Kur'ân ve İlmî Keşifler

Kutsal kitaplar ve Eski Metinler modern ilim çağında ortak bir meydan okuyuş ile yüz yüze geldiler. Ya gerçekliklerini ve samimiyetlerini araştırmanın yeni kıstası ile ispatlayacaklar, veya hakikatla hiç alâkası olmayan mitolojik kitaplar arasında sayılacaklardı. Yeni değerlendirme kriterlerinin târihî ve ilmî olarak iki cephesi vardı.

Tarih kriteri, bir peygambere atfedilen kitabın aslında onun diğerlerine dikte ettirdiği veya bizzat kendisinin yazdığı sözler olduğunun tesbitini gerektirir. Bu sözlerin doğruluğu, ilim kriteri yönünden ele alındığında, yeni ilmî buluşlara ters düşmemesine bağlıydı.

Bütün eski metinlerin araştırılıp incelenmesi ve değerlendirilmesi ile "nihâi tenkitçilik" denen yeni bir sanat doğdu. Bu nihâi tenkitçiliğin uygulanmasıyla, Eski Metinlerin târihî ve ilmî kriterlere uymadığı açığa çıkmış oldu.

Ancak bu şümullü ve genel hükmü ihlâl eden tek müstesnâ Kur'an-ı Kerim'dir. O, târihî ve ilmî kriterlere uyan tek Allah kelâmıdır. Bütün târihî esaslar bu kitabın 14 yy önce Muhammed bin Abdullah bin Abdülmuttalib'e indirilen kitap olduğunu teslim eder. Peygamber (s.a.v.) bu kitabın Allah tarafından vahyedildiğini söylüyor. Aynı zamanda, ister dinle ister tabiatla isterse maddeyle alâkalı olsun, hiç bir ifadesi ilmî hakikatlara ters düşmez. Aksine, -şaşırtacak ve bu sebeple de imana vesile olacak şekilde- tam bir uygunluk içindedir.

Kur'ân-ı Kerim bütünü ile Resulullah'ın (s.a.v.) hayatında vahyedildiği ve incillerin aksine bizzat kendisinin dikte ettirdiği şüphe götürmez bir hakikattir. İncillerin hiç biri Hz İsa'nın hayatında yazılmamıştır. Halkın arzusu üzerine bazı Hristiyan Papazları tarafından toplanmış ve yazılmıştır. Luka incilinin başlangıç pasajı bu gerçeği ifade eder.

Hattat veya basımcısı kim olursa olsun, Kur'an-ı Kerim aynıdır ve metinde hiç bir değişiklik yoktur.

Taşkent ve İstanbul müzelerinde İslâm'ın ilk devirlerinden kalma, Halife Osman bin Affan tarafından hazırlanan el yazması Kur'an mevcuttur. Günümüzde basılan nüshaları ile eski el yazmaları arasında en ufak bir farklılık bulmak mümkün değildir.

İncillerin her biri başka şekilde başlamasına rağmen bütün Kur'ân nüshaları Fâtiha ile başlar. Kitab-ı Mukaddes'e ait kitaplardan Yeni Ahit dört havâri tarafından yazılmış ayrı ayrı incilleri ihtiva eder. Her birinin başlangıç âyetleri farklıdır. Matta, "İbrahim oğlu Davut oğlu İsa Mesihin nesebinin kitabı" ile başlarken. Markos "Hz. İsa'nın sevindirici doğum haberi" ile başlar. Luka'nın başlangıcı ise, "Aramızda vaki olmuş şeylerin hikayesini, başlangıcından gözleriyle görenlerin ve kelâmın hizmetçisi olanların bize naklettiklerine göre tertip etmeğe birçok kimseler giriştiklerinden, ben de, ta başından beri hepsini dikkatle araştırıp tetkik ederek, ey faziletli Teofilos, olduğu gibi sırası ile, sana yazmayı uygun gördüm, ta ki sen öğretilen kelâmın doğruluğunu bilesin." diye başlar.

Yuhanna'nın başlangıç paragrafında da şu sözler var, "Kelâm başlangıçta var idi, ve kelâm Allah idi. O başlangıçta Allah nezdinde idi."

