Kur’ân Tercümesi mi, Meali mi?

Bu makalemizde, tercüme, çeşitleri ve Kur’ân’ın Türkçeye veya başka bir dile tercümesinin mümkün olup olmadığı konusu üzerinde duracağız. Son olarak da kısaca, meâl hakkında bilgi vereceğiz.

Tercüme

Tercüme kelimesi; kök itibariyle, dört harfli/rubâî تَرْجَمَ “terceme” veya üç harfli/sülâsî رَجَمَ “receme” fiilinden türemiştir. Sözlükte; “bir kelâmı, bir dilden başka bir dile çevirmek”, “bir sözü diğer bir dilde tefsir ve beyân etmek”, “bir lafzı, kendisinin yerini tutacak bir lafızla değiştirmek” gibi manalara gelirse de, bu kelimenin bundan başka manaları da vardır:

1. Tercüme kelimesi “bâb” başlığı, yani bir kitapta yer alan bölüm adı anlamına gelir.

2. Bir kimsenin hayatını anlatması manasında kullanılır. Dilimizde kullandığımız tercüme-i hâl bu anlamdadır.

3. Kendisine ulaşılmayan kişiye bir sözü tebliğ etmek, ulaştırmak demektir.

4. Bir sözü, söylendiği dilde tefsir etmeye de tercüme denir. Meselâ İbn Abbâs (radıyallahu anh) hakkında “O, Kur’ân’ın tercümanıdır.” denilmesi bu manadadır.

5. Bir sözü, kendi dilinden başka bir dile tefsir edip açıklamaya da tercüme denir.

6. Sözü, bir dilden diğer bir dile nakletmeye tercüme, bu sözü nakledene de tercümân denir.1 Bugün kullandığımız tercüme kelimesi, buradaki manaya tahsis edilmiş gibidir.

Tercüme kelimesinin ıstılahtaki manası, “Bir kelâmın manasını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade etmektir.” 2

Tercüme iki kısımdır:

1. Harfî veya lafzî tercüme: Nazmında ve tertibinde aslına benzetilmesi gözetilen veya diğer bir deyimle mürâdifi mürâdifinin yerine koymayı esas alan tercümedir. Bu şekildeki tercüme, tercüme edilecek metindeki her kelimenin birer birer ele alınıp onların yerine geçebilecek diğer dildeki lafızların her yönden gözden geçirilerek yerine konulması şeklinde yapılan bir tercümedir. Asıl metnin anlamını aksettirmesi bakımından bu tercüme tarzı, edebî eserlerde özellikle Kur’ân-ı Kerim’de kullanımı son derece güç, hatta bazen imkânsız görülen bir yöntemdir. 3 Bundan dolayı, Allah’ın mûciz bir kelamı olan Kur’ân’ı, belâgat, fesâhat, i’câz ve üslûbuyla başka bir dile harfî tercüme tarzı ile tercüme etmek mümkün değildir. 4

2. Tefsîrî tercüme: Asıl dildeki kelimelerin tertibine ve nazmına bağlı kalmaksızın herhangi bir sözün anlamını bazı şerh ve izahlarla başka bir dile nakletmektir. Bu tercüme tarzında önemli olan, tercüme edilecek metindeki gaye ve maksatların güzel bir şekilde ifade edilebilmesidir. Yani harfî tercümenin esas niteliği sayılan “Nazmında ve tertibinde asla benzeme” özelliği bu tercüme tarzında söz konusu değildir. Bundan dolayı tefsîrî tercüme, harfî tercüme gibi zor bir tercüme olarak görülmemektedir. İşte bu özelliği sebebiyledir ki, günümüz tercümelerinde daha çok tefsîrî tercümeye itimat edilmekte ve bu tercüme tarzı daha üstün tutulmaktadır. 5

