Buradasınız

Kur'ân Kaynaklı Hoşgörü ve Hürriyet - 2

İslam ve Gayr-i Müslimler

Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız İslam'daki "Din ve vicdan hürriyeti" kaidesinden de şüphesiz İslam'ı insanlara zorla kabul ettirmek yerine Kur'an, davet ve üslup metotlarını, gayet yumuşaklık içinde, delile dayalı ve nasihatle davet şeklinde tesbit etmiştir. İşte "(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.."1 ayet-i kerimesi bu gerçeği ifade etmektedir.2 Kur'an'ın davet prensibi ve üslubu gereğince tarihin her devrinde gayr-i müslimler İslam'a davet edilseler bile İslam dinine girmeleri için zorlanmamışlardır. Davetin meşruiyetine rağmen, İslam'ı kabul etme konusunda zorlama gayr-i meşru sayılmıştır. Bu sebepledir ki, 14 asırdır İslam ülkesinin vatandaşı kabul edilen zimmilere, müste'min denilen yabancılara meşru dairede din, vicdan ve fikir hürriyeti tanınmıştır.3 İslam'ın söz konusu kaidelerinin tabii bir sonucu olarak gerek İslam Hukuku literatüründe gerekse İslam ülkelerinin hukuk sistemlerinde gayr-i müslimlerin hukuku önemli bir yer işgal etmiştir.4

Müslümanlara ait topraklarda yaşayan gayr-i müslim unsurları olan zimmiler veya müste'minler hakkında Hz. Peygamber'in (s.a.s) açık beyanları bulunmaktadır. Mesela bu konuda Hz. Peygamber; "Her kim bir zimmiye zulmeder veya ona taşımaktan aciz olduğu bir yük yüklerse, onun hakkını noksanlaştırır veya gönül rızası olmadan bir şeyini alırsa, ben o kimsenin hasmıyım." 5 veya "Allah, Kıyamet gününde insanlara eziyet edenlere eziyet edecektir."6 buyurarak "himaye hakkı" verilmiş olan gayr-i müslimlere zulmedilmemesini ve kendilerine adil davranılmasını istemiştir. Hz. Peygamber başka bir hadisinde de "Benim zimmetimi koruyunuz."1 diye emrederek yapılan anlaşmalara ve verilen sözlere bağlı kalınmasını şart koşmuştur. Hz. Peygamber, Müslümanları, din farkı gözetmeksizin insanlara iyi davranmaya çağırmış ve onlara zarar vermemelerini şu söz ile ifade etmiştir: "Bir Müslümana veya zimmiye, bile bile zarar veren kimse mel'undur."8

Hz. Peygamber'in gayr-i müslim unsurlara resmen tanıdığı hoşgörü ve tolerans 47 maddeden oluşan Medine Antlaşması (Medine Vesikası) ile tarihe geçmiştir.9 Hz. Peygamber bu antlaşma ile Medine'deki Evs ve Hazrec kabileleriyle, anlaşmaya tabi olan Yahudilerle Müslümanlar arasındaki münasebetleri düzenleyerek, bu kabilelerle, Medine'de bir güç oluşturan Yahudiler arasında hoşgörü ve yardımlaşmayı sağlamak istemiş ve bunda da başarılı olmuştur.10

Hz. Peygamber'in zimmilere karşı göstermiş olduğu hassasiyeti, uygulamadaki bazı aksaklıklar, beşer olarak düşülen hatalar ve bazı suiistimaller hariç kendisinden sonra gelen Ashab, halifeleri ve Müslüman idareciler de göstermişler, bu hususta gayret sarfetmişlerdir. Özellikle 10 sene ve birkaç ay süren hilafeti süresince devam eden fetihlerin tabii bir sonucu olarak ikinci halife Hz. Ömer (r.a) devamlı bir şekilde gayr-i müslimlerin durumuyla ilgilenmiştir. Onun bu konudaki üstün hassasiyetini tarih açıklıkla kaydetmiştir. Hz. Ömer'in gayr-i müslimlerin hukukuna son derece saygılı davrandığını onlara karşı üstün müsamahasını gösteren pek çok örnek kaynaklarda yer almıştır.11 O kadar ki, bu önemli sorun onu vefat ederken de meşgul etmiş ve kendisinden sonraki halifeye zimmiler hakkında hayır tavsiye etmiş, önemli vasiyetlerde bulunmuştur.12 Devrindeki komşuları olan Roma ile İran imparatorluklarında yabancı tebeanın durumu kölelerin durumundan daha kötü idi. Mesela Suriyeli Hıristiyanlar Romalı idarecilerin dindaşları oldukları halde, işledikleri topraklarda mülkiyet hakları yoktu... Yahudilerin durumu ise büsbütün kötüydü. Bunlara tebea bile demek mümkün değildi. Yahudilerin hiçbir hakkı yoktu. Aynı şekilde İran'daki Hıristiyanlar da aynı acıklı durumda idiler.13 Buna karşılık Hz. Ömer ve Müslümanların kendilerine karşı davranışlarından son derece memnun olan gayr-i müslimler, özellikle Suriye bölgesinde Bizans'ın durumunu, askeri hazırlıklarını casuslar vasıtasıyla öğrenip Müslümanlara haber vermişler ve onlarla işbirliği yapmışlardır.14 Hz. Ömer'in hilafeti döneminde zimmiler tam bir din hürriyetine sahip bulunuyorlardı. Bu sebepledir ki, Esbak adlı Hıristiyan kölesine Müslüman olmasını sık sık tavsiye etmesine rağmen köle reddedince Ömer (r.a) Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle ancak "Dinde zorlama yoktur" demekten öteye giden bir tavır sergilememiştir.15

