Buradasınız

Kur'ân-ı Kerim'in Evrenselliği - 2

O'nun hayatı sadece insanlar tarafından nakledilmekle kalmamış, aynı zamanda Kur'ân-ı Kerim tarafından da en teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. O'nun yaşantısı, ahlâkı, olaylar karşısındaki tavrı, inananlarla, inanmayanlarla, bu arada hanımlarıyla ve diğer aile ferdleriyle olan münasebeti gibi, hayat, misyon ve şahsiyetinin daha başka yönleri de, bize açık bir şekilde Kur'ân tarafından bildirilmektedir.

Makalenin birinci bölümü dergimizin 52. sayısında yayınlanmıştı. Birinci bölümde, Kur'ân'ın evrenselliğinin temel niteliklerinden kaynağının ilâhî olması, kaynağının sağlam olması ve tebliğcinin davasında samimi olması konuları üzerinde durulmuştu. Bu bölümde ise, diğer özellikleri ele alınacaktır.

4. Peygamber'in (s.a.s.) Bütün Yönlerinin Tesbiti

Bir dinin, bir düşüncenin evrensel olmasının şartlarından birisi de, o dini temsil eden şahsın (peygamberin), hayat hikâyesinin en teferruatlı ve sağlam bir şekilde bilinmesidir. Hayatı, ne zaman, nerede, nasıl, hangi şartlarda yaşadığı bilinmeyen insanların temsil ettiği düşüncenin evrensel olması düşünülemez. Çünkü insanların, bu tür kimselerden, hayatlarının bütün yönleriyle ilgili prensipler edinmeleri mümkün değildir. Hayatları tam olarak bilinmeyen bir kısım kimseler etrafında toplanılsa bile, bu toplanma kısa süreli olup, süreklilik kazanmayacaktır. Zira insanlarda, arkasından gittikleri şahısların, bütün yönleriyle hayatlarını öğrenme merakları vardır. Belli bir süre bu, bazı hikâyelerle oyalama şeklinde devam ettirilse bile, bu oyalama sürekli olmayacak, çok geçmeden her şey ortaya çıkıverecektir. Bu açıdan tarihe baktığımızda, yukarıdaki özelliklere sahip tek şahsiyet vardır ki, o da Hz. Muhammed'dir (s.a.s.).

Hayatının bütün yönlerinin tespiti bakımından, diğer peygamberler bu özelliğe sahip olmadığı gibi onların dışındaki diğer bir kısım şahsiyetler içinse hiç söz konusu değildir. Tarihe mâl olmuş hangi şahsiyeti ele alırsak alalım; pek çok yönlerinin kapalı kaldığına şahit oluruz. Meselâ, Zerdüşt, kendisine tâbi olanların çoğunluğu tarafından büyük bir peygamber olarak tanınmaktadır. Ancak tarih, henüz onun gerçek şahsiyetinin üzerindeki karanlık perdeyi kaldırabilmiş değildir. Budizm en eski dinlerden olup, farklı bölgelerde yayılmış vaziyettedir. Ancak onun kurucusu Budha hakkında da tam ve teferruatlı bir bilgiye sahip değiliz. Yine tarihte her kavme bir peygamber gönderilmiştir. Bunlardan bazılarının isimlerini ve hayat hikâyelerini bize Kur'ân haber vermektedir. Bu peygamberlerin hayatlarının tamamını bilme imkânına sahip değiliz. Tevrat ve İncil'de birbirine zıt ve çelişkili bazı bilgiler verilse bile, bunlar hiçbir zaman doğruyu ifade etmemektedirler. Çünkü bu kitaplar, o peygamberlerden çok sonraları kaleme alınmıştır.

