Buradasınız

Kur’ân Mesajı

Hakikî adaleti, gerçek hürriyeti, dengeli müsâvâtı, hayrı, namusu, fazileti, hatta hayvanlara varıncaya kadar her varlığa şefkati emredip; zulmü, şirki, haksızlığı, cehaleti, rüşveti, faizi, yalanı, yalan şehadeti açıkça meneden biricik kitap Kur’ân’dır.

Bir gerçek olan Kur’ân, Yaratıcı ile yaratılmışlar arasında yegâne işarettir, tek ilgi bağıdır. Kur’ân sayesinde Müslümanlar birliklerini bulurlar. Kur’ân bütün insanlığı ikaz eder, uyarır; yani beşeriyeti, Allah’tan ayırıp tefrik ederek, onu kendi bünyesinde birlik vahdet hâline getirerek, Allah ile yaratık arasında bir ilgi bağı görevi ifade eder.1

Zîrâ Kur’ân, yaratılanları iyileştirmek ve güzelleştirmek maksadıyla Yaratıcı’nın ifade ettiği bir kanundur. O aynı zamanda, yeryüzünde doğru yolu belirtmek ve göstermek için Sema’nın bir kılavuzudur, rehberidir.2

“Büyüleyici güzelliğine rağmen şiir değildir.” Zîrâ “kelimelerin mimarisi, tasvirlerinin çarpıcılığı ve canlılığı, âyetlerinin renkli ve güçlü müziği, mânâyı, hiçbir zaman gizlemez. O, bütün kendine has özellikleriyle bir hayat ve düşünce tarzı tesis ve inşa eder.”3

Kur’ân, çok zengin ve yaygın içeriği ile sadece bir vicdan, şuur ve duygu rehberi değildir; aynı zamanda “bir hayat kılavuzudur”, günlük hayat rehberidir.4 Bundan dolayı Müslüman için dinî bir davranış belirliyor, içinde yaşadığı toplum nazarında geçerli ve değerli bir yol haritası çiziyor. Müslümanın tutum ve davranışları, Kur’ân önderliğinde hazırlanıp mü’mine sunuluyor.

Kur’ân, İslâm medeniyetinin temelidir. İslâm dünyasında, Kur’ân temel alınarak dinî, sosyal ve ahlâkî problemlere somut çözümler aranır.

Gerçekte Allah’ın kitabı, itikat, hukuk ve ahlâkî sistem olarak tam ve mükemmel tatbikini, Mekke toplumu gibi bir toplumda ancak bulacaktır. Mekkeli toplum zihniyetini ve hayat tarzını, temelde çok fazla sarsmamak, asırların kazandırdığı fikirleri ve kanaatleri birden ve aniden alt üst etmemek için Kur’ân, kendine has bir yol, usul ve metot benimseyerek bir seçimde bulunuyor. Kur’ân’da izlenen yol, yaşanılan gerçeklerden hareket ederek zihinleri ve kalbleri ikna etmek, yumuşak bir tarzda mesajı onlara sunmak şeklindedir. Genel çizgileriyle Kur’ân’da takip edilen İlâhî metot; kendisine hitap edilen ve çevresinde olup bitenleri müşâhede eden insanın tasvirle, anlatımla, gerçekle karşı karşıya kalması, hakikati kendi istek ve arzusuyla benimsemesi tarzındadır.

Herkes tarafından kabul edilen Kur’ân’ın ilk inen âyetlerinde müşâhede edilen husus, Allah’ın, her varlığın ve insanın yaratıcısı olduğudur.5

Kur’ân’ın söz konusu ilk inen âyetlerinde öğrenmeyi, okumayı, ilim elde etmeyi ve bilimin, bilginin kalemle öğretilişini, bunların ilk beş âyette geniş yer tuttuğunu müşâhede etmek çok ilgi çekicidir. Ayrıca, yaratılış ve yaratma konuları da dikkati çekiyor. Allah, bu ilk âyetler aracılığıyla tek ve biricik Yaratıcı olarak takdim ediliyor. Buna ilâveten O, Kerim ve Ekrem sıfatlarıyla insanın yegâne öğreticisi olarak dikkatlere sunuluyor.