"Onun önünden ve arkasından yalan gelmez." diye Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiştir. Halbuki Kitab-ı Mukaddes -Yeni ve Eski Ahitler- Kitab-ı Mukaddes'e dahil olan Yeremya peygambere indirilen kitabın yakıldığını ifade eder. Baruk bin Neriya tarafından, yorumlar ve ilâvelerle tekrar yazıldığı bildirilir. Kitabı Mukaddes'te söylendiğine göre, "Yehudi üç dört yaprak okumuştu ki, kral kalemtıraşla onu kesti ve mangaldaki ateşe attı. (Yeremya 36:23)

Biraz ilerleyince şu hikayeyi okuyoruz. "Sonra Yeremya başka bir tomar alıp Neriya oğlu katıp Baruk'a verdi. O da Yahuda kiralı Yehoyakim'in ateşte yakmış olduğu kitabın bütün sözlerini, Yeremya'nın ağzından yazdı ve o sözlerin üzerine o sözlere benzer daha çok sözler de katıldı." (Yeremya 36:32)

Yeni Ahit'te Aziz Pavlus, kendisinin, Kitabı Mukaddes'te zehiri zehire, doğruyu yanlışa karıştırdığını ifade ediyor. Pavlus'un Romalılar'a Mektubu bölümünde aşağıdaki sözleri okuyoruz. "Fakat benim yalanımla Allah'ın hakikati kendi izzeti için çoğaldı ise, niçin ben de bir günahkar gibi hükmolunuyorum? Ve (aleyhimize iftira olunduğu ve bazılarının söylediğimi iddia ettikleri gibi) niçin iyilik gelsin diye kötülük yapalım, demeyelim? Onların mahkumiyeti doğrudur." (Romalılar'a 3:7-8)

Kur'an-ı Kerîm'e yapılmış hiç bir ilâve yoktur. Bugün, aynen Peygamber (s.a.v.)ın zamanındaki gibidir. Kitabı Mukaddes'in çeşitli değişik ve ilâvelere mâruz kaldığını gösteren bir çok belirti ve delil vardır. Yuhanna'nın Birinci Mektubunu okuyun: 5. bölüm bazı nüshalarında var, bazılarında yoktur. Meselâ Arapça baskısında şu cümle okunuyor. "Üçünün gökte kaydı var, Baba-Oğul-Kutsal Ruh, ve bu üç birdir." Bu ibare diğer bütün nüshalarda bulunmamaktadır. Meselâ bendeki gözden geçirilmiş Urduca baskısında (1747) yok.

Yukarıda bahsi geçenler, Kur'ân haricindeki diğer bütün eski metinlerin güvenilir olmadığının kâfi delilidir. Hakikata ve tarihe dayanmamaktadırlar.

Bugün anlaşılmıştır ki kabul edilen dört İncil, farklı grupların Hz İsa'ya inanma şeklinden başka bir şey değildir. Bu inançlar -metinlerden anlayabildiğimiz kadarıyla- bir değil ve tamamen mantığa ters bulduğumuz noktalarda da görüşler ayrı ayrıdır. Buna bir misâl Hz. İsa'nın soy şeceresinin Matta ve Luka tarafından uyduruluşudur. Bize biribiriyle farklılıklar gösteren uzun bir liste verilmektedir.

İngilizler (İngilizce metinlerde), Hz Âdem'den Hz İsa'ya kadar 75 ata sayıyorlar. İnsan soyunun yeryüzündeki asgari ömrü dahi, günümüzde, yukarıdaki iddiayı kabul edilmez hale getirirken, Allah insana gerçekle bağdaşmayan şeyi nasıl öğretir? Bu yüzden, bir çok hristiyan âlimleri Kitabı Mukaddes'in eski hristiyan gruplarca bir çok değişikliğe ve modifikasyona uğratıldığını biliyorlar. Metindeki bu değişiklik ve ilâveler farklı guruplar arasındaki çeşitli mücadeleler sonucu yapılmıştır. Her grup muayyen bir bakış açısını isbata çalışıyordu. Bu ilâveler arasında yukarıda belirttiğimiz bazı nüshalarda bulunup bazılarında bulunmayan teslis ile ilgili cümle de var. Bu durum, aralarında İngiltere Kilisesi mezhep komitesi başkanı da bulunan üç İngiliz İlâhiyatçısını harekete geçirmiş ve araştırmalarını "Üç Boyutlu Allah Hayali" başlıklı bir raporda yayınlamalarına yol açmıştı.