Her hâlde diğer peygamberlerin hayat hikâyelerinin teferruatlı bir şekilde bilinmemesinin hikmeti şu olsa gerektir: Bu peygamberler, yalnızca kendi zamanları ve kendi kavimlerine gönderilmiş peygamberlerdir. O peygamberlerin döneminde kendi kavimleri, onları görüp hayatları için alacakları örnekleri almışlardır. Ancak daha sonra gelecek dönemler için, bu peygamberlerin hayatlarının detaylı olarak bilinmesine gerek kalmamıştır. Çünkü bütün bu peygamberlerin nübüvvetleri, bütün zaman ve mekânlara şamil olan Hz. Muhammed'in (s.a.s.) peygamberliğiyle son bulacaktır. Dolayısıyla hayatının her yönünün bilinmesi zarurî olan peygamber de yine O olmuş oluyordu.25

Bu açıdan Resûlüllah'ın hayatına bakacak olursak, hiç kimseye nasip olmayan bir durumun söz konusu olduğunu görürüz. Sözlerinden davranışlarına, ondan olaylar karşısındaki tutumlarına, ikrar ve sükûtlarına kadar, hattâ özel hayatının en ince detaylarına kadar bütün hayatının kaydedildiğini ve daha sonraki nesillere aktarıldığını görürüz. O'nun hayatının inananlar tarafından kaydedilmesi ve takip edilmesi, evvelâ Kur'ân tarafından emredilmektedir. Kur'ân'ın pek çok yerinde, Allah'a itaat anlatılırken, Peygamber'e itaat da emredilmiş ve ikisi âdeta birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi ele alınmıştır. Bu âyetlerde, Allah'ı sevmenin şartı, Hz. Peygamber'e itaate bağlanmış ve ondan yüz çevirme küfür alâmeti olarak kabul edilmiştir.26 Ayrıca Allah'a ve Resûlü'ne itaat edenlerin, altından ırmakların aktığı cennetlere konulup orada ebedî kalacakları, itaat etmeyenlerin ise sonsuza dek Cehennem'de kalacakları (Nisa, 4/13-14); itaat edenlerin, Cennet'te peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraber olacakları, (Nisa, 4/69); Peygamber'in, kendisine itaatin dışında başka bir şey için gönderilmediği, (Nisa, 4/64–65); aynı zamanda itaatin bir mü'minlik vasfı olduğu (Tevbe, 9/71) gibi hususlar da açık bir şekilde belirtilmiştir. İşte bütün bu hususlar, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) hayat ve şahsiyetinin bütün yönleriyle bilinmesini gerektirmiştir ve bilinmesinin neticesidir.

İkinci olarak, gerek Kur'ân'ın tefsiri ve gerekse Kur'ân'da açıkça sözü edilmeyip, Hz. Peygamber tarafından konulan birtakım hükümlerle ilgili olarak Resûlüllah'ın söyledikleri, yaptıkları ve takrirleri de dinin bir parçası olduğundan, onlar da tespit edilmiş, üzerlerinde çalışılmış ve daha sonraki nesillere mükemmel bir şekilde aktarılmıştır. Ve bu aktarma işi de öyle sıkı bir gözetim altına alınmış ve prensiplere bağlanmıştır ki, O'na ait olmayan ve başkaları tarafından uydurulması ihtimali bulunan her şey ayıklanmıştır. Hattâ bundan da öte, bu aktarma işinde bulunan insanların dahi durumları göz önüne alınmış, mükemmel bir rivâyet silsilesi takip edilmiştir. Batılıların bile hayran kalıp, hayranlıklarını gizleyemedikleri bu sistem, yani Hadis İlmi'nin benzerini tarihte göstermek mümkün değildir.27

Başa dönecek olursak, şunları söyleyebiliriz: Diğer dinlerin bütün müessislerinin hayatlarına ait tarihler hep eksiktir. Meselâ Hz. Mesih'in 33 sene devam eden hayatının vak'alarından ancak üç seneye ait olanını biliyoruz. İran'ın dinî mücedditlerini ancak Firdevsi'nin Şehname'siyle tanıyoruz. Hindistan'da yetişen dinî mürşidlerin tarihi, efsanelere bürünmüştür. Hz. Musa hakkındaki malûmatımızın menbaı ise, kaybolup, ancak onun irtihalinden asırlarca sonra, Babil esaretinin ardından toplanan Tevrat'tır. Belki bu durum, onların evrensel olmayışları şeklinde yorumlanabilir. Çünkü bütün bu peygamberlerin, bu müceddit ve mürşitlerin telkinatı her zaman için lâzım değildi. Belki bunun için onların bütün tarihi payidar olmamış, yalnız onların hayatından malûm olması lâzım gelen kısımlar korunagelmiştir. Biz bütün dünyaya bir soru sorsak ve desek ki: "Dinlerin kurucuları arasında en mükemmel bir varlığa sahip olan kimdir?" Şüphesiz çeşit çeşit cevaplar alırız. Sorumuzun sözlerini biraz değiştirerek: "Bir taraftan, getirdiği kitap, bütün mukaddes kitaplara nasip olmayan bir muvaffakiyetle ve tam bir sadakatle kayd ve tespit olunan, diğer taraftan hayatının bütün vak'aları, bütün harekâtı, bütün seferleri, hattâ elbisesinin biçimi ve giyim tarzı, simasının bütün çizgileri, söz söyleyişi ve yürüyüşü, tabiatı, muaşeret tarzı, hattâ yemesi, içmesi, uyuması, gülmesi, çalışması, bütün teferruatıyla nakledilen ve kaydolunan yegâne insan kimdir?" diyecek olursak, o zaman alacağımız cevap mutlaka şudur: "Bu zât, ancak Hz. Muhammed'dir(s.a.s.)."28