Herhangi bir fikri yayma söz konusu olduğunda, fikrin yürütücüsü ve yayıcısı büyük önem arz eder. Burada yüklenici ve yürütücü Hz. Peygamberdir (sallallâhu aleyhi ve sellem). O’nun kişiliği çok özel olarak bizim dikkatimizi çekiyor. O’nun bilhassa davasına olan sarsılmaz inancı, ileride bahsedeceğimiz imanının gelişmesi ve davasına hazırlanışı dikkate ve zikre değerdir. O tek başına, Mesaj’ın sancağını eline alıyor, dünyevî ve mânevî elle tutulur hiçbir destek olmaksızın, yalnız başına, ruhanî bir hakikatten bahsetmeye koyuluyor. O hâlde buna göre Kur’ânî hareket, menşei itibariyle, Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) faaliyetleriyle demir almış ferdî bir harekâttır. Buradan yola çıkarak, Müslüman da tıpkı büyük önderi Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi hareket etmek zorundadır.

Amelî plânda, ferde ağır bir yük yüklediğinden dolayı insan, tek başına her şeyi yapmak mecburiyetindedir. İnsan kendi kaderi ve Rabbi karşısında, kendisinin geniş, derin ve büyük sorumluluğunu tanır. Kur’ân’da bu husus birçok defa değişik ifadelerle tekrarlanır: “Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir.” (Müddessir, 38)

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) her şeyden önce kendisine, daha sonra Rabb’ine karşı sorumludur. Müslüman da Peygamber örneğini takip etmek durumundadır. Oysa Allah’a itaat ve ona ibadet etme emri zaten çoktan verilmiştir. Kur’ân’da mesele şöyle vazedilir. “De ki: Bana, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak ona ibadet etmem emredildi. Ve bana Müslümanların ilki olmam emredildi.” (Zümer, 11-12)

Kur’ân ilk zuhurundan, ilk defa Mekkeliye okunuşundan itibaren Mekkelinin müşrik ve materyalist fikrini ve kalbini temelden sarstı. Onu şok etti. Gerçekte Kur’ân’ın lânetlediği kimse, Mekkelinin kimlik ve kişiliğinde, münkir ve inançsız kimse idi. Bu lânet, inançsız müşrik Mekkelinin şahsında tezahür ediyordu. Böyle bir kişiyi, dün Mekkelinin şahsında, bugün tarihin ve coğrafyanın her devir ve zemininde yola getirmenin, hakikatle yüz yüze buluşturmanın yolu, herhalde nihai yargı, son hesap silâhıdır, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” Ancak Kur’ân, aynı zamanda eğitici ve öğretici bir unsur olarak ahiret gerçeğinden bahsediyor; bunu, insanı eğitmek ve onu bilgi sahibi kılmak için bir vasıta, bir araç olarak kullanıyor.

Bir defa daha açıkça müşâhede ediliyor ki, Kur’ân doktrininin en önemli dayanaklarından biri olan Nihai Yargı, Mekke’deki münakaşaları, muhalefeti, karşı koymaları, gündeme taşımaya sebep oluyor. Kur’ân’ın muhtevası şekillendikçe, Kur’ân âyetleri vahyedilmeye devam ettikçe, kıyamet ve âhiretin önemi sürekli vurgulanmış, Hesap Günü kavramı Kur’ân’da ağırlıklı bir yer işgal etmiştir. Gelecek Hayat’la ilgili âyetlerde Cennet nimetleri, lezzet ve zevkleri ile ilgili genel tablonun yanında, Cehennem işkencelerinin ve cezalarının da bir dökümü verilmiştir. Bu konuda, Rahmân (55) ve Vâkıa (56) sûrelerinde Cennet ve Cehennem tasvirleri câlib-i dikkattir.

