Kur'ân-ı Kerime Bir Bakış

Kur'ân hiç bir şeyi eksik bırakmamıştır; fakat bu demek değildir ki, O'nda, öğrenci defterindeki matematik problemlerinin çözümü, dil bilgisi kitaplarındaki imtihan beyitlerinin gramer yönünden tahlilleri, Brezilya dağlarının sayıları, Fransa'daki ırmakların uzunlukları vardır. Kur'ân size elma sandığı sunmaz. Onun yerine, size yeryüzünü ve kendisiyle, elma ağacına sahib olacağınız isti'dadı verir. Size fizik kanunlarını sıralamaz; düşünme metodu verir ve düşünceyi, fizik kanunlarını bilmekte kullanmaya yöneltir. Bir Çin atasözü der ki: "Balık hediye ettiğin kimseyi, bir günlüğüne doyurursun, ama balık avlamayı öğrettiğin kimseyi bir ömür boyu.."

Bugün insanlığın elinde, çeşitli dil ve yazılarla, yirmi milyondan fazla kitap bulunmaktadır. Bana "Bunlardan hangisi daha üstün, daha tam, daha güzel ve daha şümûllüdür?" diye sorulsaydı, "Kur'ân'dır" derdim. Aynı soru karşısında, bu derginin her okuyucusu da aynı cevabı verir, hem de hiç duraksamadan. Bundan da emînim.

Fakat düşündüm: Bunu müslüman olduğum, müslüman olarak yetiştiğim için mi söylüyorum, yoksa bu, insaflı her araştırıcının benimseyeceği objektif bir yargı mıdır?

İlk müslüman Arapların Kur'ân'ın âyetlerini nasıl dinlediklerini, âyetlerin nasıl onların gönüllerini kapıp akıllarını sardığını, nasıl İslâm'a yönelttiğini hatırladım. Hz. Ömer'i göz önüne getirelim. İnkârında devam ettiği halde, O'nun üstünlüğünü, eşsiz etkisini dile getirmekten kendini alamayan el-Velîd'i hatırladım. el-Velîd O'nun büyü olduğunu ileri sürmüştü. Büyü, yani etkisi belli, sebebi gizli...

Yanımdaki Mushaf-ı Şerîfı çıkardım. (Bu düşüncelere daldığımda uçakla yolculuk yapıyordum). Okumaya başladım. Müslüman Hz. Ömer'in, inkârcı el-Velîd'in, Kur'ân'ı okuyan veya dinleyen her arabın edindiği şuûru bulmak istiyordum.

Ne oldu? Söylesem mi. yoksa utancımdan saklasam mı? Doğrusu ben bu şuuru bulamadım! Evet, üzülerek, utanarak diyorum, gerçekten bulamadım.

Yeniden düşündüm: Neden bulamadım? Bulamadım, çünkü Kur'ân'ı biliyordum, benim için yeni değildi. Onun karşısındaki duygularım, onbir yıl Mekke'de oturduktan sonra, şimdi Ka'be karşısındaki duygumun akıbetine uğramıştı. Onu ilk gördüğümdeki o tatlı ürpertiyi yitirmiştim. Ülfet, sürprizin etkisini gidermişti belki de.

Yoksa Kur'ân'ı çabuk okuduğumdan, hatmin sonuna gelmek için âyetleri yutarak geçtiğimden mi O'nun zevkine varmaz, işaret ve hedeflerini farketmez, iyiden iyi düşünmez duruma gelmiştim? Evet, buldum işte sebebini. Kur'ânı okuyuşum Mekke'den Cidde'ye yolculuğuma benziyordu. Şoförün de benim de kaygımız, yolu elli dakikada almaktı. Böyle olunca Bahre ve Hidâ'da belli belirsiz evlerden, kimi genişleyen kimi daralan düzlüklerden, ötede beride yüksek alçak tepelerden başka ne görebilirdim ki? O evlerin şekli nedir? Odaların dekoru, oradaki insanlar nasıldır? O düzlüklerdeki topraklar ve kumlar hangi gruptandır, bileşimleri nelerdir? O dağlık kesimdeki kayalar hangi türdendir? diye sorulsaydı elbette bilemeyecektim. Çünkü ne dikkat etmiş, ne de sormuştum. Fakat keşif ve araştırma için gelen jeoloji kurulu, yolda elli dakikaya karşılık elli gün geçiren uzmanlar, bütün bunları bilir ve geniş bir rapor hazırlarlardı.

