Buradasınız

Kur'ân-ı Kerîm'in Mu'cizevî Korunması

Huzurunda iki büklüm bizi kendisine ubûdiyetle şereflendiren; ulvî, ilâhî hitabına muhatap olma mertebesine/ehliyetine yükselten Yüce Allah'a hamd, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, O'nun mübarek aile efradına ve güzide sahabesine salât ü selâm olsun.

Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerîm'i diğer semavî kitaplardan ayıran ve üstün kılan hususiyetler pek çoktur ve çeşitlidir. Ancak ben bu mübarek toplantıda O'nun iki önemli özelliğine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Zira bu iki husus, mu'cize oluşunun en bariz yönlerindendir ve başka hiçbir semavî kitap bu konuda onun eriştiği zirveye erişememiştir.

Bu iki önemli özellikten birisi hepimizin malumu olan şu husustur; Kur'ân-ı Kerîm Peygamber Efendimiz'in mübarek dudaklarından çıktıktan sonra, birbirine sımsıkı bağlı halkalar gibi son derece titiz ve dikkatli bir şekilde hem yazılmış/kitabîleştirilmiş, hem de şifahî olarak sağlam-kusursuz; yazılı-sözlü, kitabî-şifahî zaptetme metotları aynı anda, yan yana tam bir uyum ve ittifak hâlinde işletilmiş ve böylece günümüze kadar ulaşmıştır. Öyle ki biz yaşanan bu uzun süreçte, bu upuzun nakil zincirinde, şüphenin girebileceği en küçük bir boşluğun, bir gediğin veya her hangi bir kayıp halkanın olmadığını müşahede ediyoruz. Bu yüce ilâhî kitap, bulutsuz, berrak masmavi bir semada ışıl ışıl parlayan bir muhteşem güneş gibi yolumuzu aydınlatıyor, bizlere yol gösteriyor. Bu güneş o kadar güçlü ve parlak ki, ışığının bize ulaşmasını engelleyecek ne bir bulut parçası, ne bir fırtına ne de bir sis perdesi var karşısında.

Burada elbette, Kur'ân-ı Kerîm'in, Peygamber Efen-dimiz'in mübarek emir ve gözetimiyle vahiy kâtipleri tarafından birinci merhalede yazıya geçirilmesinden genişçe bahsetmeye vakit olmadığından hatırlatıp geçmekle yetiniyorum. Keza Hz. Ebû Bekir'in emriyle Hz. Zeyd b. Sâbit'in Kur'ân'ı ilk defa iki kapak arasında bir kitap şeklinde cemettiği ikinci yazım merhalesini de hatırlayalım. Üçüncü yazım merhalesi ise, Hz. Osman'ın emri ve himayesiyle, Sahabenin en önemli büyük kurra ve hafızlarından oluşan dört kişilik bir komisyon tarafından gerçekleşti. Bu komisyonda Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Zübeyr, Said b. el-Âs, Abdurrahman b. Hâris b. Hişam yer alıyordu. Komisyon Hz. Zeyd b. Sâbit'in başkanlığında ve onun Kur'ân nüshasını esas alarak Kur'ân'ı yedi nüsha olarak çoğalttılar. Bu çalışmada Zeyd b. Sâbit vahiy kâtiplerinin o güne kadar Peygamber Efendimiz'in hane-i saadetlerinde yazdıklarını esas almasının yanında, Kur'ân hafızlarından iki hafızın da o yazılı metnin doğruluğuna semaî olarak şahitlik etmesini şart koştu. Hz. Osman bu yedi nüshayı o gün İslâm dünyasının en önemli merkezleri olan Kûfe, Basra, Şam, Yemen, Mekke ve Bahreyn'e gönderdi. Hz. Ebû Bekir döneminde Zeyd b. Sâbit'in yazdığı ana nüshayı/ana mushafı ise Medine'de yanında tuttu.

Bu mübarek semavî kitabın, tarih denen bu harika zaman tünelinden, çağları aşarak, büyük bir ihtimam ve korunma ile günümüze kadar gelmesi muhteşem bir hâdisedir. Çeşitli zamanlarda sûiniyetli bazı çevreler, ona zarar vermek, kelimelerini değiştirmek, âyetlerini tahrif etmek için pek çok girişimde bulundular ise de hiçbir zaman başarılı olamadılar. Bu mu'cizevî korunmanın tek bir izahı olabilir ki, o da Kur'ân-ı Kerîm'in çağları aşan şu âyet-i kerimeleridir: "Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur'ân'ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz'iz Biz" (Hicr sûresi, 15/9); "O, eşsiz ve pek kıymetli bir kitaptır. Öyle bir kitaptır ki bâtıl ona ne önünden, ne ardından, hiçbir taraftan yol bulamaz. O, hakîm ve hamîd olan Allah tarafından indirilmiştir." (Fussilet sûresi, 41/41-42)

