Kur'ân madem insanları iyiliğe ve güzelliğe teşvik ediyor, kötülükten sakındırıyor. Öyleyse bunu dindar bir zat kendi eliyle yazıp sonra da insanlar üzerindeki etkisini arttırmak için 'Bunu Allah gönderdi' demiş olamaz mı?

Öncelikle dindar bir adam, din muhabbeti için, 'Hak böyledir, hakikat budur, Allah'ın emri böyledir' der. Yoksa, Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddini aşıp, Allah'ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz. Zaten inanan bir insan, tüm hak ve batıl dinlerde en büyük günah sayılan yalana tenezzül etmez … ki en büyük yalan da Allah adına uydurulan yalandır.

'Allah adına yalan uydurandan daha zalim kim vardır?' (Zumer Suresi, 32)

Yalan yalandır ister iyi niyetle, ister kötü niyetle söylenmiş olsun. Kendi yazdığı kitapla ortaya çıkıp 'Bunu Allah gönderdi' demek de bir yalandır. Üstelik Allah adına söylenmiş bir yalandır. Allah'tan büyük kimse olmadığına göre, Allah adına söylenmiş bir yalandan daha büyük bir yalan da düşünülemez. Öyleyse, Allah adına kitap uydurmaya kalkmak, Şeytanın göstermeye çalıştığı gibi masum bir hareket ve dindar bir kimseden beklenecek birşey değil, kâinatta düşünülebilecek en büyük yalanı söylemek ve işlenebilecek en büyük zulmü işlemek anlamına gelir. Kalbinde zerre kadar Allah korkusu olan bir kimse böyle bir cinayete cesaret edemezken, insanlar arasında Allah'tan en fazla korkan bir Peygamber, nasıl olur da kendisini—hâşâ!—Allah'ın yerine koyar, Onu taklit ederek Onun adına kitap yazmaya teşebbüs eder?

İkinci olarak da, bir taklit, zorunlu olarak, üç tarafın varlığını gerektirir: Bir taklit eden ve bir taklit edilen bulunmalı ve bu taklit birilerine karşı yapılmış olmalıdır. O halde, Şeytanın iddiasına karşı şu üç soruya cevap aranması gerekir:

1. Taklit eden kimdir?
2. Taklit edilen kimdir?
3. Bu taklit kime karşı yapılmış ve ona kimler inanmıştır?

İnkar konumunda bulunan insanın davasında;
(1) taklit edenin bir insan olduğu,
(2) taklit edilenin Âlemlerin Rabbi olduğu,
(3) bu taklide, başta Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) gibi Sahabeler olmak üzere bütün Saadet Asrı Müslümanlarının, o günden bu yana gelip geçmiş bütün Müslümanların ve bugün dünyadaki bir milyardan fazla Müslümanın birden inandığı iddiası vardır.

Oysa Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm elinde Kur'ân ile ortaya çıktığı zaman onun davetine koşup gelenler bir taklide kandıkları için canlarını ve mallarını tehlikeye atmıyorlardı. Taklide meyilli olanlar ise 'Atalarımızdan veya din büyüklerimizden gördüklerimiz bize yeter' diyerek putperestlikte ve diğer bâtıl dinlerde kalmışlardı. Onlara karşılık, Hazret-i Ali 'Allah beni yaratırken babama sormadı ki ben dinimi seçerken ona sorayım' diyerek kendi kararını bütün bir kavmine karşı verirken, semâvî kitapları inceden inceye tetkik edip de Âhirzaman Peygamberinin özelliklerini orada bulan Yahudi âlimlerinden Abdullah ibni Selâm, Peygamberimizi görür görmez 'Onu oğlumu tanır gibi tanıyorum, hattâ oğlumdan ziyade ondan eminim. Çünkü oğlum hakkında annesinin bana ihanet etmesi mümkündür; fakat şu simada yalan olamaz' diyerek ona iman ediyordu. Hazret-i Ömer ise, Peygamberi ortadan kaldırmaya azmettiği bir sırada Kur'ân'ı işiterek Müslüman olmuştu.

Onlar, kendisi âciz ve fâni bir insan olduğu halde –hâşâ- Âlemlerin Rabbini taklit etmeye teşebbüs eden bir insan sözüne mi kandılar?

Ve bütün hayatları boyunca, o Peygamber Kur'ân'dan inen âyetleri kendilerine bir bir okudukça, nasıl bir taklide aldanmış olduklarını hiç mi fark etmediler?

Sonraki asırlarda Kur'ân'ın her harfinde ayrı anlamlar keşfedip kütüphaneler dolusu tefsirler yazan, Allah Resulünün her sözünü ve her halini en küçük ayrıntısına kadar araştıran binlerce âlimden hiçbirisi, nasıl oldu da –hâşâ- kendisini Allah'ın yerine koyup da konuşan bir insanın hiçbir sözünden ve hiçbir fiilinden en küçük bir yapmacık kokusu almadılar?