Tercümenin, Elmalılı Hamdi Yazır’ın dediği gibi; aslının anlamına tamamen uygun olması için açıklıkta, delâlet ettiği manada, özlü anlatmada, etraflıca açıklamada, umûmî manada, özel manada, kayıtsız ve şartsız olmada.. kısacası ilimde ve sanatta, asıldaki anlatım tarzına uygun olması gerekir. Aksi hâlde tam bir tercüme değil, eksik bir anlatım olur. Sade bir dille yazılıp yalnız akıl ve mantığa hitap eden ve edebî ağırlığı olmayan eserlerin, ilmî seviyeleri yüksek dillere tercümesi mümkün görülürse de hem akla hem de kalbe, yahut yalnız zevk ve hislere hitap eden ve dil açısından edebî değeri ve sanat zevkini hâiz olan eserlerin tercümesinde başarı sağlamak çok zordur. 6

Tercümeyi, harfî ve tefsirî olmak üzere ikiye ayıranlar olduğu gibi, tam ve eksik tercüme diye ayıran ilim adamları da olmuştur: “…Çeviri bazen, hiçbir kelimenin manası atlanmadan kelime dizileri, terkipler ve terkipler arası gözetilmiş hususiyetler aynıyla diğer dile aktarma -aktarılabiliyorsa- şeklinde olur ki, buna “tam tercüme” denmesine karşılık; bazen de ya sadece kelimelerin çevirisi yapılır veya münhasıran muhteva aksettirilir ki, bu da “eksik bir çeviri”dir. 7

Kur’ân’ın Tercümesi Yapılabilir mi?

Bilindiği gibi, Kur’ân-ı Kerim Arapça nâzil olmuştur. Bu bakımdan onu anlayabilmek için Arap dilini bilmek gerekir. Ancak herkesin Arap dilini, Kur’ân-ı Kerim’i anlayacak seviyede öğrenmesi mümkün olmadığına göre, Arapça bilmeyenlerin Allah’ın kelâmını anlamalarına imkân verebilmek için onu, Arapça dışındaki dillere tercüme etmek zarurî bir iştir.

Bütün âlimler, Arapça bilmeyenlerin anlayabilmeleri için, Kur’ân-ı Kerim’in Arapça dışındaki dillere tercüme edilebileceği hususunda görüş birliğine varmışlar, ancak tercüme ile ibadet yapılamayacağı hususunda da ittifak etmişlerdir. İbadet ancak Kur’ân dili Arapça ile yapılabilir. Çünkü yapılan tercümeler, ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar, aslı yansıtmaktan uzaktırlar. 8

Kur’ân-ı Kerim’in tercüme edilebileceğini söyleyenler de onun tefsîrî tercümesini kastetmiş, asla harfî tercümeyi kastetmemişlerdir. Kur’ân’ın harfî tercümesinin yapılamayacağı hususunda İslâm âlimleri icmâ ile ittifak halindedirler. 9 Çünkü Kur’ân’ın lafız, edebî özellikleri ve i’câzından dolayı, insan gücü buna yetmez ve diğer dillerin onu olduğu gibi karşılaması da mümkün değildir. Ayrıca bu, harfî tercümenin aslının yerine geçme iddiası taşıması sebebiyle Kur’ân’ın yerine konması ihtimalini de taşır. Oysa Kur’ân’ın benzerini meydana getirmek, yine Kur’ân’a göre10 mümkün değildir. Fakat tefsîrî tercüme için böyle bir durum söz konusu değildir. Bir de tefsîrî tercümeden doğan hatalar, eksiklik ve noksanlıklar Kur’ân’ın metnine değil, tercüme eden kişiye izâfe edilir. Kısacası Kur’ân’ın hangi dile çevirisi olursa olsun, bu çeviri asıl manayı tam ifade etmekten çok uzaktır. Bu gerçeği hem İslâm âlimleri hem de Avrupalı müsteşrikler itiraf etmişlerdir. Kur’ân tercümesini ölçü kabul ederek Kur’ân hakkında hüküm vermek ve onu bu ölçüye göre değerlendirmek ise çok yanlış ve mahzurludur. Bu değerlendirme eksik bilgi temelinde bir değerlendirmedir. Netice itibariyle Allah kelâmını hak etmediği bir konuma oturtmaktır ki, bu da Kur’ân’a yapılan ve fakat zararı insanlığa yönelik olan büyük bir haksızlıktır. Bu haksızlık tamamen eksik ölçmek ve değerlendirmekten kaynaklanır. 11