Kur’ân bakış açısını, daha sonraki tarihî olaylar tasdik edip doğrulamaktadır. Vahyin belirli hedefleri vardı. Bunların başında Arapların birliği geliyordu. Bunun için lisan, temel vazifesini görüyordu. Hakikatte Arap yarımadasının sakinleri, İslâm’ı yayma ve diğer kavimlere ulaştırmak için bu birlikten hareket etmişler, bu birlik onlara üs görevi görmüştür. Onlara en fazla yardımcı olan, ellerindeki asıl malzeme, Kur’ân ve O’nun lisanıydı. Araplar, İslâm’ı götürüp takdim ettikleri ülkeden, topraklardan kendi evlerine ve yurtlarına döndüklerinde, geride Kur’ân’ı ve Arapçayı bırakıyorlardı. Kuzey Afrika, bazı Afrika ülkeleri ile pek çok Asya ülkesinin durumu buna örnektir.

Kur’ân’ın üslûbunun güzelliğine ve cazibesine, en isyankâr ve inat zihinleri bile tartışmasız bir biçimde kendine çeken i’cazına kapılmış, bir bakıma teshir olmuş, büyülenmiş Mekkeli, Kur’ân’ın Mekke sınırları dışına çıkmaması içi her şeyi yapmıştır. Ancak şu sonuca varmaktan kendini alamamıştır: Kur’ân büyüleyici, teshir edici bir cazibeye sahiptir. O’nun Mekke’ye gelen hacıları da büyülemesi, tesir ve teshir etmesi kaçınılmazdır. Onun sözleriyle, Kur’ân âyetleri ve sûreleri vasıtasıyla “baba oğlundan, kardeş kardeşinden ayrılıyor.”

Kur’ân’ın tesiri ve cazibesi sadece sıradan Mekkeliyi etkilemekle kalmıyor, toplumda mevki ve makam sahibi seçkinleri de sarsıyordu. Bundan nasibini alanların başında şairler ve kâhinler geliyordu. Onlar da Kur’ân’ın üslûbu karşısında şaşkına dönmüş, toplumun gözünden düşerek işsiz ve işlevsiz hâle gelmişlerdi…

Kur’ân’ın şekil ve üslûbu, şair ve kâhin doğmuş bu kişilerin hoşuna gitmese de o, hem şekil ve üslûp, hem de nitelik ve muhteva bakımından, var olma savaşı veren bir toplumun temel ve derin ihtiyaç ve hayati gereklerine cevap teşkil ediyordu. Bu dönemde ticaret, parlak günlerini yaşıyordu. Ancak sosyal eşitlik ve adaletsizlik, ahlâksızlık başını almış gidiyordu. Bunların giderilmesi büyük bir ihtiyaç hâline gelmişti. Artık bir mucize bekleniyordu. İşte bu noktada Kur’ân, bütün ihtişamıyla var olmanın, ayakta kalmanın reçetesini sundu. Mekkelinin önüne büyük bir ideal koydu. Var olmaya, kendini ispat etmeye gelince; bu, Allah’ın insanı yaratması esnasında yüklediği misyonla gerçekleşecektir. Bu hedefin gün yüzüne çıkması, tahakkuk etmesi gayesiyle, bu misyonu, bu yüce görevi canlandırmak, ona hayat vermek, sürekli bunun bilincinde olmak lâzımdır. Bunun için Mekkî sûreler, insan kalbine Bir ve Tek Allah’a inancı yerleştirmek isterler ve İslâm’ın sosyal ve kolektif karakterini, bir müddet için ikinci plâna bırakırlar. Kur’ân’daki Rabbanî ve Rahmânî hedef, kalblere tefekkürü, insan olma şuurunu ve tasdiki yerleştirmek, yeni gizemli ve çekici bir hayat tarzını idraklere sunmaktır. Eğer sosyal yön şimdilik ikinci plâna itilmiş görünüyorsa, bu, o kadar da ihmal edilmiş değildir. Müşrik Mekkelinin gurur ve kibrine, hırs ve tamahına, cimriliğine hücum edilerek; daha çok kardeşliğe ve yoksullarla dayanışmaya davet edilerek, Mekkelinin hataları ve kötülükleri sergilenerek, ferdî ve içtimâî eşitlik ve adalete kapı aralanmıştır. Bu konuda, bir güzel örnek olarak, Mâûn (107) Sûresi’ni zikredebiliriz: “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi iter, kakar; yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz. Şu namaz kılanların vay hâline! Ki onlar namazlarından gaflet ederler, onlar gösteriş yaparlar, en ufak bir yardımı esirgerler.”