Hz. Ömer zamanında fethedilen bu geniş topraklarda, bugün bile varlıklarını devam ettiren gayr-i müslim unsurlarla, onların mabedleri; Müslümanların başka din mensuplarına ve onların mabedlerine gösterdikleri hürmet ve saygının açık bir delilidir.16

Hz. Ömer zamanında Müslümanların, diğer din mensuplarına karşı gösterdikleri müsamaha ve hoşgörü, o günlere ait çağdaş bir vesika ile doğrulanmaktadır. Mısır fethine şahit olmuş Nikou Piskoposu Jean (M.694'te yaşıyordu), Amr b. el-As hakkında; "o kiliselerden bir şey almadı ve yağma etmedi. Kiliselerin emlakine de el koymadı" demekte, ayrıca Müslümanların, Hıristiyanların işlerine karışmadıklarını ifade etmektedir. Hem o günlerin çağdaşı hem de Hıristiyan bir din adamı olan Jean'ın bu ifadeleri Müslümanların diğer din mensuplarının dini işlerine karışmadıklarını, ayrıca onlara karşı gösterdikleri hoşgörünün ve kendilerine tanıdıkları hayat hakkının en açık belirtisidir.17

Kaynaklarda sayısız benzer örneklerini bulabileceğimiz gibi, Hz. Ömer'in fethettiği İran, Irak, Suriye ve Mısır'da yaşayan insanlara her konuda büyük serbestlik tanıyarak, böylesine savaştan hemen sonra elde edilen büyük başarıları izleyen karar günlerinde bile insanların sömürülmelerinin doğru olmayacağını açık bir şekilde ortaya koyan tavrı, O'nun ulaştığı bu seviye, Orta Çağ dini taassubunun hakim olduğu ve savaş esirlerinin köleleştirildiği bir dönemde çölden çıkan bu anlayış, ancak Kur'an'ın getirdiği ve insanlara telkin ettiği yüce inanç ve ilahi mefkurenin eseri olabilir.18

 

İslam Kılıçla Yayıldı Safsatası

İslam'ın yabancı din mensuplarına karşı gösterdiği bu büyük müsamaha ve yerleştirdiği adalet duygusu sebebiyledir ki, dinlerini bırakıp İslam'a girenlerin sayısı başka hiçbir dine nasip olmayacak derecede çok olmuştur. Buna rağmen İslam'ın kılıç zoruyla yayıldığı iddiası, bu dinin süratle yayılması, Müslümanların sayısının çığ gibi büyümesi karşısında tedirgin olan bazı art niyetli kişilerin, İslam gerçeğini insanlardan saklamak isteyenlerin uydurdukları iftira ve düşmanlıktan başka bir şey değildir. Gerçekten kılıç zoruyla insanları İslam'a sokmak İslam'ın gayesi olsaydı ve 14 asırdır Müslümanlar bunu tatbik etseydi bugün ne Yahudilikten ne de Hıristiyanlık'tan bir eser kalmış olurdu.19