Netice itibariyle, engin muhtevalı ve edebî derinlikleri olan eserleri bir dilden diğerine, hem de muhtevadaki bütün hususiyetleri ortaya koyarak tercüme etmek çok zordur.. hele bu, Allah kelamı ve açılımı da büyük ölçüde zamana, ilhama ve şartlara emanetse... Bizim gibi sıradan insanların bile biraz düzgünce kaleme alınmış eserlerinin tam tercüme edilemeyeceği söz konusu olabiliyorsa Kur’ân-ı Kerim gibi harika ve fevkalâde derinlikleri bulunan muhteşem bir beyan abidesinin bir manada “atmasyon” da diyebileceğimiz tercüme ile seslendirilmesi mümkün olmasa gerek… Evet O, bir romanı tercüme ediyor gibi tercüme edilemez…12

Bedîüzzaman Said Nursi’nin Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesiyle İlgili Görüşleri

Bediüzzaman da Kur’ân-ı Kerim’in hakikî tercümesinin yapılamayacağı görüşündedir. O’nun konu ile ilgili değerlendirmeleri şöyledir:

“Mühim bir sual: Bazı ehl-i tahkik derler ki “Elfâz-ı Kur’âniye ve diğer zikir ve tesbihlerin (sübhânallah, elhamdülillah, Allahu ekber vb.) her biri değişik yönleriyle insanın mânevî latîfelerini tenvir eder, mânevî gıda verir. Mânâları bilinmezse yalnız lâfız ifade etmiyor, kâfi gelmiyor. Lâfız bir libastır (elbisedir); değiştirilse her taife kendi lisanıyla o mânâlara elfâz giydirse daha faydalı olmaz mı?”

Elcevap: Elfâz-ı Kur’âniye ve tesbihât-ı Nebeviyenin lâfızları cansız bir libas değil, cesedin canlı cildi gibidir; belki zamanın geçmesiyle cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi mübarek lâfızlar, örfte bilinen manalarına özel isim ve nam olmuşlar. Özel isimler ise değiştirilmez.” 13

Kur’ân gibi kudsî kelimelerin, sadece fikir cephesine bakan yönlerinin bulunmadığını, aynı zamanda usanmak bilmeyen ve gafletten bile müteessir olmayan birçok latifeye de hitap ettiğini belirten Bediüzzaman şöyle der:

‘Bizzat tecrübemle sâbittir ki, ezan, namazın tesbihâtı ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve İhlâs Sûrelerini başka lisanla ifade etmek mümkün değildir ve çok zararlıdır… İmam-ı Âzam’ın “Lâ ilâhe illâllah tevhide alem ve isimdir.” dediği gibi, tesbih ve zikirlerin, hususan ezanda ve namazda olanların çoğunluğu, alem ve isim hükmüne geçmişlerdir. Öyleyse değişmeleri şer’an mümkün değildir. Her mü’mine bilmesi lâzım olan mücmel manaları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmi bir adam dahi çabuk öğrenir.” Bu konuda bahane arayanlara karşı Bediüzzaman’ın cevabı net ve oldukça serttir: “Bütün ömrünü İslâmiyet’le geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla (boş şeylerle) dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu mübarek kelimelerin kısa bir meâlini öğrenmemelerine ne gibi bir mazeret gösterebilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl “akıllı adam” denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur membalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir” 14

Bediüzzaman’a göre Kur’ân’ın hakikî tercümesi mümkün değildir ve gerek de yoktur. O’nun bu işin gereksizliğini ve imkânsızlığını gösteren görüşlerini örneklerle zikredelim:

“Hangi milletten olursa olsun insan, ibadetlerde, zikir ve tesbihatta kullanılan kelimelerden ‘Allah’ın takdis ve ta’zim’ edildiğini anlar. Kişinin aklına bakan manalar bir defa öğrenmekle yeterli olur. Hâlbuki bu kudsî lafızlar günde yüz defa tekrar eder. Bu tekrarlarda akıl, hissesini almakla beraber, daha çok diğer latîfeler feyiz alırlar.

