Kur'ân-ı Kerim'i Tercüme Etmek Mümkün Müdür?

Kur'ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk'ın insanlığa uzanmış sanki mücessem tenezzülatıdır. Onları Kendi istediği örneklikte insanlar kılmak için 23 sene zarfında âyet âyet veya sûre sûre nâzil olmuş, inananları mealiyata sevketmiştir.

Aradan geçen asırlar bizi Kuran'ın diriltici soluğundan uzaklaştırdı. Araya, ihmaller, kasıtlar, ihanetler, düşmanlıklar girdi Dostların ihmali, düşmanların kasıt ve ihaneti bizi O'ndan ayrı bıraktı. Kendimize geldikten sonra bu uzun seneleri telafi yollarını aradık. Onun mânevî iklimine, kendi lisanıyla giremeyince, tercümesinden mahrum kalmayalım hiç olmazsa, dedik. Harıl harıl Kur'ân'ı tercümeye giriştik. Bu sefer de karşımıza tercüme mes'elesi çıktı. Zira Kur'ân-ı Kerîm gibi, bir harfinden üç mezhebin doğduğu ilâhi Kitab'ı, kendi dilinden bir başka dile, üstelik Türkçe gibi, iyice esperanto diline döndürülmüş bir dile çevirmek nasıl olurdu?

Yazarımız, makalesinde bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyor. Tercümenin üç şeklinden bahsediyor: Kabul edilebilir, Yeterli ve Eşdeğer. Ve bunların hiçbiriyle de Kur'an'ın tercümesinin aslı gibi olamayacağı, aslının ruhu çıktıktan kalanın sadece basit bir meal olduğunu anlatıyor. Kendisi bir dilci olan yazarımızın bu yazısını dikkatle okuyacağınızı ümid ediyoruz.

Tercüme teorisinde bir metnin tercüme edilebilirliği hakkında iki görüş vardır: (Newmark, 1982; 1988; Göktürk, 1986; Straight. 1981; Farb, 1974).

1. İnsanlar, insan olmanın getirdiği ortak noktalar yardımıyla birbirini anlayabilir, bu yüzden bir dilden başka bir dile çevrilemeyen şey yoktur.

2. Kültür farklılıkları, dünya görüşündeki değişiklikler yüzünden bir dildeki bazı kavramlar, başka bir dile tam olarak aktarılamaz.

İkinci görüşü destekleyenler daha çoktur. Mesela Goethe'ye göre tercüme "bir halının ters yüzüne benzer", bir yüzü öteki yüzünün ancak bir izdüşümü olabilir. Prof. Dr. Mehmet Demirezen, "Çeviride Kayıplar Sorunu" isimli makalesinde şöyle der: "Çeviride kayıplar kaçınılmazdır. Zaten kayıpsız çeviri yapmak imkansızdır" (Demirezen, 1991). Çağdaş tercüme teorisyenlerinden Wilss'e göre de "mükemmel" çeviri yoktur. "iyi" veya "yetersiz" çeviri vardır (Wilss, 1982). 

İrlandalı bir yazar olan James Joyce'un Finnegan's Wake isimli romanı, çeviri teorisyenleri tarafından "çevrilemez" olarak kabul edilmektedir (Bozer, 1991).

Şimdi diyelim ki aşağıdaki metni, yabancı bir dile çeviriyoruz. Acaba kusursuz bir tercüme yapabilir miyiz?

"Terbiye ile imdadına koşulacağı ana kadar genç; yetiştiği çevre, heves ve zevkin pervanesi; ilim, basiret ve mantığın uzaklarında dolaşan bir deli ve kanlıdır. Onu, geçmişiyle bütünleştirip geleceğe hazırlayacak terbiye verildiği takdirde, millî duygu ve düşünceyi temsil eden bir delikanlı olur." (Şahin, 1990)

"Deli", "kanlı" ve "delikanlı" nüansı, acaba hangi dile tercüme edilebilir? 

İnsanların yazdıkları bu tür şeyler tercümanların elini kolunu bağlarsa, gelin siz Ezel Ebed Sultanı'nın kitabı, insanı âciz bırakan mucizeler hazinesi Kur'ân-ı Kerim'in karşısındaki tercümanları düşünün. 

Herşeye rağmen, Kur'ân-ı Kerim'in tercümesinin mümkün olduğunu iddia edenlere şu noktayı hatırlatmak isteriz. Üç tür tercüme vardır: (Toury, 1980; 1985).