İslam'ın kılıç dini olmadığını tartışmasız gösteren en parlak delil, şüphesiz bizzat Hz. Peygamber (s.a.s)'in on bin kişilik bir orduyla Mekke'yi fethettiği gün; İslam'ın ilk günlerinden başlayarak uzun yıllar İslam'a, onun peygamberine ve Müslümanlara katı düşmanlık yapan, akıl almaz işkenceler reva gören... ve nihayet vatanlarından kovan Mekkeli müşriklere gösterdiği tarihte bir daha eşi bulunmayan tavrıdır. Şayet fetih günü islam Peygamberi isteseydi ve İslam'ın gayesine ve ruhuna ters düşmeseydi, bütün yaptıklarına karşılık Mekkeli müşrikleri kılıçtan geçirip yok edebilirdi,çok acı bir intikam alabilirdi, Fakat böyle bir şey asla yapmamıştır. Hatta o güne kadar İslam'ın en amansız düşmanı ve aynı zamanda Ebu Cehil'den sonra Kureyş'in lideri olan Ebu Süfyan başta olmak üzere hepsini taltif etmiştir. adeta tarihin sayfalarına altın harflerle geçen: "Kim Ebu Süfyan'in evine girerse emniyettedir. Kim kapısını kapatırsa emniyettedir. Kim Mescid-i Haram a girerse emniyettedir." ifadeleriyle onlara eman vermiş, onları affetmiştir. Bu umumi aftan sadece on küsur kadar kişi istisna edilmişti ki, bunların da yarısı daha sonra affedilerek Müslüman olmuşlardır. Sadece yaptıklarından pişman olmayıp af dilemeyen beş altısı ölümle cezalandırılmıştır.20 Çünkü İslamiyet insanların hayatına kıymak, zulmetmek için değil, insanlara hayat vermek, yeryüzündeki fitne ve fesada engel olup adaleti yerleştirmek için insanlığa rahmet olsun diye gönderilmiştir.

Tarihi ve yaşayan bir hakikattir ki, Kur'ani düşüncenin insanlığa sunulmasında veya insanlığın Kur'ani çizgiye davet edilmesinde kaba kuvvete, şiddete kısacası ilkel yöntemlere ihtiyaç yoktur. Çünkü Kur'an'm getirdiği prensipler, yüksek dini ve ahlaki değerler insan fıtratıyla tamamen uygunluk arzetmektedir. Binaenaleyh kibir, inat ve haksız yolla elde edilen çıkarlardan vazgeçememe gibi maddi, sosyal ve psikolojik etkenlerin zorlamasıyla inananları şiddet, kaba kuvvet ve zulüm yollarıyla imandan vazgeçirme, korkutma, inancın yayılmasına engel olma, hakikatleri çarpıtma ve karalama gibi yapay engeller araya girmediği takdirde söz konusu Kur'an'ın yüksek dini ve ahlaki değerleri, akıl ve ilimle çatışmayan prensipleri akl-ı selim sahibi insanların çoğu tarafından rahatlıkla kabul edilip uygulanabilecek gerçeklerdir.

 

İşaret edilen gerçeğin inkar edilemez delili olarak, her devirde farklı peygamberler tarafından insanlığa sunulmak istenen evrensel İslam'ın; hakikat, ahlak ve fazilet yüklü fikirlerine, öğretilerine karşı fikirle, düşünce ile mukabele edemeyen karşı inanç ve düşünce sahiplerinin sergilediği, her türlü alay, aşağılama, şiddet, zulüm...vb. şeyleri mübah sayan son derece ilkel tavırlarını göstermek mümkündür. Ancak diğer taraftan Müslümanlar tarih boyunca hiçbir zaman doğrudan doğruya, İslam'ı yaymak ve insanlığa kabul ettirmek için kılıca, kaba kuvvete başvurmamışlardır. Şayet İslam tarihinde kılıca başvurulmuşsa manevi cihadın yanında maddi cihada, silahlı mücadeleye izin verilmişse bu, karşı cephenin tavırları sonucu ortaya çıkan arızi ve zorunlu bir durum olmuştur. Yoksa Kur'an durup dururken askeri kuvvet hazırlayın, silahlı güç oluşturun ve bu güçle inanmayanları ezip geçin, nefes aldırmayın veya hiçbir sebep yokken onları öldürüp yok edin dememektedir.

Sulh Asıl, Savaş Arızidir

Kur'an'a göre Müslümanların gayr-i müslimlerle olan ilişkilerinde asıl olan sulh halidir, barıştır. Bu konuda İslam'ın eğilimi harp haline değil sulh halinin devamına yöneliktir. Çünkü İslam'a göre bir insan, sadece Müslüman olmadığı ve başka bir dine mensup olduğu için öldürülemez. Müslüman olmayanlarla savaş, ancak onların saldırmaları halinde veya şerri defetmek, İslam'a daveti himaye etmek için meşru kılınmıştır.21 Başka bir deyişle cihad, Müslümanları zulme karşı koruma gayesiyle ortaya çıkmış, din hürriyetini ve sosyal düzeni korumak, tecavüz ve adaletsizliklere mani olmak için geliştirilmiş meşru bir savaştır. Müdafaa, koruma ve mani olma karakterini daima muhafaza etmiştir. Asla saldırganlığa varan bir savaş olarak anlaşılmamıştır.22 Uygulamalardaki bazı aksaklıklar, ferdi içtihat ve davranışlar hariç İslam; düşmana karşı harp halinde bile adaletli ve faziletli olmayı emretmektedir.23