Ashâbın okuyuşu ile bizim okuyuşumuzun durumu işte bu örnek gibidir. Biz Kur'ân'ı anlamaksızın bir veya iki günde hatmederiz. Oysa onlardan biri, bir tek sûrenin üzerine yıllarca eğilir, iyiden iyi düşünerek, özümleyerek kendini O'na verir, anladıklarını da işinde ortaya koyardı.

Bir yandan bu çabukluk, öte yandan Kur'ân'ı dinlerken zihinlerin ses nağmeye kayması, Kurrâ denilen kişilerin Kur'ân'ı sırf nağme için hazırlanmış güfteden ibaret sanmaları ve O'nu birbirinden daha' güzel bestelemek için yarışmaları ve Kur'ân'ı sadece kendisiyle toplantıların açıldığı bir alâmet edinmemiz... İşte bütün bunlar ve benzerleridir ki, O'nun sırlarına dikkati perdelemiş ve kâfir bile olsa, dinleyen her Arabın tadacağı güzelliğini duymaktan beni yoksun bırakmıştı.

Kur'ân değişmedi. Değişen, O'nu okuyan diller, işiten kulaklar ve kavrayan kalbler ve akıllardır. Kur'ân'ı anlamadan okuyoruz, O'nun karşısında huşû olmayan bir coşkunluk duyuyoruz, ya da O'nu câmi kapılarında dilenme aracı yapıyoruz. Bundan ötürü ne ben ne de bir başkası, bu hissini Kur'ân'ın değerini ölçmek için ölçü olarak kullanamayız. Duymayı akla bırakalım.

Benim gibi, elli yıldan fazla bir zamandan beri, günde ortalama olarak yüz sayfadan çok okuyan bir adamı göz önüne getirelim. Bu adam böylece insanlık kültürünün büyük bir bölümünü öğrenmiş olsun, müslüman değilse bile insaflı bir kişi olsun. Yazımın başında ortaya attığım soru karşısında ne diyecektir?

O bakacak ve insanlığın, dünya çapında derin izler bırakan birçok kitap görmüş olduğunu düşünecektir. Bu kitapların kimisi gökten inmiş, fakat insanlarca aslından uzaklaştırılmıştır: "Kîtâb-ı Mukaddes" denilen kitap gibi. Kimi yeryüzünde ortaya çıkarak, bağlılarınca kutsallaştırılmıştır. Hind Vedaları, Zerdüşt'e mensup eski Farsça ile yazılmış Avesta, Konfüçyüs'ün yazıları gibi.

Bir kısmı edebî kitaplardır: İliada, Homeros, Shakespeare (Şekspir), Moliere, La Fontaine (La Fonten)in tiyatro eserleri ve Alman Fichte'nun hitabeleri gibi.

Bir kısmı ilmî-felsefî kitaplardır: Eflatun'un Cumhuriyet'i, Sokrat'ın Diyaloglar'ı, Aristo'nun kitapları, Descartes (Dekart)'ın "Metod Üzerine Nutuk'u, Kant'ın aklın kritiğine dair kitapları, Bergson'un Yaratıcı Tekâmül'ü, A. Carrel'in İnsan Bu Meçhul'u ve Einstein (Aynştayn)'ın İzafiyet Teorisi gibi. Danvin'in, Freud (Froyd)'un, Durkheim, Machiavelli (Makyavelli), Hegel, Marx ve başkalannın yazdıkları benzeri kitaplar gibi. Bu liste uzatılabilir; ancak ben misâl olarak bunları saydım. Müslümanların kitaplarını söz konusu etmeyişimin iki sebebi var:

Birincisi, ben müslüman olmayan herhangi bir dîn ve mezhepte, kendisini insaflı davranmaktan alıkoyacak taassubu bulunmayan insaflı bir araştırıcının aklı ile düşünmeye çalışıyorum.

