÂH" der. Madem Cenâb-ı Hakk dağlara bu kabiliyeti ihsan etmiştir, elbette o kabiliyeti geliştirmek mümkündür. Hem bazı kuş ve hayvanların istidat dili bilinirse, bunlar, kardeşleri olan ehil hayvanlar gibi, önemli işlerde kullanılabilir. Meselâ; çekirge afetinin istilâsına karşı çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve hareketleri bir düzene konulsa, çok faydalı bir hizmette ücretsiz olarak kullanılabilir.

Burada önemli bir nokta daha vardır. Hayvanların, bilhassa kuşların söyleşme ve cıvıldaşmaları, ancak Allah'ın söyletmesiyle olur. Çünkü, hayret verir bir tarzda, birbirlerine o seslerle hislerini aktarmakta ve maksatlarını ifade etmektedirler. Bu iş için, kendi kendilerine, bir araya gelerek "anlaştıklarını", kendilerine göre bir "iletişim sistemi" kurduklarını herhalde kimse iddia edemez...

HAYAL EDİLEMEYEN DÜŞÜNCELER

Bir metnin idrâki, metin dünyasındaki aktif hale gelen kavram ve ilişkilerden zihnî bir model inşasını gerekli kılar. Bu karmaşık süreçte okurlar (veya dinleyiciler) problem çözen birisi gibi davranırlar; bir metnin muhtemel anlamıyla ilgili hipotezler kurar ve metin dünyasındaki diğer unsurlarla karşılaştıkça, devamlı olarak, zihinlerinde kurmuş oldukları metne ait bir idrak modeli çerçevesinde hipotezlerinin geçerliliğini kontrol ederler. Bir inkıta (devamsızlık) ortaya çıktığında temel bilgi birikimlerinin yardımıyla bağlantılar kurarlar.

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi anlatılan şeyler "mümkün bir dünya"da geçmelidir. Okurun zihninde bağdaştıramadığı bilgi ve tecrübelerinin kabul edemeyeceği ifadeler ya da durumlar onun elini kolunu bağlar. Meselâ size gelen bir mektuptan üzerinde büyük bir meblâğ yazılı bir çek çıksa, ne yaparsınız? Önce geçmişte size borçlu olan biri olup olmadığını düşünürsünüz. Eğer yoksa, gelecekte bu çekle ilgili bir açıklamanın size yapılabileceği aklınıza gelir. Eğer böyle bir durum da olmazsa bu işte bir hata olduğunu, paranın başka birisine ait olması gerektiğini zannedersiniz. Eğer bu tahminlerin hiçbiri gerçekleşmezse, o zaman bu duruma akıl erdiremezsiniz. İşte böyle bir anlamsızlık (ya da abesiyet), bir hadise ile dünya bilgilerimiz arasındaki uyuşmazlık yüzünden doğar.

Şimdi şu âyete dikkât edin: "Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara îmân etmeyi gururlarına yediremeyenlere, elbette sema kapıları açılamaz ve duaları kabul edilmez; deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar Cennet e giremezler" (A'raf, 7/40). Her gün karşılaştıkları deveyi, iğne deliğini, mü'minlerden duydukları Cennet'in tülpembe güzelliklerini düşünüp de yutkunup duran müşriklerin zihnî kaosunu şimdi daha iyi anlayabiliriz herhalde.

ANLAŞILIR OLMAK

"Mûsa (as) dedi ki: 'Gönlüme genişlik ver Rabbim, işimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ta ki sözümü iyice anlasınlar!" (Taha, 20/25-26) Demek insanların fıtratında "anlaşılmaz olmak" hususunda bir meyil var. Bilhassa günümüzde anlaşılmaz olmak bir meziyet sanki.

"Bu Kur'ân, her türlü şüphe ve tenakuzdan uzak olarak Arapça indirilmiştir" (Zümer, 39/28). Demek insan elinden çıkan metinlerde şüphe ve tenâkuzun bulunması her zaman muhtemel.

"And olsun ki düşünülmesi, anlaşılması ve ezberlenmesi için Biz Kur'ân'ı kolaylaştırdık" (Kamer, 54/17).

"İyice düşünüp öğüt alsınlar diye bu Kur'ân'ı senin lisânınla indirerek kolaylaştırdık" (Duhan, 44/58).

İnsan elinden çıkmadığı için, içinde hiçbir tutarsızlığın bulunmadığı ve bizler anlayıp yaşayalım diye kolaylaştırılan Kur'ân'ı ve onun bu asırdaki mânevî tefsirlerinde anlatılan hakîkatları, hayata hayat yapmamız için kalplerimizin yumuşayacağı o gün daha gelmedi mi? (bkz. Hadid, 57/ 16).

*) Elmalılı, M. Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, 7/365.

Yeni Ümit Dergisi (31. Sayı Ocak, Şubat, Mart 1996)

Yazar:
Yusuf Alan / Salih Akçadereli
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 02-04-2010
3,480 kez okundu
Block title
Block content