Bizzat Kur'an-ı Kerim'den öğrendiğimize göre Hz. Musa ve kardeşi Harun (a.s)'dan, azgın ve zalim firavunu bile Allah'ın dinine davet ederken yumuşak sözle çağırmaları istenen24, kötülüğe karşı koyarken bile en yüksek ahlakı tavsiye eden25, bir suça karşı ceza verirken kendilerine yapılanın aynısı (yani misli) ile ceza vermeyi caiz görmekle beraber, misilleme bir ceza ile cezalandırmadan sabretmenin kendileri için daha hayırlı olacağını... ve daha bunlar gibi her konuda26 insanlığı başka hiçbir inanç ve düşüncede bulunmayan bir olgunluk ve ahlak seviyesine ulaştırmayı hedefleyen ilahi davet üslubunda kaba kuvvetin, ilkelliğin yeri yoktur.

Bütün bunlara rağmen İslam tarihi sürecinde şayet Müslümanlar kılıç kuşanmışlar veya kullanmışlarsa şüphesiz bu Allah'ın (c.c) bile müdahale etmediği, her insanın ve her toplumun tabii hakkı olan inanma hürriyetini, fikir hürriyetini; inandığı fikir ve düşünceleri ikraha başvurmadan serbestçe açıklama ve yayma hürriyetini kaba kuvvetle, ilkel metotlarla engellemek isteyenlere karşı başvurulan zaruri bir yol olmuştur. Şartların zorlamasıyla meşru kılınan istisnai bir husustur.

En güçlü olduğu dönemlerde bile İslam'ın her türlü inanç ve düşünce sahiplerine tanımış olduğu hürriyet ve toleransı, güç ellerine geçince İslam'a ve Müslümanlara, bırakınız inanç hürriyetini ve müsamahayı, yaşama hakkını bile çok gören ilkellere karşı meşru müdafaa için, ilkel saldırıları ilk etapta caydırmak, mecbur kalındığında da yine belli kaideler çerçevesinde zulmetmeden, haddi aşmadan ve asgari bir zayiatla durdurmak için başvurulan ve alternatifi olmayan bir yol olmuştur.

Tarih, Kur'an'ın öngördüğü çerçevede yapılan savaşlardan daha uğurlu, daha az kan dökülen, daha az can alan; insanlık alemine umumi bir barış, müşterek bir hayır ve saadet getiren başka bir savaş kaydetmemiştir. Meşhur siret müellifi Kadı Muhammed Süleyman el-Mansur'un "Siretü Rahmeten li'l-Alemin" adlı eserindeki istatistiklere göre H. II. yılda başlayıp IX. yıla kadar devam eden bütün gaza, seriyye ve savaşlar sırasında inananlar ve inanmayanlardan ibaret her iki cenahtan ölenlerin sayısı 1018'i geçmemektedir. Halbuki sadece 1914-1918 tarihleri arasında Birinci Dünya Savaşında (farklı istatistiklerle beraber) yirmi bir milyon insan yaralanmış, bunlardan yedi milyonu hayatını kaybetmiştir.27

İşte insanlık tarihinde cahiliye taassubu ve rekabetten, sömürü amacıyla güçlünün zayıfı ezme arzularından doğan sonu gelmeyen savaşların acımasız tahribatını düşünmek gerçekten insanda dehşet, ürperti ve nefret uyandırmaktadır.

Bu tarihi gerçeğe karşılık İslami kaygılarla yapılan savaşlarda gaye; kan dökülmesini önlemek, can ve mal emniyetini sağlamak, dünyada mesut ve müreffeh bir devir açmaktır.28 Bunun içindir ki, İslam'ın insanlık toplumunda hükmettiği devirlerde Müslümanı ve gayr-i müslimiyle bütün insanlık çok şeyler kazanmıştır. Aksine İslam'ın zayıfladığı, Müslümanların gevşediği devirlerde de insanlık çok şey kaybetmiş, zaman zaman dünya insanlığa zindan, bir azap yeri, adeta Cehennem ateşine dönüşmüş, insanlığı hayattan bezdirecek durumlara düşürmüştür.