Kitabı Mukaddes ve inciller ilmî yanlışlarla doludur. Bu hâl, bütün samimiyetlerine rağmen insanların kalbinde şüpheciliğin artmasına yol açmaktadır. Diğer tarafta, Avrupa Hristiyan toplumunda Allah'ın tamamen inkâr edilmesine sebep olmuştur. Ancak Kur'ân'ı okuyabilme gibi bir bahtiyarlığa sahip olanlar, yüksek sesle ilân etmektedirler: "Onu okurken din ve ilim arasındaki bu uyumluluğu yeni fark ettim." Bu sözleri Science and Faith (İlim ve İman) dergisinin Ocak 1982 sayısında Kitab-ı Mukaddes Kuran ve Bilim adlı kitabın yazarı Maurice Bucaille söylemektedir.

Bu ilmî çelişkilerin ve târihî boyut eksikliğinin sonucu olarak Batı toplumunun dinden soğuduğunu ve dine yabancılaştığını görüyoruz. Bir çok hristiyan âlimi, Kitab-ı Mukaddese ve İncillere güvenini kaybetmeye başladı. Fransa Kilisesinin istatistiklerine göre 1965'te 36000 papaz vardı. Her yıl 1500 yeni papazın bu sayıya eklenmesi beklenirken 1967'de 489'u aşmadı. Ondan sonra da gittikçe düşerek 1976'da 136 ve 1977'de 99 oldu. Papaz okullarına kaydolan öğrencilerin sayısı da o kadar az ki, önümüzdeki yıllarda mezun olanların sayısı 100'ü bulmayacaktır. Yukarıdaki bilgilerden varılan sonuca göre, Hristiyanlığın çelişkileri ve papaz okullarının bu durumu gelecek bir kaç yıl içinde papaz sayısının gittikçe düşeceğini göstermektedir.

Yukarıdakilerden şu sonuca varıyoruz, bilinen tarih ve modern târihî incelemeler bize Son Peygamber hariç, hiç bir peygamber hakkında yeterli bilgi verememektedir.

Aynı şekilde, tarihi bakış açısından Kur'ân tek hak kitapdır.

Hiç bir ilmi buluş Kur'an'da yazılanlara ters düşmez. Bazı Kuran âyetlerinin ilmî gerçekliklerini kavrayabilmek herkes için her zaman mümkün olmayabilir, yedi gök meselesi bunlardan biridir. Ancak şunu da ifade etmekte fayda var, insanların kâinat hakkında bilgisi o kadar sınırlı ki, kara delikler teorisine göre insanlar maddî kâinatın sadece yüzde üçünü görürken geriye kalan yüzde doksan yediyi görebilmek henüz mümkün olamamaktadır. Yedi gökten maksadın yedi gök seviyesi olduğu açıktır. Eğer insanın bilgisi kâinatın yüzde üçü ile sınırlı ise ve bu üç kısım da sadece maddî yöne âitse, Kur'ân âyetlerinin modern ilimle uyuşmadığını iddia etmek nasıl mümkün olabilir?

Kur'ân'ın hak oluşuna delâlet eden en önemli husus, modern ilim çağından yüzyıllarca önce indirilmiş olmasına rağmen kimsenin onda ilmî bir hata olduğunu ispatlayamamış olması gerçeğidir. Eğer beşerî bir kitap olsaydı böyle bir şey olamazdı.

Kur'ân, insanların tabiat hakkında çok az bir şey bildikleri bir çağda indi. Yağmurun gökten indiğini, dünyanın yatak gibi düz olduğunu, göğün de dünyanın çatısı olduğunu düşünüyorlardı. Yıldızlar gök kubbeye iliştirilmiş parıldayan iğneler veya göğe asılı fenerlerdi. Eski Hintliler, dünyanın kutsal ineğin boynuzlarından birinde asılı olduğuna ve depremlerin, bir boynuzdan diğerine gidip gelmesi ile meydana geldiğine inanıyorlardı. İlim adamları ise güneşin sabit olup sadece dünyanın döndüğünü kabul ediyorlardı. Bu inanış Copernicus'un (1473-1543) güneşin hareketlerini açıklayışına kadar devam etti.

Böylece insanın müşahede ve araştırma gücü arttıkça ve bir çok gizli şeyler açığa çıktıkça ilim yavaş yavaş ilerledi. Bugün eski doktrinlerin yanlışlığının ortaya çıktığını, kendi vücudumuz ve ilmin çeşitli sahalarındaki görüşlerimizin değişikliğe uğradığını müşahede etmekteyiz.

Kur'ân-ı Kerîm açısından durum tamamen farklı. Ne dedi ise eskiden doğru ve gerçekti; şimdi de aynı. Bir çok yüzyılın ve uzun çağların geçmiş olmasına rağmen öğrettiklerinde hiç bir değişiklik olmamıştır ve olacağa da benzemez.

