Buradasınız

Kur’ân-ı Kerîm’in Eşsiz Belağatı

Kur’ân-ı Kerîm, Allahu Teâlâ’yı tanıma ve varlığına delil olma açısından zikredilen delillerden sadece birisidir. Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli özelliği, eski Arap üslûbuna benzemeyen yepyeni üslûbu ve beyanındaki cezâleti ile harika nazım örgüsü olan i’câzî yönüdür. Kur’ân, lafzı, nazmı, üslûbu ve içeriğiyle de insan ve cinleri bir benzerini getirmekten âciz bırakmıştır. Arapça indirilmesinin hikmetlerinden biri, belki de en önemlisi Arapçanın Allah ile kul arasında irtibatı sağlayabilecek kapasitede ifade gücüne sahip bir dil olmasıdır. Arapça, düşünme örgüsünü sağlayabilecek ifade zenginliğinin kaynağı olma özelliğinden dolayı insanlığın son kutsal kitabının dili seçilmiştir. Arapçanın en önemli özelliği, binlerce edebî sanat ve tarzı ihtivâ etmesidir. Bu özellik, verilmesi gereken mesajın, herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermeyecek derecede kemâl veçhiyle sunulmasını sağlar.

Kur’ân-ı Kerim’i anlamak, onun bu harika nazım örgüsünün ve edebî vasfının yeterli olarak değerlendirilmesine bağlıdır. Hatta, İslâm ilimleri tarihine göz attığımızda, itikadî ve amelî ihtilafların temelinde, Kur’ân’ın edebî inceliklerini anlamadaki farklılıkların önemli bir tesiri olduğunu görmekteyiz.

Arap Belâgatının Tarifi, Kısımları, Konu ve Gayesi

Belâgat, lügatte, varmak ve ulaşmak demektir.1 Terim olarak, zorlama ve yapmacıktan uzak olarak yorumlamaya gerek olmaksızın kolay ve anlaşılır bir tarzda insan nefsinde etki bırakarak hâlin muktezasına göre söz söylemektir. 2 Buna, sözü yerinde, zamanında, doğru ve güzel söylemek de diyebiliriz.

Bugün edebî sanatlar unvanı altında edebiyatçıların üzerinde genel hatlarıyla ittifak ettikleri bir tasnifi vardır. Bu sanatların tariflerine kısaca göz atacak olursak: Beyân, her hangi bir anlamı farklı söz ve usûllerle anlatmayı öğreten, kendine ait özel kuralları olan bir ilim dalıdır. Sözü duruma uygun, açık, düzgün ve süslü söyleme sanatı olan bedî’ ilim olarak edebî sanatlarla örülü ifadenin lafız bakımından kusursuz, mana bakımından makul ve aynı zamanda bir ahenge sahip olmasının usûl ve kaidelerini inceleyen ilimdir. Meâni ilmi ise, değişik cümle şekilleri ve kullanılışları ile lafızların muktezâ-yı hâle mutabakatını bildiren ahvâle dair usûl ve kaideleri açıklayan ilim olarak tarif edilir.

Belâgat, terkip oluşturmakla anlamı ifade etmesi açısından, lafızla ilgili bir sahadır. Bu yönüyle Arap belâgatının konusu özetle, lafız ve o lafzın taşımış olduğu geniş boyutlu anlamıdır. Lafızları sadece taşımış olduğu anlamlarına hasretmek bir yerde onları dondurmak demektir. Kendi başına bir anlam ifade eden aynı lafız, farklı üslûb ve çeşitleri ile edebî sanatlarla örgülü bir kanaviçe içerisinde renk, değer ve itibar kazanarak, muhatabın nazarında bir şekle bürünür.

