Buradasınız

Kur'ân-ı Kerim'e Göre Ehl-i Kitapla Diyalog

Zâtî sıfatlarından biri de Kelâm, yani konuşma olan Allah Tealâ kullarına değer vererek peygamberleri vasıtasıyla onlara hitap etmiştir. O, Kendisinin onlara hitabı ile yetinmeyip yaratıklarının dualarını, dileklerini dinler, onlara cevaplar verir. Böylece, iki tarafın karşılıklı konuşması demek olan diyalogu gerçekleştirir.

Kur'ân, Allah'ın, en son peygamberi vasıtasıyla insanlığa mucize derinlikli ve eşi benzeri olmayan bir mesajıdır. Allah bu mesajıyla, son bir kez daha insanoğluna kestirmeden rızasına ulaştıran şehrahı göstermiş; zat, sıfât ve esmâsını ifade etmiş; doğru şekilde bilinip tanınmasını, iman edilip ubudiyette bulunulmasını, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek netlikte açık-seçik ortaya koymuş; mü'minlerin vazife ve sorumlulukları üzerinde durmuş, mücazât ve mükafât va'd ü vaîdiyle gönülleri şahlandırmış ve ruhlarda ürperti hasıl etmiş; dahası, onu bize bir ekmeliyet, bir etemmiyet remzi ve bir rıza yörüngesi olarak sunmuş, sunarken de tenezzül dalga boylu bu armağanıyla bize, kimseye nasip olmayan/olmayacak olan en büyük bir iltifatta bulunmuştur. Kur'ân, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'a (aleyhi ekmelüttehâyâ) bahşedilen yüzlerce mucizenin en parlağı ve kalıcı olanıdır. O, ifadesi, üslubu, beyan tarzı açısından bir harikalar mecmuası olduğu gibi içtimaî disiplinleri, hukukî kuralları, terbiye ile alâkalı kaideleri, insan, varlık ve kainat hakkındaki yorumları; hemen bütün ilimlerin esaslarına işaret, remiz ve îma, hatta bazen tasrih ölçüsünde temasları; idarî, iktisadî, siyasî, kültürel problemleri çözmedeki alternatif yöntemleriyle her zaman herkesin başvurma mecburiyetinde olduğu/olacağı bitip tükenme bilmeyen dupduru bir kaynak, en karmaşık ve en bulanık dönemlerin dahi bulandıramayacağı kadar engin bir ummandır.

Kur'ân'ın mana enginliğini, üslup ve ifade zenginliğini, muhteva derinliğini anlatma konusunda aczimi ve yetersizliğimi itirafı ona saygımın gereği kabul ediyorum. Arzedilen hususlarla alâkalı bugüne kadar bir hayli şey anlatıldı; hâlâ da anlatılıyor ve gelecekte de anlatılacak.. bütün bu gayretlerin onu tanıma, onu duyma, ona ve getirdiklerine inanma konusunda kâfî ve vâfî olduğu açıktır ve İslâm nizamını da 'mahiyet-ü nefsi'l-emriye'siyle aksettirdiğinde şüphe yoktur. Ancak, insan, kainat ve ulûhiyet hakikatinin beyan atlası sayılan engin bir muhtevanın bütünüyle ifade edildiğini iddia da doğru değildir. Semavî ve lâhûtî olan bir beyan beşer idrakiyle ne kadar seslendirilebiliyorsa, onun da işte o kadar dile getirildiği bir gerçektir. Bu itibarla, ne bizim ne de başkalarının, bu koskocaman atlası fihrist ölçüsündeki bir çerçevede ifade etmemiz mümkün olmasa gerek. Ne var ki, böyle hayatî bir konunun, ne ifade zaafiyetimiz bahanesine ne de beyan gücümüzün yetersizliğine bağlanarak ona karşı lakayd kalınması veya ihmal edilmesi de doğru değildir. Kur'ân'ı anlamak herkesin hakkı ve anlatmak da doğru bilenlerin vazifesidir. Bilmeyenler her zaman onu anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru yorumlayıp doğru ifade etmede kullanmalı ve onun anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Aslında o, bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelam-i İlahînin en nurefşan ifadesidir. Bu itibarla da ne menbaı, ne hedefi, ne ilk temsilcisi/temsilcileri, ne de sinelerde bıraktığı tesir açısından lakayd kalınacak bir kitap değildir. O konuşurken melekler sükut murakabesine dalmış, ruhaniler secdeye kapanmış, cinler onun sesine soluğuna büyülenerek onunla tanışmak için çöllere düşmüşlerdir.

Kur'ân, tekvinî emirlerin beyan ve izahı, teşriî kural ve kaidelerin de en sağlam ve değişmez kaynağıdır. O, varlık, kainat ve insanı doğru okuyup değerlendirmede en sağlam kriterleri ihtiva eden öyle muhkem bir kitaptır ki, onun ferdî, ailevî, içtimaî ve terbiyevî çözemeyeceği bir problem yoktur ve bu hususiyetiyle de o, her şeyi sebepleriyle, sonuçlarıyla görüp bilen bir Zât'ın kuşatan ilminden geldiğini haykırmaktadır. O, bu bütüncül bakışı ve ihata eden engin ifade ve üslubunun yanında, muhteva ve mana genişliği, beyan inceliği, herkesin ilim ufkuna göre açılma sihri ve ruhlara nüfuzu sayesinde öyle bir güce sahiptir ki, önyargısız olmaları şartıyla ulaşabildiği herkesi büyülemiş ve başlarını döndürmüştür. Dostlar onu taklit şevkiyle, düşmanlar onun sesini kesme hıncıyla yıllar ve yıllar boyu aynı malzemeyi kullanmış, aynı konuları seslendirmeye çalışmışlardır ama kat'iyen onun üslubunu yakalayamamış ve o enginlikte bir beyan ortaya koyamamışlardır: İfadeler sun'iliği aşamamış, söz sarraflarının takdir ufkuna ulaşamamış ve hele asla gönüllerde kalıcı, yönlendirici bir tesir uyaramamıştır.

Onda yerine göre ayrı ayrı, yerine göre iç içe konular arasında öyle ince bir tenasüb ve müzikal bir ahenk vardır ki, birbirinden çok uzak gibi görünen hususlar arasında bile insan az bir teemmülle bir kaç iltisak noktasını birden yakalayabilir. O hemen her zaman hiçbir edip ve söz üstadının ulaşamayacağı bir beyan sultanlığı sergiler ve bütün bütün insafsız olmayan muhataplarına mutlaka birşeyler hissettirir; hissettirir ve onları idrak ufuklarının ötesinde daha derin mülahazalara sevkeder. Bir de bu müteessir ruhlar insaf edip kendilerini bu Rabbanî ifade çağlayanına salıverdi mi, gayrı onun dışında duyup dinledikleri söz şeklindeki bütün ifadeler birdenbire adeta hırıltıya dönüşüverir.