1. Kabul edilebilir.

2. Yeterli.

3. Eşdeğer.

Kabul edilebilir tercüme, bir dildeki metnin başka bir dile, anlam ve mesaj yönünden çok büyük hata olmadan aktarılması demektir. Yeterli tercüme, çeviri metnin, orijinal metnin çoğu özelliklerini taşıması, eşdeğer tercüme ise, çeviri metnin, orijinal metnin bütün özelliklerini taşıması, yani kaynak metni okuyan birinde oluşan bütün etkilerin, hedef metni okuyanda da oluşması demektir. Bizim "tercüme"den kastettiğimiz de "eşdeğer" tercümedir. Şu halde, eğer, Kur'ân-ı Kerim'in bütün özellikleri, bütün meziyetleri tercümesinde varsa, o tercüme "eşdeğer" bir tercümedir, yoksa ona bir tercüme demek doğru olmaz. O, olsa olsa kısa bir "meal"dir. Peki, Kur'an-ı Kerim'in meziyetleri nelerdir? Bakalım bu meziyetler, tercümelerinde de var mı?

1. Anadili Arapça olan birisine sorsanız: "Kur'ân-ı Kerim, diğer kitaplara benziyor mu?" "Benzemiyor" cevabını alacağınızdan emin olabilirsiniz, Şu halde, Kur'an ya bütün kitapların altındadır ya da hepsinden üstündür. Kur'ân'ın, diğer kitapların seviyece altında olduğunu şeytan dahi iddia edemez, o halde hepsinin üstündedir, yani insan elinden çıkmamıştır, mucizedir.

2. Altı yaşındaki bir çocuk, yaklaşık altıyüz sayfalık bir kitabı ezberleyebilir mi? Bu kitap Kur'an ise, evet.

3. Ölüm döşeğindeki çoğu hasta için en ufak sesin bir gürültü olduğunu bilirsiniz. Bu hastaların başucunda Kur'ân okunduğu zaman genellikle huzur içinde dinlediklerini görmüşsünüzdür. Böyle bir hastaya Kur'ân tercümesi okuyun, huzura kavuşursa, o tercümenin eşdeğerliliğinden bahsedilebilir.

4. Her gün "bal veya havyar" yeseniz bıkarsınız, fakat ekmek sizi bıktırmıyor. Çünkü ekmek bir ihtiyaçtır. Kur'ân da bir ihtiyaçtır. Bedenin hava, su ve yemeğe ihtiyacı olduğu gibi, ruh da Kur'ân'a, ilâhi esintilere muhtaçtır. Kur'an bıktırmaz. Tekrarı zevk verir. Tıpkı karıştırılan misk gibi, devamlı güzel kokar. Peki ya tercümeleri?

5. Kur'ân'ın lafzında eşsiz bir fesahat mevcuttur. Arapça okumasını birazcık bilen veya Kur'an okuyan birisini dinleyen herkes, onun kendisine has bir iç musikisi olduğunu, ifadelerinin su gibi akıcı olduğunu tasdik eder.

6. Kur'ân'ın üslubunda taklid edilemeyen bir belagat vardır. Abdulkadir Cürcânî, Sekkakî, Zemahşerî gibi belagatın dâhî imamları: "Kur'an'ın belagatı, tâkât-ı beşerin (İnsan gücünün) fevkindedir, yetişilmez" demişlerdir.

Kur'an-ı Kerim'in nazil olduğu devirde, Araplar arasında güzel ve etkili söz söyleme, şiirler yazma çok revaçtaydı. İyi bir şair, onların milli kahramanıydı. Bir şairin şiiriyle iki kavim birbirine girer, bir başka şiiriyle de sulh ederdi. Kabe'nin duvarına "Muallakât-i Seb'a" namında en iyi yedi şiiri altın harflerle yazarak asmışlardı. Bir gün Lebid'in kızı gidip babasının Kabe duvarına asılmış şiirini aşağıya indirdi. "Niye yaptın bunu?" diye sorulunca: "Âyetlere karşı bunların kıymeti kalmadı" dedi.

Yine bir gün, bir bedevi: "fesda' bima tü'mer" âyetini işitince secdeye kapandı. "Müslüman mı oldun?" dediler. "Hayır, ben bu âyetin belagatına secde ediyorum" dedi.

Tercümelerde böyle bir belagatın olduğu iddia edilebilir mi? Hayır, âyetlerin tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün (güzellik) ve belagatı gösteremez.

