Buradasınız

KUR'ÂN KISSALARININ TARİHİ DEĞERİ - 2

1- Kur'an-ı Kerim'de Kıssalar Konteksi İçinde Kullanılan Kelimelerin Semantiği Açısından Kıssaların Gerçek Tarihi Hadiseler Olma Zarureti:

 

Her şeyden önce şunu tespit etmek gerekir ki, Kur'an-ı Kerim'de önemli bir yekün teşkil eden tarihi olaylara "Kasas" denilmesi rast gele olmamıştır. Bu isim Kur'an'da anlatılan tarihi olayların anlatılış keyfiyet ve boyutlarını gösteren çok ince anlamlar gözetilerek seçilmiştir. Bu sebepledir ki, lügat manası; bir şeyin mislini, benzerini getirmek veya ister vuku bulsun ister hayali olsun anlatılan her şey anlamına gelen45 ve ilk bakışta kıssalar için daha uygun gözüken "hikaye" kelimesi kullanılmamıştır.

 

İşaret edilen gerçeği daha iyi anlayabilmek için "Kıssa" kelimesinin kökünde var olan dört temel anlamı daima göz önünde bulundurmak gerekmektedir:

 

Birincisi: İz sürmek, birini takip edip arkasından gitmek. Bu anlamda "Kıssa" kökü Kur'an'da iki yerde kullanılmıştır.46

 

İkincisi: Bir kimseye bir haber veya sözü bildirmek, açıklamak, anlatmaktır ki, Kur'an-ı Kerim'de 17 yerde geçmektedir.47

 

Üçüncüsü: Bir şeyi, makasla kesmek, kırkmaktır. Yine Arapçada "Kusasetu'ş-Şa'ri" tabiri, saçlardan kesilen bir miktarı ifade eder ki, bunu "Bir tomar saç" şeklinde tercüme etmek mümkündür.

 

Dördüncüsü: Aynı kökten gelen, aslında isim olup masdar anlamında kullanılan "Kasas" ve "Kass" kelimelerine baktığımızda göğüs, göğsün başı, ortası veya göğüs kemiği anlamlarıyla bir şeyin önemli kısmı, belli bir bölümü, parçası anlamlarına geldiğini görmekteyiz. Bu son anlam Arapların "Kusasu'ş-Şa'ri" tabirinde; alın kısmında saçların bitim noktası, ön cephede başın ortası, alın gibi anlamları ifade ettiğini görüyoruz.48

 

Şimdi Kur'an literatüründe kasas, kıssa veya kıssalar denildiğinde hemen Kur'an'da önemli yer tutan geçmişe ait olayların anlatılması akla geldiği gibi, ilmî ve objektif bir nazarla dikkat edildiğinde, aynı zamanda kelimenin kökünde var olan asli dört manadan dolayı temel unsurlarıyla Kur'an kıssalarının mahiyetini, tarihen gerçek olaylar olduğu hakikatini de yansıttığını görmek mümkündür.

 

Kur'an-ı Kerim Nebe' ve Enba' kelimelerini de aynı siyakta geçmişten bahsetme, maziyi anlatma anlamında kullanmıştır.

 

Nebe' kökünün lügat manasına baktığımızda Kur'an kıssalarının mahiyetini, aslını anlamada dikkatli, ince nazarlar için önemli bir rol oynayacağı açıktır. Çünkü "Nebe"' kelimesi lügat itibarıyla; kendisiyle bir ilim veya en azından zann-ı galip elde edilen büyük önemi haiz haber anlamındadır. Bu itibarla mutlak habere, bu üç unsuru ihtiva etmedikçe nebe' denemez. Aynı şekilde kendisine nebe' adı verilen haberin yalandan uzak olması gerekir. Tevatür gibi, İlahi haber veya Resulullah (s.a.s)'ın haberi gibi.49

 

O halde Kur'an, lügat manasındaki inceliklere uygun olarak bu kelimeyi zaman zaman kıssalar için kullanmaktadır. Mesela Ashab-ı Kehf hakkında; "(Habibim!) Biz sana onların (Ashab-ı Kehf'in) haberlerini hak ile (doğru olarak) anlatıyoruz" (18, Kehf: 13) ayeti ile, yine Nuh Tufanı ile ilgili olarak; "(Ey Resulüm!) Bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de, kavmin de daha önce bunları bilmiyordunuz..." (11, Hud: 49)  ayetinde ve daha birçok ayetlerde aynı anlamda kullanılmıştır.50

 

İşte nebe' kelimesinin kök yapısında bulunan anlamlar açısından Kur'an kıssalarına insafla bakıldığında, kıssaların yalandan uzak, olayların akışında mutlak gerçek ve prensiplerin işlendiği, dinleyenleri, okuyanları ilim veya zann-ı galip sahibi kılan önemli haberler, tarihi olaylar olduğu kolaylıkla anlaşılabilir.

 

Kur'an literatüründe kıssalar üslubu içinde kullanılan kelimelerden birisi de "Mesel"dir. Ancak bu kelime, sathi bakış ve ön yargılı bir anlayış sebebiyle; Kur'an'ın, tamamen ayrı ve farklı önemli diğer bir üslup çeşidi olan meseller veya başka bir deyişle Emsalü'l-Kur'an'la kıssaların karıştırılmasına, dolayısıyla Kur'an gerçeğiyle örtüşmeyen yanlış yorumlara sebep olmuştur. Açıktır ki, Kur'an muhtevası içinde birçok kelimeler lügat ve kök manaları sınırlarından çıkmamak kaydıyla değişik siyaklarda, farklı anlamlarda ve başka ıstılahî manalar yüklenerek kullanılmıştır.