Yoksullarla dayanışma ve onların kaderleriyle ilgilenme, onların âkıbetlerinden endişe etme, Mekke’de daha önce az görülen veya hiç görülmeyen bir sosyal davranış biçimiydi. Ticarete dayalı Mekke toplumunda iki sosyal tabaka mevcuttu: Zengin tüccarlar ve onların hizmetinde olan yoksullar ve köleler… Kur’ân mesajının yankısı, bilhassa bu ikinci tabaka üzerinde şiddetli olmuştur. Hakikatte, ilk defa, Peygamber olduğunu söyleyen ve ilan eden bir kişi, aynı zamanda İlâhî Kitap taşıyan ve okuyan bir adam, onların âkıbetleriyle ve kaderleriyle meşgul oluyor; ve bu Peygamber, onlara yardımın Cennet’in kapısını açacağını beyan ediyor. Tarihte ve onların hayatında ilk defa, Mekkeli güçlülerin ve seçkinlerin gururu ve kibri bozuluyor ve onların cephesinde bir delik açılıyor. Kur’ân’daki Rahmânî ve Cebbârî tavır, onlara sert ve çetin bir hayat sundu. Hemen derhal putlarını kırarak değil, fakat onlara sürdürdükleri hayatın boş ve anlamsız olduğunu, Allah’ın hâkimiyetinin dışındaki bir hayat tarzının ise hiçbir işe yaramadığını açık ve net olarak izah etti. Ve ayrıca, onlara, uzun süre faydalanamayacakları zenginliklerinin ve ondan elde ettikleri birikimlerin geçici olduğunu hatırlattı.

Kur’ân sahibi Yüce Allah, Kur’ân’da beyan ettiği Rabbânî tavırla, vahyin ilk anlarında, toplumda herkesin içtenlikle benimseyebileceği bir ahlâk sistemi ilân etmişti.

Bütün bunlar için, Kur’ân perspektifinde asla şiddete başvurmaya gerek yoktur. Aksine, Kur’ân’da Mekkeliye şu canlı misal verilir: Sizin için Yüce Allah, insan ve tabiatın bütün güçleriyle ilişkide; mükemmel, müstesna ve harika örnek; doğruluğun, dürüstlüğün, efendiliğin mümtaz, seçkin sembolü; aranızda yaşayan, sizden biri olan Peygamber Hz. Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Aslında sizler içinde en iyi olan, Hakk’ın katında O’na en yakın olandır. Allah’ın yanında en mükerreminiz, en fazla takva sahibi olanınızdır. Bu Kur’ânî temel prensiple, herkes Allah huzurunda eşittir. Bir ferdin diğerine, bir kavmin bir başkasına -şu veya bu sebepten- asla üstünlüğü yoktur. Üstünlüğün ölçütü ahlâkî kurallardır.

Kur’ân mesajıyla yapılan belki en büyük inkılâp, insanın dünya nimetlerine bağlılığı yerine, Allah’a bağlılığın ikâme edilmiş olmasıdır. Artık bundan böyle insan, dünyanın mal, imkân, nimet ve servetinin kölesi olmayacak, Bir ve Tek Mevlâ’nın bağlısı ve kulu olacaktır. Zîrâ O, insanı yaratmıştır. İnsanı barındıran ve besleyen O’dur. Yeryüzünün bütün cazibesi ve güzelliği onun eseridir. Ayrıca, insanı son hesap gününde adaletli bir biçimde yargılayacak olan O’dur. İnsan, muhtaç olduğu rahat, huzur ve mutluluğu, dünya hayatı boyunca aradığı saadet ve selâmeti, ancak Allah’ın huzurunda, O’na inanç ikliminde bulur. Bu itibarla dua ve ibadet, mü’min insanın hayatında özel bir yer işgal eder. Zîrâ insan, ibadet ve dua esnasında Rabbi ile karşı karşıyadır.