İkincisi, Müslümanların bütün kitapları, uzaktan yakından Kur'ân'ın etkisinde kalmıştır, O'nun dallan sayılabilirler. Halbuki ben, burada Kur'ân'dan bahsediyorum. Dalı ağaç için delîl olarak kullanmanın ma'nâsı olmadığı gibi, evlâdın babası hakkındaki şahitliği de kabul edilemez.

Bakalım, bu açık fikirli araştırıcı, bu kitapları Kur'ân'la karşılaştırınca neler bulacak? Düşünecek ki, insanlık için en yüksek ideal, insan duygu ve bilgisinin en yüce zirvesi; hakikat, iyilik ve güzelliktir. Bu kitaplar arasında, akıl yürütme yoluyla hakikatten söz edenler varsa da, güzellik ve iyiliği bir yana bırakmışlardır. Duygu aracılığı ile, zevk yolundan güzellik üzerinde derinleşenler var, ancak bunlar da iyilik ve hakikate gereken önemi vermezler.

Bu şu demektir ki, ortada olan kitaplar ya sırf ilmî, ya sırf edebî, ya sırf ahlâkî, ya da felsefî-ahlâkî kitaplardır. Sonra bakar ki, onların içerisinde insanın yaradılışına aykırı taraflar bulunuyor; yaradılış ise kendisine aykırı olandan kaçar. Zenginliği çirkin gören ve "zengin, göklerin melekûtuna (Cennete) giremez" diyen Kitabı düşünelim. Oysa insan, malı seven bir yaradılıştadır. Aynı Kitap, dünya zevklerini bırakmayı, rahipliği öğer; halbuki insan, yaradılışça aile hayatına meyillidir. "Sağ yanağına vurana, sol yanağını da çevir." der; halbuki insan, acıyı uzaklaştırmak isteyen, öç almak isteyen bir yaradılışa sahiptir.

Toplumu ayakta tutmak iddiasıyla, ferdi ortadan kaldıran, ferde güç işler yüklediği halde kazancı yasaklayan, düşünmemesi için onun aklını söndürmeye, aklını sınıfına bıraktırmaya çalışan...

İnsanları barış ve anlayışın değil, savaş ve düşmanlığın topladığı sınıflar yapan bir kitap bulur. Bu kitap, tarihî diyalektik hurafesini kabul eder. Oysa tarih, geçmişi iletmek ve geçmişteki olayların sebeplerini araştırmaktan ibarettir; yoksa marksistlerin saçmaladıkları gibi, olacak olana hükmetmek demek değildir.

Günlerin geçmesiyle eskiyen, değeri azalan ve sadece zaman akışındaki öncelik özelliğini koruyan ilmî ve fikrî kitaplar da bulacak. Diyebiliriz ki, bu günün bir üniversite öğrencisi tıbbı Hipokrat'dan, geometriyi Euclide'den, astronomiyi Copernic'den, kimyayı Lavoisier'den daha çok bilmektedir.

Genel olarak, ilmî eserlerden daha kalıcı ve daha sabit olsa da, zevkler ve çağlara göre, insanların bakışlarını ve takdirlerini çeken edebî kitaplar da bulacaktır. Esasları değişen, çeşitli teoriler ileri süren ahlâk kitapları bulacaktır.

Görecektir ki onlardan yanlışı ortaya çıkanlar, ışığı ve ateşi sönenler var: Freud'un görüşleri, Darwin nazariyesi gibi. Bütünüyle uygulama imkânsızlığı bir yana, uygulama sırasında büyük zararlar ve yıkıcı sonuçlar taşıyanlar var: Marx'ın Das Kapital'i gibi.