O'nun hayatı sadece insanlar tarafından nakledilmekle kalmamış, aynı zamanda Kur'ân–ı Kerim tarafından da en teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. O'nun yaşantısı, ahlâkı, olaylar karşısındaki tavrı, inananlarla, inanmayanlarla, bu arada hanımlarıyla ve diğer aile ferdleriyle olan münasebeti gibi, hayat, misyon ve şahsiyetinin daha başka yönleri de, bize açık bir şekilde Kur'ân tarafından bildirilmektedir. Demek ki, Hz. Muhammed'e (s.a.s.) nasip olan bu durum, başka hiçbir kimseye nasip olmamıştır.

Evet, 63 yıllık hayatının son 23 yılını peygamber olarak geçiren Hz. Muhammed (s.a.s.), bu zaman zarfında gelen ilâhî vahyi, sadece insanlara tebliğ etmekle kalmamış, bunların hayata nasıl geçirileceğini de bizzat göstermiştir. Binaenaleyh, bugün herhangi bir Müslüman'ın ibadetiyle Hz. Peygamber'inki arasında mahiyetçe, şekilce hiçbir fark yoktur. Aynı şeyi, diğer semavî din mensupları için söylemek mümkün değildir.

Önceki peygamberlerin gerek dinî, gerek özel hayatları hakkında otantik bilgilere rastlamak çok güç olduğu hâlde; hamd olsun Allah'a, bu gün bizler, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) kullandığı özel eşyaya dahi sahibiz. Öyle sanıyorum ki, bir takım Yahudî ve Hıristiyanların zaman zaman İslâm'a ve Hz. Peygamber'e (s.a.s.) saldırmalarının altında yatan psikoloji, bir bakıma buradan kaynaklanan bir kıskançlık psikolojisi olsa gerektir.29

5. Herkese Hitap Etmesi

Herhangi bir fikrin, düşüncenin veya dinin evrensel olabilmesi için, yalnızca belli bir cemaat, grup, topluluk, ırk veyahut da millete mahsus olmayıp, herkesi kucaklaması, davetinin kapsamına alması ve her seviyedeki insana hitap etmesi lâzımdır. Aksi takdirde böyle bir düşünce veya din, millî ve yöresel bir özelliğe sahip demek olup, evrensel değildir. Bu açıdan İslâm dışındaki dinlerin, ideolojilerin veya izmlerin evrensel olduğu söylenemez.

Acaba Hz. Muhammed'den (s.a.s.) başka, bütün insanlığa şamil, umumî bir risalet ile gönderilmiş başka bir peygamber var mıdır? Veya İslâm'dan başka, daveti herkesi kucaklayan başka ilâhî bir din, Allah tarafından bildirilmiş midir? İsrailoğulları, dünyayı sadece kendilerine mahsus kılmışlar ve dünyayı yalnızca kendi ülkelerinin sınırlarıyla mahdut saymışlardır. Hattâ daha da ileri giderek, bütün âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın, başkalarının değil, sadece kendi milletlerinin ilâhı olduğu zannına kapılmışlardır. Bunun içindir ki Benî İsrail peygamberlerine ve Tevrat'a baktığımızda, onların davetlerinin sadece kendilerine münhasır kalıp, diğer milletlere şamil olmadığını görürüz.30 Bugün bile Hz. Musa'nın şeriatının ve Yahudiliğin, yalnızca Benî İsrail'e has olduğunu ve başkalarına hitap etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.31 Hattâ Hz. İsa bile, sadece İsrailoğulları'nın koyunlarını gütmüş,32 risaletini ancak onların köylerine ve mensup oldukları topraklara tebliğ ile meşgul olmuş ve –onlara göre– evlâtlarının ekmeğini köpeklere vermemeye gayret sarfetmiştir.33