Aklın hissesi olan mânâdan ziyade Allah’ın kelâmı ile karşı karşıya olduğunu düşünmekten ileri gelen nurlar ve feyizler başka hiçbir şekilde elde edilemez.

Dinî hükümlerin nişaneleri ve kudsî mahfazaları olan ilahî lafızların yerine hiçbir şey ikame edilemez, yerini tutamaz ve görevini ifa edemez. Geçici olarak bazı şeyleri ifade etseler de sürekli ifade edemezler. Dinin nazarî olan kısmının anlaşılması ise lafızların değişmesini gerektirecek bir şey değildir. Çünkü va’z u nasîhat, eğitim ve öğretimle bu ihtiyaçlar yerine getirilebilir.

Kaldı ki nahiv ve sarf dili olan Arapçanın geniş kapsamı ve Kur’ân’ın mu’cizeli lafızlarının hakikî tercümesi imkânsızdır. Tercüme dedikleri şey, gayet kısa ve noksanbir meâldir. Böyle meâl nerede; hayattar, canlı ve çok cihetlerle değişik ilim dallarına kaynaklık vazifesini yapmış olan âyetlerin hakikî manaları nerede?” 15

Kur’ân-ı Kerim’in hakikî tercümesinin mümkün olmadığını, onun manevî i’câzındaki yüksek edebî üslûbunun tercüme kabul etmediğini 25. Söz ispat etmiştir. 16 Meselâ:

الْحَمْدُ للّهِ bir cümle-i Kur’âniyedir. Bunun en kısa manası, nahiv ve beyan ilminin kaidelerine göre şudur:

كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلَى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمّىَ بِاللّهِ

Yani, “Ne kadar hamd ve övgü varsa kimden gelirse gelsin, kime karşı yapılırsa yapılsın, ezelden ebede kadar, Allah diye adlandırılan Vâcibü’l-Vücuda mahsustur.” 17

Bediüzzaman’a göre, “ne kadar hamd varsa” hükmü, istiğrak manasına gelen ve bir tarif edatı olan “el” takısından çıkıyor. “Kimden gelirse gelsin” kaydı ise “Hamd” kelimesinin içinde vardır. “Hamd” bir mastardır. Fiili terk edildiğinden böyle makamda geneli ifade eder. Yine mefûlün terk edildiği böyle hitabî makamlarda genel anlamlar söz konusu olduğu için “kime karşı yapılırsa yapılsın” hükmüne işaret vardır. “Ezelden ebede kadar” kaydı ise, fiil cümlesinden isim cümlesine intikal kâidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için o manayı ifade ediyor. “Allah’a mahsustur” mânâsını “Lillah”taki “lâm-ı cer” ifade ediyor. Çünkü o “lâm”, ihtisas ve istihkâk içindir. “Vâcibu’l-Vücûd” ismi ise, Ulûhiyetin bir gereği ve Zât-ı Zülcelâle karşı bir mülâhaza unvânıdır. “Lafzatullah” bir ism-i a’zam olduğu itibariyle diğer isim ve sıfatlara delâlet-i iltizamiye ile işaret ettiği gibi; Vâcibu’l-Vücud unvânına da delâlet ediyor.” 18

Acaba Arapça dil bilginlerinin ittifakla kabul ettiği şu “elhamdülillah” cümlesinin en kısa ve zâhir bir mânâsı böyle olursa hakikî mânâsıyla başka bir lisana nasıl tercüme edilebilir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “acaba o câmi’ ve i’cazdârâne olan lisan-ı nahvî ile mu’cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhit içinde zuhur eden kelimât-ı Kur’âniye diğer elsine-i terkibiye ve tasrifiyye vâsıtası ile zihni cüz’î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir. Hatta diyebilirim ve belki ispat edebilirim ki, tek bir Kur’ân harfi bir hakîkatler hazinesi hükmüne geçer. Bazen bir tek harf bir sayfa kadar hakîkati ders verir. 19