7. Kur'ân'ın mânâsındaki kuvvet de eşsizdir. Şimdi vereceğimiz misal bir âyetin sadece altı kelimesidir ve bu altı kelime, Kur'anın tercüme edilmesinin imkansız olduğunu göstermek için yeterlidir.

"Andolsun ki, Rabbinin azabından küçücük bir esinti onlara hafifce dokunacak olsa elbette, "yazık bize" diyeceklerdi," biz gerçekten zâlimlermişiz." (Enbiyâ: 21/46)

Bu cümlede Cenab-ı Hak, azabının dehşetini göstermek için, o azabın en azının çok şiddetli olduğunu ifade eder, böylelikle muhatap, "en azı bu şekildeyse, ya çoğu nasıldır" diye akıl yürütür.

Şimdi bir noktayı hatırlatmak isteriz. Belagatlı bir metindeki mânâ bir havuza benzer. Bu metindeki kelime dizimi, kelime seçimi, bağlam gibi unsurlar da birer su kanalı gibi bu mânâ havuzunu besler. Yani her bir unsur, temel maksadı takviye eder.

Bakın bu altı kelimedeki temel maksat olan "azabın azlığı" , her bir unsur tarafından nasıl vurgulanıyor.

(Lein) kelimesi şüphe, ihtimal belirtir. (İngilizcedeki "if" kelimesinde olduğu gibi). Bu "ihtimal" kavramı da insana ister istemez bir "azlığı" hatırlatır. (messethüm) kelimesi, "azıcık dokunmak", yalayıp geçmek" demektir ki, bu da 'azlığı" ifade eder. (nefhatün) kelimesi kelime anlamıyla "kokucuk" demektir, "azlığı" vurgular. Aynı kelime, Arapça'daki dil kurallarına göre, kipi gereği "biricik" anlamını da taşır ki bu da "azlığı" ifade eder. Yine aynı kelimenin sonunda yer alan tenvin, yani "ün" sesi de, Arapça'nın gramer kurallarına göre, "o kadar küçük ki bilinemiyor" demektir Bu da "azlığı" gösterir. (min) kelimesi, burada, bir bütündeki bir kısım parçaları ifade etmek anlamında kullanılmıştır. Bu da "azlığın" altını çizer. (Azab) kelimesi, Arapça'daki "nekal", "ikab" gibi şiddetli ceza anlamındaki kelimelere nisbeten "hafif bir cezayı yani cezadaki şefkati" ifade eder ki bu da "azlığı" hatırlatır. (Rabbike) kelimesi de, kahredici anlamındaki "Kahhar", gücü her şeyi yaptırmaya yeten anlamındaki "Cebbar" ve intikam alan anlamındaki "Müntakim" isimlerinin yerine kullanılmıştır. Bu kelime, "terbiye edici" anlamıyla, diğer kelimelere bedel, şefkati hissettirerek yine "azlığı" ifade ediyor. (Bediüzzaman, Sözler, 25. Söz, 1, Şule).

İşte bu altı kelimenin oluşturduğu bağlamın, bütün nüanslar korunarak, başka bir dile aktarılabileceğini iddia etmek saflıktır.

Kur'an-ı Kerim'in meziyetlerinin bu kadar olduğu zannedilmesin. Biz sadece konumuzla doğrudan ilgili olanlardan bahsettik.

Şimdi de, Kur'an'daki edebî sanatlardan birkaçının çevrilemezliği üzerinde duralım.

1. Onapatopeia: Bu sanat, "aks" veya yansıma olarak ifade edilir. Anlatılan şeyin, kelimelerdeki ses unsuru kullanılarak zihinde canlandırılması demektir. (Leech ve Short, 1981). 

Mesela, Tennyson, The Princess isimli şiirinde (m) sesini tekrar ederek okura bir arı sesinin vızıltısını duyurur:

The moan of the doves in immemorial elms

And murmuring of innumerable bees

(Norton Antology of English, s.856)

Bu vızıltıları, şiirin çevirisinde de duymak çok zordur. Kur'an-ı Kerim'de "yansıma" sanatını bir çok âyette görmek mümkündür. Biz sadece iki misal vereceğiz:

a. Bir âyetin kısa bir meali: "Biz, insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı" (Lokman, 31/14).