Bu durum, Kur'ân kaynağının ebediyeti ve ölümsüzlüğü, bilgisinde toplayan, bütün hâdiseleri doğru ve son şekilleri ile bilen ve bilgisi zaman, yer ve şartlara tabi olmayan büyük bir ilim olduğunun kâfî delilidir.

Kur'ân ve terimlerinin modern keşiflerle âhenk içinde olmasının, bu çalışmanın konusu olan bir çok hâdisenin gizli yönlerini ilmin açığa çıkarabildiği gerçeğine dayandığını, bu çalışmaya giriş olarak belirtmek istedim. Halihazırda Kur'an'daki bazı ima ve sembolik ifadelerin anlaşılmasında faydalı dokümanı elde etmiş durumdayız. Ancak gelecekte bu konular üzerinde yapılacak bir çalışmada, doğruluklarının kısmen veya tamamen ilmî olarak reddedilmesi, Kur'ân'ın doğruluğuna hiç tesir etmez, aksine Kur'ân'daki imâlar hakkında yorum yapanın hata ettiği mânâsına gelir. Gelecekteki keşiflerin Kur'ân ifadelerini açıklamada, daha net ve açık ve zımnî ve bâtınî mânâlarını yorumlamada daha derine inmeye yardımcı olacağına eminim.
 

Kâinatın Başlangıcı ve Sonu

Kur'ân'da şöyle buyruluyor. "O kâfir olanlar, görmediler mi ki, gökle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık." (el-Enbiya: 30)

Kâinatın sonu hakkında ise şöyle bahsediliyor. "O gün ki, semâyı kitapların sahifesini dürer gibi düreceğiz." (el-Enbiya: 104)

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, kâinat bir arada tek bir bütün idi. Sonra uzayda genişlemeye başladı. Bu genişlemeye rağmen tekrar küçük bir hacime geri döndürülebilecektir.

Bu, ilim adamlarının kâinat araştırmaları ve gözlemleri neticesinde ulaştıkları yeni ilmî görüştür. Bu görüşe göre, madde başlangıçta hareketsizdi, sıcak, yoğun bir gaz halindeydi. En az 5.000.000.000.000 yıl önce bir patlama oldu. Bu madde genişlemeye ve parçaları da birbirinden uzaklaşmaya başladı. Bu patlamanın sonucu olarak, Allah'ın yarattığı tabiat kanunlarına uygun olarak maddenin hareketliliği kaçınılmaz hale geldi. Buna göre, bu madde parçaları birbirinden uzaklaştıkça üzerlerindeki yerçekimi gittikçe azalmaktadır.

İlim adamlarının araştırmalarla vardıkları neticeye göre, gök cisimlerinin dönme kanununa tabi olarak, yakın gelecekte ay, dünyaya doğru yaklaşacaktır. Böylece yer çekiminin şiddeti karşısında parçalanacak ve parçaları uzaya dağılacaktır. Ayın parçalanışı med-cezir hâdisesini kontrol eden kanuna tâbidir. Ay, uzayda dünyanın en yakın komşusudur ve bu komşuluk, denizlere yüzde iki oranında tesir etmektedir. Bugün astronomlar bu görüşü paylaşmaktadırlar. Kur'ân buyuruyor ki, "Kıyamet yaklaştı ve ay ikiye bölündü." (el-Kamer: 1) (*)

 

 

Dağlar

"...Arza da sizi sarsmaması için, büyük dağlar yerleştirdik." (Lokman: 10) Bu âyetten anlaşılacağı gibi dağlar, dengenin sağlanacağı şekilde yerleştirilmiştir. İlim, geçen on dört yüzyıl boyunca bu gerçekten habersiz kaldı. Modern coğrafyacılar bu hâdiseyi, Dünya üst tabakasının dengesi Kanunu (Law of Isostasy) diye adlandırıyorlar. Bu kanunun muammaları göz önüne alındığında ilim, daha ilk basamaklardadır.

Englen, "Maddenin hafif olanı dünya yüzeyine doğru itilirken, ağır maddenin yerinin bugün deniz olarak gördüğümüz derin çukurlar haline geldiği kabul edilmektedir. Böylece maddenin yüksekliği ve alçaklığı dünyanın dengesini sağlayabilmektedir." diyor.