Her şeyden evvel o, kuşatan bir ilimden gelmiş, insan, tabiat ve bütün kainatların mana, mazmun, gaye-i hilkat ve hikmet-i vücutlarının dili, tercümanı olmanın yanında muhataplarının da farklı derinliklerine birden seslenmektedir: O, akla birşeyler söylerken gönle onun anlayacağı bir dille seslenmeyi ihmal etmez; şuura birşeyler duyurduğunda hisleri nasipsiz bırakmaz; muhakeme ve mantıkla konuştuğunda da ruhtan iltifatını esirgemez. Zâhir-bâtın her latife ve hasse ondan hissesini alır ve bunlar arasında ne bir mahrumiyet ne de çelişki söz konusu olmaz. İstidatları ölçüsünde paylaşırlar bu semavi maideyi ve bir ahenk zemzemesi yaşarlar kendi aralarında.

Gerçi hemen bütün ilahi beyanlarda, hususiyle de beşeri mülahazalar dediğimiz şerh ve hâşiyelerin asıl metinler içine karışmadığı dönemler itibariyle, aynı bütüncül bakış ve aynı kucaklayıcılık söz konusudur ama Kur'ân'da Muhammedî (sallallahü aleyhi vesellem) ruh ve mananın câmiiyeti derinliğinde bir ihata ve fâikiyet bulunduğu da açıktır; açıktır ve ondaki câmiiyet ve muhtevaya denk mükemmelliyette semavi ve gayr-ı semavi herhangi bir kitap göstermek de mümkün değildir. İnsan, kainat ve uluhiyet hakikatlerini bu vüs'atte, vüs'ati içinde bu incelikte ele alan ve kendine has terkib ü tahlil (sentez ve analiz) sistemleriyle yorumlayıp ortaya koyan bir başka kitap yoktur dersek mübalağa etmiş sayılmayız.

Onun ele aldığı konuların hemen hepsi açık olanı açık, mücmel ve müteşabih olanları da Sahib-i şeriatın beyanına veya bir kısım mülhemunun ilhamlarına emanet pek çok lâhûtî ve kevnî hakikatlerin en zengin hazinesi mesabesindedir. O, arzettiği veya tahlile tabi tuttuğu konulardan hiçbirini içinden çıkılmaz hale getirmez; usule taalluk eden mevzuları açık ve net olarak ortaya koyar; teemmül, tefekkür ve tedebbür isteyen hususlarda tetkik u tahkiki yeğler; Allah'a yönelme imasında bulunur ve ulu orta herkesin üstesinden gelemeyeceği konuların altına girilmesini de tasvip etmez. O, üzerine eğildikçe kalblerde, kafalarda -teemmül derinliğine göre- lambaları her an daha bir artan sihirli bir avize gibi değişik tecelli dalga boyunda yeni yeni inkişaflara vesile olarak insanın zâhir ve bâtın duygularına çeşit çeşit ilahî armağanlar sunar. Varidatı coştukça coşar; çiselemeler sağanağa dönüşür ve bitmez mevhibeleri, tükenmez güzellikleri ve pırıl pırıl ışıklarıyla mütefekkir mütalaacılarına iç içe şölenler yaşatır.

Anlayanlar ancak onda anlarlar varlığı, kainatların arka planını, insanı ve onun kalb ve ruh enginliğini; onun aydınlık dünyasında keşfederler doğru düşünmeyi ve tefekkürün hakiki kaynaklarını ve kurtulurlar yanılma fasit dairelerinden, ihtimallere hüküm bina etmekten. Hazreti 'Allâmü'l-Guyûb'dan gelen bu mucize beyanın dışında yanılmayan ve ihtimallere emanet edilmeyen hiçbir bilgi kaynağı yoktur. Kur'ân'dır ki her şeyi açık, net ve doğru olarak vaz'eder; yanılmaya açık hususların ve teemmüle emanet boşlukların doldurulmasındaki hataları da bizim idraklerimize verir. Bu açıdan da onu doğru anlamak, doğru yorumlamak bizim için bir vazife olduğu gibi ona karşı da bir vefa borcudur. Böyle bir borç ve vazife de, ilim, irfan ve ilhamların sınırlılığı çerçevesinde her müstaid ve donanımlı ferdin müktesebat ve Hakk'a müteveccih yaşamasına vabestedir. Her istidatlı gönül, samimiyet ve Hakk'a teveccühünü ortaya koyarak 'Allah rızası ve hakikatin vuzuh ve inkişafı' der yürür o bahr-i bîpâyânın derinliklerine doğru. Sahib-i şeriat rehberi, muhkemât elinden düşürmediği feneri ve selef-i salihîn de klavuzları yürür tedebbürle, temkinle, teemmülle ve nefsaniliğine takılmadan o sonsuz ufuk cânibine.. böyle derunilerde hata nisbeti az olur; onların murad-ı ilahiyi yakalama yolundaki gayretleri özel teveccühlerle mükafâtlandırılır ve bunların Kur'ân-ı Kerim adına ortaya koydukları tefsir ve te'vîller de Kur'ân farklılığının bir renk ve deseni haline gelir.

Aksine yarım-yamalak Arapça ile ve sözlüklerin dar atmosferinde Kur'ân'ı kendi endam ve ulviyetine uygun seslendirmenin mümkün olamayacağı bir yana, o semavi ifade abidesine karşı da apaçık bir saygısızlıktır. O, usulüne uygun olarak bir dilden bir dile aktarılmalı; şöyle-böyle tefsirle alâkalı her şey çok iyi bilinmeli ve her yorum 'ulum-u âliye-i İslamiye'ye test ettirilerek ortaya konmalıdır. Bize düşen, 'Onu, tercüme ile herkesin istifadesine sunuyorum' diye onca genişliğine rağmen ilahi kelamı kendi idrak ve ifade ufkumuza göre daraltmamaktır.

Aslında onu, bir tefsir, bir te'vîl veya geniş bir mealle herkese duyurma bu işin uzmanları için bir vazife; ona karşı kadirşinas ve saygılı olmanın da gereğidir. Ancak, sağlam bir dil bilgisine, belağat kurallarına; tefsir, hadis ve fıkıh usulü.. gibi ilim dallarına vakıf olmadan böyle bir şeye teşebbüsün de haddini bilmemezlik olduğu açıktır. O, bir romanı tercüme ediyor gibi tercüme edilemez; kaldı ki öyle basit bir konuda bile uzmanlık aranır.

Şimdi iyi bir meale doğru iz sürerken, 'tercüme' neye derler, 'tefsir' ne demektir, 'te'vîl' ne manaya gelir, kısaca bunlara bir göz atalım:

Tercüme; herhangi bir metni veya sözü, hususiyetlerini koruyarak bir dilden başka bir dile çevirmeye denir. Çeviri bazen, hiçbir kelimenin manası atlanmadan kelime dizileri, terkipler ve terkipler arası gözetilmiş hususiyetler aynıyla diğer dile aktarma -aktarılabiliyorsa- şeklinde olur ki, buna 'tam tercüme' denmesine karşılık; bazen de ya sadece kelimelerin çevirisi yapılır veya münhasıran muhteva aksettirilir ki, bu da eksik bir çeviridir.