 

İşte bu tür kelimelerden birisi de "Meseldir. Mesel kelimesi kıssalar siyakında, kelimenin kök anlamı sınırları dahilinde ibret, ders ve örnek anlamlarında kullanılırken, sathi ve ön yargılı bir yaklaşımla yine kelimenin kök anlamı sınırları içerisinde, fakat bu defa Kur'an'daki ıstılahi anlamıyla anlaşılarak tarihte bizzat vuku bulmuş hadiseleri Kur'an'daki -asıl simgesel ifadeler veya sembolik anlatımlar şeklinde ifade edilmeye uygun olan- mesellerle aynı kategoride mütalaa etme yanlışlığına düşülmüştür. Gerçekten Kur'an ıstılahında ve Tefsir Usulü ilminde (Ulumu'l-Kur'an) mesel veya meseller denilince; hakikatte vuku bulmayan, ancak tezkir, va'z, teşvik, zecr, ibret, bir hareketi tasvip, kast edilen mananın akla yakınlaştırılması, mananın hissedilir şekilde tasviri gibi gayeler için Kur'an'ın getirdiği misaller51 akla gelmektedir. Bu tarif kelimenin kök anlamıyla da tam bir uygunluk arz etmektedir. Başka bir ifade ile, Kur'an-ı Kerim'de meseller denilince; insanoğlunun günlük hayat çizgisinde her zaman görüp zihninde yer eden birtakım suretler, önceden zihinde oluşmuş bazı imajlar ve darb-ı meseller vasıtasıyla yüce Allah tarafından muhataba ulaştırılması istenen mana ve mesajlarla yüksek dini değerlerin insan anlayışına çarpıcı ve kolay bir tarzda sunulması akla gelmektedir.52

 

İşte meseller gaye itibarıyla kıssalar gibi aynı hedefe hizmet eden, fakat yapı itibarıyla kıssalardan tamamen farklı bir üslup şekli olmasına rağmen, kıssaları da meseller gibi aynı kategoride mütalaa etmek, içinden çıkılmaz yanlışları da beraberinde getirecektir.

 

Bu özet açıklamalar çerçevesinde konunun ehemmiyetini bizzat Kur'an'dan örnekler vererek vurgulayalım. Mesela, Kur'an-ı Kerim'de kıssalar siyakında, "Onlara Ashabu'l-Karye'yi örnek ver." (36, Yasin: 13). "Allah inkar edenler için Nuh'un karısıyla, Lut'un karısını örnek gösterir." (66, Tahrim: 10).

 

"Allah iman edenler için Firavun'un karısını örnek gösterir." (66, Tahrim: 11) gibi ve diğer bazı ayetlerde53 bir kıssa veya onun herhangi bir bölümü "mesel" kelimesiyle ifade edildi diye,tarihi gerçeklikleri açık olan "Ashabu'l-Karye" kıssasını, Hz. Nuh ve Lut (Aleyhisselam)'un hanımlarını, Firavun'un karısını, "temsilidir, semboliktir, aslı yoktur" deyip inkar etmek mümkün değildir. Böyle bir inkar, Kur'anî ve tarihî gerçeklere tamamen aykırıdır.

 

Yine Ankebut suresinde Hz. Nuh, İbrahim, Lut, İshak, Ya'kub, Şu'ayb peygamberler; 'Ad ve Semud kavimleri; Karun, Firavun ve Haman ve bunlara peygamber olarak gönderilen Hz. Musa (a.s) kıssaları anlatılıp işaret edilmiştir. Peygamberlerini inkâr eden adı geçen kavim ve milletlerin ve özellikle Karun, Firavun ve Haman'ın feci akıbetleri ibret için anlatılmaktadır. Sonunda da muhatabın dikkatini iyice çekmek için; "Biz bu misalleri (örnekleri) insanlar için veriyoruz. Bunları ancak ilim sahibi olanlar (anlayışlı kimseler) anlayabilir." (29, Ankebut: 43) ayet-i kerimesi zikredilmiştir.

 

Şimdi bu ayetten önce surede adı geçen peygamberler, kavim ve şahıslar, "Örnekler" tabiriyle ifade edildi diye, bütün bunların tarihi gerçekliklerini inkar ederek, temsilî oldukları şeklindeki asılsız bir görüşü iddia etmek, böyle bir görüşü vehmetmek açık bir insafsızlık olur.

 

2- Tarihi Bilgiler ve Arkeolojik Keşifler Açısından Kur'an Kıssalarının Tarihen Gerçek Olaylar Olma Zarureti:

 

Daha önce de işaret edildiği gibi, yakın zamanlara kadar Eski Çağ tarihi araştırmaları sahasının nerede ise tamamen müsteşriklerin ve onların gayr-i müslim olan Arap öğrencilerinin inhisarında olması, yakın dönemlere kadar Kur'an'da anlatılan tarihi olaylarla ilgili çalışmaların yapılmamasını netice vermiştir. Ancak son zamanlarda münferit de olsa bu konuda önemli çalışmalara rastlamaktayız. Mesela bunlardan en önemlisi Mısırlı Eski Çağ Tarihi Profesörü Muhammed Beyyumi Mehran'ın "Dira-saat Tarihiyye mine'l-Kur'ani'l-Kerim" adlı 5 ciltlik eseridir.54 Özellikle eserin ilk dört cildinde tamamen Kur'an-ı Kerim'de anlatılıp Arap Yarımadası'nda (I. cilt), Irak'ta (2. cilt), Mısır'da (3. cilt) ve Suriye'de yani Filistin bölgesinde (4. cilt) geçen kıssaları ele alarak Kitab-ı Mukaddes'teki malumatlar, eski ve yeni her türlü tarihi bilgiler, arkeolojik bulgular, tarihi kazılardan elde edilen kitabe ve tabletlerden istifade ederek bütün bunların tarihte gerçekten meydana gelmiş olaylar olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır.

 

Muhammed Hayr Ramazan Yusuf'un 'Zülkarneyn Kıssası' konusunda yaptığı çalışması ile (55) Atıyye Abdu'l-Mu'ti Zahide'nin, Mağara Arkadaşları'yla ilgili "Ashabu'l-Kehfi ve'r-Rakim" adlı (56) eserlerini de bu saha ile ilgili yapılan çalışmalar arasında saymak mümkündür.