Kur’ân’da çizilen, açıkça belirtilen en yüce hedef, Bir ve Tek olan Allah’ın varlığı ile ibadeti ancak O’na tahsis etme şeklindeki ana temadır. Allah’tan başka ilâh yoktur. Mâbud ise ancak O’dur. Kur’ân vahyi ile birlikte ruhanî, mânevî rengi ağır basan yeni bir çağ yüzünü göstermiştir. Orada her şey yerli yerine oturmuştur. Artık Kur’ân çağı başlamıştır.

Tarihî Kur’ân atmosferinden günümüz Kur’ân atmosferine intikal ettiğimizde gördüğümüz açık, net, berrak çıplak gerçek şudur: Kur’ân yaşayan bir hakikattir. Kur’ân, aktüel Müslüman toplumunda önemini, canlılık ve dinamizmini bütün yönleriyle muhafaza etmektedir. İslâm toplumunda inansın veya inanmasın, herkesin Allah’ın kelâmı Kur’ân’a gösterdiği saygı çok anlamlıdır. Müslüman cemiyette, inanan, inanmayan toplumun kâhir ekseriyeti, Kur’ân prensipleri tarafından şekillenir. Hemen hemen herkes derinden Kur’ân’dan etkilenir. Zîrâ Müslüman toplumu tamamen Kur’ân toplumu olarak nitelemek, yerinde ve doğru bir niteleme olacaktır. Tâ başlangıçta, Mekke’den itibaren Müslüman her şeyden önce Kur’ân etkilemiştir. Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekkelilere Kur’ân’ı okuduğu gibi günümüzde de camilerde ve genel halk toplantılarında, dinî ve sosyal olsun, kâriler Kur’ân okurlar ve bu büyük bir hürmetle dinlenir. Söz konusu uygulama, Hz. Peygamber’in bir geleneği şeklinde tam bir itina ile yerine getirilir. Bu uygulama, görünüşte basit ve sade bir Kur’ân tilâvetidir. Ancak gerçekte bu durum, sosyal psikoloji söz konusu olduğunda esaslı ve asıl bir noktadır. Herhangi bir şeyi birçok defa tekrar ederseniz artık bu şey bir kural hâline gelir ve değişmez bir karakter kazanır. Bu itibarla Kur’ân kıraat ve tilâveti, Müslüman kişi üzerinde belirleyici bir rol oynar. Onun özel etkisi, bütün gezegenimiz çapında inkâr edilemez boyuttadır. Kur’ân’ın sosyal hayata önemli katkısı, asla ve hiçbir zaman göz ardı edilemez. Kur’ân okumanın olumlu yansımaları, İslâm toplumunda her alanda kendini gösterir.

Herhangi bir fikri yayma söz konusu olduğunda rehberin, liderin kimlik ve kişiliği, özel ve önemli bir yer işgal eder. Rehber, lider burada Hz. Peygamber’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). O’nun kişiliği çok özel bir biçimde dikkatimizi çekiyor. O’nun özellikle davasına derinden bağlılığı, bu inanç ve sadakatinin gelişmesi bütün dikkatleri üzerine topluyor. O tek başına Kur’ân mesajının bayraktarlığını eline alıyor. Hiçbir maddî ve mânevî destek olmaksızın, tamamen putperest ve materyalist bir çevrede, çok yüksek bir hakikatten yalnız başına bahsetmeye başlıyor. Buna göre, Kur’ân hareketi her şeyden önce ferdî bir harekettir. Şunu ifade etmek istiyoruz. Bu hareket ferde çok ağır bir yük yüklüyor. Çünkü bu hareketin başlangıcında görülen budur. İlk hareket böyle başlamıştır. İnsan, kişi, Allah’ın ve Kader’inin karşısında, her şeyi bizzat kendisi tek başına yapmak ve göğüslemek durumundadır. İnsan, sorumluluğunu görmek ve üstlenmek zorundadır. Kişi kendi öz mesuliyetini tanıyacaktır. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce kendisine karşı, sonra da Rabb’ine karşı sorumludur. Müslüman, Hz. Peygamber’in örneğini izlemeli, onu bu şekilde kendisine rehber edinmelidir. O, Peygamber olarak, Veda Haccı esnasında büyük bir Müslüman hacı kitlesi önünde, hatasız bir tarzda görevini îfa etmede ne kadar titiz davrandığını şu sözleriyle beyan etmişti: “Size Allah’ın kitabını bırakıyorum. Onu takip ettiğiniz, uyguladığınız müddetçe asla hataya düşmezsiniz.” Bu nebevî beyanlarda bir yandan sorumluluğumuzu, diğer yandan da Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nezdinde nasıl bir önemi haiz olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.