 

 

 

 

Kıtaların Ayrılması Teorisi

"Bundan sonra (yer ve gök ayrıldıktan sonra) arzı ayırdı. O arzdan suyunu ve otlağını çıkardı."(en-Naziât: 30-31) Bu âyet-i kerimedeki mucizevi ifadeye son ilmî keşifler, kıtaların ayrılması teorisi uymaktadır. Bu teoriye göre, bir zamanlar tek bir bütün halinde olan kıtalar, sonradan birbirlerinden büyük denizlerle ayrılmış oldular. Farklı denizlerin sahillerinde bulunan şeylerin benzeyişleri bu yüzdendir. Mesela, aynı jeolojik yaştaki dağları, aynı türden hayvanları, balık ve bitkileri görüyoruz. Bu gerçek, biyolog Prof. Renald Good'u The Geography of Flower Plants (Çiçek Bitkilerinin Coğrafyası) adlı kitabında şu itirafa zorluyor. "Bilim adamları, kıtaların bir zamanlar bir arada tek bir parça halinde olduğunu kabul etmedikçe, dünyanın farklı yerlerindeki aynı türden bitkilerin mevcudiyetini açıklamanın mümkün olamayacağı konusunda birleşiyorlar."

 

 

 

 

Beslenme

Kur'an-ı Kerim, yiyeceklerden bahsederken, "kan"ı haram kılmıştır. Bu yasaklamanın ehemmiyeti hususunda insanlar daha önce habersizdiler. Ancak kanda yapılan analizlerle bu hükmün sağlığı korumaya matuf olduğu anlaşılmıştır. Kan analizleri, kanda büyük miktarda ürik asit olduğunu göstermektedir. Eğer beslenmede kullanılırsa, ürik asit sağlığa zarar verici bir zehirli maddedir. Hayvanları kesmede Kur'ân'ın emrettiği özel metodun esrarı budur. Esas olan, hayvanın ana damarı kesilip vücuttaki bütün kanı dışarı atacak şekilde boğazlanmasıdır.

Kur'ân, domuz etinin yenmesini de yasaklamaktadır. Bu yasaklamanın hikmeti hakkında fazla bir şey bilinmiyordu. Bugün, dünyadaki hayvanlar arasında domuzun en çok ürik asit ihtiva edeni olması sebebiyle bir çok hastalığa yol açtığı bilinmektedir. Domuz hariç diğer bütün hayvanlar, bu maddeyi büyük oranda idrarla atarlar. İnsan vücudu ürik asidin %90'ını böbrekler yoluyla atmaktadır. Domuzlar ise %2'den fazla ürik asit atamamaktadır, gerisi ise etinde birikmektedir.

Kur'ân-ı Kerim'i inceleyenler, yukarıda bahsini ettiğimiz hususlara benzer sayısız misaller bulacaklardır. Bunlar Kur'ân'ın insan zekâsının bir ürünü olmadığının mutlak delilleridir. Çağdaş ilim adamları Kur'ân'da belirtilen mûcizevî hakikatlere defalarca hayranlık duymuş ve karşısında saygıyla eğilmişlerdir. "İleride biz onlara hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde, ayetlerimizi (kudretimizin alâmetlerini) göstereceğiz ki, nihayet Kur'ân'ın söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zâhir olacaktır." (Fussilet: 53)

 

 

 

 

Erkekler Kadınların Koruyucularıdır.

İslâm'ın erkek ve kadına bakış açısı aynı değildir. Kadını, tamamen erkekten ayrı oluş gerçeğini göz önünde tutarak ele alır. Modem çağın başlangıcından beri ilim adamları bu görüşü İslâm öncesi cahiliye devri artığı diye nitelendirip istihza etmekte idiler. Ancak ilmî keşifler bu Kur'ânî ifadeyi doğrulamıştır. Nobel ödülü sahibi Dr. Alexis Carrel, erkek ve kadının farklılığı tezini şöyle dile getiriyor. "Kadın ve erkeğin farklılığı, sadece kadın üreme organlarının şekline, gebeliğe, rahime bağlı olmadığı gibi farklı bir tarzda yetiştirilmelerine de bağlı değildir. Bu farklılık yaratılıştandır ve hakiki farklılık, kadın ve erkeğin dokularında odaklaşmaktadır. Kadın erkekten tamamı ile farklıdır. Kadının erkekle eşit olduğunu iddia edenler, bu temel farklılıktan tamamen habersizdirler. (İnsan Bu Meçhul 193)

Kur'ân "Her şeyden çift çift yarattık ki, iyice düşünesiniz." (Zariyat: 49) buyurmaktadır. Mevcut her şeyin bir çifti olduğu görüşü büyük ilmî destek bulmuştur. Bu görüş öyle ısrarla savunulmaktadır ki, ilim adamları dünyamıza eş başka bir dünyanın varlığını düşünmeye itilmiştir. Bu öbür dünya, dünyamızda olmayan bazı özelliklerle (ölümsüzlük gibi) donatılmış bir dünyadır. Bu yeni görüş, "her şeyi çift yarattık" gerçeğine gelip dayanmaktadır.