 

Prof. Dr. Maurice Bucaille'nin, Prof. Dr. Suat Yıldırım tarafından Türkçe'ye "Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim"57 adıyla tercüme edilen eseri de, bazı Kur'an kıssalarının tarih bilimi yönünden gerçekliğini ortaya koyması bakımından kayda değerdir. Eserde müellif; Kur'an ve Kitab-ı Mu-kaddes'te ortak olarak anlatılan Tufan Hadisesi ve Hz. Musa(a.s)'nın Mısır'dan çıkış kıssalarını, modern bilgileri de esas alarak karşılaştırmıştır. Sonunda bu iki kıssayı Kitab-ı Mukaddes'teki şekliyle tenkide müsait görürken, Kur'an'daki şekli hakkında herhangi bir tenkidin yapılamayacağı neticesine varmıştır.58 Bütün bunlar ve benzeri çalışmalar bir yana, geçmişte helak olmuş Arap kavimleri ve diğerleriyle ilgili Kur'an'da geçen haberlerin doğruluğuna, günümüze kadar varlığını koruyan tarihi izler, kalıntılar şehadet etmektedir.

 

Hatta bazılarının tarihi izleri, kalıntıları için bizzat Kur'an-ı Kerim dikkat çekmektedir. Mesela, Hud suresinde Yüce Allah sırasıyla, Nuh (a.s)'un kavmini, Ad kavmini, Semud kavmini, Lut (a.s)'un kavmini, Şu'ayb (a.s)'ın kavmi olan Medyen ahalisini anlatıp, Musa (a.s)'yla Firavun'a kısa bir atıfta bulunduktan sonra59 "İşte bunlar helak olmuş bir kısım memleketlerin haberleridir ki, sana onları anlatıyoruz. Onlardan izleri hala ayakta kalanlar da var, biçilip yok olan, (izleri tamamen silinmiş olan)lar da vardır." (11, Hud: 100) buyurmaktadır. Yine Hac suresi 45. ayette de benzer şekilde "Nice memleketler de var ki, Biz onları zulmediyorlarken helak ettik de şimdi onlar yıkılıp harabe haline gelmiş, kuyuları terkedilmiş, yüksek sarayları bomboş bırakılmışlardır."

 

Yine daha hususi olarak, yüce Allah, Nuh (a.s) kavmini tufanla helak ettikten sonra, genelde bu tufan hadisesini, özelde de Nuh (a.s)'un gemisini, bütün insanlar için, âlemler için bir delil ve ibret kıldığını açıkça buyurmaktadır.60

 

Lut (a.s)'un kavmi ile ilgili olarak da yüce Allah; "Hem o (harabe, Lût kavminin helak edildiği yer) yol üzerindedir." (15, Hicr:76), "Andolsun Biz ondan (Lut kavminden) akıllarını kullanacak bir toplum için apaçık ibretler bırakmışızdır." (29, Ankebut: 35), "Ve muhakkak ki, siz sabah-akşam onların (Lut kavminin helak kalıntılarının) üzerinden geçiyorsunuz. Hala anlamayacak mısınız?"(37, Saf-fat: 137-38), "Ve acıklı azaptan korkacaklar için orada bir ibret bıraktık." (51, Zariyat: 37) ayetleriyle açıkça Lut kavminin helak kalıntılarına dikkatleri çekmektedir. Kur'an kıssalarının tarihi doğruluğuna işaret eden daha birçok Kur'an ayetleri vardır.61

 

Ad ve Semud kavimlerinin, bugünkü Suudi Arabistan'ın Tebuk bölgesinde (Hicaz'la Şam arası Vadi'l-Kura denilen sahada) Taif deki tarihi kalıntıları da Kur'an kıssalarının gerçekliğini ispat eder.62 Hatta Ad ve Semud kavimleri Batlamyus'un coğrafyasında da yazılıdır. Birçok tarihi nasslar Semud Kavmi'nden bahsetmektedir. Hatta Yunan ve Rumların tarih kitaplarında Ad kavmi Kur'an'da zikredildiği şekliyle "İrem" ismiyle beraber geçmektedir.63 Yine Kur'an-ı Kerim; açıkça Hz. Musa'yı takip ederken boğulan Firavun'un cesedinin muhafaza edileceğini bildirmiştir. (10, Yunus: 92) Tevrat'ta bulunmayıp Kur'an'a mahsus olan bu haber, Kur'an'ın inişinden 14 asır sonra gerçekleşmiştir.64

 

Açıktır ki, tarih ilmi ve yeni tarihi ve arkeolojik keşifler Kur'an kıssalarının birçoğunun gerçekliğini aydınlatırken, izah edemediklerini de reddedecek kesin bilgi ve delillere sahip değildir. O halde tarihin aciz kalıp sustuğu Kur'ani kıssalar hakkında asıl söz Kur'an'ındır. Çünkü özellikle Kur'an'daki tafsilatlı ve tarih boyunca unutulmuş kıssalar Allah'tan başkasının bilemeyeceği gayp haberlerindendir. (3, Âl-i İmran: 44; 11, Hud: 49; 12, Yusuf: 102)

 

Kur'an, kıyamete kadar hükmü devam edecek olan İlahi bir mesaj olduğuna göre, bugün maddi ilimlerle tam olarak izah edilemeyen birçok Kur'ani ve özellikle kıssalarla ilgili haberlerin, gelecekte ilmin inkişafı ile daha iyi anlaşılabileceği kuvvetle muhtemel bir gerçektir. Zaten Kur'an-ı Kerim bu tip araştırma ve keşiflere, özellikle tarihi izlerden ibret almaya teşvik etmekte, insanlığa ilmin en ileri noktalarını hedef göstermektedir.65

 

İnsanoğlunun günümüzde ulaştığı ilmi seviye, sahip olduğu tarihi bilgiler ve yapılan keşifler bazı Kur'an kıssalarının tarihi gerçekliklerini izah edemiyor veya böyle bir izaha yanaşmıyor diye Kur'an kıssalarını inkâr  etmek, Kur'an'la çelişen iddialar ileri sürmek, vehim ve zan mahsulü, ilmî olmayan kasıtlı ve ön yargılı düşünceleri sergilemekten başka bir şey değildir. Hakk'ın karşısına ilmî olmayan vehim ve zan mahsulü asılsız iddialarla çıkanlar, daima Hakk'a inanmak isteyenlere engel olmaya, onları Hak'tan uzaklaştırmaya veya en azından inananlardan zayıf karakterli olanları şüpheye düşürmeye çalışmışlardır. Gerçekten de bâtılın savunucuları bir ölçüde gayelerine ulaşmış, ayetin ifadesine uygun olarak kendilerini dinleyen zayıflar çıkmıştır. (9, Tevbe: 47)

 

3- Kur'an'ın Hedef ve Gayeleri Açısından Kıssaların Gerçek Olaylar Olma Zarureti:

 

Kur'an'ın bütün üslup çeşitleriyle asıl hedefinin insanlığı doğru yola hidayet, hakka davet olduğu açık ve müsellem bir hakikattir. İşte kıssalara, Kur'an'ın temel indiriliş gayesi zaviyesinden bakıldığında da Kur'an'da yer alan tarihi anlatımların gerçek olaylar olma zarureti vardır. Bu açık gerçeğe binaen, Kur'an'ın en önemli konusu "Tevhid = Allah'ın birliğine iman" ise kıssalar da aynı "Tevhid" gerçeğini tarihi gerçeklik içinde, peygamberler tarihinden çarpıcı kesitleri arz ederek insanlık tarihinde yaşanan, tecrübe edilen bir hakikat olarak takdim eder.