İşte belâgat ilmi, Arap dilinin hususiyetlerini idrak etmek ve ince sırlarına vakıf olmak bakımından değer arz eden ilimlerin başında gelir. Bu konuda, “Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzı, zevk-i selîm ile anlaşılabilir, fakat anlatılamaz. Hissolunan bu zevki elde etmek için, belâgatla iç içe olmak, tam bir belâgat kültürü kazanmak gerekir.” denilmiştir. 3 Onunla Kur’ân nazmında ilk bakışta görülmeyen, ancak dikkatli araştırma sonucunda anlaşılan lügavî i’câz perdesi ortadan kalkar. Murad-ı İlâhi, daha canlı, daha çarpıcı olarak etraflıca keşfolunur.

Araştırmamızın sınırlı çerçevesi içerisinde takdim edeceğimiz birkaç örnekte, Kur’ân ayetlerinin arap dilinin belâgat özellikleriyle bakıldığında ne derece zengin anlamlar ihtiva ettiği görülecektir/görülmektedir:

Belâgatın Kur’ân’ı Anlamadaki Rolü

Çalışmamızın dar boyutları içerisinde, her birisi ayrı zengin mana ve değere sahip olan sanatlardan ve ilgili örneklerinden sadece bazılarına işaret edeceğiz:

a) Hazf ve Zikr

Hazf, meâni sanatlarından biri olup bir ifadedeki söylenilmesi gerekmeyen kelimelerin bir veya birkaçını ya da bazı cümleleri kaldırma suretiyle yapılan söz kısaltmasıdır. 4 Zikr ise bir ifadedeki söylenilmesi gereken kelimelerin bir veya birkaçının ya da bazı cümlelerin ibarede yer almasıdır. 5 Burada kastettiğimiz mana, ayet içinde geçen kelimelerin bazen zikredilip bazen de zikredilmemesi olarak özetlenebilir. Bu sanata vâkıf olmak, Kur’ân’ın büyüleyici ikliminden o nispette istifadeye sebep olacaktır. Şimdi bu sanata ait birkaç örnek sunalım.

Örnek 1:

Cenâb-ı Hak, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهاً - Ey mü’minler, kadınlara zorla varis olmanız size helal olmaz.” (Nisa Sûresi, 4/19) buyurmaktadır. Dikkat edilecek olursa bu ayette kadınlara zorla vâris olma yasağı “لا يَحِلُّ - helal değildir” ibaresiyle gelmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerim’de yasaklanan şeylerin çoğunluğu, وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ - Bir de açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” (İsrâ Sûresi, /31) وَلا تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur. (İsrâ Sûresi, /32) وَلا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ - Yetimin malına da yaklaşmayın...” (İsra Sûresi, /34) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ - Ey iman edenler, bir kavim diğeriyle alay etmesin.” (Hucurât Sûresi, 49/11) gibi örnek ayetlerde görülüğü üzere nehy edatı ile gelmektedir.

“La yahillü” ile başlayan bu iki ayetteki yasaklamanın farklı sîga ile gelme sebebi ne olabilirdi? Yine bu ayete benzeyen: وَلا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئاً - Kadınlarınıza verdiğiniz mehirleri geri almanız size helâl olmaz.” (Bakara Sûresi, 2/229) örneğinde olduğu gibi, bu üslûbun, insanların uzun müddettir yapageldikleri, alışkanlık kazandığı ve o işi yapmalarında herhangi bir beis görmedikleri durumlarda kullanıldığı görülmektedir. Yani bu ibare ile gelen yasaklama, bir bakıma muhatabına yasaklamanın taşımış olduğu olgu karşısında daha dikkatli olması gerektiğini ifade etmektedir.

Bu şekilde bir ifade ile Kur’ân kalblere, gönüllere, vicdanlara, onun uhrevi boyutuna vurgu yaparak insanın duygularını harekete geçirerek yasakları ifade ediyor.

Örnek 2:

Kur’ân-ı Kerîm’de ifadesini bulan lügavî i’câza en güzel örneklerden biri Vâkıa Sûresindeki şu ayetlerde yer alan vurgu edatı olan ‘lam harfinin’ hazf ve zikri ile tek başına yüklenmiş olduğu misyondur.

أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ* أَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ * لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَـاه حُطَاماً فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ * إِنَّا لَمُغْرَمُونَ *بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ

Ek­ti­ği­niz to­hu­ma bak­sa­nı­za! Siz mi onu ye­tiş­ti­ri­yor­su­nuz Biz mi? Eğer dilesey­dik onu kesinlikle ku­ru çöp hâli­ne ge­ti­rir­dik, siz de şa­şıp ka­lır, piş­man olur­du­nuz: “Ey­vah! Emek­le­ri­miz bo­şa git­ti. Hat­ta doğ­ru­su biz rı­zık­tan mah­rum kal­dık, se­fa­le­te mah­kûm ol­duk, hatta tamamen rızıktan mahrum olduk” der­di­niz.” (Vâkıa Sûresi, 56/63-67)

أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ * أَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزِلُونَ * لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَـاهُ أُجَاجاً فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ

Pe­ki iç­ti­ği­niz su­ya ne der­si­niz? Onu bu­lut­tan siz mi in­dir­di­niz, yok­sa Biz mi? Di­le­sey­dik onu tuz­lu hâle getirirdik. Şük­ret­me­niz ge­rek­mez mi?” (Vâkıa Sûresi, 56/68-70)

Görüldüğü gibi ilk ayette "جَعَلْنَا" kelimesinin başına "ل" harfi gelmişken, ikinci ayette aynı "جَعَلْنَا" kelimesinin başında bu harf yer almamaktadır. Bu iki yerde farklı gelmesinin binler hikmetinden açık görüleni şudur:

İlk ayet, ekimden bahsetmektedir. Çiftçi, ekin için çalışır, çalışmasının karşılığında da kendince mahsûlü hak ettiğine inanır. Ziraat işi, çalışma ister, ter dökmek ister. Çiftçi de kendine düşen bu çalışmayı yapmıştır. Bu çalışmasının karşılığında kesin olarak hasad alacağına inanır. Bir yerde çalışmasının haklı gururu ile bekleme içinde olup âdeta minneti yoktur. Oysa takdir her zaman Allah'a aittir. Çalışma sadece bir sebeptir. Müsebbip ise ancak Allah (c.c)'tır. Dolayısıyla havl ve kuvvetin ancak O'na ait olduğuna "ل" tekid edatı ile vurgulama yapılmıştır. Bu harf tek başına, yanlış bir inancı reddetmektedir. Oysa ikinci ayette durum farklıdır. İkinci ayet suyun indirilmesinden bahseder. İnsanoğlu da suya karşı her daim acziyetini itiraf etmektedir. Yağmur, doğrudan rahmet-i ilahîye bağlı olduğundan, insan ancak acz ve fakrıyla o rahmete ihtiyacını arz ederek yağmuru niyaz edebilir. Dolayısıyla bu anlayışı vurgulayacak "ل" edatı zikredilmemiştir. 6

Örnek 3:

اُقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِن بَعْدِهِ قَوْماً صَالِحِينَ * قَالَ قَآئِلٌ مِنْهُمْ لاَ تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ .

Yusuf’u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz. İçlerinden biri: “Yusuf’u öldürmeyin, (o) kuyunun dibine atın. Yolcu kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!” dedi. (Yusuf Sûresi, 12/9-10)

Yukarıdaki ayetlere dikkat edilecek olursa, “أَرْضاً -her hangi bir yer”, kelimesi nekre gelmiş, diğer bir ifadeyle belirlilik anlamı veren "اَلْ" takısı belli bir maksada matuf hazf olmuş, “الْجُبّ - o kuyu” kelimesi ise marife olarak "اَلْ" takısı ile gelmiştir. Belâgat açısından değerlendirilecek olursa, bu ifade şeklinin, anlamı doğrudan etkileyen bir misyonu olacaktır. Zira, nekrelik genellik anlamı taşır. Nekre isim, ifade ettiği şeylerin bizzat kendisi olmayan ve tek bir varlığı göstermeyen isimlerdir. Bu tür isimlerin içerdiği anlamlar tek bir objeye hasredilemez. Nekre kelimeler, başına belirlilik ifade eden "اَلْ" getirilmesi suretiyle “ma’rife – belirli” yapılır. Marife ise, belirli bir şeye delalet eden isimdir. "اَلْ" takısının aslî görevi eklendiği nekire isimleri ma’rife hâline getirmesidir. 7