Tarih boyunca İslam'ın diğer din mensuplarına gösterdiği hoşgörü ve dini serbestiyet gerçeğini birçok batılı ilim adamları da kabul etmektedir. Bunlardan birisi olan S. Arnold bu konuda; "Müslümanların Hıristiyanları yendikten sonra gösterdikleri hoşgörü anılmaya değer örneklerdendir. Bu hoşgörü, sonraki nesillerde de devam etti;. Gerçek olarak söyleyebiliriz ki, bu Hıristiyan kabileleri, daha sonra İslam'a girerken, hür irade ve ihtiyarları ile girmişlerdir. Bugün Müslümanlar arasında yaşayan Hıristiyan kabilelerinin varlığı da bu hoşgörüyü göstermez mi?"29 demektedir.

Fatih'in Sırplara tanıdığı din hürriyeti ile bugün bile İstanbul'daki kiliselerin varlığı bütün icraatında gücünü ve ilhamını Kur'an ve Sünnet'ten alan Fatih'in müsamahasının eseridir.30

İslam'ın yayılmasında zora başvurulmadığı ve vurulamayacağı konusunda M. Fuat Köprülü'nün dikkat çeken görüşleri de şöyledir: "Gerek fertler üzerinde, gerek zümreler ve cemaatler üzerinde, İslamiyeti kabul etmeleri için herhangi bir zorlama hadisesine tesadüf edilemez; çünkü böyle bir şey İslam dinine aykırıdır."

"İslam devletleri ve hükümdarları en kudretli devirlerinde bile, islam olmayanları zorla İslam dinine sokmak ve memleketlerinde başka dinlerden hiçbir eser bırakmamak gibi zulüm hareketlerine hiçbir zaman teşebbüs etmemişlerdir. Yoksa İspanya da Müslümanlara ve Musevilere karşı tatbik edilen "yok etme siyaseti"ni Müslüman devletler de kolaylıkla tatbik edebilirlerdi."

"Orta çağ'da Bizans imparatorluğu' nu asırlarca kana boyayan mezhep mücadeleleri, Engizisyon devrinin vahşi hatıraları, Garp dünyasının korkunç Katolik-Protestan kavgaları, din hürriyeti meselesinde Şark ile Garp arasında bir mukayese yapabilmek için bize yeterli bir fikir verebilir. Protestan memleketleri, Kanuni Süleyman ordularını, kendilerini vicdan hürriyetine kavuşturacak bir kurtarıcı olarak büyük bir ümitle bekliyorlardı."31

Ancak şunu da önemle belirtmek gerekir ki, İslam'ın normal hal olarak kabul ettiği sulhun manası; Müslümanların, çevresine gözünü kapaması, düşmanlarının durumlarıyla ilgilenmemesi demek değildir. Aksine Müslümanlar çok uyanık olacaklar, diğer devletlerin teknik gelişmelerini yakından takip edecekler, her an harp edeceklermiş gibi, düşmanlarına karşı hazırlıklı olacaklar ve gerekli gücü her zaman muhafaza edeceklerdir. Kur'an da bunu emretmektedir.32 Sözkonusu Kur'an ayetinde Allah Te'ala şöyle buyurmaktadır: "(Ey inananlar!) onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla hem Allah'ın düşmanını, hem kendi düşmanınızı, hem de bunlar dışında sizin bilmediğiniz fakat Allah'in bildiği diğer düşmanları korkutursunuz..."33

Görüldüğü gibi müminlerden hazırlamaları istenen kuvvet ve harp tedariki için beslenen atlar caydırıcılık özelliğine sahiptir. Ansızın düşmanların saldırılarına karşılık gafil avlanmamak içindir. Yoksa bu kuvveti istediğiniz şekilde haksızlıkta, zulümde kullanın demek değildir. Tarihte inananlar güç kuvvet sahibi olduklarında da güçlerini asla zulüm ve haksızlıkta kullanmamışlardır. İslam Tarihi bu gerçeğe şehadet etmektedir. Az önce meali verilen ayetin devamındaki ayet34 ve İslam'ın kılıç dini olmadığını tartışmasız gösteren en parlak delil, şüphesiz bizzat Hz. Peygamber (s.a.s)'in on bin kişilik bir orduyla Mekke'yi fethettiği gün; İslam'ın ilk günlerinden başlayarak uzun yıllar İslam'a, onun peygamberine ve Müslümanlara katı düşmanlık yapan, akıl almaz işkenceler reva gören... ve nihayet vatanlarından kovan Mekkeli müşriklere gösterdiği tarihte bir daha eşi bulunmayan tavrıdır.

Kur'an'n bütünlüğü içinde mevcut, konuyla ilgili bütün ayetler de aynı gerçeği ifade etmektedir. Diğer taraftan inkar edilemez bir gerçektir ki; gayr-i müslimlerin, İslam'ın dışındaki inanç ve yaşayış sahibi toplumların elinde olduğu zaman da, bu maddi kuvvet ve harp üstünlüğü; adeta bir zulüm aleti, zayıf toplumları ve milletleri ezmek, yurtlarını işgal edip sömürmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Bu gerçeğe de yine tarih ve özellikle yüzyılımızdaki savaşlar, işgaller; zayıf ülkelere ve özellikle Müslümanlara reva görülen saldırılar şehadet etmektedir.