İkinci önemli özellik Kur'ân'ın her tarafında göze çarpan ulûhiyete ait, rubûbiyete ait celâlî tecellîlerdir ki, bu özellik Kur'ân'ın mu'cize oluşunun en bariz hususiyetlerinden birisini teşkil etmektedir. Onun bu hususiyetini, âyetlerindeki celâli, Arapça'yı derinlemesine bilmeyen normal insanlar bile hisseder; hatta Arap olmayan, Arapça bilmeyen, ruhunda taşıdığı derin ve samimi imanından başka sermayesi olmayan pek çok insan Kur'ân'ın bu yönünü gönlünde duyar, hisseder.

Ulûhiyetin, rubûbiyetin Kur'ân'daki celâlî tecellîsinden kastımız, O'nun beşerî her türlü sıfattan ve özellikten uzak oluşudur. Nitekim okuduğumuz veya dinlediğimiz Kur'ân âyetlerini dikkatlice düşünüp tetkik ettiğimizde, onları ulûhiyetin ulvî sıfatlarını ve rubûbiyetin muhteşem heybet ve celâlini yansıtan birer parlak ayna görürüz. Âyetlere hangi yönden bakarsak bakalım, onlarda bambaşka bir aşkınlık görürüz. İnsanların konuşma üslûplarında müşahede ettiğimiz ve beşerî eksiklikleri, zaaf ve ihtiyaçları ele veren üslûptan eser görmeyiz. Onda her zaman bir aşkınlık söz konusudur.

Bilindiği üzere sözler, konuşanın karakter ve ihtiyaçlarını yansıtan aynalarıdır. Öyle ki yazılı olsun sözlü olsun, söz gibi insanın iç dünyasını ele veren ve karakter haritasını ortaya çıkaran daha parlak bir ayna yoktur.

Bu açıdan bir yazarın bir başka yazarın üslûbunu taklit etmesi çok zordur. Meselâ pek çok insan el-Cahız'ın üslûbunu taklit etmek istedi; ama bunu başaramadı. Çünkü üslûp, ifadeleri, sadece belli söz kalıplarına dökerek seslendirmek değildir. Üslûp her şeyden önce söz sahibinin iç dünyasını yansıtan saf berrak bir aynadır. Bir insan başka birini belki, şekil bakımından ifade kalıplarıyla taklit edebilir; ancak iç dünyasıyla, psikolojik özellikleriyle ve karakter yapısıyla hiçbir zaman taklit edemez.

Mesele, insanî boyutta bu kadar vâzıh olunca, elbette evleviyetle, kesin olarak söyleyebiliriz ki; bir insanın beşerî ve insanî özelliklerinden sıyrılarak, sadece şe'n-i rubûbiyete has, beşerin zaaflarından fersah fersah uzak, yalnızca Zât-ı ulûhiyete ait olan evsafı, kendi evsafıymış gibi lanse edip söz söylemesi, hem de ulûhiyetin bütün mehâbet, azamet ve celâlini net, güçlü ve muhteşem bir üslûpla ifade etmesi mümkün değildir.

Şüphesiz bu imkânsızdır. Çünkü beşerî tabiat, insanî karakter, her zaman, hayatının her döneminde insanın bir parçasıdır ve ondan hiçbir zaman ayrılamaz. Halbuki Kur'ân beşeriyetin, insanî her türlü zaafın ve beşerî her türlü ihtiyacın üstündedir. O öyle muhteşem bir söz mecmuasıdır ki, onun her yanında yaratma, var etme, öldürme, diriltme, hükümranlık ve kuşatıcılık gibi ulûhiyete ait hususiyetleri görmek mümkündür. Bundan ötürüdür ki, o bir ışık gibi dile, lisana ait bütün farklılıkları aşar, bütün perdeleri deler ve böylece okuyucusunun ve dinleyicisinin ruhuna girer.

Rubûbiyet semalarından nazil olan şu âyetleri misal olarak dikkatlerinize arz etmek isterim. Bu âyetleri okurken her birimiz kendi kendine şu şoruyu sormalı: Bu muhteşem âyetleri bir insanın söylemesi, bu ifadelerin beşer karihasından çıkması mümkün mü?