Kardeşleri Yusuf (a.s)’a tuzak kurarlarken öncelikle onu öldürmeyi hedeflemişlerdi. Bunu ayetin başında yer alan “اقْتُلُواْ يُوسُفَ -Yusuf’u öldürün!” sözünden anlayabiliriz. Daha sonra “أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضاً - yahut onu uzak bir yere atın.” önerisi takip etmektedir. Bu teklif de bir çeşit ölüm anlamına gelmektedir, bunu cümlede yer alan herhangi bir yer anlamındaki nekre أَرْضاً kelimesinden anlamaktayız. Muayyen bir yere delâlet etmeyip, her türlü mekânı içine alabilecek bilinmeyen bir yerdir. Yani açlıktan susuzluktan, belki de yırtıcı hayvanların saldırılarına maruz kalarak ölebileceği bilinmeyen bir yer. Bütün bu anlamları أَرْضاً kelimesinin nekre gelmesinden çıkarmaktayız. Ancak bu ölüm ilkine göre daha farklıdır. İlkinde, doğrudan öldürme önerisi varken burada dolaylı yoldan öldürme kasdı vardır.

Daha sonraki merhalede ise öldürülmesinden vazgeçilme durumu söz konusudur. “لاَ تَقْتُلُوا يُوسُفَ - Yusuf’u öldürmeyin!” “ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ - o kuyunun dibine bırakın” teklifi gelir. Zira o, her ne kadar kıskanıyor olsalar da, yine de kardeşleridir. Onlar da her ne kadar günah işleseler, yine de peygamber ocağında yetişmiş iman sahibidirler. Cürümlerini, daha sonra yapacakları tövbe ile gizlemeye çalışmakta, bir yerde vicdanlarını rahatlatmak istemektedirler. Nitekim ayetin şu kısmı buna işaret etmektedir: “وَتَكُونُوا مِن بَعْدِهِ قَوْماً صَالِحِينَ - Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz.”

Bu merhalede “وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْـجُبِّ - (o) kuyunun dibine bırakın.” cümlesinde yer alan kuyu kelimesi الْجُبّ marife gelmiştir. Kelimedeki tek bir “el” harfi kardeşlerinin, Yusuf'u öldürmek istememelerine delalet etmektedir. Bu merhalede artık, Yusuf'un, kardeşleri tarafından bilinen o kuyuya sadece bırakılması teklif edilmektedir. Öldürülmesi istense idi, bilinmeyen bir kuyuya bırakılması teklif edilirdi. Yani, bir araya gelme nedeni olan Yusuf'un öldürülmesi planlarından merhale merhale vazgeçilerek, onun sadece o diyardan uzaklaştırılması önerilmektedir. “يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ - Yolcu kafilelerinden biri oradan geçerken onu alıp götürsün.” sözü de bu hükmü desteklemektedir. Bunu da “إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ - Eğer yapacaksanız böyle yapın!” sözüyle kısmen hafifletmektedir.

b) Hakikat – Mecaz

Hakikat, lügatte bir şeyin gerçek olmasıdır. Istılahta ise bir kelimenin sadece delâlet ettiği manada veya en başta konulduğu anlamda kullanılan kelimedir. Mecazın zıddıdır. Mesela, arslan kelimesi bilinen hayvan kastedilerek itlak olunmuşsa hakikat, bir insanın şecaatini kastederek kullanılmışsa mecaz olur. Kelamda asıl olan, hakikat olmasıdır.

Mecaz ise, bir kelimenin cümledeki manası dışında, kullanılma sanatıdır. 8 Istılahta ise, konulduğu anlamın kastedilmediğine karine ile birlikte, konulduğu anlamın dışında doğru şekilde kullanılmasıdır. Mecaz, i’câzı en yüksek noktada temsil eden ve ulaştırılmak istenen mesajı muhataba en yoğun bir şekilde veren ifade şeklidir.