 

 

 

 

Atomdan Daha Küçük Varlıklar

"...ne bundan daha küçük, ne daha büyük..." (Yunus: 61) Bununla Kur'ân atomdan daha küçük bir varlık olduğunu ifade etmektedir. Bu 17nci yüzyıl insanını şaşırtan bir hakikattir, ama modern ilim adamları, bu hususun da gerçekliğini açığa çıkarmış durumdalar. Yine Kur'ân'da "...ve süratle gece gündüzü, gündüz de geceyi kovalar." (el-A'raf: 54) buyurulurken gecenin gündüzden hemen sonra nasıl geldiği açıklanmaktadır. Dünyanın yuvarlak olup ekseni etrafında döndüğünden habersiz eski insanlar için bu, bilinmeyen bir hâdise idi. Astronomik keşifler ise bu telakkinin doğruluğunu çoktan kabullenmiş durumdadırlar.

 

 

 

 

Allah'ın Varlığı

Vahyi inkar eden anlayış, aslında Allah'ın varlığını inkara götüren bir düşünce zinciri elde etme gayretidir. Ancak modern ilim, bir vakıa olarak, bilim adamlarında Allah inancını kuvvetlendirmektedir. Bu inanç olmadan, sonsuz olan bu kâinatı açıklayabilmek mümkün değildir. Arkasında bir planlayıcısı olmaksızın, bu kâinat sisteminin ortaya çıkması da hayal edilemez. Muhakkak bir düzenleyicisi var ki, O da Allah'tır. Bizim aklımızca, kurucusu olmayan bir sistemi hayal etmek mümkün değildir. Kâinatın kurucusunun varlığına inanmak mantıksızlık değil, aksine bu sistemin bir yaratıcısı olduğunu inkâr etmek mantıksızlıktır. Hakikat, insan aklının Allah'ı inkar edecek bir zihnî temele sahip olmayışıdır. Kainat bir çöp kutusu değil, bilakis esrarlı bir canlılığa sahip. Bu canlılık da ancak kâinatı yaratan ve idare etmekte olan kudretten çıkabilir. Bu sistem ve canlılığın, kazara oluşmuş kör bir madde ameliyesiyle olabilmesi mümkün değildir. Kâinat, tasavvuru mümkün olmayan bir derecede ahenk ve denge içindedir. Chadvash, "Her hangi bir insan, eğer kâinatın kazara meydana geldiğini iddia ediyorsa, bu ahengi nasıl ispatlayabilir?" diyor. (Allah'ın Varlığına deliller)

Ateistler, bu fevkalâde aklı, bu harikulâde sistemi ve kâinata nüfuz eden bu ruhu kabul ediyorlar, ancak başka bir şekilde yorumlamaya çalışıyorlar. Yaratıcı ve idare edicinin bir sembol veya belirleyici bir özelliğini kendilerinde bulamıyorlar. Bunları "kör bir tesadüf"te görüyorlar.

Böyle bir anlayış "saçmalıktan" başka bir şey değildir, çünkü bütün bilimler hâlâ günümüze kadar, kâinatın fevkaladeliğini anlatan şeylerden kurulu bu büyük gerçeği hangi tesadüfün oluşturduğundan habersizdirler. Tesadüf faraziyesi, kâinatı açıklamak istediğimizde tamamen yanlış olur. Prof. Edwin Conglane diyor ki, "Hayatın bir rastlantı sonucu var olduğunu iddia etmek, matbaada kazara oluşmuş bir patlamanın sonunda büyük bir sözlüğün oluşmasını beklemek gibidir."