Başka önemli bir nokta da; İslam hukuk tarihinde örneklerini rahatlıkla bulabileceğimiz gibi İslam, savaş halinde bile İslam dışında bir dinin propagandasını yapan kimseleri öldürmek yerine, onları korumayı emretmektedir. Aynı felsefe ile hangi dinden olursa olsun ibadet yerlerinin de masumiyetini kabul etmekte, onların yıkılmasını, zarar görmesini tasvip etmemektedir.35 Şüphesiz bu görüşün temeli de yine Kur'an'a dayanmaktadır.36

Hoşgörü, ve tolerans dini olan İslam; insanları, gayr-i müslimleri İslam'a girmeye zorlamaması şeklinde özetlenen sadece ilke bazından öteye geçmeyen bir barış konumunda kalmamızı yeterli görmemektedir. Bizi daha da ileriye götürerek, barış konusunda fiili adımlar atarak gayr-i müslimlerin şahsında insanlığa iyilik ve ikramda bulunmamızı istemektedir.37 Bu konudaki ayet-i kerime meali şöyledir: "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever."38

İlahi vahiy bağlarıyla bağlı olduğumuz geçmiş semavi dinler bir tarafa, İslam'a en uzak inançlara sahip müşrik putperestlerle ilişkilerimiz konusunda bile Kur'an'ın bize öğrettiği şu gelecek altın tavsiyelerden daha üstün ve daha değerlisini görmek mümkün müdür? İşte ilgili ayetin meali: "Ve eğer müşriklerden biri, sana sığınmak isterse, ona eman ver ki, Allah'ın kelamını işitsin; sonra da güven içinde bulunacağı yerine kadar onu ulaştır..."39

İslam özündeki iyilik ve ikramda bulunma, kendisine sığınanlara eman verip emniyette hissedeceği yere kadar ulaştırma gibi hasletlerinden dolayı başka ülkelerde zulme uğrayanlara bile kucak açmıştır. İslam tarihi tetkik edildiğinde ırk, din, siyaset vb. nedenlerle zulme uğrayanlar İslam toprağında, Müslüman ülkelerde daima sığınacak yer bulmuşlardır. Bu gerçeğe en bariz örnek 15. yüzyılda İspanya Kralı Ferdinand'ın Yahudileri toptan yok etmeye başlaması üzerine II. Beyazıd'ın, onu kınayıp Yahudileri Türkiye'ye getirerek kurtarması olayıdır.40

Görülüyor ki, İslam ve Müslümanlar aleyhine sürüp gelen klasik iddiaların aksine yukarıda zikredilen ayet meallerinden de açıkça anlaşılacağı üzere Kur'an, Müslümanlarla din konusunda savaşmayan, ülkelerinden çıkarmayan kimselere iyilikte bulunmayı, adaletli davranmayı yasaklamamaktadır. Müşrik de olsa Müslümanlara sığınmak isteyenlere eman verip emniyetini sağlayarak, hakka irşad edilmelerini istemektedir. Hatta bu kadarını da yeterli bulmayıp, daha da ileri giderek, şayet yolculuk halinde iseler her türlü tehlikelerden korunacakları yere ulaşıncaya kadar onların himaye ve gözetimlerini Müslümanların üstlenmesini emretmektedir.

Sonra, İslam ülkelerindeki gayr-i müslimlerin inançlarını, örf ve adetlerini yaşama hürriyetini, kendilerini, mallarını ve namuslarını korumayı üstlenmekle yetinmeyip daha da ileriye giderek onlara genel hukuktan Müslümanlara verdiği ölçüde, himaye ile beraber hürriyeti, şefkatle beraber adaleti veren "Bizim lehimize olan onların da lehinedir. Bizim aleyhimize olan onların da aleyhinedir." ifadesinde özetlenen İslami kaideden daha adaletli, daha merhametli, ümmetin birliği ve dayanışmasına daha hırslı olan başka bir kaide gösterilebilir mi?41