Tercümenin Kur’ân’ın Tahrifine Yol Açacağı Endişesi

Bediüzzaman’a göre, yakın tarihimizde bilinen şekliyle Kur’ân’ı Türkçeye tercüme etmek isteyenlerin maksatları dini tahrif ve tahrip etmek idi. O, bu konuda şunları söylemektedir: “Bundan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve inatçı bir zındık, Kur’ân’a karşı suikastını, tercümesiyle yapmaya başlamış ve demiş ki “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrarları herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş. Fakat Risale-i Nur’un cerh edilmez hüccetleri kat’î ispat etmiş ki, Kur’ân’ın hakikî tercümesi mümkün değil ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve her bir harfi, on âdetten bine kadar sevap veren Kur’ân kelimelerinin mu’cizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz diye, Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı.” 20

İslâm’ın şiârı ve nişânelerini değiştirmek isteyenlerin delilleri, diğer kötü şeylerde olduğu gibi, yine körü körüne yabancıları taklitten ibarettir. Diyorlar ki “İngiltere gibi yabancı ülkelerde Müslüman olanların, ezan ve kâmet gibi çok şeyleri kendi dilleriyle yapmaları ve İslâm âleminin de bunlara karşı itiraz etmemeleri bu işte şer’î bir ruhsatın var olduğunu gösteriyor.” 21 Bediüzzaman’ın bu soruya verdiği cevap şöyledir: “Türkiye’yi, yabancı ülkelere kıyaslamak son derece yanlıştır. Yabancıları din konusunda taklit etmek ise, akıl kârı değildir. Öncelikle şu bilinmelidir ki, şeriat dilinde, yabancı ülkelere “Diyâr-ı Harb” denir. Çok şeyler var ki diyâr-ı harpte câiz olabilir, fakat “Diyâr-ı İslâm”da câiz değildir. Ayrıca Batı ülkeleri gibi yabancı ülkeler, Hıristiyanlığın tahakkümü altında olduğundan, İslâmî ıstılahların anlamını geniş çapta anlatan bir ortam yoktur. Bu sebeple de oralarda mânâlar lafızlara tercih edilmiş ve ehvenü’ş-şer ihtiyar edilmiştir. Hâlbuki İslâm memleketlerinde bu kudsî ve ilahî kelimelerin mânâlarını her yerde en âmi olanlara da bir İslâm şiarı olarak anlatan bir atmosfer söz konusudur. Öyle ki, şu memleketin mâbedleri ve dinî medreselerinden başka, mezarlıkların mezar taşları bile, birer telkin edici ve birer muallim hükmünde, o kudsî mânâları Müslümanlara ders veriyorlar.” 22

Bediüzzaman, İmam-ı A’zam’ın bir fetvasını delil olarak kullanan bazı kimselerin görüşlerine şiddetle karşı koymuş ve şu görüşlere yer vermiştir: “Ehl-i ilhâda kapılan ulemâü’s-sû’, milleti aldatmak için diyorlar ki “İmam-ı Âzam, diğer imamların aksine demiş ki ‘İhtiyaç olsa İslâm memleketinden uzak yerlerde, Arapçayı hiç bilmeyenlere, ihtiyaçları nispetinde, Fâtiha yerine, onun Farsça tercümesinin okunması câizdir.' Öyleyse biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz.'

Hâlbuki İmam-ı A’zam’ın bu fetvasına karşı, başta Hanefî mezhebinin büyük imamları ve diğer on iki müçtehit imam, o fetvanın aksine fetva vermişler. Âlem-i İslâm’ın Cadde-i Kübrâsı, o cumhûru teşkil eden imamların caddesidir. Bu büyük ümmet, ancak büyük caddede gidebilir. İnsanları dar yollara sevkedenler onları yoldan çıkarırlar.” 23

Bediüzzaman’a göre İmam-ı A’zam’ın fetvası beş yönden hususî bir özellik arzetmektedir:

“Birincisi: İslâm merkezinden uzak yerlerde bulunanlar içindir.

İkincisi: Gerçek ihtiyaca göredir.

Üçüncüsü: Bir rivayette Cennet ehlinin lisanı sayılan Farsça diline mahsustur.

Dördüncüsü: Fâtiha Sûresine mahsus olarak cevaz verilmiş, tâ Fâtiha’yı bilmeyenler namazı terk etmesinler.