Hintlilerin kutsal kitapları Vedalar'ın da bundan farkı yoktur. Hindular, onların semâdan peygamberlerine inmiş mukaddes kitaplar olduklarını iddia ederler. Ve onların tilâvet ve nağmelerinin de, Arî milletlerinin dışındakilerin kulaklarına duyurulmayacağına inanırlar. Çünkü Arî milletlerin dışındaki diğer bütün insanlar temiz olmayıp, necistir ve kulakları pistir. Dolayısıyla mukaddes kitabın nağmelerine onlar lâyık değildir. Vedalar'ın âyetlerini işittikleri zaman, o kulaklara erimiş kurşun dökmek gerekir.34

Cenab–ı Hakk'ın, kulu ve elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.s.) gönderdiği Kur'ân–ı Kerim, bütün insanlığa, güzeli göstermek, onları dalâletten kurtarıp, hidayete erdirmek, bâtıldan hakka ulaşmalarını sağlamak, kötüyü bırakıp iyiye yönelmelerini te'min etmek, putlara tapmaktan, tevhide, insanların ve zalim idarecilerin baskılarından İslâm'ın adaletine kavuşmalarını sağlamak için gönderilmiştir. İnsanlığın saadetini temin etmek amacını güden Kur'ân–ı Kerim, belli bir zümre, muayyen bir ırk, özel bir zaman, memleket ve yalnızca o dili konuşan insanlar için değil, tam aksine bütün bir beşere gönderilmiştir.35 Dolayısıyla Kur'ân'ı tebliğ ile mükellef olan Peygamber Efendimiz de meselâ: belli bir zamanın, mekânın ve zümrenin değil, bütün zamanların, mekânların ve insanlığın peygamberidir. Ve evrensel bir peygamberdir. Bu evrenselliği, Kur'ân'ın pek çok âyetinde görmemiz mümkündür:

De ki: "Ey insanlar ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti O'na aittir. O'ndan başka ilâh yoktur. Hayatı veren de, ölümü yaratan da O'dur." Öyleyse siz de Allah'a ve O'nun bütün kelimelerine iman eden Nebiyy–i Ümmi olan o Resûlü'ne inanın. O'na tabi olun ki, doğru yolu bulasınız. (A'raf, 7/158)

İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik. (Enbiya, 21/107)

Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler. (Sebe', 34/28)

Bunların dışında da birtakım âyetler vardır ki, orada kullanılan kelimelerin de ortaya koyduğu üzere, Kur'ân–ı Kerim, herkese şamil olup, herkese hitap etmektedir. Çünkü, nâs (2/21; 4/79, 7/158; 10/1; 31/33; 35/5; 105, 170), insan (75/3–10; 80/17, 24; 89/15; 100/6–8; 103/,',#8211;3), abd ve ibad (2/186; 7/32; 15/49; 17/96; 39/7,10; 89/29), beşer (74/31, 36), benî âdem (7/26, 27, 31, 35; 36/60), âlemîn (21/107; 25/1; 32/2; 38/87; 45/36) gibi kelimeler umum ifade etmektedirler. Resûlüllah'ın nübüvveti ve insanlara vahyi tebliğ etmesiyle ilgili olarak kullanılan bu kelimelerden de anlaşıldığına göre, O'nun peygamberliği zaman, mekân ve bir kavim ile mukayyet olmayıp, herkesi içine almaktadır.