Günümüzde belli ölçüde de olsa otomatik tercüme sisteminin geliştiği de söylenebilir; ama bu mevcut teknolojiyle, hatta daha seviyelisiyle dahi, engin muhtevalı ve edebi derinlikleri olan eserleri bir dilden diğerine, hem de muhtevadaki bütün hususiyetleri ortaya koyarak tercüme etmek çok zordur.. hele bu, Allah kelamı ve açılımı da büyük ölçüde zamana, ilhama ve şartlara emanetse... Bizim gibi sıradan insanların bile biraz düzgünce kaleme alınmış eserlerinin tam tercüme edilemeyeceği söz konusu olabiliyorsa, Kur'ân-ı Kerim gibi harika ve fevkalâde derinlikleri bulunan muhteşem bir beyan abidesinin bir manada 'atmasyon' da diyebileceğimiz tercüme ile seslendirilmesi mümkün olmasa gerek.

İslâm ulemasının pek çoğu -bunların içinde Bediüzzaman gibi kimseler de vardır- yukarıdaki hususlar muvacehesinde Kur'ân-ı Kerim'in tercüme edilemeyeceği kanaatindedirler. Bazıları da konuya yukarıda işaret edilen esaslara riayet çerçevesinde ihtiyatlı fakat biraz daha yumuşak yaklaşırlar.

Merhum allame Hamdi Yazır'a göre, aslın manasına uygun olması için, sarahatte-delalette, icmalde-tafsilde, umumda-hususta, ıtlakta-takyitte, kuvvette-isabette, hüsn-ü edada-üslub u beyanda tercüme orjinal metne müsavi ve denk olmalıdır. Aksine bu çerçevede gerçekleştirilemeyen bir çeviri tam bir tercüme değil eksik bir aktarmadır. Bu itibarla da, edibane bir üslupla ifade edilmiş herhangi bir nesir veya nazmı, o ölçüde gelişmiş bir dile -her iki dilin de inceliklerinin bilinmesi şartıyla- çeviri mümkün olsa da, hem akla, hem kalbe, hem ruha, hem de bütün hissiyata birden hitap eden ve iç içe bedii incelikleri haiz bulunan, olabildiğine canlı ve her zaman revnaktar bir eserin tam tercümesinin kabil olduğunu söylemek çok zor olsa gerek. Hele bu eser Allah'a ait, zaman ve mekan üstü derinlikleri bulunan ve bütün çağlara birden seslenen aşkın bir beyan abidesi ise.. evet Kur'ân, Üstad Bediüzzaman'ın ifadesiyle, varlık kitabının ilahi bir tercümesi; tekvini emirlerin sesi-soluğu; eşya ve hadiseler çerçevesinde farklı dillerin Hak söyleyen tercümanı; dünya ve ukbanın apaçık dilli müfessiri; göklerde ve yerde gizli ilahi isimler hazinesinin keşşafı; her şeyin arka planındaki esrarın sırlı anahtarı; öteler ve öteler ötesinin bu âlemde mütecelli fasih lisanı; o pırıl pırıl haliyle İslamiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi; ahiret âlemlerinin her şeyi gayet açık çizgileriyle ortaya koyan mukaddes haritası; Cenab-ı Hakk'ın zât, sıfât, esmâ ve bütün muallâ şe'nlerinin sesi-sözü ve en vâzıh tefsiri, en kat'i beyanı; topyekün insanlık âleminin yanıltmayan biricik mürebbisi; varolduğu günden beri İslâm âleminin havası, suyu, ziyası ve bütün âlemlerin Rabbi, Halıkı bir Zat-ı Ecell ü A'lâ'nın kelamı, fermanı, hitabıdır ki, nazmı ve manası itibariyle de pek çok derinlikleri bulunan böyle bir kitabın tercüme yoluyla başka bir dile aktarılması mümkün olmasa gerek...

Zâtî sıfatlarından biri de Kelâm, yani konuşma olan Allah Tealâ kullarına değer vererek peygamberleri vasıtasıyla onlara hitap etmiştir. O, Kendisinin onlara hitabı ile yetinmeyip yaratıklarının dualarını, dileklerini dinler, onlara cevaplar verir. Böylece, iki tarafın karşılıklı konuşması demek olan diyalogu gerçekleştirir. Kelâm ilmi âlimlerinin 'et-tenezzülatu'l-ilâhiyye ilâ ukuli'l-beşer' dedikleri kabilden olan bu konuşmayı gerçekleştirmek için O, insanların lisanlarında bulunan kelimeleri kullanma lütfunda bulunur. Zira bildirilmesi matlup olan hususları insanlara anlatmanın başka yolu yoktur. Allah, 'ihtimam'la yarattığı insandan vazgeçmez. Nitekim O: 'Siz haktan yüz çeviren bir topluluksunuz diye, Kur'ânla size gerçekleri hatırlatmaktan vaz mı geçeceğiz? ' (Zuhruf, 43/5) buyurmaktadır.

Kur'ân-ı Hakîm başından sonuna kadar Cenab-ı Allah'tan yaratıklara, yaratıklarından da Allah'a olan bu diyalogu tescil etmektedir. Peygamberler, melekler, şeytan, genel olarak bütün insanlar, tüm Müslümanlar, Ehl-i Kitap (Âl-i İmran, 3/71, 99), Yahudiler (Bakara, 2/55; Cuma, 62/6), Hıristiyanlar (Âl-i İmran, 3/59) gibi ümmetler, fert olarak insanlar, hattâ Firavun gibi azgın din düşmanları bu diyalogdan hissedar olmuşlardır. Hatta bal arısı gibi hayvanların bile bu hitaptan nasipleri vardır.

Bu sırdandır ki Hak Tealâ diğer muhtelif ümmetlere bazen doğrudan doğruya hitap ederek (Bakara, 2/40: 'Ey İsrail oğulları!'), bazen peygamberleri vasıtasıyla konuşmuş, bazen mü'minlere: 'Onlara şöyle deyiniz'' (Âl-i İmran 84 (') Kul âmenna billâhi) buyurmak suretiyle bu diyalogu gerçekleştirmiştir. Bunlardan Ehl-Kitaba yönelik bazı hitaplardan misaller vermek suretiyle konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım:

