Kur'an insanların konuşmaları benziyor. Eğer Allah'ın sözü olsa O'na yakışır tarzda her yönüyle mükemmel olurdu. Allah'ın eserleri nasıl insanların eserlerine benzemiyorsa, O'nun sözleri de insanların sözlerine benzememeli ..?

Esas itibarıyla Allah'ın sözü elbette ki insanların konuşmasına benzeyecek değildir. Bir defa, biz konuşurken Allah'ın verdiği dili, dudağı, dişlerimizi, ses tellerimizi ve ciğerlerimizi kullanırız. Bu sırada beynimiz, sırlarını hâlâ çözemediğimiz bir mekanizma ile, bu organlarımız ve düşüncelerimiz arasındaki işbirliğini sağlar. Sonra, yine Allah'ın yarattığı havaya, O'nun izniyle ve O'nun bize öğrettiği gibi, kelimeleri ve cümleleri birer enerji paketi halinde yükler, dinleyen kulaklara göndeririz. Her birimiz için özel bir stereofonik stüdyo olarak düzenlenmiş kulaklarımız bu sesleri toplar, beyne gönderir, beyinde mesaj çözülür ve işittiğimiz sözün anlamını, bilgimiz ölçüsünde kavrarız.

İşte biz, konuşmak için de, dinlemek için de belli organlara ve malzemeye ihtiyaç duyarız. Üstelik konuşmamızın da, dinlememizin de belli sınırları vardır. Bildiğimiz kadar ve dilimizin döndüğü kadar konuşuruz. Sesimizi, ses tellerimizin müsaadesi oranında kullanırız. Kulaklarımız belirli bir düzeyin altındaki ve üstündeki sesleri işitemez. İşittiğimiz seslerden ise, bilgi ve kavrayışımız ölçüsünde anlam çıkarırız.

Konuşmayı bize öğreten Allah elbette ki konuşur. İşitme yeteneğini bize veren Allah elbette ki işitir. Fakat O'nun konuşması da, işitmesi de bizimkine benzemez. Benzeseydi, bizim muhtaç olduğumuz şeylere O da muhtaç olurdu. Hâlbuki bizim muhtaç olduğumuz şeylerin hepsini yaratan O'dur. Yaratan, yarattığına muhtaç mı olur?

Allah sözü ile insan konuşmasını bu şekilde kesin çizgilerle birbirinden ayırdıktan sonra, kendimizi bir soru karşısında buluruz:

Konuşmak ve işitmek için pek çok şeye muhtaç olan biz, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah'ın sözünü nasıl işitir, nasıl anlarız?

Biz ne kadar istesek, bize verilen yeteneklerin dışına çıkamayız. Gözümüz ışığı görür; fakat yapısı ışıktan hiç de farklı olmayan radyo dalgalarını göremez. Işığa karşı da gözümüzün belli bir tahammül sınırı vardır. Bu sınırı zorlamak, dünyada ebediyen gözden mahrum kalmak anlamına gelebilir: gündüzün ortasında uzun süre güneşe bakmak gibi!

Öyleyse Allah'ın sözüne muhatap olabilmek için iki yol vardır: Ya Allah bize, kendi sözlerini işitecek bir yetenek bağışlar; ya da kendi sözlerini bizim dinleyip anlayabileceğimiz şekilde söyler.

Birinci yol, Kur'ân'ın kendisinden öğrendiğimize göre, Hz. Mûsâ'ya verilmiş bir mucize olarak son derece istisnaî bir durum teşkil etmektedir. İnsanlık âleminde herkes bir Mûsâ olamayacağına göre, bütün bir insanlığı Allah'ın sözlerinden yoksun bırakmamak için ikinci yol tercih edilecektir. Nitekim öyle olmuş ve Kur'ân bizim okuyup anlayabileceğimiz, dünya ve âhiret hayatımızın her aşamasında kendimize rehber edinebileceğimiz, birbirimize anlatıp öğretebileceğimiz bir kitap olarak bize gönderilmiştir. Eğer insanların konuştuğu şekilde gönderilmeseydi Kur'ân'ı nasıl işitirdik? İşitsek bile nasıl tekrarlar, nasıl okurduk? Okuyamayınca ondan nasıl yararlanırdık? Yararlanamayınca gönderilmesinin ne hikmeti kalırdı?