Âyetin bir kısmının Arapça okunuşu şöyle: "Hamelethü ümmühû vehnen alâ vehn"

Eğer bu âyeti, Mısırlı meşhur hafız Mustafa İsmail gibi bir ağızdan dinliyorsanız, hamile bir kadının iniltisini çok daha rahat duyarsınız. Ya çevirilerde?

b. "Şeytanın adımlarına tabi olmayın" (Bakara, 2/168).

Âyetin Arapça okunuşu: "Ve la tettebiu hutuvatiş-şeytan." "Hutuvat adımlâr" kelimesi özel bir hareket düşündürmektedir. Şeytan adım adım hareket ediyor. İnsanların, babalarını cennetten çıkaran şeytanın peşinden gitmeleri garip görünüyor. Ayrıca, "hutuvat" kelimesinin insan zihnine attığı, hayale hissettirdiği şekil ve gölge yanında, telaffuzundaki nağme de işitme duygusunda kendine düşeni yapmakta, adımların sesini kulağa hissettirmektedir. (Senih, 1989:70-71).

2. Synesis: "Synesis" veya "enallage" mânâyı kuvvetlendirmek için, gramer kurallarında yapılan kasdi değişikliktir.

Bu sanata İngilizceden bir misal verelim. Diyelim ki birkaç İngiliz, birlikte bir evde kalıyor. Bir gün evlerine bir hırsız girip birkaç eşyayı çalsın. Çalınan şeyler de sadece bir kişiye ait olsun. Bu zavallı İngiliz arkadaşlarına şöyle diyecektir: "We was robbed!" Bu cümlede bir gramer hatası var. "Soyulduk" denmek isteniyor, fakat özne çoğul (we) olduğu halde çoğul yardımcı fiil olan "were" değil, tekil yardımcı fiil olan "was" kullanılmış. Tabii İngiliz'in maksadı belli. Soyulduklarını, ama sadece kendisinin eşyalarının çalındığını, makam pek uygun olmasa da (!), synesis sanatıyla ifade ediyor.

Şimdi de Kur'an-ı Kerim'deki synesis sanatlarından birisi üzerinde duralım.

Kur'an'da "dedi" anlamındaki zamirlerden eril olan "kale" ve dişil olan "kalet" iki âyette birbirinin yerine kullanılmıştır. Bediüzzaman Hazretleri, bu inceliğe şöyle işaret eder: "Zaitler ittifaka muhtaç oldukları için, kuvvetli ittifak ederler. Kaviler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zaiftir. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdi yaşıyorlar. Yabani keçiler, kurtlardan muhafaza için, bir sürü teşkil ederler. Demek zaitlerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi kavi olduğu gibi, kavilerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi ise zaiftir. Bu sırra bir işaret-i latife ve zarif bir nükte-i Kur'aniyyedir ki ferman etmiş: "Ve kale nisvetün fi'l-medineh" (Yusuf, 12/30). Müenneslerin cemaatine iki katlı müennes olduğu halde, ["kadınlar" anlamına gelen "nisvetün" dişil bir isimdir. Ayrıca Arapça'da, çoğul isimler daima dişil olarak kabul edilir = müzekker fiili olan "kale" buyurması... Hem: "Kaleti'il a'râbu" (Hucu-rai,49/14) buyurmakla; müzekkerlerin cemaatine, müennes fiili olan "kâlet" tabiriyle, latifine işaret ediyor ki: Zaif, halim ve yumuşak kadınların cemiyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi erkeklik kazanır. Müzekker fiilini iktiza ettiğinden: "Ve kale nisvetün" tabiriyle, gayet güzel düşmüş. Kavi erkekler ise, hususan bedevi a'rab olması; kuvvetlerine güvendikleri için cemiyetleri zaif olup hem ihtiyarlık, hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi kadınlık hâsiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktiza ettiğinden "Kalet'il a'rabu" müennes fiiliyle tabiri tam yerindedir." (Bediüzzaman, Lem'alar, 153-54)

Bu inceliğin de başka bir dilde ifade edilmesi imkansız gibidir.