1- Mekkî dönemin sonlarında nâzil olan şu âyette Ehl-i Kitap ile yapılması emr edilen şu muhavere en ideal bir davranış nümunesini sergilemektedir: 'Hak-sızlığa sapanları dışında Ehl-i Kitap'la en güzel olan şeklin dışında bir tarzla mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: 'Biz, hem bize indirilen Kitaba, hem size indirilen Kitaba iman ettik.' (Ankebût, 29/46) Ne kadar müsamahakâr olursa olsun, hiçbir insan zulme tahammül edemez ve etmemelidir. Bu itibarla Kur'ân zalim olmayanlarla en güzel bir tarzda görüşmeyi tavsiye buyurmaktadır. Böylece en makul ve nazik bir söylem ile: 'Sizin kitabınız da hak kitap, aynı İlah'a ibadet ediyoruz. O'na itaat esasında birleştiğimize göre, dinin aslında beraberiz. Bu çerçevede, bir arada yaşayabilir ve konuşabiliriz' mesajı verilir. 'Bu ifade Müslümanların onlarla iyi geçinmelerinin ilkesel gerekçesini ortaya koymaktadır. Zira -putperest Arap'ların aksine- Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında bir inanç yakınlığı bulunmakta, yani Müslümanlar onların Kitaplarının hak kitap olduğunu kabul ettikleri gibi temelde ulûhiyyet konusunda da onlarla aynı inancı paylaşmaktadırlar. Ehl-i Kitap'taki tevhid ilkesine aykırı inançlar, onların dinlerinin aslında bulunmayıp sonradan ortaya çıkmış bir sapmadır. Sonuç olarak Müslümanların temel inanç konularında kendileriyle aynı çizgide gördükleri Ehl-i Kitab'ı düşman bilmeleri anlamsızdır. Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında daha sonra baş gösteren çatışmalar, Müslümanlardan kaynaklanmış değildir. Nitekim tarihî bilgiler de bunu doğrulamaktadır. Bu açıklama-lar dikkate alındığında, haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i Kitap'la iyi geçinmeyi emreden bu âyetin, sava-şa izin veren daha sonraki âyetlerle nesh edildiğini ileri süren görüşün de isabetli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Zira bu âyetin 'İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında' şeklindeki istisna bölümü, zaten gerektiğinde savaşmaya kadar varacak olan sertliğe sertlikle mukabele yolunu açık tutmaktadır. Nitekim müfessirler de bu yönde yorumlar aktarmışlardır (Meselâ bk. Taberi, XXI, 2; İbn Kesir, VI,292; nakl: DİB, Kur'ân Yolu, Ankebut, 29/46 tefsiri, IV, 258).

Kur'ân, Ehl-i Kitab'a mensup olanların yaptıkları bazı kötü işleri zaman zaman tenkit ederek onları terk etmelerini ister. Ezcümle: Allah'a iman etmek için O'nu açıkça görmeyi şart koşmaları (Bakara, 2/55), sırf terslik olsun diye Allah'ın emrini değiştirmeleri (Bakara, 2/58-59), O'na karşı nankörlükleri (Bakara, 2/61), sığır kesme emrine karşı direnmeleri (Bakara, 2/67-71), O'ndan ahid alma, Allah'ın evlatları ve sevgili kulları olduklarına dair iddiaları (Bakara, 2/80, Mâide, 5/18), Allah'a çocuk isnat etmeleri (Bakara, 2/116), Hz. İsa ile Hz. Meryem'i tanrılaştırmaları (Mâide, 5/116), din önderlerini Rab edinmeleri (Tevbe, 9/31) tenkit ve red edilir. Bunlar, onların çoğunun veya bir kısmının yaptığı kötülüklerdir. Bunu yapanların dışında kalanlar, bu kötülükleri benimsemedikçe bu hitaba dahil ve onlardan sorumlu olmazlar.

2- Şu âyet-i kerimeler, Ehl-i Kitab'ın hepsinin mü-savi, yani aynı durumda olmadıklarını belirtir: 'Ehl-i Kitab'ın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, Allah'ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar. Bunlar Allah'ı ve ahireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendiler. Yaptıkları hayır ve iyiliklerden mükâfatsız kalan bir tek iyilik bile bulunmayacaktır. Allah, günahlardan sakınanları pek iyi bilir.' (Âl-i İmran, 3/113-115)

Âl-i İmrân 110. âyette 'Ehl-i Kitap da bu şekilde inansaydı elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden iman edenler varsa da, ekserisi dinden sapmış fasıklardır.' buyurulur. Onlardan fasıkların sıfatları bildirilince mü'minlerinden bahs etmek İlâhî adalet icabıdır. İşte bundan ötürü, az sonra, 'Ehl-i Kitab'ın hepsi bir değildir (')' âyetleri zikr edilmiştir. Taberi der ki: 'Ehl-i Kitap, kendi içlerinde müsavi değildirler. Salah ve fesatta, hayır ve şerde farklıdırlar.' Sonra Allah Tealâ, onlardan mü'min ve kâfir grupların müsavi olmadıklarını haber verdi. Fasık grubun birtakım kötü vasıflarını sıraladıktan sonra 'Onlar için-de öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, Allah'ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar (')' buyurarak Ehl-i Kitap'tan mü'min ve kâfirler hakkında haber vermeye başlamış ve onları methetmiştir.' (Taberi, Camiu'l-Beyan, Âl-i İmran, 113 tefsirinde 3, 51). Taberi, âyette anılanlardan maksadın Ehl-i Kitap'tan olup İslâm'a girenler olduğu tefsirini de nakletmekle beraber, kendi tercihinin, birinci sırada nakl ettiği tefsir olduğunu tasrih eder (c: 3, s: 54). Razi de önce, daha yaygın görüşü naklettikten sonra, Taberi'nin tercih ettiği tefsiri nakleder ve, 'Allah Tealâ önceki âyette Ehl-i Kitab'ı birtakım mezmum sıfatlarla tavsif edince, bütün Ehl-i Kitab'ın aynı olmayıp içlerinden iyi sıfatlarla ve makbul hasletlerle muttasıf kimselerin de bulunduğunu beyan etmek için bu âyeti zikr etmiştir.' der (Mefâtîhu'l-Ğayb, Âl-i İmran 113'ün tefsirinde).

Bu cemaatin Abdullah ibn Selâm, Sa'lebe ibn Said, Üseyd ibn Said gibi İslâm'a giren Yahudiler olduğu söylenmiştir. Bu tefsir, Taberi tarafından İbn Abbas (r. a.)'a nisbet edilmiştir. Tabiînden Katade ise: 'O ümmetin hepsi sapmış olmayıp, onlar içinde Allah Tealâ'nın koruduğu bir grup da vardır.' demiştir. Bu manâda İbn Abbas (r.a)'a atf edilen bir tefsir de vardır. Birinci tefsirde şöyle bir zorluk bulunmaktadır: İslâm'a girenlere artık Ehl-i Kitap denilmez. Olsa olsa bunu şöyle izah etmek gerekir: Dinlerinden bir kısım hakikatleri muhafaza edip onunla amel edenler, Hz. Muhammed (s.a.s)'den önce bu makbul durumu haiz olmuşlardı. Ama daha sonra İslâm ile tanışınca onu kabul ettiler.