 

Kur'an, ahiret hayatını, öldükten sonra ebedi bir hayat sahnesinde yeni bir hayatın başlayacağını mücerret (soyut) anlam ifade eden ayetlerle ve diğer üsluplarla açıklıyorsa, kıssalar da aynı gerçekleri canlı ve pratik misallerle delillendirip, desteklemektedir.

 

Yine Kur'an, peygamberlik ve vahiy müessesesini Hak dinin temel iman esasları olarak ele alıyorsa kıssalar da, anlatılan bütün peygamberlerin hayatlarını şahit göstererek bu konunun insanlık tarihinin değişmeyen bir gerçeği olduğunu çarpıcı tablolar halinde insanlığın önüne koymaktadır.

 

Kur'an birçok ayetleriyle, Hz. Muhammed (s.a.s)'in en son hak peygamber olduğunu, Kur'an'ın da en son İlahi mesaj olduğunu beyan ediyorsa, Kur'an'daki şekliyle kıssaların anlatılmasıyla da aynı gerçekler delillendirilmiş olmaktadır. Çünkü Kur'an kıssalarının birçoğu -ayetlerle de açıkça ifade edildiği gibi- (3, Âl-i İmran: 44; 11, Hud: 49; 12, Yusuf: 102) vahyin dışındaki bir kaynaktan öğrenilmesi imkansızdır.

 

Yine Kur'an birçok kıssaları da sıkıntılı dönemlerde, zulüm ortamında başta Resulullah (s.a.s) olmak üzere, kıyamete dek gelecek bütün mü'minlere teselli verip gönüllerini pekiştirmek için anlatmaktadır. Özetle Kur'an-ı Kerim, kıssaları, iman esaslarını kalplere iyice yerleştirip sağlamlaştırmak, her devirdeki bütün peygamberlerin davalarının birliğini yani İslam'ın evrenselliğini ortaya koymak gibi ve daha birçok dini gayeler için anlatmıştır.

 

Hakikat bu iken Kur'an kıssaları için -farz-ı muhal- tarihen gerçek olaylar olmadığı iddiası ve vehmi kabul edilecek olsa, işaret edilen bütün Kur'ani hedef ve gayeleri bir çırpıda inkâr etmemiz gerekecektir.

 

Mesela Kur'an, Bakara suresinde öldükten sonra tekrar dirilme hakikatiyle ilgili olarak, konuyla ilgili daha başka tarihi örneklerin de verildiği bir kontekste, öldükten sonra dirilme gerçeğini akıldan uzak gören  inkâr zihniyetine veya bu konudaki insan olarak akla gelen şüphelere karşı şu kıssayı anlatmaktadır:

 

"Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? 'Allah burayı ölümünden (harap oluşundan) sonra nasıl diriltir?' dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene ölü bıraktı, sonra diriltti. (Allah), 'Ne kadar kaldın?' dedi. O, 'Bir gün veya bir günden az kaldım' dedi. 'Hayır, yüzyıl kaldın, yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bak ve hem seni insanlar için bir ibret kılacağız, kemiklere bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et giydiriyoruz' dedi. Bu ona apaçık belli olunca, 'Artık Allah'ın her şeye kadir olduğunu çok iyi anlıyorum (iman ediyorum)' dedi". (2, Bakara: 259) Şimdi mealini arz ettiğimiz Kur'an'ın asıl gayesi, anlatım metodu ve üslup gereğince zaman, yer ve şahıs gibi tarihin ana unsurlarında yer verilmeyen bu kıssanın tarihen gerçek bir olay olduğunu kabul etmezsek, kıssanın öldükten sonra dirilme gerçeğine, Allah için bunun son derece kolay olduğu hakikatine ameli bir delil olması açısından herhangi bir değeri kalır mı? Elbette ki hayır.

 

Benzer çarpıcı bir örnek olarak da Kehf suresinde anlatılan Ashab-ı Kehf (mağara arkadaşları) kıssasını66 verebiliriz. Özellikle olağanüstü bir mahiyet taşıması sebebiyle bu kıssa öne sürülerek kıssaların efsane olduğu iddiası yayılmaya çalışılmaktadır. Halbuki, Kur'an'ın temel esprisi doğrultusunda bakıldığında söz konusu kıssa tarihen gerçek bir olaydır. Kur'an'dan bu gerçeğin dışında başka bir anlam çıkarmak, bir yoruma varmak mümkün değildir. Çünkü daha surenin ilk ayetlerinde Kur'an'ın, öldükten sonra yeniden dirilmeye inanmayanları, Allah katından gelecek şiddetli azapla uyarmak, salih amel işleyen mü'minler için de güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelemek için gönderildiği açıklanmaktadır (18, Kehf:1-3). Ashab-ı Kehf kıssası da aynı konteks içinde öldükten sonra yeni bir hayatın mutlak var olduğunu, Allah Teala için bu işin son derece kolay bir hadise olduğunu tarihen gerçek bir olayla delillendirmek gayesiyle anlatmaktadır. Bu durumda şayet Ashab-ı Kehf kıssasının -Kur'an muarızlarının iddia ettiği gibi- gerçekte meydana gelmemiş bir efsane olduğunu kabul edecek olursak, kıssanın ahiretin varlığına delil olmaya yarayacak hiçbir yönü kalmaz.