Resûlüllah da kendisinin yalnızca bir kavmin değil, bütün insanlara gönderilen bir peygamber olduğunu bildirmiştir: "Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine verilmeyen beş şey bana verildi. Ben, bir aylık mesafeden korkuyla yardım edildim. Bütün yer yüzü bana (ümmetime) mescit ve temizleyici kılındı. Benim ümmetimden birisi, namaz vaktine nerede denk gelirse orada kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Benden önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderildikleri hâlde, ben bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat hakkı verildi."36 "Bir gün Hz. Ömer, Resûlüllah'a gelerek şöyle dedi: "Ya Resûlallah! Ben, Benî Kureyza Yahûdilerinden birisine söyledim de, bana Tevrat'tan bazı parçalar yazıverdi. Onları sana okuyayım mı?" Bunun üzerine Resûlüllah'ın yüzünün rengi değişti. Oradakilerden birisi: "Görmüyor musun Resûlüllah'ın yüzünü?" deyince, Hz. Ömer şöyle dedi: "Ben Rab olarak Allah'a, din olarak İslâm'a, peygamber olarak da Muhammed'e (s.a.s.) razıyım." Bunun üzerine Hz. Peygamber'in yüzünde sevinç belirdi ve şöyle buyurdu: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, şayet içinizde Hz. Musa zuhur etse, siz de beni bırakıp ona tabî olsanız, dalâlete düşmüş olursunuz. Siz, ümmetlerden benim payıma düşensiniz; ben de peygamberlerden sizin payınıza düşenim."37

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Kur'ân–ı Kerim, bütün insanlara şâmil olup,14 kıyamete kadar da geçerli olacaktır. Ondan sonra bir kitap gelmeyeceği gibi, onun getirmiş olduğu dinden başka bir din de, Allah katında geçerli olmayacaktır. Çünkü onun getirdiği prensipler, herkes tarafından uygulanması mümkün olan ve her türlü ihtiyacı karşılayan bir özelliğe sahiptir. Yeter ki, onu yorumlayanlar, gerektiği gibi ondan anlasınlar ve insanların ihtiyaçlarına uygun cevaplar çıkarabilsinler.

6. İnsanların Bütün İhtiyaçlarını Karşılaması

Herhangi bir düşünce ya da dinin evrensel olabilmesi için, hitap etmiş olduğu bütün insanların ihtiyaçlarını, isteklerini ve arzularını karşılıyor olması lâzımdır. Bunu yerine getiremeyen bir düşünce ya da dinin evrenselliğinden söz edilemez. Bu açıdan diğer din ve düşüncelere baktığımızda, insanların her yönleriyle değil, ancak sınırlı bazı yönleriyle ilgilendiklerini, hayatlarının bazı yanlarını ihmal ettiklerini görmekteyiz. Ancak Kur'ân, bu türlü bir eksiklikten tamamen uzaktır. O, insanın ihtiyaç hissedeceği hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. En önemlisinden, daha az önemlisine kadar her şeyi ele almış, en güzelini insanlara bildirmiştir. Kısacası düşünen, anlayan ve kavrayabilen için Kur'ân'da her şey vardır. Şu âyet de buna işaret etmektedir: "..ne kuru ve ne de yaş hiçbir şey yoktur ki, o her şeyi açıklayan Kitap'ta bulunmasın." (En'âm, 6/59)

Meselâ inançla ilgili şeyler, insanın asla vazgeçemeyeceği şeylerdir. Bununla ilgili Kur'ân–ı Kerim'de teferruatlı prensipler konulmuş, Yaratıcı'nın isimleri ve sıfatlan genişçe ele alınmıştır (2/255; 6/102; 20/14; 21/22; 23/91; 42/11; 59/22–24; 67/1-2; 112/1-4); ayrıca ibadete yalnızca Allah'ın lâyık olduğu vurgulanmış (7/191-195; 16/17; 22/73–74; 46/4–6); meleklere, peygamberlere ve indirilen kitaplara inanma tavsiyesi yapılmış (2/136; 4/136); öldükten sonra dirilme, insanın dünyadayken yaptıklarından hesaba çekilip mutlaka karşılığını göreceği bildirilmiştir (21/104; 30/27; 32/10; 34/7; 36/78–79; 50/3, 15; 56/47–50; 64/7; 75/3–4).

Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerle ilgili esaslar va'z edilmiş, insanların yaşantılarında ihtiyaç hissedecekleri kurallar konmuştur. Bu cümleden olarak helâl–haram olan şeyler belirtilmiş (2/188, 275; 3/130; 4/10; 6/152), alış–verişlerdeki esaslar üzerinde durulmuş (2/282; 4/6; 5/106), yetimler ve onların vasileriyle ilgili hükümler belirtilmiş (4/2–10), evlilik, boşanma, nafaka, iddet, süt emzirme gibi konular dile getirilmiştir. Yine bazı suçlara uygulanacak olan cezalar açıklanmıştır meselâ, kasden adam öldürmede uygulanacak kısas cezası (2/178), hatâen öldürmedeki ceza (4/92), yol kesenlere verilecek ceza (5/33), hırsızlık cezası (5/38, 94; 24/2), zina cezası (24/2), iffetli kadınlara zina isnadı cezası (24/4), gibi müeyyideler konulmuştur. Yine insanların arası bozulduğunda takip edilmesi gereken yol belirtilmiş (49/9–10), ailevî problemlerle ilgili çözüm yollan sunulmuş (4/34–35), Müslümanların gayr–i müslimlerle münasebetlerindeki kurallar, sulh anındaki (4/90; 8/61), veya savaş esnasındaki münasebetler (2/190), devamlı olarak savaşa karşı hazırlıklı olma (8/60), düşmanla karşı karşıya gelince çekinmeme, onlardan kaçmama (4/104; 8/15–16), siyasî sığınma isteyenin durumu (9/6), savaş esirlerine uygulanacak muamele (47/4), antlaşma hükümleri (8/58; 9/4; 16/91) gibi prensipler üzerinde durulmuştur.

Ayrıca üzerinde önemle durulan hususlardan bir diğeri de ahlâkî prensiplerdir. Meselâ, akrabalara nasıl davranılacağı (4/36), kötülüğün iyilikle savılacağı ve affetmenin güzel bir haslet olduğu (3/133–134; 5/13; 42/40), doğruluğa teşvik (9/119), emanete saygılı olma (4/58,107; 8/27; 23/,',#8211;11), adalete teşvik, (16/90), mütevazi olup, kibir ve çalımdan kaçınma (17/37; 25/63–75; 31/18–19), alay etmenin ve lâkap takmanın hoş bir şey olmadığı (49/11), sû–i zandan, gıybetten ve tecessüsten kaçınma (49/12), başkalarının evlerinin gizliliklerine saygı, oraya girerken dikkat edilmesi gerekli prensipler (24/27–29, 58–59), kadınların namuslarına göstermeleri gereken ehemmiyet (24/31; 33/32, 33, 59), misafirlikle ilgili kurallar (33/53) gibi pek çok konu ele alınmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Kur'ân, çok geniş bir konu çeşitliliğine sahiptir. Ve bütün bu işlenen konular, insanların hayatlarında mutlaka önlerine çıkacak meselelerden ibarettir. Dolayısıyla insanlar, kendilerinin ihtiyaç duyacakları şeyleri rahatlıkla buradan çıkarıp alabilirler. Bu da Kur'ân–ı Kerim'in evrensel bir özelliğe sahip olduğunu gösterir.

7. Getirilen Prensiplerin Kabul Edilebilir Olması

Öteden beri pek çok fikir ortaya çıkmış, pek çok felsefî akım meydana getirilmiş ve pek çok sistem insanlığa sunulmuştur. Ancak bunların hiçbiri uzun ömürlü olmamış, en yıkılmaz gibi görünenler bile çok kısa denecek bir zaman diliminde silinip gitmiş, sadece adları kalmış, hattâ bazılarının adları bile unutulmuştur. Onları bu duruma düşüren sebeplerin başında, ortaya koymuş oldukları ilkelerin herkes tarafından kabul edilebilecek bir özelliğe sahip olmamaları gelmektedir. Kur'ân–ı Kerim'e gelince, onun getirmiş olduğu gerek i'tikadî, gerek ahlâkî ve gerekse amelî prensipler, herkes tarafından kabul edilebilir bir niteliğe sahiptir. Çünkü o prensiplerin sahibi, insanın yaratıcısı ve dolayısıyla kimin ne kadar yükü kaldırabileceğini en iyi bilen Yüce Allah'tır. Kabul edilebilirlik, evvelâ öne sürülen kuralların uygulanabilmesine ve akla uygunluğuna bağlıdır. Cenab–ı Hak, insanları zora koşmamış, kimsenin altından kalkamayacağı bir yükü de yüklememiştir: "..Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.." (Bakara, 2/185) beyanı da bunu göstermektedir.