Sorumluluk, kuvvete ve ileri derecede kişiliğe bağlıdır. Kur’ân’daki ilâhî anlayış, ferde belirli bir sorumluluk yüklerken, mü’minde muayyen bir kişilik duygusunun doğmasını ve gelişmesini de gaye edinmiştir. Kendi fiil, davranış ve eylemlerinin mesuliyetine sahip olmak, ferdi diğer bütün yakınlarından ayırarak Allah’ın huzurunda yalnız ve tek başına bırakır. Bundan dolayıdır ki, insanın yalnızca yargılanacağı ve eylemlerinin hesabını tek başına vereceği Son Yargı hakkında Kur’ân’ın ehemmiyetle, ısrarla durması boşuna değildir.

Sağlıklı ve sağlam bir toplum, sorumluluklarının bilincinde olan kişilerin eseri olarak karşımıza çıkar. Kur’ân’da nihâî hedef bu idi. Kur’ân’da tecellî ve tezahür eden İlâhî irade bunu, Allah’ın Bir ve Tek oluşu inancı etrafında ve temelinde bir İslâm ümmeti kurma şeklinde yapmak istiyordu. Köhnemiş eski inanç sistemi kökten reddedilerek, Mekke toplumundan itibaren inşa edilmek istenen yeni toplum modeli bu merkezde olacaktı.

Müslüman’ın isminin sahibi, yeryüzünde Allah’ın iradesinin kefili ve onun halifesi, elinde Kur’ân vahyi ile putların eski taraftarı yeni bir dünyada başka ufuklara doğru ilerliyordu. En ufacık bir ihmal göstermeksizin sürekli olarak Kur’ân prensiplerine dayanıyor, ilhamını ve gücünü Kur’ân ikliminden alıyordu. Sonraları, İslâm dünyası geniş bir araştırma ve ilmî çalışma alanına dönüşmüştür. Hedef, Allah’ın kitabını en mükemmel bir şekilde anlatmaktı. Bu büyük gayret, Kur’ân’ı daha iyi yaşamak, imkân dâhilinde onu en iyi uygulamak içindi. Bu hem dünyevî, hem de uhrevî saha için geçerli idi. Tarih boyunca Müslüman gerek ilmî açıdan, gerekse mânevî açıdan, hayata Kur’ân perspektifinden temaşa edip baktı. Böylece insanlık, Kur’ân prensiplerine dayalı, onun Hz. Peygamber’in hayatında en mükemmel bir şekilde uygulanışını araştıran tamamen Kur’ânî bir toplumun, ümmetin, medeniyetin doğuşuna tanıklık etmiştir. Bu Kur’ân medeniyeti, önce tohumlarını Mekke’nin pagan, müşrik toplumunda, sonra esaslı bir tarzda Mekkeli Müslümanların hayatlarında bulur. Böylece Kur’ân, İslâm ümmetinin bütün taleplerinin, arzu ve isteklerinin hareket noktasıdır; tek, üstün, yeterli ve güçlü kaynağıdır.

İslâm toplumunun gerçekten harekete geçmesi, uyanması, yeni bir medeniyet projesi ile insanlığın huzuruna çıkması, ancak Kur’ân’ın sosyolojik, psikolojik, kelâmî, tefsirî yönlerden dikkatlice incelenmesiyle ve sonuçlarının toplumun bütün fertlerince paylaşılmasıyla mümkündür.