"Senin Rabb'ine yemin olsun ki, Biz onları da, şeytanları da diriltip huzurumuza toplayacağız, sonra da cehennemin çevresinde dizüstü çökmüş vaziyette oraya getireceğiz. Sonra da her topluluktan, Rahmân'a isyan etmede aşırılık edenleri çekip ayıracağız. Sonra o cehennemi boylamaya daha çok müstahak olanları elbette Biz pek iyi biliriz. Sizden hiç kimse yoktur ki, cehenneme varmasın. Bu Rabb'inin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra Allah'ı sayıp günahlardan sakınanları kurtararak zalimleri dizüstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız." (Meryem Sûresi, 19/68-72)

"Muhakkak ki Ben'im gerçek İlâh. Benden başka yoktur ilâh. O hâlde sen de yalnız Bana ibadet et! Beni anmak için namaz eda et!" (Tâhâ Sûresi, 20/14)

"Az kalsın, seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi uydurup, Bize mâl etmen için akılları sıra kandıracak ve ancak o takdirde seni dost edineceklerdi." (İsrâ Sûresi, 17/73)

"Kullarıma haber ver ki (günahları örten) gafur, (ihsanı bol olan) rahîm Ben'im. Bununla beraber azabım da elîm mi elîm!" (Hicr Sûresi, 15/49-50)

"Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım. Onlardan nafaka istemiyorum, Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teâlâ'dır." (Zâriyât Sûresi, 51/56-58)

"Muhakkak ki hayatı veren de, hayatı alıp öldüren de Biziz. Evet, herkes Bizim huzurumuza dönecektir. Yerin yarılıp kendilerinin büyük bir hızla mahşer meydanına koşacakları gün, mutlaka gelecektir. Bu diriltip mahşerde toplama Bize göre çok kolaydır. Biz onların aykırı iddialarını pek iyi biliyoruz; ama sen onları kuvvet kullanarak imana getirecek bir zorba değilsin. Sen sadece uyaran bir elçisin. Senin yapacağın iş, sadece tehdidimden endişe edecek kimseleri Kur'ân ile irşad etmektir." (Kâf Sûresi, 50/43-45)

Yukarıda zikrettiğimiz ve bunlara benzer âyetleri düşünüp, bu âyetlerde parlayan rubûbiyetin celâlî tecellîlerini ve ilâhî kudreti anlayıp kendimize şöyle bir soru soralım: Bu kitap insanlardan birinin uydurabileceği, bir benzerini getirebileceği, sahtesini ortaya koyabileceği bir kitap olabilir mi?

Fıtrat yalan söylemez. İsterse zalim, ilâhlık iddia eden firavunlardan biri gelsin, rubûbiyet semalarından nazil olan, dinleyenlerin veya okuyanların gönüllerini hükümranlık ve celâl hisleriyle dolduran bu kelâmı ifade etmek istese de çenesini boşuna yormuş olacaktır. Ne kadar gayret etse de, bir kısmı diğerini açan, izah isteyen sözler söyleyecek, mutlaka içerisinde benzeme çabası olacaktır. Her şeye rağmen beşeriyeti ve insanî zaaflarının yansımaları onu ele verecek ve yalanlayacaktır.

Kur'ân hükmünü ortaya koyduğunda, meseleyi ele aldığında, söz söylediğinde insanı büyüler, onun gönlünü heybet ve ta'zim hisleriyle doldurur. Bütün bunları insanda uyandıran şey, rubûbiyetin celâlinin onda tecellîsidir ki, bu da Kur'ân'ın i'cazının en parlak tezahürlerindendir.

Burada yaşanmış tarihî bir hakikat tablosunu takdim etmek istiyorum:

Osmanlı padişahlarının dedesi Osman Gazi Hazretleri Bursa'da bir akrabasının yanında misafir kalır. Yatma vakti geldiğinde istirahat etmesi için kendisine hazırlanan odasına geçer. Odaya girdiğinde duvarda asılı bir şey gözüne ilişir. Ne olduğunu anlamak için yaklaştığında bir de ne görsün, duvarı süsleyen bir mushaf. Hemen bir askerin kumandanı karşısında durduğu gibi Kur'ân karşısında sabaha kadar el-pençe divan duruyor.

İşte bu Osman Gazi'nin şahsında tecellî eden, onun zâtında tesirini gösteren rubûbiyetin celâlinin saltanatıdır. Onun bu mümin şahsiyetinden ve kâmil vicdanından kaynaklanan tavrının semeresi, Cenab-ı Hakk'ın onların pâk nesline İslâm hilafetinin anahtarlarını nasip etmesiyle ortaya çıkacaktır. Nitekim İslâm'ın altın çağının yeryüzünde yeniden parlaması onlara nasip olmuştur.

Dipnot

1. Bu yazı, 9-10 Mayıs 2009 tarihlerinde FKM'de gerçekleştirilen Kur'ân'ın Mu'cizevî Korunması başlıklı sempozyumda Said Ramazan el-Bûtî'nin yaptığı açılış konferansının tercümesidir.

Yeni Ümit Sayı: 84

Yazar:
Prof. Dr. Muhammed Said Ramazan el-Bûtî
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 29-04-2011
5,051 kez okundu
Block title
Block content