 

 

 

 

Vahiy

"Ben de sizin gibi bir insanım ve bana Allah vahyetmektedir"

Kur'ân ve diğer semâvî kitaplar, modern çağda vahiy açısından da tenkide uğramaktadır. Çağımızın rasyonalizmi, vahyi ilmî olarak ispatlanamaz bir hâdise olarak telakki etmektedir. Ateist düşünce, Allah'la insan arasında "bir haberleşme bağı" tahayyülüne muktedir olmadığından, vahyi inkar etmektedir. Bugün ise, bunu anlayabiliyoruz, çünkü bilinen gerçekler Allah'la insan arasında böyle bir bağın varlığını reddetmiyor.

İlmî araştırmalar, hayvanlarda insan gücü ve kuvvetinin ötesinde bir anlayış ve duyma kabiliyetinin mevcudiyetini göstermiştir. Meselâ, bir köpek, yakınından geçen bir hayvanın kokusunu duyma yeteneğine sahiptir. Bu yüzden köpekler, suç ve suçluların araştırılmasında kullanılmaktadır. Bazı hayvanların telepati gücü de vardır. Bir pervaneyi -kanatlı bir böcek- açık bir pencereye bırakırsanız, çıkaracağı sesi, eşi, çok uzaklardan kendi özel sistemleri ile duyacaktır. Bu böceklerin diğer bir türü de çekirgelerdir. Çekirge, bacaklarını ve kanatlarını birbirine sürterek eşinin yarım mil öteden duyabileceği değişik bir ses çıkarır. Bu durumda, eşini çağırmak için 600 frekanslı ses üretir. Eşi ise hareketsiz durduğu halde, bizim bilmediğimiz, ama erkek çekirgenin anladığı bir cevap verir. Böylece erkek çekirge dişisinin nerede olduğunu öğrenip onu kolayca bulur.

Özel duyu kabiliyetine sahip olanlar için, görülmez haberleşme metodlarının varlığı ihtimalini doğrulayan örnekler çoktur. Öyleyse Rabbinden, başkalarının anlayamadığı sesler duyduğunu söyleyen insan için garip olan nedir? Allah, seçilmiş insana, anlayışını ve vahye tahammülünü garantiledikten sonra, kendi hissettirici yoluyla haberlerini iletmiştir. Müşahedelerimiz ve tecrübelerimiz arasında hiç zıtlık gözükmemektedir. Telepati faktörünün insanı uyuttuğu, güldürdüğü veya ağlattığı bir hakikattir. Haberdar olmadığı söz ve düşünceleri kafasına getirebilmektedir. Telepati, sadece telepatici tarafından hissedilen aletsiz edevatsız bir hadisedir. Eğer bu mümkün ve gerçekse, Allah ile kulu arasında benzer bir hâdisenin vuku bulmasını nasıl imkansız diyebiliriz?

 

 

 

 

Ahiret

"Vakti geldiğinde, şüphesiz ki olacaktır."

Kur'ân'ın bizi inanmaya davet ettiği önemli noktalardan biri de ahiret gerçeğidir. Ahiret, içinde bulunduğumuz dünyadan başka bir dünyanın varlığı ve ebedî yaşayacağımız bir hayat mânâsına gelir. İnsanlar tekrar dirilecekler ve amelleri -iyi veya kötü-, her insanı ameline göre mükafatlandıracak olan Allah tarafından açıkça gözler önüne serilecektir.

Ölümden sonra hayatın imkânsız olmadığı kesindir. İnsan vücudu durmadan yenilenmektedir. Hemen akmış olan suyunu göremediğimiz, her zaman su ile dolu, akmakta olan bir nehre benzemektedir. Uzun zamandan beri mevcut aynı nehir olarak kalmasına rağmen, biteviye değişmektedir. Ancak su aynı kalmaz, değişir. Vücudumuz, yeni hücrelerin eskilerinin yerini almasıyla hiç bir eski hücrenin kalmadığı âna kadar sürekli bir oluşum halinde akan bir nehir gibidir. Bu durum, çocuklukta, gençlikte ve ileri yaşlarda hep devam eder. Bu dönemde hücre yenilenmesini hesaplarsak, her on yılda bir tekrarladığı neticesine varırız. Görünen maddî vücudun dejenerasyonu (bozulması) devam etmektedir, ama içinde İnsan değişmemektedir. Bilgisi, davranışları, hâfızası, istek ve düşünceleri değişmiyor. Eğer insan, hücre dejenerasyonuyla gerçekten dejenere olsaydı, hücrelerin ölümü ve yer değiştirmesinden etkilenecekti. Bu hakikat göstermektedir ki, "insan" veya "insan hayatı", vücuttan farklı bir şeydir ve vücudun değişmesi ve dejenerasyonuna rağmen sabit kalmaktadır.