Bazı müfessirler bu âyetteki övgünün, ancak Ümmet-i Muhammed'e olabileceği düşüncesinden hareketle bu âyette 'Ehl-i Kitab'a Ümmet-i Muhammed'in da dahil olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu yorum, Kur'ân'ın kullanışı ile uyum sağlamaz. Muhammed Reşid Rıza diyor ki: 'Öyle anlaşılıyor ki müfessirlerimizin çoğu, Ehl-i Kitap içinde Allah'a iman eden ve makbul işler yapan kimselerin bulunabileceğini anlamakta güçlük çekmişler, bu sebepten de bu ve benzeri âyetleri açıklamakta tutarsız şeyler söylemişlerdir. Muhammed Abduh bu âyetin tefsirinde dedi ki: 'Bu âyet gerçeği açıklamakta ve mezkûr yanlış anlamayı izale etmede İlâhi adaleti dile getiren bir prensibi belirtmektedir. Bu âyet bütün peygamberlerin, Allah'ın tek dini olan İslâm'ı tebliğ ettiğine delildir. Keza bu dini benimseyen, samimi olarak onunla amel eden, marufu emr edip münkerden sakındıran kimselerin salihlerden olduklarına delâlet etmektedir. Bu adalet, Ehl-i Kitap tarafından ileri sürülebilecek bahaneyi de ortadan kaldırmaktadır. Şayet böyle bir âyet olmasaydı onlardan, kendilerini samimi mü'min bilip hayırlı işler yapan, iyilikler yapıp da kötülükleri önlemeye çalışanlar şöyle diyebilirlerdi: 'Eğer Kur'ân gerçekten Allah'ın Kitabı olsaydı, bizi fasıklarla, dinden sapanlarla bir tutmazdı.. Çünkü biz gerçek, samimi mü'miniz.' Ayrıca burada onları istimale yani İslâm'a teşvik ve ümmetler arasındaki tefrikaya son verme vardır. Bu taassup, mukabil tarafta olanın fazilet ve meziyetini itiraf etmek istemez. (') Zahir olan şudur ki, daha önceki âyet gibi bu âyet de kendi dinlerine tabi olan Ehl-i Kitap hakkındadır. Bu âyette bildirilen mü'minleri 'İslâm'a giren Ehl-i Kitap' olarak tefsir eden Süyuti ve diğer bazı müfessirlerden farklı olarak biz böyle anlıyoruz. Zira Müslümanlar 'Ehl-i Kitap' vasfı ile değil, 'mü'minler' olarak medh olunurlar.' (Tefsîrul-Menar, Âl-i İmran 113'ün tefsirinde, 4: 72).

Daha sonra M. Reşid Rıza şöyle devam eder: 'Ehl-i Kitap'tan bir grubun dinlerinde hak üzere istikamette olmaları, bu sûrenin başında Tevrat ve İncil'in kısmen zayi veya tahrife maruz kaldığını bildirmemizle bir çelişki teşkil etmez. Nitekim Sünnet'in bir kısmına vakıf olup bazı hadis-i şerifleri ezberleyen ve onlarla amel eden, onlara tam sarılan Müslümanlar hakkında 'Sünnet'le kaim ve hadisle amil' denilebilir. Oysa hadisler içinde lafzen olmayıp manâsıyla nakl edilenler, zaif hatta mevzu olanlar da vardır. Hatta bazı Haşeviyye gibi âyet ve hadisleri manen tahrif ederek kendi görüşlerini revaçlandırmaya çalışanlar da bulunmaktadır. Âyetin devamını ise bizim tercih ettiğimiz yoruma göre şöyle anlamaktayız: 'Onlar, dinlerinde bulunan münacat, zikir, ilahi ve duaları okurlar. Bu ilahiler onların kitaplarında -özellikle Hz. Davud'un Mezmurlarında- bolca mevcuttur' ve müteakiben Mezmurlar 36, 5-13; 25, 1-6 bölümlerini iktibas eder ve şöyle ilave eder: 'Bu kabil zikir ve duaları çoktur. Edip bir Arap onların üsluplarında garabet görürse, bunların, zayıf tercümelerden ibaret olup Ehl-i Kitab'ın kendi lisanlarında çok beliğ ve tesirli olduğunu düşünmelidir.'

M. Reşid Rıza âyetin devamındaki 'Bunlar Allah'ı ve ahireti tasdik eder (')' kısmını da şöyle tefsir eder: 'Onlar gönülden iman eder ve bu iman, Allah'ı tam manâsıyla tazim etmelerini ve ahiret için hazırlık yapmalarını sağlar. Yoksa hemcinslerinin ekserisi gibi, sahibinin gurur ve iddiadan başka bir hissesi olmayan etnik bir iman tarzında inanmazlar (Bu son cümlenin altını R. Rıza kendisi çizmektedir). 'İyiliği yayar, kötülükleri önlerler' cümlesinin tefsirinde de: 'Tarihin de bildirdiği üzere, ümmetlerine fısk ve bozukluk galip olduğundan, ümmet çapında yankı uyandırmasa da, kendi hususi dairelerinde emr-i bi'l-maruf ve nehy-i münker yaparlar.' 'V'Allahu alîmun bi'l-müttakin' hakkında da: 'Allah onları amellerine ve içlerindeki niyetlerine, gerçek imanlarına ve imanın semerelerini bozmaktan kaçınmalarına göre ödüllendirir. İşte böyle olanlar kurtulurlar. Şu halde din ırkçılığına (el-qavmiyye'd-diniyye) itibar olunmaz. Muteber olan, imanla beraber olan takvadır' (A.g.e., 4, 71-74). Tefsirlerin çoğu, âyet-i kerimede geçen 'min ehli'l-kitabi ümmetün ' topluluğunu 'İslâm'a giren Ehl-i Kitap' şeklinde yorumlamışlardır. Meselâ son dönemde Mısır'da bir hey'et tarafından yazılan Tefsiru'l-Vasit de böyle yorumlar (Tefsiru'l-Vasit, Kahire, 1974).

Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı'nca yayınlanan tefsir ise, âyeti zahirinden anlaşılan tarzda yorumlar: 'Önceki âyetlerde kötü davranışları ve vasıfları sebebiyle Ehl-i Kitap kınandıktan sonra burada, hepsinin aynı olmadığına, içlerinde güzel ahlâk ve iyi nitelikler taşıyan kimselerin de bulunduğuna dikkat çekilmiştir (') Kur'ân ölçülerine göre kim zerre kadar hayır işlerse ahirette onun karşılığını görür (bk. Zilzal 99/7-8). Nitekim Yüce Allah 113 ve 114. âyetlerde Ehl-i Kitap'tan samimi olarak iman edip salih amel işleyenleri övdükten sonra 115. âyette onların yaptıkları hayırlı işlerin kesinlikle zayi edilmeyeceğini, karşılıksız bırakılmayacağını ifade buyurmaktadır. Âyetin 'Allah kötülükten sakınanları bilir' mealindeki son cümlesi, riyakârlarla samimi mü'minlerin birbirinden ayırt edileceğine, riyakârların görünüşteki imanlarının kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağına işaret eder. Yüce Allah'ın samimi olarak iman eden Ehl-i Kitab'a böyle lütufkar muamelesi, İslâm'ın evrenselliği açısından son derece anlamlıdır. Zira kendilerini Allah'ın çocukları ve sevgilileri sayan (Maide 5/18), ahiret yurdunu başkaları için değil sadece kendileri için hazırlanmış bir yurt kabul eden ve Yahudiler yahut Hıristiyanlardan başka hiç kimsenin Cennet'e giremeyeceğini iddia eden (Bakara 2/111) Ehl-i Kitab'ın egoizmine karşılık Kur'ân, onlardan samimi iman sahibi olanların yapacağı en küçük bir hayrın dahi karşılıksız bırakılmayacağını haber vermektedir' (Kur'ân Yolu, 5: 486).