Nasıl ki Peygamberimiz (a.s.m.), mucizelerinden ve peygamberliğe özgü hallerinden başka, davranışlarında, hal ve tavırlarında insan seviyesinde kalıp, insan gibi kâinatta geçerli olan İlâhî kanunlara uymuş, O da soğuk çekmiş, acı duymuş vs... Her bir hal ve tavrında harikulâde bir vaziyet verilmemiş tâ ki ümmetine her hareketiyle imam olsun, davranışlarıyla rehber olsun, tüm hareketleriyle ders versin. Eğer her davranışı harika olsaydı, bizzat her bakımdan imam, önder ve rehber olamazdı, bütün halleriyle âlemlere rahmet olamazdı.

Aynen öyle de, Kur'ân-ı Hakîm, tüm akıl sahiplerine imamdır. Cinlerden ve insanlardan olan tüm inananlara rehberdir. Asırları nurlandıran büyük insanların hepsi, dersini O'ndan almışlardır. Öyleyse, insanların konuşmaları ve anlayacağı tarzda olması hikmetin gereğidir. Çünkü, cin ve ins ibadetini, duasını, insani ilişkilerini, kanunlarını, kainattaki sırları ondan öğreniyor ve herkes onu kendisine ana kaynak yapıyor. Öyleyse, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın Sina Dağında işittiği Allah'ın sözleri tarzında olsaydı, insan bunu dinlemeye ve işitmeye tahammül edemez ve anlayamadığı için kendine kaynak ve rehber edemezdi. Çünkü Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi peygamberlerin en büyüklerinden biri bile ancak birkaç sözü işitmeye tahammül etmiştir.

Bu soruları şeytan kumandasında soranların veya nefsimize sorduran şeytanın yapmak istediği bir benzerliği 'ayniyet' şeklinde göstermek suretiyle insanı yanıltmak ister. Daha doğrusu, psikolojide 'paraloji' olarak bilinen sakat bir mantık yürütmeye başvurur. 'Masa dört ayaklıdır; kedi de dört ayaklıdır; öyleyse ikisi birbirinin aynıdır' diyen hasta gibi, Şeytan da 'İnsanlar kelime ve cümleler kurarak konuşur; Kur'ân da kelimeler ve cümlelerle yazılmıştır. Öyleyse Kur'ân, insan sözüdür.' şeklindeki bir mantık yürütme ile insanı şaşırtmaya çalışır. Halbuki her dört ayaklı şey kedi olmadığı gibi, kelime ve cümleler aracılığıyla meram ifade etmek de sadece insana has bir özellik değildir. Şeytanın bizzat kendisi, insan sözüne benzeyen pek çok zırvalar uydurarak Allah sözü diye Müseylime'ye yutturmuştur! Âlemlerin Rabbi ise, bize öğrettiği kelime ve cümlelerle beyanların en güzelini indirmeye herkesten ziyade lâyık ve kadirdir.

[i>Yazarın Zafer Yayınları'ndan çıkan "Şeytanla Münazara" isimli eserinden alınmıştır.[/i>

Yazar:
Ümit Şimşek
Kategorisi:
Soru ve Cevaplar
Gönderi tarihi: 03-09-2008
4,631 kez okundu
Bu Kategorideki Diğer Yazılar
  1. "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?
  2. Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?
  3. Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?
  4. “(Kurtuluş) ne sizin kuruntularınıza, ne de Ehl-i kitab’ın kuruntularına göre olacaktır” (Nisa 123) ayetinde geçen “siz” den maksat Müslümanlar mıdır?
  5. "Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların başındadırlar. Doğruluk makamında güçlü bir hükümdarın katındadırlar" (Kamer 54; 54-55) Ayetlerin manasını açıklar mısınız?
  6. Namaz kaç vakittir? Nur Suresi 58. ayette namazın üç vakit olduğu ifade edilmiyor mu? "Ey inananlar, emriniz altında çalışanlar ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar üç kez izin almalıdırlar: Sabah namazından önce, öğle vaktinde dinlenmek için..."
  7. “Biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız." (Taha, 97) ayetine göre, Altın buzağının eriyip yok olması ve küllerinin denize savrulması mümkün müdür?
  8. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bir ksımının günümüzde uygulanamayacağı söylenmektedir. Bu konuda nasıl düşünmeliyiz?
  9. Nisa 142. ayette münafıkların "Allah'ı pek az andıkları" belirtilmektedir. Bu ifade ile kastedilen mana nedir, Allah'ı anmak nasıl olmalıdır?
  10. Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?
Block title
Block content