Milyarlarca Müslüman, -haşa- böyle bir taklidi on dört asır boyunca nasıl oldu da hakikat kabul etti ve onda hiçbir yapmacık izi bulmadı?

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma ister iman etsin ister etmesin, ister dost olsun ister düşman, herkesin onun hakkında kabul ettiği tarihî gerçekler vardır.

Bir defa o yalnız başına meydana çıkmış, elinde hiçbir maddî kuvvet, mevki ve nüfuz olmadan ve çevresinden de yardım yerine düşmanlık gördüğü halde dâvâsını ilân etmiştir.

İkinci olarak, hayatında o daima doğruluğun, dürüstlüğün, iyiliğin, güvenilirliğin ve güzel ahlâkın timsali olmuştur.

Üçüncü olarak da, etrafındakilere daima bu güzel ahlâk ilkelerini telkin etmiş, telkin etmekle de kalmayıp bu ilkeleri onların ruhlarına bütünüyle ve hiçbir kuvvetin sökemeyeceği şekilde yerleştirerek, vahşî bir kavimden, güzel ahlâkın en yüksek meziyetlerine sahip bir millet çıkarmıştır.

İşte, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın insanlık âlemine vurduğu mühür orta yerdedir. Tarihte hiç kimseye nasip olmamış bir inkılâbı onun gerçekleştirmiş olduğuna da yine onun dostu ve düşmanı birlikte şahittir; öyle bir halde ki, dostları ondan dinlerini öğrenmek için her halini inceden inceye takip ediyor, düşmanları ise bir açığını yakalamak için her sözünü ve her hareketini kolluyordu. En küçük bir yalanı veya tutarsızlığı bulunsaydı hiç gizli kalır mıydı?

Böyle bir zâta 'Allah kelâmı dediği kitabı kendi eliyle yazdı' şeklinde bir yakıştırmada bulunmak ise, bütün bu tarihî gerçekleri yok saymadıkça asla mümkün olmaz. Çünkü bu, onun—hâşâ—Allah adına bir yalanla ortaya çıkıp bütün insanlığı kandırmış olduğu anlamına gelir. Bu defa da, mahiyeti yalanların en büyüğüne ve en çirkinine dayalı bir dâvâ ile iyiliği ve doğruluğu nasıl yaşayıp yaşattığı ve insanlığın beşte birine benzeri görülmedik bir sür'at ve kuvvetle nasıl yerleştirdiği sorusuna cevap aramak gerekecektir.

Madem ki onun hayatı ve eseri orta yerdedir; o halde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında bir kimsenin verebileceği iki hüküm vardır:
Ya onun Âlemlerin Rabbi tarafından hak kitap ile gönderilmiş peygamber olduğuna inanacak ve O'nu insanların en faziletlisi kabul edecek; ya da O'nun –haşa- insanların en kötüsü ve en yalancısı olduğunu iddia etmek zorunda kalacaktır. Yoksa, 'Peygamber olduğu halde Allah adına yalan söylemiştir' diyemeyeceği gibi, 'Sahtekârlığın en büyüğüyle insanları iyiliğin en yüce mertebelerine sevk etmiştir' de diyemez.

Diğer yandan; Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın insanlık âlemine kazandırdıklarına böylece temas ettikten sonra, bir de Kur'ân'ın getirdiklerine bakalım. En inatçı bir kâfir, hattâ Şeytanın kendisi bile bu konuda Kur'ân'ın lehinde tanıklık etmekten başka bir şansa sahip değildir. Üstelik Kur'ân, insanlığa sadece iyilik ve güzellik getirmekle kalmamış, bunu öyle bir tarzda gerçekleştirmiştir ki, insan eliyle yazılan kitapların topu birden, onun bir tek âyetinin insanlar üzerindeki etkisinin binde birini gerçekleştirememiştir.

Yirminci yüzyılın devletleri onca imkânlarıyla bir sigara karşısında âciz kalırken, Kur'ân'ın bir âyetiyle insanlar şarap küplerini devirmiş ve içkiyi ebediyen terk etmiştir.

Onun bir âyetiyle, insanlar mallarından en sevdiklerini ayırıp yoksullara bağışlamak için birbiriyle yarışa girmiştir.

Onun bir emriyle faiz kalkmış, bir emriyle kadınlar insan sırasına girmiş, bir emriyle putlar devrilmiştir.

Bugün onun bir emri yeryüzünü bir mescit haline getirir, bir milyar insanın yüzünü Kâbe'ye çevirip Rablerinin huzurunda düzenli bir ordu gibi her gün beş defa onlara talim yaptırır.

Onun bir emriyle insanlar her yıl bir ay boyunca yemekten, içmekten kesilir.

Onun bir emriyle milyonlarca insan yerlerinden, yurtlarından kopup Arafat meydanına doluşur.

Onun bir emriyle insanlar dünyalarını gözden çıkarır, canlarını feda eder. Onun zafer ve Cennet müjdesiyle ordular dünyaya yayılır. Fakir ve zayıf düşmüş bir millet, en çaresiz zamanında onun emriyle canlanır ve dünyanın devlerine Çanakkale'yi mezar yapar, tek başıyla dünyaya meydan okuyup bağımsızlığını kazanır.