Söze güzellik, parlaklık, zarâfet, kuvvet ve canlılık vermek için kullanılır. Kur’ân’da mecazî anlamda kullanılan kelime ve terkipler çoktur.

Dili Arapça olan ve diğer dillere nisbeten belâgatta zirvede olan Kur’ân-ı Kerim’de de Mecaz sıklıkla kullanılmış, verilmek istenen mesaj tenezzülat boyutunda sunulmuştur. Sözün hakikat mi, mecaz mı olduğu anlaşılmadan murad edilen mananın anlaşılması mümkün değildir. Bunların bir kısmı herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek türde iken, bazıları ancak dil uzmanları tarafından anlaşılabilir. İşte Kur’ân’ın doğru anlaşılabilmesi için dilin sahip olduğu üslûb ve özelliklerinden sayılan bu ilmin bilinmesi kaçınılmazdır.

Örnek:

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ * وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ - Ve tartıları hafif gelen her kimseye gelince, onun anası hâviye(uçurum)dir. (Kâria Sûresi, 101/9-10) ayetinde “أُمُّهُ – annesi” kucak açmış bir anneye işaretle, varılacak olan Cehennem’in de kâfirlere kucak açacağı ve içine alıp barındıracağı anlamında Cehennem’den mecazdır. Varacağı yer, yatağı, kucağına sığınacağı yer, istiâre yoluyla mecazdır. Zira ana kucağı, evladın barınacağı yer olma hasebiyle me’vaya benzetilmiştir. Burada aynı zamanda acıma ve tahkir de söz konusudur. “Nihayet sığınıp varacağı en şefkatli anası, hâmisi kızgın ateş olan haviyeden ibaret bulunan bir kimsenin halindeki felaket ve fecaatin şiddet ve büyüklüğünü düşünmeli.” 9

c) Takdîm ve Te’hîr

Cümlenin bütün ögelerini bir defada söylemek mümkün olmadığından bazısını önce, bazısını da sonra söylemek gerekir. Takdîm, bir sebepten dolayı cümle dizimindeki bir kelimenin diğer bir kelimeden önce getirilmesidir. Bir şeyi takdîm etmek onu başkalarının önüne koymaktır. 10 Yani sonra zikredilmesi gereken kelimeyi herhangi bir sebepten dolayı zikredilmesi gereken yerinden önce zikretmektir. Takdîmin zıddı olan te’hir de, önce gelmesi gereken cümlenin bir ögesinin, bazı özel şartlardan dolayı sonraya bırakılması demektir. 11

Örnek 1:

“إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnı‎z Senden medet umarı‎z.” (Fatiha Sûresi, 1/5) إِيَّاكَ lafzı tahsisi ifade etmek için takdîm edilerek, takdîm sanatı icra edilmiştir. Mef’ûlün takdîmi ile gerçekleşen bu sanatın ayete kattığı anlam ise; yapılacak olan ibadette şirkin kesinlikle reddi olarak özetlenebilir. Böyle bir takdim olmadığı takdirde başkalarına da ibadet edilebileceği anlaşılabilir.

Örnek 2:

“وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاءُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ - ‘Ey yer suyunu yut ve ey gök (suyunu) tut’ denildi, su çekildi, iş bitirildi, gemi Cûdi’ye oturdu. ‘Zalimler yok olsun’ denildi.” (Hud Sûresi, 11/44) “أَرْضُ” kelimesinin “سَمَاءُ” kelimesine takdim edilmesinin de hikmetleri vardır; şöyle ki, yeryüzü istikrar yeridir. Döşek vazifesi görür. Gemiler için bir liman, içindekiler için bir kurtuluş yeridir. Yer ve göğün suları, onun üzerinde birikir. Ayrıca isyanları sebebiyle Hz. Nuh’un (a.s.) kavmi yeryüzünde helak olmuşlardır. Boğulma “Arz” cihetinden olmuştur.