3- Hadid Sûresi'nin son kısmında yer alan bir âyette şöyle buyurulur: 'Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun peygamberine inanın ki, O size rahmetinden iki hisse versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lûtfetsin ve günahlarınızı affetsin. Allah'ın affı ve merhameti boldur' (Hadîd, 57/28). Bu hitabın, daha önceki peygamberlere iman edenlere yönelik olduğu bir çok tefsirde yer almaktadır. Ezcümle İbn Aşur şöyle diyor: 'Kur'ân'da galip olan kullanılış 'iman edenler'in Hz. Muhammed (s.a.s.)'e iman edenlerin lakabı olmasıdır. Fakat bu âyet, bir önceki âyette Hz. İsa (a.s.)'a tabi olanlardan bahs eden âyetten sonra gelince, bundan hem lakabi anlam (Hz. Muhammed'e iman edenler), hem de lügavi geniş anlam (bütün iman edenler, burada Hz. İsa'ya iman edenler) şeklinde iki ihtimal bulunmaktadır. En zahir olan, burada her iki ihtimalin de maksud olmasıdır. Böylece samimi Hıristiyanlar da bu hitaptan nasiplerini alırlar. O da, daha önce Hz. İsa (a.s.)'a iman edenlerin, Hz. Muhammed (s.a.s)'e iman etmeye davet edilmeleridir. Bundan maksat şudur: 'Ey Hz. İsa'nın şeriatına samimi olarak iman edenler! Allah'ın cezasından korkun da taassubu, hasedi, suizannı bırakıp Muhammed'e de iman edin!' (Tefsiru't-Tahrir ve't-Tenvir, 27, 427). F. Razi, İbn Atiye ve Zemahşeri de bu âyetin Ehl-i Kitab'a hitap ettiği görüşündedirler.

M. Hamdi Yazır da şöyle der (Hak Dini Kur'ân Dili, Hadîd 28'nin tefsirinde): 'Ey iman edenler! Yani geçen peygamberlere iman edip de verdikleri sözü tutan ve böylece de mükâfata hak kazanan mü'minler! Şimdi Allah'tan korkun, o fasıkların durumuna düşmekten sakının da Resûlüne iman edin, yani son gönderdiği Resûlü Muhammed Mustafa'ya iman edin ki size rahmetinden iki pay versin. İbn Cerir'in Ebu Musa el Eş'ari'den rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.s) buyurmuştur ki: 'Üç kişi iki kere mükâfata nail olur: Önceki ve sonraki kitaba iman eden adam, ve bir cariyesi olup da onu güzel bir terbiye ile terbiye ettikten sonra hürriyetine kavuşturup nikahına alan adam (')' (Buharî, 'İlim', 31; Müslim, 'İman', 241).

Bu tefsir Abdullah ibn Abbas'a ait olup Tabiînden Dahhak ve başkaları da buna katılmıştır. Taberi'nin tercihi de böyledir (İbn Kesir, Hadid 28'in tefsirinde). Bu âyet, Ehl-i kitab'ın Hz. Muhammed'e inanmalarını istemektedir. Fakat onları mü'min kabul edip imanlarını kemale erdirmeleri için Allah'ın son Peygamberine de inanmalarını istemekte, böyle yaparlarsa iki mükâfata nail olacaklarını belirtmektedir. Yani bir taraftan onların önceki peygamberlere inanmalarını takdir edip onlara mü'min sıfatını verme, diğer taraftan son Peygamber'e de inanmakla mükâfatlarını iki katına çıkarmaya teşvik etme vurgulanmaktadır. Böylece dinini terk edip tamamen başka bir dine geçme psikolojisinden onları kurtarıp; Allah'a, peygamberlere, meleklere, kitaplara, ahirete ve kadere inanmak gibi imanın bütün esaslarına zaten inanan o din mensuplarının son Peygamber'e de iman ederek dinlerini kemale erdirmeleri istenmektedir. Bunun o muhatapları büyük ölçüde rahatlattığını ve diyalogda, muhatabında mevcut olan bir değeri kabul etmenin oldukça önemli bir yeri olduğunu belirtmek gerekir.

4- 'De ki: Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aramızda müşterek ve adil olan şu ilkede anlaşalım: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım; kimimiz kimimizi Allah'tan başka Rab edinmesin.' Eğer bu daveti red ederlerse: 'Bizim, Allah'ın emirlerine itaat eden mü'minler olduğumuza şahid olun!' deyin' (Âl-i İmran, 3/64). Bu âyet Kur'ân'ın, insanları birbirlerine rabt edecek birlik noktaları göstermesine ve o gizli cevherleri işletmesine mükemmel bir örnektir. Merhum M. Hamdi Yazır bu âyetin tefsirinde şöyle der: 'Burada çeşitli vicdanların, muhtelif milletlerin, farklı dinlerin, çeşitli kitapların temelli bir vicdanda, hak bir sözde nasıl birleşebilecekleri, İslâm'ın insanlık âleminde ne kadar geniş, ne kadar açık, ne kadar doğru bir hidayet yolu, bir hürriyet kanunu öğretmiş olduğu ve artık bunun, Arap ve Arap olmayana mahsus olmadığı tam olarak gösterilmiştir. 'Ellâ na'bude illellahe (') min dînillah' cümlesinde toplanan vicdani birlikten daha geniş, daha hâkim hiçbir vicdan bulmak mümkün değildir ki onun arkasına düşülsün. Dini gelişmeler vicdanların ayrılık ifade eden özelliklerinde değil, bütünlüğünde ve genişliğindedir. Bütün hürriyet ve eşitlik davasının esası, bu bir kelimede, bir vicdanda toplanır. 'Kimimiz kimimizi Allah'tan başka Rab edinmesin.' İşte hürriyet ve eşitlik davasının bütün çözüm anahtarı buradadır. Birbirimizi Rab, Mevlâ, mutlak hâkim tanımayalım. Bütün hareketlerimizi bir Hakk'ın emriyle ve Allah rızasıyla ölçelim. Allah'ı bırakıp da O'nun gerisinde ve hakkın dışında bir bağımlılık anlaşmamız olmasın. Hepimiz Allah'a kul olalım ve kendimizi ancak O'na boyun eğmiş bilelim, birbirimize ancak bu açıdan uyalım ve bağlanalım, hiç birimizin hakkına tecavüz etmeyelim. Asıl anlaşma ve asıl vicdan, bir Allah'ın emrine uyma olunca, her anlaşmazlık, hak düşüncesi ve hak kanunu ile çözümlenir. Ve hiçbir kimsenin şahsi isteği hâkim olmaz. Buna göre, İsa'yı da Rab tanımayalım, onu da Allah'ın bir kulu ve elçisi tanıyalım. Aynı şekilde papalar, krallar, başkanlar, hep böyle! Birbirine Allah'a itaatları ve hakkı araştırmaları açısından bakalım.' (Hak Dini Kur'ân Dili, 3, 387-388, Al-i İmran, 64 tefsirinde).