 

Diğer taraftan inanmış da olsa sathi bakış ve değerlendirmeler sonucu olayın insan üstü olma özelliğinden dolayı akıllarına sığdıramayıp efsane olabileceği görüşüne meyledebilecekleri, yüce Allah, -muhit ilmiyle kulların durumunu bildiği için- daha kıssayı anlatmaya başladığı ilk ayette şöyle uyarmaktadır: "Yoksa sen sadece Ashab-ı Kehf ve Rakim** olayının mı şaşılacak ayetlerimizden olduğunu sandın?" (18, Kehf: 9) Yani şimdi size harika bir olay anlatacağım. Binaenaleyh sakın "Bu şekilde acaib bir olay da mı var? Böyle bir olayın meydana gelmesi akla yakın değil." demeyin. Allah için böyle bir olayı meydana getirmek gayet kolaydır. Hem Allah'ın yarattığı bundan başka daha nice harika olaylar vardır anlamında, Ashab-ı Kehf'in durumu karşısında yanlış düşüncelere varabilecekleri, henüz olayı anlatmaya başlarken ikaz etmektedir. Yine Yüce Allah bu ayetten hemen sonra henüz olayın tafsilatına geçmeden önce de; "(Ey Resulüm) Biz sana onların (mağara arkadaşlarının) haberini gerçek olarak anlatıyoruz.

 

Onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık"(18, Kehf: 13) ifadeleriyle olayın gerçek bir olay olduğu vurgulanmıştır. Daha sonra devamla hadisenin anlatıldığı Kur'an pasajlarını dikkatle incelediğimizde, hadisenin efsaneliğini gösterecek tek bir ibare, tek bir kelime bulmanın mümkün olmadığını görmekteyiz. Kıssanın anlatımı bittikten sonra da, kıssanın ibret alınacak yönlerini ortaya koyan İlahi yorum mahiyetindeki ayet-i kerimelerin birinde de açıkça: "De ki; Hak Rabbinizdendir. (Hakkın, doğrunun gelmesi, açıklanması Allah katındandır. Ancak bundan sonra) dileyen inansın, dileyen inkâr etsin..." (18, Kehf: 29). İlahi beyanıyla da Kur'an'ın ve onda anlatılan haberlerin, özellikle surenin başında anlatılan Ashab-ı Kehf kıssasının gerçek bir olay olduğu vurgulanmıştır. Ancak imtihan sırrının gereği inanma veya inkâr etmede insan serbest bırakılmıştır. Devam eden ayetlerde de inanma veya inkâr etmenin de akıllı ve sorumlu bir varlık olarak insan için Cennet ve Cehennem şeklinde bedellerinin de mutlak surette gerçekleşeceğinden bahisle muhataplar uyarılmıştır.

 

İşte Kur'an'da anlatılan yıkılmış, harap olmuş bir kasabaya uğrayan adamın misali, Ashab-ı Kehf'in durumu, Fil Ordusu'nun kuşlarla perişan edilmesi (105, Fil Suresi) ve peygamberler eliyle gösterilen mu'cizeler ve harika olayların hepsi Allah'ın kudretini gösteren, iman ve itikadi konulara delil siyakında anlatılan olaylardır. Hakikat bu iken, kıssalarda anlatılan harika olayların gerçekliğini inkâr etmek Allah (c.c)'ın kudretini inkâr etmek demektir. Diğer taraftan Allah Teala bu tür olayları özellikle ders ve ibret için, delil olsun diye yarattığını da açıkça ifade buyurmaktadır.67

 

Aynı gerçeklere paralel olarak Allah Teala İsa (a.s)'nın babasız dünyaya gelmesi olayı hakkında da "Bu bana kolaydır. O'nu insanlar için bir mu'cize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız" (19, Meryem: 21) ve yine "Allah'ın katında İsa'nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra 'Ol' demekle olmuş olan Âdem’in durumu gibidir. (Bu), Rabbinden gelen gerçektir. Öyle ise şüphecilerden olma." (3, Âl-i İmran: 59-60) buyurmaktadır.

 

Kur'an kıssalarının daha önce de işaret edildiği gibi diğer bir gayesi de zulüm ortamındaki Resulullah ve ashabının, daha sonra Kıyamet'e kadar gelecek bütün Müslümanların kalplerini pekiştirmek, öğüt ve ders vermektir.68

 

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de en son peygamberine, tarih boyunca dalalet içinde olan insanlar tarafından reva görülen sıkıntı ve eziyetler,  kâfirlerin zulmü karşısında peygamber kardeşlerinin asla acze düşmediklerini, onlara karşı tezellül edip boyun eğmediklerini, zaaf gösterip bozguna uğramadıklarını, bilakis bütün peygamberlerin sabredip sonunda galip çıktıklarını hatırlatmaktadır.69 Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'in davasının kökü bütün geçmiş peygamberlere (Aleyhimüsselam) dayanıyordu.

 

Dolayısıyla Kur'an'ın açık ifadeleriyle onların her biri Hz. Peygamber ve bütün ümmet için örnek teşkil etmekte idi.70 En'am suresinde kendisinden önce geçmiş birçok peygamber ismi sayıldıktan sonra yüce Allah en son elçisine şöyle hitap etmektedir:

 

"İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!" (6, En'am: 90). Şimdi düşünelim, tarihte hakikati olmayan peygamberlere uymanın, onların güzel birer örnek olmalarının ne anlamı kalabilir? Tarihi hakikati olmayan peygamberlerin başına gelenlerden gerek Hz. Peygamber (s.a.s) gerekse ona tabi olan mü'minler, Müslümanlar nasıl teselli bulup, şiddet, zulüm ve haksızlıklar karşısında kalpleri yatışacak, onları örnek alacaklardır?

 

O halde açıktır ki, elimizdeki Kur'an gerçeğiyle taban tabana zıt görüşlere ancak ya Kur'an'ı hiç okumayıp, mahiyetini bilmeyenler ya da Kur'an'a düşman olanlar değer verebilir.