d) Tazmîn

Tazmîn lügatte, bir şeyi bir kaba koymak, içermek, mecbur etmek demektir. Terim olarak kısaca, bir fiilin anlamını başka bir fiile vermek veya lafzı hak ettiği başka bir lafzın anlamına sokmaktır. 12

Kendi başlarına müstakil anlamları olmayan harf-i cerler de müteaddi olduğu fiillerle değişik manalar kazanmaktadır. Bu durum fiiller için de geçerlidir. Yani, kendi başına müstakil bir anlamı olan her fiil, kendisiyle müteaddi olduğu harf-i cerle yeni bir anlam kazanır. İşte harf-i cerlerle fiillerin birbirlerine dahil olması ve neticesinde yeni bir anlam kazanması demek olan bu duruma da tazmîn denir.

Şimdi aşağıda bu sanatla ilgili birkaç örnek vereceğiz:

Örnek:

“قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ... - De ki: “Bütün yetki ve karar bütünüyle Allah’ındır” (Âl-i İmran Sûresi, 3/154)

“ قَالُوا نَحْنُ أُولُوا قُوَّةٍ وَأُولُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ - Onlar: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” dediler. (Neml Sûresi, 27/33)

Dikkat edilecek olursa emir kelimesi ilk ayette "ل" harfiyle, diğerinde ise "إلى" harfiyle teaddi etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm›in belâgatına göre bu farklılığın kesinlikle bir hikmeti vardır. Zira ilk ayette, bütün yetki ve kararın üzerinde şüphe olmayan Allah›a ait olduğu hakikati takrir edilmektedir. Bu makamda aidiyet ifade eden "ل" harfi en uygunudur.

İkinci ayette ise Sebe’ halkından bahsedilmektedir. O günlerde Yemen'in San'a yakınlarında Ma'rib kentinde bin yıl kadar bütün Arap yarımadasına hükmetmiş olan Sebe’ halkının başında bir kadın hükümdar bulunuyordu. İstişare heyetini toplayıp Hz. Süleyman (a.s.)'ın göndermiş olduğu mektup hakkında onlarla danışır. Onlar da: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” derler. Bu ifade ile son sözün ona ait olduğuna işaret eden en uygunu "إلى" harfi ceri gelmiştir. 13

Örnek:

“ إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ -

Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere, kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur.’’ (Tevbe Sûresi, 9/60)

Yukarıdaki ayette zekât fonundan alabilen sekiz sınıf zikredilmektedir. Ancak dikkat edilecek olursa bunlardan ilk dört sınıf, yani (fakirler, düşkünler, zekât toplayan görevliler ve kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlar) için "ل" harf-i ceri, geri kalan diğer dört sınıf, yani (esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve garipler) için de "فـي" harf-i ceri kullanılmıştır. Zira, ilk dört sınıfın zekâtı hak etmesi, onların mülkî ehliyetlerinden dolayıdır. Bunun için mülkiyet ifade eden lâm harfi en uygunudur. Diğer dört sınıf ise bu zekâta daha çok ihtiyaç duyan kesimdir. Dolayısıyla "فـي" harf-i ceri burada belâgat açısından tam yerinde kullanılmıştır. 14

Sonuç:

Bu çalışmada, her birisi ayrı zengin mana ve değere sahip olan bu sanatların Kur’ân-ı Kerîm’in daha iyi anlaşılmasına yapmış olduğu katkıyı belirtmeye çalıştık. Malum olduğu üzere Kur’ân vahyinin nazil olduğu Cahiliye Dönemi’nde Araplar edebiyat ve belâgatta zirvede sayılıyorlardı. Hatta kendilerini, dili en güzel konuşan, meramını en güzel ifade eden bir kavim olarak görüyorlardı. Bu topluluğa Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak inmiş ve ortaya koymuş olduğu i’câzının bir benzerini meydana getirmeye davet etmesi anlamında Araplara tehaddîde bulunmuş yani meydan okumuştur. Ancak yüksek bir edebî zevke ve seviyeye sahip olan Araplar bu çağrıya cevap verememişler, Kur’ân’ın belâgatı karşısında eğilme mecburiyetinde kalmışlardır.