Yine meallerini vereceğimiz ayetlerden açıkça anlaşılacağı gibi, Kur'ani davetten daha geniş ufuklu, daha hoşgörülü, iyilikte daha ileri, devletler arasında barış içinde yaşama ve uluslar arası barışı gerçekleştirmeye daha fazla önem veren başka bir davet olamaz. Çünkü Kur'an-ı Kerim: "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş..."42 ve "Eğer onlar, sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size, onlara saldırmak için bir yol vermemiştir... "43 ayetleriyle barışa karşı barış ilkesini kabul etmekle beraber, Müslümanların gayr-i müslimlerle olan ilişkilerinin bu düzeyde kalmasını yeterli bulmamakta, daha önce mealini verdiğimiz Mümtehine suresi 8. ayetle Müslümanlara, gayr-i müslimlere karşı merhametli, iyiliksever ve adaletli olmalarını tavsiye etmektedir.44

Bütün bunlar gösteriyor ki, Muhammed Ebu Zehra'nın ifadesiyle; Müslümanların gayr-i müslimlerle olan ilişkilerinde İslam; insanların hayatına, fikir ve inanç hürriyetlerine, insanları doğru yola çağırmaya engel olma gibi durumlar söz konusu olmadığı sürece sulh halinde yaşamayı esas kabul etmektedir.45

Sonuç Yerine

Hulasa İslam; her millet, mezhep ve görüşe mensup olanlara; adaleti yerleştirmek, emniyet ve asayişi yaygınlaştırmak, insan kanı akıtılmasına, şeref ve namusun çiğnenmesine engel olmak uğruna yardımlaşma yolunda barış elini uzatmaktan bir an bile geri durmaz. Şartlar da gerektirse en ufak bir zulme razı olmaz.46 Çünkü Kur'an-ı Kerim, insanlığı, fıtratına uygun en doğru bir yola hidayet etmek, yeryüzünde adaleti tesis edip her türlü zulüm ve haksızlıkları, ahlaksızlıkları, insana yakışmayan her türlü hareketi ortadan kaldırmak, insanlığı karanlıklardan nura çıkarmak için gönderilmiştir.47

Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hudeybiye günü söylediği şu söz İslam'ın ne derece hoşgörü, müsamaha ve barışa önem veren bir din olduğunu perçinlemektedir. O şöyle buyurmuşlardır: "Allah'a yemin olsun ki, Kureyş kabilesi beni; akrabaların gözetildiği, şeref ve namus gibi değerlerin korunduğu bir teklife ne zaman çağırmışlarsa o teklifi kabul etmişimdir.''48 Zira O, yeryüzünde mekarim-i ahlakı tamamlasın, alemlere rahmet, insanlığa en güzel en ideal bir model olsun diye en son gönderilen yüce bir peygamberdir. O'nun ahlakı ile ilgili olarak sahabilerden birisinin sorduğu soru üzerine Hz. aişe Validemizin (r.anha) "O'nun ahlakı Kur'an'dı"49 şeklindeki cevabından da açıkça anlaşıldığı gibi O, hal ve tavırları, bütün güzel hasletleri ve özellikle hoşgörü, tolerans ve müsamahada insan için mümkün olan en yüksek ahlak çizgisini gösterebilmiş, hayatı Kur'an'ın canlı bir yansıması olduğu tarih tarafından tescil edilmiş eşsiz bir Resul'dür. İnsanlığın hidayet ve saadeti için rahmeti sonsuz Yüce Allah tarafından açılmış olan peygamberlik yolunu en ideal ve en olgun bir noktada tamamlayan şerefli bir Peygamber'dir.

Şüphesiz bu en son, en ideal Peygamber'in (s.a.s) en üstün ve en ideal şahsiyetinin ve 14 asırdır tarihe adlarını, çizgilerini şerefle yazdırmış, O'na tabi olan şanlı, şerefli ve hakiki müminlerin arkasında vahiy vardır, Kur'an vardır. Hatta ve hatta O'nun ve O'na tabi olan al, ashab ve ümmetinin arkasında varlık alemini yaratan, dolayısıyla bütün varlıkların hakiki terbiyecisi, alemdeki her türlü güzelliğin hakiki sahibi yüce Allah vardır.

*Doç. Dr., A.Ü. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi

Dipnotlar

1) 16/Nahl:125.

2) Bkz.ed-Din,s.191.

3) Bkz.Armağan, a.g.e.s.104-136; Akgündüz, a.g.e.s.57 vd; Demir,a.g.m.s.20-22.

4) Bu konuda tafsilatlı bilgi için bkz.İmam Ebu Yusuf.Ya'kub b.İbrahim,Kitabu'l-Harac, el-Matbaatu's-Selefiyye, 6.baskı, Kahire-1397 H, s.25-45,51-82; el-Maverdi, el-Ahkamu's-Sultaniyye, 1.baskı, Kuveyt-1989, s.168-170; Şibli Numani, 2/209-232; Fayda, Prof.Dr.Mustafa, Hz.Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler,MÜİF Yay. ist-1989, s.7-177; Çalışkan, Dr.İbrahim, İslam Ceza Hukukunda Gayr-i Müslimlerin Statüsü, Ank 1986, (Basılmamış Doktora Tezi), s.48-82; Armağan, s.64-65; Akgündüz,s.37-88.