 

4- Tarih Felsefesi Açısından Kur'an Kıssalarının Tarihen Gerçek Olaylar Olma Zarureti:

 

Gerçekten Kur'an kıssaları dikkatle ve insafla incelendiğinde, toplumların, milletlerin ayakta kalışı, çöküşü. ve yok oluşu ile ilgili "Sünnetullah"ın (insanlığın fert ve toplumlarıyla ilgili hayatın akışında hakim ve geçerli sosyal kanunların) nüvelerini, ana hatlarıyla esaslarını görmemek mümkün değildir. Kur'an'ın indiriliş gayesi, Kur'an'ın bütünlük çerçevesi de unutulmadan ilmi ve ön yargısız bir tetkik sonucu kıssalarda açıkça bir tarih felsefesinin varlığı görülebilir. Çünkü Kur'an kıssalar üslubuyla bugün elde mevcut muharref Tevrat ve İncillerde olduğu gibi belli bir kavmin, belli bir milletin veya belli şahısların tarihi değil de, adem (a.s)'le başlayıp Asr-ı Saadet'teki olaylara varıncaya kadar birçok milletlerin, toplumların, önemli tarihi şahsiyetlerin, insanlık için ders ve ibret dolu münferit hadiselerin tarihini anlatmaktadır.

 

İşte Kur'an kıssalarında ele alınan konuları genel bir tarih sırasına göre dizerek, sinema şeridi gibi gözümüzün önünden geçirecek olursak; zaman içinde insanlığın tekamül ve değişimine paralel şekil değişikliği hariç (dekor farklılığı) insan nevinin, değişmeyen karakterli insan fertlerini, toplumlarını ve tarihi süreç içinde aynı özün esasta değişmeyen yansımalarını seyretmek mümkündür.

 

Başka bir ifade ile, Kur'an kıssalarına tarih felsefesi nazarıyla bakıldığında fertlerin toplum içindeki konumlarını tayin eden değişmez kanunları, toplumların ve milletlerin ayakta kalış, çöküş ve yok oluşla ilgili İlahi sünnetleri, her devirde toplumlara hakim olan yükseliş, çöküş ve yok oluşa etki eden maddi ve manevi amilleri belli bir sistem çerçevesinde görmek gayet kolaydır.

 

Bugünkü tarih felsefesi ve sosyal ilimlerin ispat ettiği, "Yaşayan fert ve toplum halindeki insanlar arasını birbirine bağlayan sosyal gerçekler, kanunlar adeta yer ve gökteki unsurlar arasını rapteden maddi kanunlar derecesinde kuvvetlidir."71 gerçeğine paralel, Kur'an kıssalarının birtakım tarihi, sosyal kanunların çıkarılmasına imkan vermesi, onların her birinin tarihen yaşanmış olaylar olduğu gerçeğini bize zaruri olarak kabul ve tasdik ettirmektedir.

 

5- Ders ve İbret (Eğitim) Açısından Kur'an Kıssalarının Tarihen Gerçek Olaylar Olma Zarureti:

 

Muhakkak ki, Kur'an kıssalarının vak'aya uygunluğu, herhangi bir hayalin karışmaması gerçeği, muhataplara ders ve ibret açısından, daha genel bir ifadeyle eğitim açısından da etkili bir unsurdur.

 

İrşat, eğitim ve yönlendirme gayesiyle beraber Kur'an kıssalarının tarihi gerçekliğini yok farz etmek açık bir çelişkiyi ve anlamsızlığı sergilemek demektir. Söz konusu açıdan kıssaların tarih gerçeğinden alınmış önemli sahneler, ders ve ibret dolu tarihi kesitler olması gerçeği insan psikolojisiyle de tam bir uyum arz eden bir özelliktir. Çünkü muhatabın, Kur'an kıssalarında zikredilen olaylardaki örnek şahsiyet ve hareketlerden etkilenip taklit edebilmesi, hayatına müspet yönde ışık tutması veya yükseliş, çöküş ve yok oluş çizgisini gösteren toplumların akıbetlerinden müspet veya menfi yönde derslerin çıkartılması için fert veya toplum bazındaki tarihi hadiselerin insanlık hayatında bizzat vuku bulmuş gerçekler olduğuna inanması zaruridir. Gerçekliğinden şüphe edilen bir kıssanın, tarihi olay ve haberin aklı selimi müspet yönde etkilemesi, kötülükten caydırıcı veya örnek şahsiyetlere, tavırlara özendirici rol oynaması insan tabiatı için pek uygun görünmemektedir. En azından etkili bir yol değildir ki, böyle aslı olmayan hikâyemsi, romanvari bir üslubun seçilmesi, Kur'an'ın i'caz ve belagatına, -tarihte her zaman aynı karaktere sahip insan ve bütün devirlerde özde aynı olan evrensel İslam'ın son kitabı Kur'an gerçeğine- tamamen aykırıdır. Çünkü tarihi gerçekliği yok farz edilme durumunda Kur'an kıssaları, okuyan veya dinleyen için ders ve ibret bakımından inandırıcı olmaktan çıkar, eğitim yönünden bir kıymet-i harbiyesi kalmaz. Böylece hayali romanlardaki asılsız olaylar, mübalağalı filmlerdeki gerçek dışı sahneler seviyesine düşmüş olur ki, kuru ve geçici bir zevk ve eğlence vasıtası olmaktan öteye geçemeyen özellikteki bir üslubun, ilahi beyan mu'cizesi olan Kur'an-ı Ke-rim'de yer alması mümkün değildir. Her yönü ile Kur'an gerçeğini  inkâr etmek demektir.72

 

6- Bizzat Sarih Kur'an Ayetleriyle Kıssaların Gerçek Tarihi Hadiseler Olduğunun Açıklanması:

 

İndiriliş gayesi unutulmadan ve Kur'an'ın bütünlük çerçevesi içinde kalmak şartıyla, bu makalenin sınırları içinde yer vermeye çalıştığımız veya makalenin sınırlarını aşacağından burada yer veremediğimiz birçok açılardan bakıldığında, Kur'an kıssalarının tarihen gerçek olaylar olduğu kolaylıkla anlaşılacağı gibi, anlamakta zorlanmaya gerek olmayacak şekilde açık olan birçok ayetler vardır ki, hepsi de kıssaların gerçek tarihi olaylar olduğunu vurgulamaktadırlar.

 

Şayet Kur'an kıssalarının tarihen gerçek olaylar olmadığı farz edilse, az sonra örnek olarak vereceğimiz açık ayetleri, konu ile ilgili Kur'an'da geçen sayısız, yüzlerce hatta binlerce ayeti anlamak müşkilleşecektir. Daha net bir ifade ile bu ayetleri doğru anlamak mümkün olmayacaktır.