Monoteist, yani Tek İlâh'a inanmayı temel özellikleri kabul eden Tevrat ve İncil mensuplarının bu daveti red etmemeleri gerekir. 'Allah'ın birliği akidesi; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm'ın değişmez ve kesin akidesidir.' (D. Mason, Le Coran et la revelation judeochretienne, Paris, 1958, 1, 32). Tevrat'ın açıkça bildirdiği üzere: 'Tanrı Yahve'dir ve O'ndan başka tanrı yoktur' ('Tekvin', 4: 35, 39). 'Dinle İsrail! Tanrımız Yahve'dir ve O tektir' ('Tensiye', 6, 4). Tevrat ve İncil uzmanlarından G. Lagrange şöyle der: 'Eski ve Yeni Ahid'in bütün sayfaları tevhid inancını dile getirir.' (De Deo Uno, s.240'dan D. Mason, a.g.e., 1, 31). Hıristiyanların kredosu (amentüsü): 'Ben, bir tek Tanrı'ya inanırım' diye başlar. 1215 yılındaki Latran Konsili bu akide hakkında şu açıklamayı getirir: 'Biz kesin olarak inanırız ki, gerçek Tanrı bir tektir, her şeyin esasıdır.' (a.g.e., 1: 32).

5- 'Sana da önceki kitapları hem tasdik edici, hem de denetleyici olarak bu Kitabı, gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. O halde onların (Ehl-i Kitab'ın) aralarında, Allah'ın sana indirdiği ile hükmet! Sana gelen bu hakikati terk edip de onların keyiflerine uyma! Her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği farklı şeriatler dairesinde sizi imtihan etmek istediği için ayrı ayrı ümmetler yaptı. Öyle ise durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın! Zaten hepinizin dönüşü Allah'a olacak, O da hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri size tek tek bildirecektir.' (Maide, 5/48).

Bu âyet genelde şöyle anlaşılır: Kur'ân'dan önce her millete ayrı bir şeriat verilmişti. Kur'ân ile bütün hidayet yolları birleşti, her devrin, her milletin ihtiyacı giderildi. Mesela İbn Kesir: 'Diğer şeriatlar bu âyetle mensuhtur' der.

Tevrat kendi döneminde mutlak, İncil döneminde İncil ile mukayyet olarak hükm edecek. Kur'ân'ın nâzil olmasından sonra ise o iki kitap, ancak onunla kayıtlı olarak hükm edebilecektir. Ve artık Tevrat veya İncil ile hükmün mutlak olması da bununla mukayyet bulunacaktır.' (Hamdi Yazır, 3: 253-254).

Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak Usul-i Fıkıh ilminde 'Şeriatu men kablena' delili tartışılmıştır. Bazı müçtehitler 'li küllin şir'atun' cümlesinden 'Bizim için ayrı bir şeriat vardır' anlamını çıkarmışlardır. Bazıları ise Kur'ân'da veya Hz. Peygamber'in hadislerinde kabul veya ret yönünde delalet bulunmayan hükümler konusunda, bizimkinden önceki şeriatların şer'i bir delil olabileceğini, onların geçerli ve bağlayıcı olabileceğini kabul etmişlerdir. Bu ikinci yorum, İslâm'ın daha önceki dinleri kucaklayıcı vasfını göstermektedir. Müfessirlerin ekserisinin yaptığı üzere bu âyetten, M. Hamdi Yazır'ın özetlediği gibi, Allah Tealâ'nın farklı zamanlarda farklı şeriatler gönderdiğini, her birinin kendi devirlerinde mutlak, sonraki devirde ise sınırlı olarak hükümlerinin devam ettiğini, Kur'ân'ın nâzil olmasıyla, yeni amelî hükümlerde ona tabi olunması gerektiğini anlamak gerekir.

'Allah dileseydi sizi bir ümmet yapardı' cümlesinden maksat, her dini mevcut şekilleriyle onaylamak değildir. Zira Allah insanlara, İslâm dinine tâbi bir ümmet teşkil etmelerini emretmiştir. Fakat Allah'ın emri ayrıdır, takdiri ayrıdır. İnsanları emrettiğine zorlamaz. Allah'ın hikmeti, doğruyu ve eğriyi seçme hakkını insanların akıllarına bırakmıştır. Böylece insanların akıllarını ve kabiliyetlerini çalıştırmalarını ve doğru olanı delilleriyle bilme hususunda yarışmalarını dilemiştir. Doğru inancı bulma ve onunla amel etme hususunda yarışma sonucunda insan türünün fertleri arasında derecelenme ortaya çıkar (İbn Aşur, Tefsir). Bu itibarla 'Fe'stebiku'l-hayrât' hitabının, mevcut durumda din mensuplarına yöneltilmiş olduğu düşünülebilir. Önceki şeriatlardaki mensuh hükümlerin geçerli olduğunu onaylama anlamına gelmeksizin: 'Öyleyse her biriniz faziletli işlerde yarışınız, her biriniz kendisinin iyi olduğunu bildiği işleri gerçekleştirsin. Zaten hepinizin dönüşü Allah'a olacak, hakkında ihtilaf ettiğiniz şeylerin gerçek mahiyetini O size tek tek bildirecektir' manâsı anlaşılabilir. Diyalogda da taraflar birbirlerini kendi dinine girmeye zorlayamayacağına göre 'herkes hayır, doğru, güzel, iyi bildiği şeyleri uygulamaya çalışsın.' Bunu sağlamak, dünya hayatında diyalogun büyük ölçüde amacına ulaştığını gösterir, dünyada adaletin, barışın, hayır ve iyiliğin ağır basmasına yardımcı olur. İnanç, ihlas, amel, davranış bakımından notlarını da ahirette göreceklerini ifade eder. V'allahu a'lem.

Bir önceki âyette: 'İncil'e tabi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükm etsinler' buyrulmaktadır. Daha önce de Tevrat'a tabi olanların ondaki hükümlerle hükmetmeleri bildirilmektedir (Maide, 5/43-45). Razi burada şöyle bir soru sorup cevaplandırmaktadır: 'İmdi eğer, 'Kur'ân'ın inmesinden sonra onlara, İncil'deki hükümlere göre hükmetmelerini emretmek nasıl caiz olur?' denilir ise biz de deriz ki: 'Buna şu bakımlardan cevap verilebilir: a) Bundan murat 'İncil ehli, Allah'ın o İncil'de indirdiği Hz. Muhammed (s.a.s)'in nübüvvetine delalet eden delillerle hükmetsinler' manâsıdır. Bu, Esamm'ın görüşüdür. b) Ehl-i İncil, Allah'ın o kitapta indirdiği ve Kur'ân ile nesh etmediği hükümlerle hükmetsinler' demektir. c) Bundan murat, Hıristiyanları -tıpkı Yahudileri Tevrat'taki hükümleri saklamaları gibi- İncil'deki ahkâm ve haberleri değiştirmekten ve bozmaktan men etmektir. Buna göre âyetteki 'hükmetsin' emri ile 'Ehl-i İncil, Allah'ın o İncil'de indirdiği şeyleri, bozmadan ve değiştirmeden aynen indirdiği şekli ile ikrar etsinler' manâsı kastedilmiştir (Mefâtîh, Maide 46'nın tefsirinde).

6- Ehl-i Kitap ile diyalogu zorlaştıran hususlarda şu âyetler bulunmaktadır:

'Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır.' (Maide, 5/51).