Ancak bazı kimseler Kur'ân–ı Kerim'de bildirilen özellikle hükümlerin bazılarına itiraz etmiş, bunların ancak Kur'ân'ın indiği asırda geçerli olabileceğini, günümüzde bunların yerine yeni bazı prensiplerin konulması gerektiğini savunmuşlardır. Bu düşünceler, daha çok oryantalistler tarafından ileri sürülmüş, onlardan da bazı kişiler etkilenmişlerdir. Meselâ, bir hırsızlık cezası olan el kesmenin, çok evliliğin, miras hukukunda kadına erkeğe nazaran daha az pay verilmesinin vs. günümüz için geçerli olamayacağı iddia edilmiştir. Biz bu makalemizde bunları tek tek ele alacak değiliz. Ancak tenkit edilen bu hükümler tarafsız bir gözle, temiz bir vicdanla, şartlanmışlıktan öte bir yaklaşımla ve insanlığın çok büyük çoğunluğunu bedbaht etmiş, dünyayı kana boyamış mevcut sefih medeniyetin kriterlerine göre değil, İslâm'ın bütünlüğü içinde incelendiği zaman, bu hükümlerin de ne ölçüde mükemmeliyet ifade ettiği görülecektir ve zaten bunlar, ehillerince açıklanmıştır.

İnsan, bir emir veya yasağı incelediğinde, onu önce kendi nefsinde düşünerek, aynı şartlarda kendisinin olduğunu kabul etse ve meseleye öyle yaklaşsa, olayları daha farklı değerlendirecektir. Bunun yerine birtakım kavramlara sığınıp, başkalarının tesirinde kalarak meseleye yaklaşmak ise, kişiyi hatalı görüşlere götürür.

Bu çalışmada evrenselliğin belli başlı şartları üzerinde durulmuştur. Neticede bütün bu şartların Kur'ân–ı Kerim'de varlığını yakînen görmüş olduk. Bütün bunlardan sonra rahatlıkla Kur'ân–ı Kerim'in evrensel olduğunu ve bunda hiçbir şüphenin bulunmadığını söylememiz mümkündür. Ve bu durum, kıyamete kadar da devam edecektir. Çünkü ondan başka kitap indirilmeyecek ve onu insanlığa ulaştıran Peygamber'den (s.a.s.) başka da bir peygamber gönderilmeyecektir.

Dipnotlar

25. Nedvî, a.g.e. s. 60.

26. "Ey Resûlüm, de ki: "Ey insanlar, eğer Allah'ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafurdur, Rahimdir. De ki: Allah'a ve Rasûlullah'a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez." (Âl–i İmran, 3/31-32)

27. Meşhur bir Alman âlimi olan Dr. Sprenger 1853–1864 yılları arasında Kalkuta'da basılan İbn Hacer el–Askalâni'nin el–İsabe'sine yazmış olduğu İngilizce mukaddimede şöyle demektedir: "Daha önce yaşamış olan milletler arasında, hiçbir millet yoktur ki –nasıl ki şimdi de muasır milletler arasında böyle bir millet bulunmamaktadır– esma–i rical (biyografi ilmi) adıyla anılan kişilerin terceme–i hâlleri hakkında, Müslümanların yaptıklarını yapmış olsunlar. Bu çok önemli ilimde 500.000 kişinin biyografisini toplamışlardır." Nedvî, Süleyman, er–Risaletü'l–Muhammediyye Daru's–Suûdiyye. Cidde 1984, s. 62 (1. dipnot).

28. Şiblî, Mevlâna, Asr–ı Saadet (Ter: Ömer Rıza Doğrul), Eser Neşriyat ve Dağıtım, İst. 1977, 1/18–19.

29. Kaya, Mahmud, İslâm'ın Evrenselliği Üzerine Ebedî Risalet Sempozyumu l. Işık Yayınları, İzmir 1993, s. 306.

30. Tevrat'ın bölümlerinin hepsini okuyan bir kimse, ne Hz. Musa'nın, ne de İsrailoğulları'nın başkalarını kendi dinlerine davete memur olduklarını gösteren bir şey bulamaz. Bütün bölümlerde yazılanlar, Yahûdîliğin kendilerine has bir din, Rabb'in de yine onlara ait Tanrı olduğu fikrini te'yîd eder. Derveze, Muhammed İzzet, Tarîhu Benî İsraîl Min Esfârihim'den naklen Çelebi, Ahmet, Mukayeseli Dinler Açısından Yahudilik (Çev: Ahmet M. Büyükçınar, Ömer Faruk Harman), Kalem Yayınevi, İst. 1978. s. 186. Ayrıca bkz: Farukî, İsmail Raci, İbrahimî Dinlerin Diyaloğu (Çev: Mesut Karaşahan), Pınar Yayınları, İst. 1993, s. 35 vd.