 

Mesela, Yusuf (a.s) kıssası sonunda zikredilen:"Andolsun ki, onların (peygamberlerin, geçmiş ümmetlerin, özellikle Yakup (a.s) ve oğullarının, Yusuf (a.s)'un) kıssalarında salim akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an bütünüyle) uydurulan bir söz değildir..." (12, Yusuf: 111) ayeti, Firavun ve ordusunun denizde boğulmasıyla ilgili olan; "Bizi gazaplandırınca, onlara layık oldukları cezayı verdik. Hepsini suda boğduk. Böylece onları sonradan gelecek inkarcılara ibret verici bir geçmiş ve misal kıldık."(43, Zuhruf: 55-56) ayetleri, Âlu İmran süresindeki İsa (a.s) kıssasının sonunda yer alan; "Şüphesiz bu anlatılanlar gerçek kıssalardır" (3, Âlu Imran: 62), Ashab-ı Kehf kıssasının girişinde zikredilen; "(Ey Peygamber!) Onların haberlerini sana gerçek olarak anlatıyoruz." (18, Kehf: 13) ayeti ve Kasas suresinin hemen başında, Musa (a.s) ve Firavun kıssasının anlatılmasına başlanmadan buyurulan; "(Ey Peygamber!) İnanan bir millet (yani öğüt alacak mü'min bir toplum) için sana, Musa ve Firavun olayını doğru olarak (hakkıyla) anlatacağız. "(28, Kasas: 3) ayeti ve benzerleri, kıssaların temsili, uydurma, sembolik anlatım veya sırf edebi sanat örneği olduğu şeklindeki asılsız, vehme, zanna dayalı görüşlerle telifi mümkün müdür?

 

Yine Kur'an-ı Kerim'de, tarih süreci içinde tafsilatlı haberleri unutulan, fakat varlıkları da nesilden nesile aktarılarak hafızalardan silinmeyen geçmiş tarihi kavimler, önemli tarihi olaylar hakkında tafsilatlı bilgiler yer almaktadır ki, Allah Teala bunlar hakkında açıkça Kur'an'daki şekliyle ne Hz. Peygamber (s.a.s)'in, ne de kavminin bildiği, hiçbirinin onların yanında olmadığı, onlarla ilgili gerçek haberleri bilen sadece Allah (c.c) olduğunu önemle hatırlatmaktadır.73

 

Meallerini vereceğimiz gelecek şu iki ayette; "Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah Musa ile de gerçekten konuştu."(40, Mü'min: 78)

 

"(Ey Peygamber!) Andolsun ki, senden önce birçok peygamberler gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık."(4, Nisa: 64) şeklinde.

 

Yine manası gayet açık, konu ile ilgili olarak son derece çarpıcı görülebilecek iki ayet de Yunus suresinde yer almaktadır. Surede önce Nuh (a.s) kıssası daha sonra tafsilatla Musa ve Harun (a.s)'un Firavun ve sülalesine, ileri gelenlerine peygamber olarak gönderilmeleriyle başlayıp, Firavun ve askerlerinin Kızıldeniz'de feci şekilde boğulmalarıyla sonuçlanan tarihi olaylar anlatıldıktan sonra,74 Allah Teala, Resulullah'ın şahsında bütün ümmete şöyle hitap etmektedir:

 

"(Ey Resulüm!) Sana indirdiklerimizde şüpheye düşecek olursan, senden önce kitap okuyanlara (ehl-i kitaba) sor. Andolsun ki sana Rabbinden hak olan gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma. Ve (yine) sakın Allah'ın ayetlerini inkâr edenlerden olma. Sonra hüsrana düşenlerden olursun." (10, Yunus: 94-95) Bunlara benzer daha birçok Kur'an ayetleri de vardır.75

 

Diğer taraftan Kur'an kıssaları bağlamında yer alan ayetlerde, kıssaların anlatım üslubuna dikkat ettiğimizde yüce Allah peygamberler için "Gönderdik", helak edilen kavimlere verilen azap için, yine "Gönderdik" ve "Helak ettik" gibi yüzlerce hatta binlerce açık ifadeler kullanmaktadır ki, hepsi de Allah (c.c)'ın icra ettiği fiili ispat eden haberi sigalardır. Şimdi bütün bunlardan sonra akl-ı selim sahibi herkesin en azından şu soruyu sorma hakkı yok mudur?

 

Kur'an kıssalarının tarihi gerçekliklerini ortaya koyan Kur'an-ı Kerim'deki Allah'ın sözlerine mi inanalım, yoksa zan ve vehme dayalı asılsız iddialara mı? Elbette ki, birazcık iman ve insaf sahibi isek, yine Kur'an'ın; "Söz bakımından Allah'tan başka doğru olan kimdir?"(4, Nisa:87,122). "... Artık Allah'tan ve O'nun delillerinden sonra hangi söze inanacaklar?" (45, Casiye: 6; 7, A'raf: 185) ayetleri mantukunca Kur'an'ın delillerini, Allah'ın sözlerini dinlememiz bizi hakikate götürecektir.76

 

Sonuç:

 

Sonuç olarak diyoruz ki; kesin bir delile dayanmaksızın sadece indî yorumlar veya vehmi düşüncelerle, birçoğu tahrif edilmiş de olsa semavi kitaplarda anlatılmış, tarih kitaplarına geçmiş, bazılarının yeryüzündeki izleri, kalıntıları muhafaza edilmiş, bir kısmı her şeye rağmen nesilden nesile gelerek insanların hafızalarında korunmuş tarihi şahsiyetleri, peygamberleri ve olayları inkar etmenin hiçbir ilmî izahı olamaz. Mesela Kur'an kıssalarına konu olan Hz. Âdem, Nuh, Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, İsa kıssalarına, Firavun, Karun ve İsrailoğulları ile ilgili haberlere, hele hele Hz. Peygamber (s.a.s)'in doğumundan birkaç ay önce meydana gelmiş Fil Olayı'na vs.ye tarihen meydana gelmemiş, aslı olmayan hayali veya temsili kıssalardır demek, tarihi inkar etmek demektir. Böyle bir iddia, aynı zamanda Kur'an'ın; -insanlık tarihinde gerçekten yaşanmadığı halde- insanlığı uyarmak, ders ve ibret vermek için birtakım roller ihdas ettiği, tarih uydurduğu anlamına gelir ki, bu da yüce Allah'ın uydurma olaylarla Kur'an muhataplarını korkutarak kandırmakta olduğu iftirasında bulunmak demektir. Vahiy karşısında her devirde aynı olan bu tür iftiraları bizzat Kur'an birçok ayetleriyle peşinen teşhir etmektedir.