Eğer ölüm "insan"ın imha edilmesi ise, vücutta vuku bulan her kimyevi değişme devresinden sonra insan ölmekte ve ölümden sonra yeni bir hayat sürmektedir, demek mümkün olacaktır.

Ahiretin, müminin bu dünyadaki hayatını düzenlemekteki rolü inkâr edilmez. Amellerimizin sürekli tesbit ve kaydedildiğinin şuurunda olduğumuzda, ahiret açısından değerlendirme daha net anlaşılır. İnsanın, hayatında kriter olarak rol alan üç şey vardır. Bunlar: niyet, söz ve amelleridir. Bunların üçü beraber ele alınır. Sarfettiği her söz ve herhangi bir organı ile yaptığı her hareket, kaydedilmektedir ve her zaman bütün detayı ile nakledilebilir.

İlmî araştırmalara göre, düşüncelerimiz bütünü ile muhafaza edilmektedir ve silmemiz de mümkün değildir. İncelemeler, insan şahsiyetinin, sadece hisler ile sınırlı olmayıp, hislerin arkasına gizli şahsiyet faktörlerinin olduğunu göstermektedir. Freud bunlara şuuraltı hisler adını vermektedir. Çok az bir kısmı yüzeye çıkmasına rağmen şahsiyetin büyük kısmını bunlar oluşturur.

Psikologlar bugün umumiyetle bu teoriyi benimsemektedirler. İster iyi ister kötü olsun, insan zekâsında oluşan her şey, şuuraltı "tabula'sına (boş kağıt) kaydolmaktadır. Hiç bir zaman da silinmezler. Bu teoriyi ahiret gerçeği ile kıyasladığımızda, insanın bizzat varlığının, hayatındaki amelleri ve niyetlerine şehadet edeceğini anlamış oluruz." "Biz gerçekten insanı yarattık, ve ruhunun ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf:16)

Kesinlikle biliyoruz ki, konuşurken dil oynatıldığında, durgun suya atılan bir taşın oluşturduğu daire hareketleri gibi, havayı harekete geçirmektedir. Bu dalgaların bir kere oluşmasıyla havada veya uzayda ebediyyen aynı şekilde kaldıkları pratik olarak doğrulanmıştır. Bu ses dalgalarını tekrar duymak mümkündür. Başka bir teoriye göre, bu dünyada söylediğimiz her şey kayda geçmektedir. "İnsan, hiç bir söz söylemez ki yanında ona gözetleyen dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın" (Kaf:18)

Bunların ötesinde modern ilim, bütün hareketlerimizin -ister aydınlıkta ister karanlıkta, ister tek başına topluca yapılmış olsun- resimler halinde kaydedildiğini bildirmektedir. Her an bu resimlerin bir araya getirilmesiyle, insanın hayatı boyunca iyi ve kötü amellerden hangisini işlediğini öğrenmemiz mümkün görülmektedir. İlmî incelemeler, İster karanlıkta isterse kuvvetli ışık altında olsun, yapılan her şeyin, dilin oluşturduğu ses dalgalarını yansıtan sesler gibi, şekil ve buutları yansıtan "ısı" oluşturduğunu göstermektedir. Bütün yaratıklar tarafından yansıtılan bu ısı dalgalarının fotoğrafını çekebilen hassas bir alet bile yapılmıştır. Bu alet sonradan, bu ısı dalgalarını oluşturan varlığın tam bir fotoğrafını da oluşturabilmektedir. Böylece hayatın bütün hareketleri kâinat ekranına kaydedilmektedir. Bu kayıt Kıyamet gününde tekrar gösterilecektir. O zaman insan; "Ah, bizim kötü talihimiz! Bu kitap, küçük, büyük bütün amellerimizi hiç eksiksiz ortaya koyuyor. Ne yaptıksa hepsi apaçık ortada şimdi! Allah kimseye zulmetmez." diyecek. Bu modern keşifler, bin dörtyüz yılı aşan Kur'ân gerçeğinin bazı yanlarının tekrarından başka bir şey değildir.

* Bu âyet sarih mânâsı ve Efendimizin (s.a.v.) müşriklere karşı gösterdiği mucize ile Ayın ikiye bölünme hâdisesini göstermektedir. Bazı görüşlere göre bu âyet kıyamet koparken gerçekleşecektir. (Editör)

 

 

 

Yazar:
Waheed ed-Deen Khan
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 17-09-2008
7,417 kez okundu
Block title
Block content