Arapça bir nahiv lisanıdır, yani bir takım kalıp, düstur ve kaidelere bağlı belagatlı bir dildir. Bu yüzden birkaç kelimeyle, satırlarca düşünceyi ifade etmek mümkündür. Mesela, "Elhamdülillah"ın nahiv ve beyan ilminin kaidelerine göre kısa bir meali şudur: "Ne kadar hamd ve medh varsa, bunlar kimden gelirse gelsin, kime karşı olursa olsun, ezelden ebede kadar, Allah'a, yani Zât-ı Vâcib-ül-Vücuda mahsustur ve layıktır. "Şimdi bu anlamların hangi kaidelerden çıkarıldığına bakalım: "Ne kadar hamd varsa" anlamı baştaki "el" kelimesinden çıkıyor. Bu "el" artikeli, Arapça'da genelleştirme gayesiyle kullanılır. "Kimden gelirse gelsin" anlamı, "hamd" kelimesi masdar halinde kullanıldığı, yani özne terk edildiği için ortaya çıkıyor. "Kime karşı olursa olsun" anlamı ise nesne belirtilmediği için ifade ediliyor. "Ezelden ebede kadar' anlamını veren şey ise, "elhamdülillah" tabirinin fiil değil isim cümlesi olmasıdır. Çünkü Arapça'da isim cümleleri sebat ve devamlılığı ifade eder. "Mahsustur" mânâsını "lillah"taki "lam-ı cer" ifade ediyor. Buradaki "lam" harfi ihtisas ve istihkak içindir. Zât-ı Vâcib-ül-Vücud kaydı ise Allah isminin, "Rahman", "Rezzak" gibi diğer bütün isimleri ihtiva ettiği ve Allah'ın vücudunun vacip olduğu, yani O'nun yokluğunu düşünmenin imkansız olduğundan kaynaklanıyor. İşte "Elhamdülillah" cümlesinin en kısa ve Arapça uzmanları tarafından ortak olarak kabul edilen bir anlamı böyle olursa, başka bir dilde bütün bu nüanslar nasıl ifade edilebilir ki? Bu tür âyetlerin hakiki, yani eşdeğer tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa, ya kısa bir meal yazılabilir veya âyetin her bir cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak gerekir.

Kur'an-ı Kerimin kelimeleri, mânâ bedeninin üzerine giydirilmiş elbiseler gibi değildir ki başka bir dilin elbiseleriyle değiştirilebilsin. Kur'an'da kelime ve mânâlar, cilt ve beden gibi birbirinden ayrılmaz. Şu halde Kur'an tercümelerinin, aslının yerini tutabileceğini iddia edenler, derisi soyulan birine elbise giydirenleri takdir edenler gibidir.

NOTLAR ve BİBLİYOGRAFYA

Bediüzzaman, (1986). Lem'alar. İstanbul

— (1989) Sözler, İstanbul,25.Söz, 1.şule 

—(1991) Mektubat İstanbul ss. 340- 390

— İşarat'ül İ'caz.

— Muhakemat.

Bozer, D. (1991). "Edebi Çeviri", Frankoloji. Beytepe: H.Ü.Yayınları.

Farb, P. (1974). Word Play. New York: knopt.

Demirezen, M. (1991). "Çeviride Kayıplar Sorunu". Çağdaş Çeviri Kuramları ve Uygulamaları Seminerinde Sunulan

Bildiriler. Ankara, Beytepe: H.Ü., YDYO, MTB.

Göktürk, A. (1986) Çeviri: Dillerin Dili. İstanbul; Çağdaş Yayınları.

Leech, G.N.; Short, M.H. (1981). Style in Fiction, London: Longman.

Newmark, P. (1982). Approaches to Transaltion. Oxford: Pergamon Press Ltd.

— (1988). A Textbook of Translation. New York: Prentice Hall.

Senih, S. (1989). Kur'an'da Edebi Veche. İzmir: Nil A.Ş,

Straight, S. (1981). "Knowledge, Purpose, and Intuition: Three Dimensions in the Evaluation of Transiation" Translation

Spectrurrj: Essays in Theory and Practice. Albany: State University of New York Press.

Şahin, M. A, (1990). Ölçü veya Yoldaki Işıklar, İzmir: TÖV Yayınevi.

The Norton Antology of English Literatüre, (1969). Vol.2, New York.

Toury, G. (1980). In Search of a Theory of Translation. Tel Aviv. Porter Institute for Poetics and Semiotics.

— (1985). "A Rationale for Descriptive Transiation"

The Manipulation of Literatüre. Edt. Teo Hermans. London: Croom Helm.

Wilss, G. (1982). The Science of Translation: Problems and Methods. Berlin: Narr Verlag Tübingen.

(17.Sayı Temmuz, Ağustos, Eylül 1992)

Yusuf ALAN

Yazar:
Yusuf ALAN
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 17-02-2009
5,016 kez okundu
Block title
Block content