5) Fayda, a.g.e.s.165.

6) A.e.a.y.

7) el-Maverdi, s.182; Fayda, a.y.

8) Fayda.a.e.a.y.

9) Bkz. İbnu Hişam, 2/119; el-Vesaiku's-Siyasiyye, s.57-64; islam Peygamberi, 1/220-228; Çalışkan, s.58.

10) Çalışkan,s.58.

11) Daha geniş bilgi için bkz..Kitabu'l-Harac, s.25-45,51-82; Şibli Numani,2/209-232; Fayda, s.165-181.

12) Fayda, s. 166.

13) Şibli Numani,2/209.

14) Fayda, a.g.e.a.y.

15) Bkz.Şibli Numani, 2/216-218; Ateş,a.g.e.1/455; Ayrıca bkz.Buhari, İman:17, Zekat:1, Cihad:95; Tirmizi, İman:1,2.

16) Fayda,s.171.

17) Bkz.a.e.a.y.

18) Bu konuda geniş açıklamalar için bkz.Fayda, s.26-40.

19) Bkz.Koçyiğit, Cerrahoğlu, 1/508-509.

20) Mekke'nin fethi ve o günün olayları konusunda bkz. İbnu Hişam, es-Siretu'n-Nebeviyye, Dar-u İhyai't-Turasi'l-'Arabi, Beyrut(tarihsiz), 4/39-80; el-Ahkamu's-Sultaniyye, s.168-170; İbnu'l-Esir, el-Kamil fi't-Tarih, Daru'l-Kitabi'l-'Arabi, ö.baskı, Beyrut-1986, 2/161-173; Doğuştan Günümüze Büyük islam Tarihi, Çağ Yay, İst-1986,1/510-522.

21) Bkz.Çalışkan, s.24-27.

22) Çalışkan, s.28.

23) 5/Maide:2.

24) 20/Taha:43-44.

25) 23/Mu'minun:96.

26) 16/Nahl:126.

27) en-Nedvi, Ebu'l-Hasen Ali el-Haseni, Maza Hasire'l-Alemu Bi'nhitati'l-Müslimin? Mektebetu's-Sunne, Arapça yeni baskı, 1990-Kahire, s.290-291.

28) en-Nedvi, a.g.e.s.291-292; İslamda Cihad konusunda daha geniş bilgi için bkz.el-Ahkamu's-Sultaniyye, s.47-48; Seyyid Kutub, Haze'd-Din, Daru'ş-Şuruk, 14.baskı,Kahire-1992, s.91-95; Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, s.55-69, 112-113; Koçyiğit-Cerrahoğlu, 1/359,512; Kur'an-ı Kerim'den Öğütler, s.156-157,201-205; Çalışkan, s.21-30; Şerif, Prof.Dr.İbrahim, Min Hedyi'l-Kur'ani'l-Kerim fi Alakati'l-Müslimin bi Ğayrihim, Daru's-Sekafeti'l-'Arabiyye, 1992-Kahire, s.70-130.

29) Şahin, a.g.m.s.32.

30) Bkz.Akgündüz,s.61 vd.

31) Bkz. Çalışkan, s.32.

32) A.g.e.s.32-33.

33) 8/Enfal:60.

34) 8/Enfal:61., "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, ona sen de yanaş ve Allah'a dayan; O, hakkıyla işitendir; hakkıyla bilendir."

35) Çalışkan, s.31.

36) 22/Hac:40.

37) ed-Din,s.191.

38) 60/Mumtehine:8.

39) 9/Tevbe:6.

40) Bkz. Şahin, a.g.m.s.33.

41) Bkz. ed-Din, s.191-192; Draz, Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, s.66;Çalışkan, s.58.

42) 8/Enfal: 61.

43) 4/Nisa:90.

44) ed-Din, s. 192.

45) Bkz. Çalışkan, s.21.

46) ed-Din, s. 192.

47) Bkz.14/İbrahim:1,5; 17/İsra':9; 30/Rum: 30; 57/Hadid: 25,57;65/Talak:11 vb. ayetler.

48) ed-Din s. 192

49) et-Taberi, Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerir,(V.H.310), Cami'u'l-Beyan an Te'vil-i ayi'l-Kur'an, Daru'l-Fikr, Beyrut-1988, 19/18.

Yeni Ümit Dergisi 47. Sayı Ocak, Şubat, Mart (2000)

Yazar:
İdris Şengül
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 21-05-2010
3,440 kez okundu
Block title
Block content