İşte Kur’ân-ı Kerim’i hakkıyla anlamak, Kur’ân’ın bu harika nazım örgüsünün ve edebî vasfının yeterli olarak değerlendirilmesine bağlıdır. Hatta, İslâm ilimler tarihine göz attığımızda, itikadî ve amelî ihtilafların temelinde, Kur’ân’ın edebî inceliklerini anlamadaki farklılıkların önemli bir tesiri olduğunu görmekteyiz. Arapçaya bütün bu sanat özellikleriyle vâkıf olmak, Kur’ân-ı Kerîm’i doğru anlamanın tartışmasız en önemli vasıtasıdır.

Dipnotlar

1. Belâgat kelimesinin lügat anlamları için bkz. el-Câhiz Ebû Osman, el-Beyân ve’t-Tebyîn,Beyrût, ts., I/88-96; et-Tehânevî Muhammed b. Ali, Keşşâfu İstilâhâti’l-Kâmus, Beyrût, 1999, s. 1006; el-Cârim Ali-Emin Mustafa, el-Belâgatu’l-Vâdıha, İstanbul, 1984, s. 8; Bilgegil Kaya, Edebiyat Bilgi Teorileri, Ankara, 1980, s. 21.

2. Seyyit Şerif el-Cürcâni, et-Târifat, İstanbul, 1203., s. 25; Cârim Ali Emîn, el-Belâgatu’l-Vâdıha, s. 8. Belağat ilmi hakkında ayrıca bkz., Taşköprüzâde Ahmed Efendi, Mevzû’âtu’l-’Ulûm, İstanbul, 1313, I/228-242; İbn Abd Rabbih el-Endelusî, el-’İkdu’l-Ferîd, Beyrût, 1940., II/105., Ahmed el-Hâşimî, Cevâhiru’l-Belâga, Beyrût, ts., s. 31.

3. Coşkun Ahmet, a.g.m. s. 191.

4. Bkn. Tâhiru’l-Mevlevî, Edebiyat Lügatı, İstanbul, 1973., s. 52; Fîruzâbâdî Mecduddîn, el-Kâmusu’l-Muhît, Beyrût, 1407, s. 507-508; İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut, ts., IX/39-40.

5. Bkn. Tahiru’l-Mevlevî, a.g.e., s. 184; İbn Fâris, Mu’cemu’l-Makâyis fi’l-Lüga, Mısır, 1972., s. 388; İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV/310-311.

6. İlgili örnek için bkn. Abbâs Fadıl Hasan, İ’câzu’l-Kur’âni’l-Kerîm, Amman, 1991, s. 203.

7. Ahmed el-Hâşimî, el-Kavâ‘idu’l-Esâsiyye li’l-Lugatil ‘Arabiyye, Kahire ts., s.109; Arapça’da اَلْ -harf-i tarif genel olarak ma‘rifelik (belirlilik) dışında, ism-i mevsûl, zâid ve ivaz/karşılık vazifeleri de vardır.

8. es-Suyûtî Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire, 1951, s. 105.

9. Yazır, Elmalılı Hamdi, a.g.e., IX/395.

10. Bkn. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII/466-467; Matlûb, a.g.e., s. 404; Akkavî, a.g.e., s. 412.

11. Bkn. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV/12; Tahiru’l-Mevlevî, a.g.e., s. 157.

12. Abbâs Hasan, en-Nahvu’l-Vâfi, Mısır, 1963, s. 255.

13. Bkn. Abbas Fadıl Hasan, a.g.e., s. 196.

14. Bkn. Hâdi ‘Atiyye Matru’l-Hilâlî, el-Hurûfu’l-Âmile fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, Beyrut, 1986, s. 350-351.

Yeni Ümit, Sayı 82

Yazar:
Cüneyt Eren
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 08-04-2011
5,415 kez okundu
Block title
Block content