31. Yahûdîlerin, dinlerini sadece kendilerine tahsis etmeleri ve yabancıların bu dine girmesine karşı çıkmaları, bir nevî benlik ve kendini üstün, mümtaz görme duygusu sebebiyledir. Bu, öyle bir duygudur ki, sanki diğer insanlara karşı Yahudilerin değerini yükseltmekte ve kendileri dışındaki bütün insanları vahşî veya hayvan kabul etmelerine sebep olmaktadır. Çelebi, Ahmet, a.g.e. s. 187.

32. Fakat İsa cevap verip dedi: "Ben, İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim." (Matta, 15/24) ifadesi de bunu göstermektedir.

33. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü'l–Muhammediyye 165–166. Ayrıca bkz: Kahraman, Ahmet, Mukayeseli Dinler Tarihi s. 159–160.

34. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü'l–Muhammediyye s. 166. Ayrıca bkz: Kahraman, a.g.e. s. 106.

35. Abdulhalim Mahmud, Ali, Âlemiyyetü'd–Da'veti'l–İslâmiyye Daru'l–Vefa, Kahire 1992, s. 161.

36. Buharî, teyemmüm 1, salat 56; Müslim, mesacid 3; Nesaî, gusül 26; Darimî, siyer 28, salat 111.

37. Darimî, mukaddime 39; Müsned 3/471, 4/276.

38. Bazı Yahudiler Hz. Muhammed'in (s.a.s.), sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ederek, görüşlerinin doğruluğuna da: "..Ve Ümmü'l–Kura'yı (Anakent'i) ve etrafındaki belde halkını uyarman için..." (En'âm, 6/92) âyetini delil getirerek: "Allah Tealâ bu Kur'ân'ı, Hz. Muhammed'e Mekkeliler ile Mekke'nin etrafındaki belde halklarına tebliğ etmesi için indirmiştir... Mekke'nin etrafından maksat, Arabistan yarımadasıdır. Eğer bütün dünyaya gönderilmiş olsaydı bu ifade kullanılmazdı." demişlerdir. Bunlar Yahudilerden "İseviye Mezhebi" adıyla anılırlar ki, bugün aydın geçinen Avrupalılardan bir kısmının Arap olmayan Müslümanlar arasında bu Yahudî fırkasının mezhebini ve politikasını yaymaya çalıştıklarını görüyoruz. Halbuki, aksini ispat eden bir çok başka onca âyetin varlığı, her şeyden önce bu âyeti içinde bulunduğu metin noktasında ve husûsî bir mânâda değerlendirmek gerektiğini gösterir. Nitekim, bu âyetten önceki âyetlerde bazı peygamberlerden söz edildikten sonra, Allah'ın gerektiği gibi takdir edilmeyip, Kendisine şirkler koşulduğu belirtilmekte ve ardından bu âyet gelmektedir ki, Mekke ve çevresindekilerin, önce kendilerine tebliğ olunan bu Kitab'a inanmaları gerektiği vurgulanmaktadır. İkinci olarak, Mekke'nin "şehirlerin anası" olmasının, yalnızca Arabistan'a has olduğu asla ileri sürülemez. Gerek konumu, gerek tarihi, gerekse coğrafyası, bir de manevî hususiyeti açısından Mekke, dünyadaki bütün şehirlerin anası mevkiindedir. Ayrıca, âyette bu yerlerin zikredilmesiyle, başka yerlerin âyetteki hükümden hariç olduğuna ancak mefhûm–u muhalifi esas alarak karar verilebilir ki, bu da, ne mantıkta, ne de tefsirde her zaman geçerli bir kural değildir. İfadedeki hususiyet, hükümdeki umumiliğe mani olmaz. Nitekim Fahreddin–i Razî de (Tefsir, 13/67) aynı noktaya parmak basar.

Yeni Ümit Dergisi 53. Sayı, Temmuz, Ağustos, Eylül (2001)

Yazar:
Muhittin Akgül
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 13-08-2010
3,910 kez okundu
Block title
Block content