 

* Ank. Üni. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

** Ashab-ı Kehf isimlerini ihtiva eden kitabe, yazılı taş veya maden demektir.

 

DİPNOTLAR

 

45. Bkz. İbn-u Manzur, Lisanu’l-'Arabi'l-Muhit, Dar-u Lisani'l-'Arab, Beyrut (Tarihsiz), I, 690; el-Hatib, el-Kasau'l-Kur'ani, s. 48-49.

46. Bkz. Kehf: 64; Kasas: 11.

47. Bkz. A'raf: 176;Yusuf:3; Kehf: 13. ve diğerleri.

48. "Kıssa" kökünün zikredilen anlamları için bkz. el-Cevheri, III. 1051-1052; Lisanu'l-'Arab, III.101-102; ez-Zebidi, Muhibbu'd-Din, Tacu'l-'Arus,1. baskı, Mısır-H. 1306, KSS maddesi, IV. 431-434,Asım, Ebu'l-Kemal es-Seyyid Ahmed, el-Okyanu-su'l-Basit fi Tercümeti'l-Kamusi'l-Muhit, el-Mat-baatü'l-Osmaniyye, İstanbul H. 1305, II. 1203-1204; el-Ragıb el-İsfehani, ei-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Tahkik: Muhammed Seyyid Geylani, Da-ru'l-Ma'rife, Beyrut (Tarihsiz), s. 404.

49. Müfredat, s. 481; Lisanu'l-'Arab, IH. 561-562;Kamus Tercemesi, I. 102.

50. Bkz. : Hud: 100;Şu'ara: 69; Kasas:3; Taha: 99; Teğabun: 5.

51. Es-Suyuti, Celalu'd-Din Abdurrahman, el-lt-kan fi 'Ulumi'l-Kur'an, 4. baskı, Beyrut-1978, II.167; el-Kasasu'l-Kur'ani, s. 76; Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 174.

52. Kur'an'dan birkaç örnek için bkz. münafıklar hakkında, Bakara: 17-20; Hak'la Batıl'ın, İman ile Küfrün mukayesesi için, Ra'd: 17; İbrahim: 24-26.

53. Bkz. ali-i Imran: 59; Zuhruf: 56, 57, 59; Nur:34; Kehf: 32.

54. Bkz. Dirasat Tarihiyye, 1. 2. 3. ve 4. Ciltleri

55. Muhammed Hayr Ramazan Yusuf, Zülkarneyn el-Kaidü'l-Fatih ve'l-Hakimu's-Salih, Daru'l-Kalem, 1. baskı, Dımeşk-1986, s. I-442.

56. Zahide, 'Atıyye 'Abdu'l-Mu'ti, Ashabu'l-Kehfi ve'r-Rakim, Matbaatu'n-Nasr, Kudüs-1977.

57. Bucaille, Prof. Dr. Maurice, Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, Çev: Doç. Dr. Suat Yıldırım, İstanbul-1985.

58. Bkz. a. g. e., s. 311-354.

59. Bkz. Hud: 25-99.

60. Bkz. Furkan: 37; Ankebut: 15.

61. Bazıları için bkz. Yunus: 94-95; Yusuf: 102; İbrahim: 45; Enbiya: 91; Secde: 26; Sebe': 15-19; Kaf: 36-37 ve diğerleri...

62. Bkz. Dirasat Tarihiyye, I. 239-288; Nakre, s.223-224.

63. Dirasat Tarihiyye, I, 45, 239-262. Yine bkz. K. K. Fecr: 6-8.

64. Bkz. Zemahşeri, Muhammed b. Ömer, Tefsiru'l-Keşşaf, 2. baskı, Kahire-1977, III. 24; Bucaille, Prof. Dr. Maurice, Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim. s. 350 vd; Yıldırım, Doç. Dr. Suat, K. Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Ensar Neşriyat, İstanbul-1983, s. 199; Ediz, Doç. Dr. Celal, Gerçeğe Doğru, Zafer Dergisi Yay. 13. baskı, s. 1-4.

65. Örnek için bkz. Ankebut: 20: Fussilet: 53.

66. Ashab-ı Kehf Kıssası için bkz. Kehf: 9-31,

67. Bkz. misal için, Bakara: 259. Meryem: 21. Hakka: 12. Mü'minun: 44.

68. Bkz. Hud: 120.

69. Dirasat Tarihiyye I. 44; Örnek ayetler için bkz. En'am: 34; Sad: 17; Ahkaf: 35; Kaf: 39; Müzzemmil: 10. v. benzerleri.

70. Bkz. 60. Mümtehine: 4-6.

71. Nazarat, s. 121.

72. Bkz. al-i İmran: 62; A'raf: 176; Yusuf: 111,Kehf: 13; Kasas: 3 ve diğerleri.

73. Bkz. Bu ayetler için; al-i İmran: 44; Hud: 49,100; Yusuf: 102; İbrahim: 9.

74. Bkz. Yunus: 71-93.

75. Bkz. bazılar için Tevbe: 70; İbrahim: 45; Kehf:59; Meryem: 9; Enbiya: 91; Secde: 26; Zuhruf: 6-8, Kaf: 36-37 ve diğerleri.

76. Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Kur'an Kıssaları Üzerine, s. 127-136.

77. Şengül, Dr. İdris, Kur'an Mesajını Ulaştırmada Kıssaların Önemi, 1. Kur'an Sempozyumu Tebliğler, Müzakereler, 1-3 Nisan 1994, Bilgi Vakfı Yay. Ankara-1994, s. 136.

Yeni Ümit Dergisi (41. Sayı Temmuz, Ağustos, Eylül (1998)

Yazar:
İdris Şengül
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 06-05-2010
6,152 kez okundu
Block title
Block content