İşte, indirilişinden on dört asır sonra, hâlâ tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olarak, Kur'ân bir milyar insana dünya ve âhiret hayatlarında yol göstermeye devam ediyor. Ona sarılan kurtuluşa eriyor, ondan uzaklaşan ıstırap ve felâketlerin kucağına düşüyor.

İnsanlık üzerindeki etkileri ve sonuçları böylesine ortada olan bir kitap, bakın, kendisini nasıl tanıtıyor:

O Allah katında çok şerefli bir Kur'ân'dır.
O Levh-i Mahfuzda korunmuştur.
Tertemiz olanlardan başkası ona dokunamaz.
O Âlemlerin Rabbi katından indirilmiştir.
Yoksa siz onu inkâr mı edeceksiniz?
Ve o kitaptan nasibinizi bir inkârdan ibaret hale mi getireceksiniz?
(Vakıa Suresi, 77-82.)

'Kur'ân beşer kelâmıdır' diyenler, bu âyetler için de apaçık bir yalandır demiş olmazlar mı? Kur'ân'ın Allah adına ve Allah'ı şahit tutarak bildirdiği bütün emir ve yasakları, bütün hakikatleri, bütün haberleri, bütün vaad ve tehditleri yalanlamış olmazlar mı?
Bütün bunları yalanlayınca, on dört yüzyıl boyunca insanlara her alanda rehber olmuş bir kitabı asılsız bir düzmece farz etmiş olmazlar mı?

Onu asılsız farz edince de, onu getiren Peygamberi, bütün ömrü boyunca Allah adına yalanların en büyüğünü tekrarlayıp durmuş, Allah'tan zerre kadar korkmaz birisi olarak göstermiş olmazlar mı?

Netice itibariyle;

1. Din namına hareket eden, ancak Allah'ın emrini tebliğ eder; yoksa Allah'ı kendi keyfine göre konuşturmaz.

2. Âciz bir beşerin, ilmi ve kudreti her şeyi kuşatan Allah'ı taklit edip kendisini Onun yerine koyarak Onun adına bir kitap düzmesi mümkün değildir. Kaldı ki, bunu yapmaya teşebbüs etse de etkili olamaz; olsa da bu etki uzun süre devam etmez.

3. Allah tarafından gönderilmiş bir kitapla geldiğini iddia eden zat eğer doğru söylüyorsa insanlığın en yüce mertebesinde, yalan söylüyorsa sahtekârlığın en kötü derecesindedir. Bu ikisi arasında bir orta yer olmaz. Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın ise iyiliğin, doğruluğun ve güzel ahlâkın en üstün özelliklerini kendisinde topladığında, dostuyla ve düşmanıyla bütün insanlık ittifak halindedir. Öyleyse onun getirdiği haktır; yalancılığın ve sahtekârlığın en büyüğünü ona yakıştırmak kimsenin haddi değildir.

4. Kur'ân da eğer Allah'ın kitabı ise her şeyin üzerinde bir değere sahiptir; değilse—hâşâ—sahtekârlığın en büyük ve dehşetli bir belgesi olarak tarihe geçmiş olması gerekirdi. Bunun da ortası yoktur. Kur'ân'ın ise etkileri ve sonuçları, insanlığı hakka ve iyiliğe sevk eden ilkeleri ortada iken, böylesine dehşetli bir sahteliği ona Şeytan bile yakıştıramaz. Öyleyse o hak kitaptır ve Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

[i>Yazarın Zafer Yayınları'ndan çıkan "Şeytanla Münazara" isimli eserinden alınmıştır.[/i>

Yazar:
Ümit Şimşek
Kategorisi:
Soru ve Cevaplar
Gönderi tarihi: 03-09-2008
5,011 kez okundu
Bu Kategorideki Diğer Yazılar
  1. "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?
  2. Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?
  3. Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?
  4. "Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların başındadırlar. Doğruluk makamında güçlü bir hükümdarın katındadırlar" (Kamer 54; 54-55) Ayetlerin manasını açıklar mısınız?
  5. “(Kurtuluş) ne sizin kuruntularınıza, ne de Ehl-i kitab’ın kuruntularına göre olacaktır” (Nisa 123) ayetinde geçen “siz” den maksat Müslümanlar mıdır?
  6. Namaz kaç vakittir? Nur Suresi 58. ayette namazın üç vakit olduğu ifade edilmiyor mu? "Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için..."
  7. “Biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (Taha, 97) ayetine göre, Altın buzağının eriyip yok olması ve küllerinin denize savrulması mümkün müdür?
  8. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir ksımının günümüzde uygulanamayacağı söylenmektedir. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz?
  9. Nisa 142. ayette münafıkların "Allah'ı pek az andıkları" belirtilmektedir. Bu ifade ile kastedilen mana nedir, Allah'ı anmak nasıl olmalıdır?
  10. Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?
Block title
Block content