Öte yandan Kur’ân, henüz yüce görevini tamamlamış değildir. O, hâlâ imtiyazını üstün ve aziz mevkiini bütün görkemiyle muhafaza etmektedir. Günümüz dünyasında dinî, ahlâkî, sosyal pek çok problemi insanlık küresel çapta birlikte yaşıyor. Müslümanların Kutsal Kitabı, aktüel krizde bütün insanlığa hizmet etmek için hazır vaziyette beklemektedir. Ancak bunun için Kur’ân’ın, önce Müslümanlara iade edilmesi gerekmektedir. Önce Müslümanların onu yeniden sahiplenmesi icap etmektedir. O daha sonra bütün beşeriyete, ilâhî, Rabbânî, sıcak, güler yüzünü göstermelidir. İmanın sesi ve gücü önce müşriklere ve kâfirlere, münafıklara karşı yükselen ve onlara karşı zafer elde eden bütün zamanların kitabı Kur’ân, evrensel dünya kültürleri, medeniyetleri tartışmasında, mânevî gücü ile, üslûp ve muhtevasıyla yerini almalıdır. O, aydınlatıcı ve açıklayıcı rolüyle insanlığın önünü açmalıdır. Artık küresel bir medeniyetten söz edildiği şu günlerde, bu medeniyetin en önemli sütunu, aslî unsuru olan Kur’ân, bütün ihtişamıyla, olanca sıcaklık ve yol göstericiliğiyle bu alanda arzı endam etmelidir.

İslâm ümmeti Kur’ân’a ne kadar gerekli ise, dünya gezegenimizin sâkinleri de Kur’ân’a şükran borçlarını ifa etmek durumundadırlar. İnsanlık, ortak mirasını korumada ve tekrar yararlı hâle getirmede Kur’ân’ın katkısını ve payını asla unutmamalıdır. Dünya barışı, kültürlerin yaklaşması ve uzlaşması, karşılıklı anlayış çerçevesinde ancak gerçek olur. Bu büyük gayretin hakikat hâline gelmesinde Kur’ân, yapıcı pek çok unsur ve malzemeyi içinde barındırmaktadır. O böyle bir misyonu önce Mekke’de, sonra Medine’de ve nihayet İslâm medeniyetinin inşasında çok başarılı bir tarzda ispat etmiş, gerçekleştirmiştir. Kur’ânî başarının temeli, imandan başka bir şey değildir. Kur’ân’ın imanı, Allah’ın iradesine her yönden teslimiyettir.

Kur’ân, Allah’ın insanlığa en büyük bağışı, lütfu ve ihsanıdır. İnsanlığın elindeki en büyük mânevî miras Kur’ân’dır. Zîrâ önceki sahifeler ve kitaplar Kur’ân’da tekrar özetlenmiş, Kur’ân’da muhafaza altına alınmışlardır. İlâhî kitap niteliğini muhafaza eden, yegâne kutsal vahiy olan Kur’ân, bütün insanlığın ferdî ve içtimâî, dinî ve ahlâkî bütün problemlerini çözmede kaynak olarak hazır vaziyettedir.

İkinci büyük mânevî miras ise Hz. Peygamber’in kutlu Sünnet’idir. Müslümanlar bu iki büyük zenginliğe sahip yeryüzünün en bahtiyar toplumudur. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) canlı, yaşayan Kur’ân olarak günümüzde İslâm ümmeti ile birliktedir. Müslümanlar bu imtiyazlarını bütün insanlıkla paylaşmak durumundadırlar.

Not: Bu makalemin hazırlanmasında Kur’ân ve Mekke (İstanbul, 2007) adlı kitabımdan istifade edilmiştir.

Dipnotlar

1. Waardenburg, L’Islam dans le Miroir de l’Occident, s. 206.

2. Zerkani, Menahil, c. 1, s. 3.

3. Mason, Le Coran, (Fransızca Kur’ân tercümesi), s. 48-52.

4. Chelhod, Introduction à la Sociologie de l’Islam, s. 169.

5. Kur’ân, 96 (Alak) 1-5.

Yeni Ümit, Sayı 91

Yazar:
Prof. Dr. Şerafettin Gölcük
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 20-05-2011
7,009 kez okundu
Block title
Block content
AYNUR

KURAN ÖYLE BİR MUCİZE Kİ ALLAH ONU OKUYUP ANLAMAYI NASİP ETSİN RABBİM BİZİ ONA LAYIK BİR KUL RESULALLAHA LAYIK BİR ÜMMET EYLESİN EN BÜYÜK KORKUM ÖLÜM ALLAHA NE DİYECEM NASIL HESAP VERECEM NE DİYECEM.