'Mü'minler, mü'minleri bırakıp kâfirleri veli edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile ilişiğini kesmiş olur. Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka. Allah sizi Kendisine isyan etmekten sakındırır. Dönüş yalnız Allah'adır.' (Âl-i İmrân, 3/28). Müfessirlerin açıklamalarına bakacak olursak şunları görürüz:

Taberi'nin tercihi şudur: Allah Tealâ, mü'minleri, Allah'a ve Resûlü'ne iman eden mü'minlerin aleyhine olarak kafirlere destek vermekten ve onlarla anlaşma yapmaktan men etmektedir (Maide 51'in tefsirinde).

Müfessirler, mezkur âyetleri şu âyetlerle birlikte ele alırlar: 'Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir topluluğun, Allah ve Resûlünün karşısına çıkan kimseleri -isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun- sevdiklerini göremezsin' (Mücadile, 58/22). 'Ey iman edenler! Benim de sizin de düşmanlarınızı veli edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği reddettikleri halde siz onlara sevgi sunuyorsunuz. Resûlullah'ı ve sizi, sırf Rabbiniz olan Allah'a inandığınız için vatanınızdan kovuyorlar.' (Mümtehine, 60/1). 'Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kâfirlere gelince Allah, sizi onlara iyilik etmekten, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah adil olanları sever. Allah sadece dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yurdunuzdan kovan veya kovulmanıza destek veren kâfirleri veli edinmenizi yasaklar. Her kim onları veli edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir' (Mümtehıne, 60/8-9).

Veli: hami, koruyucu, müttefik, kişinin işlerini uhdesine alan, dost anlamlarına gelir. M. Hamdi Yazır'ın bildirdiğine göre, âlimlerin ekserisi Mümtahine 8 âyetindeki yasaklamanın, ellezine ism-i mevsulünün sılasının ardından zikr edilen iki sıfatı (yani dinden ötürü savaşmayan ve vatandan çıkarmayan) taşıyan kafirler hakkında olduğu görüşündedirler. Bu; zımmî, müste'men, münasebet kesilmeyen antlaşmalı ve barış yapanların hepsini kapsamına almaktadır. Mü'minler burada zikredilen gayr-i müslim gruplardan hiç birine iyi davranmaktan ve ihsanda bulunmaktan men edilmiş değildirler (H. Yazır, Mümtehıne 8'in tefisirinde). Nitekim Taberi de böyle tefsir etmiştir. İbn Aşur Maide 51 âyetini şöyle açıklamıştır: 'Müfessirler iki şekilde tefsir etmişlerdir: a) Veli edinmek, kâmil manasıyla veli edinmek olup onların dinlerini tamamen benimseyip İslâm dininde kusur bulmak anlamındadır. Nitekim İbn Atiyye 'Kim onların akaidini ve dinlerini benimserse o da küfürde ve Cehennem'de ebedi kalmakta onlar gibi olur.' b)Yahut 'Fe innehu minhum' teşbih-i beliğ ile 'o da azaba müstahak olmada onlardan biri gibi olur' demektir. İbn Atiyye der ki: 'Ama her kim, kendi imanını bozmaksızın ve onların akaidini benimsemeksizin, davranışlarıyla onları desteklerse, o da onlara yapılan ayıplanmaya ve kötülenmeye dahil olur.' 'Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir ki küfrü benimseme ve sırf ondan dolayı kâfirlere meyl etme durumu olmadıkça kişi (bu davranışları sebebiyle) İslâm'dan çıkmaz. Fakat böyle yapmak büyük sapıklıktır.' (İ. Aşur, Maide 51'in tefsirinde).

Mezkûr âyetlerdeki nehiyler zimmi Ehl-i Kitab'a şamil değildir. Zira onlar Müslümanlarla 'lehum mâ lenâ ve aleyhim mâ aleynâ' durumundadırlar. Onun için onlarla evlenmek, onlarla ortaklık kurmak, ticaret yapmak, hastalarını ziyaret etmek gibi beşeri münasebetler caizdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) hasta bir Yahudi genci ziyaret etmiş, onu müsait görünce kendisine İslâm'ı tebliğ etmiş, o da Müslüman olmuştu (Buharî, 'Merdâ', 11). İslâm devlet yönetiminin onları koruması, onları eziyet ve güvensizlikten emin tutması, onlardan düşmana esir düşen olursa esirlerini kurtarması farzdır. Zira onların ahitlerinin ebediliği cari olduğu gibi haklarında İslâm ahkâmının uygulanması da geçerlidir. Bu haklar Müslümanlar kadar zimmiler için de geçerlidir (Cemaleddin el-Kasımî, Mehâsinü't-Te'vil, Mümtehıne 22 tefsirinde: 16: 5730-5731). İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle der: 'Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ehl-i Kitap'tan kendisini davet edenlerin davetine icabet eder, yemeklerinden yerdi. Bir defasında bir Yahudi onu arpa ekmeği yemeye davet etmişti. Müslümanlar Ehl-i Kitab'ın yemeklerinden yerlerdi. Hz. Ömer (r.a) Müslümanlara, yanlarından geçen Ehl-i Kitab'ı davet etmeyi şart koşmuştu: 'Yediklerinizden onlara da yediriniz!' demişti. Esasen Allah Tealâ Kitabında bunu mübah kılmıştır. Hz. Ömer Şam'a gittiğinde oradaki Ehl-i Kitap yemek hazırlayıp kendisini davet ettiler. O 'Yemek nerede?' deyince: 'Kilisede' dediler. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a)'a: 'Sen Müslümanları al ve oraya git!' dedi. Hz. Ali onları aldı, Kiliseye girdiler, yemeklerinden yediler. Hz. Ali bir yandan oradaki suretlere bakıp şöyle dedi: 'Mü'minlerin Emiri de bizimle girip yeseydi ne olurdu ki?' (İğâsetü'l-Lehfan, Meymeniyye mtb., Mısır, 1320, s: 84).

Bu âyetler ve onlara yapılan tefsirler Müslümanların başka din mensupları ile barış içinde bir arada yaşayabileceklerini, özellikle Tevrat ve İncil gibi kitapları semavi kitap, Hz. Musa ve Hz. İsa ve diğer peygamberleri de peygamber olarak kabul ettiklerini, İslâm'ı din olarak kabul etmeyenlerle de bir arada bulunabileceklerini tasrih etmenin ötesinde, onlardaki inanç ve faziletleri takdir ederek onlarla görüşüp konuşmalarını, iyi beşeri münasebetler kurmalarını istemektedir. Böylece Müslümanlar; diğer din mensuplarıyla birbirinin varlığını kabullenme, bulundukları konumda birbirlerini bizzat kendilerinin tanıtmasıyla tanıma, iyi beşeri ilişkiler kurma ve bilhassa pratik hayatta bulunacak ortak taraflarda işbirliği yapma alanlarına yayılacak bir diyalogda bulunabilirler. Nitekim bu prensipler, nazariyede kalmamış, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde, Hulefayı Raşidîn döneminde, daha sonraki zamanlarda ve günümüze en yakın Osmanlı döneminde de uygulanmıştır.

Yeni Ümit Dergisi Sayı: 68

Yazar:
Prof.Dr. Suat Şimşek
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 10-02-2011
4,192 kez okundu
Block title
Block content