Beşincisi: Bu fetvâ, imanın kuvvetinden çıkan bir İslâm hamiyetiyle Fâtiha’yı bilmeyen insanların hiç olmazsa mukaddes manaları anlamaya yönelik istekleri sebebiyle verilmiştir. Hâlbuki imanın zayıflığından kaynaklanan ve menfî milliyet fikrinden çıkan ve Arap diline karşı nefretin ve imanın zayıflığının bir göstergesi olan bu tahribat arzusu doğrultusunda, sûrelerin ve diğer kudsî kelimelerin Arapça aslını terk etmek dini terk etmek demektir.” 24

Meâl

Meâl kelimesi de te’vil kelimesi gibi أول “evl” kökünden türemiş “mimli masdar” ya da bir şeyin varacağı yer ve gaye manasında “ism-i mekân”dır. Te’vilden hâsıl olan şeye bir manada meâl denegelmiştir ki, buna eksiğiyle-gediğiyle elfâzın muhtemel bulunduğu manalardan bazılarının tercihen ortaya konması da diyebiliriz. Meâl, bir tercüme olmadığı gibi tam bir tefsir de değildir. Onda yer yer tefsir muhtevası içinde görmeye alışık olduğumuz konulara girildiği de olur ama o yine kendi çerçevesinde bir meâldir. Ayrıca meal, “bir şeyi eksiltmek” manasını da içermektedir. 25

Kur’ân-ı Kerim’in lafzî olarak tam bir tercümesi yapılamayacağına göre, o sadece aslına yakın bir şekilde ifâde edilmeye çalışılmış ve buna Kur’ân’ın tercümesi denmekten kaçınılmış, tercüme yerine meâl lafzı kullanılmıştır.

Istılahta, bir sözün manasının her yönü ile aynen değil de biraz noksanı ile ifade edilmesine meâl denir. İşte Kur’ân-ı Kerim tercümesi için kullanılan meâl kelimesi, onu, aynen tercümeye imkân olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcut olduğunu belirtmek içindir.26 Onun için de hiçbir meal, hiçbir tercüme, hiçbir te’vil ve hiçbir tefsire Kur’ân denemez... Zira meal, tercüme, tefsir ve te’vil dediğimiz şeyler, bunları yazanın bilgisi, marifeti, idrak ufku ve istidadı ölçüsünde bazı şeyler ifade etse de katiyen Kur’ân’ı bütün derinlikleriyle aksettiremez.

Dipnotlar

1. ez-Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn, 1/23; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, 1/27-28.

2. Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/3.

3. Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, İFAV., İstanbul 1998, s. 90.

4. Hidayet Aydar, Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, İstanbul 1996, s. 240 vd.

5. ez-Zerkânî, Menâhilü’l-İrfân, Beyrut 1988, 2/121; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, 1/29; Muhsin Demirci, a.g.e., s. 91.

6. Elmalılı, a.g.e., 1/3.

7. M. F. Gülen, “Kur’ân-ı Kerim ve Meali Üzerine”, , Nisan-Mayıs-Haziran, 2005.

8.Salih Akdemir, Cumhuriyet Dönemi Kur’ân Tercümeleri, Ankara 1989, s. 32.

9.ez-Zerkânî, Menâhil, 2/121vd.; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, 1/29.

10. Bkz.: Bakara Sûresi, 2/23; İsrâ Sûresi, 17/88.

11. Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, 1/29-33; Süleyman Mollaibrahimoğlu, 3 Makale, İstanbul 2000, s. 32-33.

12. M. F. Gülen, a.g.m.

13. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,508.

14. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,508.

15. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,508.

16. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,508.

17. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,535.

18. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,535.

19. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,535.

20. Şualar, R.N.Külliyatı, 1,976.

21. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,556.

22. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,556.

23. Mektubat, R.N.Külliyatı, 1,556.

24. Niyazi Beki, Kur’ân İlimleri ve Tefsir Açısından Bediüzzaman Said Nursi’nin Eserleri, İstanbul 1999, s. 86-94.

25. Elmalılı, a.g.e., 1/22; M. F. Gülen, a.g.m.

26. Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, 1/33.

Yazar:
Davut Aydüz
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 08-04-2011
5,668 kez okundu
Block title
Block content