Onları bırakıp da Kur'ân'a bakarsa O'nda ne bulacaktır? İlkin, Kur'ân'ın tek başına bütün yüksek sıfat ve idealleri, hakikati, iyiliği ve güzelliği kuşattığını görecektir. O da bir ilim kitabıdır, fakat hipotezler ve teoriler ileri sürmez, kanunlar serdetmez. Buna karşılık, insanları, dünyanın sırlarını anlamak için, akıllarını çalıştırmaya yöneltir. Bu hayatın sağlam nizamları, sabit kanunları olduğunu, onlara kesin olarak bildirir, Kur'ân'ı ilk olarak işiten toplumun anlayabileceği ölçüde, bu kanun ve nizamların bir kısmına işaret eder ve kendi varlıklarında onları ortaya çıkarmaya çağırır; bedenlerinde ve duygularında; çevrelerindeki develerde ve yakın temasta bulundukları öbür hayvanlarda; gelişen, giydirilen, kışın ölen ve sonra diriltilen ağaçlar ve bitkilerde, yerde ve orada bulunanlarda, gökte ve gökten görünen taraflarda...

Ayrıca Kur'ân onlara bildirir ki, kâinatta bulunan her şey ölçülü bir sınır içerisindedir, belli nisbetlerle ayakta durmakta ve değişmez ilişkilere sahip bulunmaktadır. Bütün bunlara dair insanlara verilen bilgi azdır. Allah onların bilmediklerini de yaratacaktı, sonradan gelecek insanlara, daha öncekilerin bilmediklerini de öğrenme imkânı verecektir.

Kur'ân, devamlı olarak, Allah'ın tuğrasını taşıyan tabiat kanunlarına işaret eder; bağlılılarının dikkatlerini, onları kullanmaya, -akıl ve fikrimizi çalıştırmak şartıyla- faydalanmamız için onların emrimize verildiğine dikkati çeker: "Hepsi Kendisinden olarak, göklerde ve yerde olan her şeyi, size âmâde kıldı." Bu emre verme, sadece geçici dünya hayatında faydalanma için değil, sonraki devamlı hayatta, hakîkî faydalanma yolunu anlamamıza işaret ve delîl olmak gayesine de yönelmiş bulunmaktadır: "İyice düşünen bir topluluk için, bunlarda elbette işaretler vardır."

Kur'ân akaid kitabıdır, fakat kalbi inançla meşgul eden, aklı çalıştırmaktan ve bediî (estetik) güzelliği tatmaktan uzaklaştıran ard arda bahislerden ibaret değildir. Aksine, yaradılanı ve ondaki güzelliği incelemek yoluyla Yaradan'ı bulmak işlemi içinden, inancı yerleştiren âyetlerdir.

Aynı zamanda O bir kanun kitabıdır, fakat sadece hükümleri bildiren, kanun metinlerinden ibaret olan bir Jüstinyen Kodu gibi değildir; hükümlerini inanca bitiştiren, Yaradan'a bağlayan bir kanun kitabıdır. Terikede mirasçıların paylarını, noter yanında şahitliği belgelemek üslûbunda bile böyledir.

Kur'ân tarih kitabıdır, ama Peygamberlerin kıssalarını detaylarıyla kronolojik sıra içinde vererek nakletmez, her yerde duruma uygun olan başka bir tarafı alır. Gaye onlardan hisse kapmaktır, bildirilen olaydan yararlanmaktır, yoksa olayın detaylarını bildirmek değildir. Kıssa ile hisseyi böylesine meczetmenin ve kıssaları, değişik yerlerde değişik biçimlerde tekrarlamanın hikmeti -Allah bilir ya-, inancın yerinin şuuraltı olduğu hususunda aranmalıdır. Endirek (dolaylı) olan bu telkin tarzı, özellikle tekrarla birleşirse, kolayca şuuraltına uzanır.

Yabancı eğitimciler bunun farkına varmışlar, bu konuda geniş araştırmalar yapmışlar ve arzu ettikleri prensipleri çocuklara aşılamakta bu metodu kullanmışlardır. Eğer kıssa öğretici okul kitapları gibi, şuurlu akla hitabederek verilseydi, hâfıza onu belleyecek ve gerektiği anda akla iletecekti. Akıl da, üzerinde fikir yürütecek, araştırma yapacak, şüpheler ortaya çıkaracak, küçüklüğünde bellediği ve imtihan geçirdiği okul derslerini, büyüdüğü zaman unutan öğrenci gibi, günlerin geçmesiyle onu da unutacaktı. Oysa aynı öğrenci, öğretmenin, kendiliğinden gelen, akla hitab etmeksizin yapmış olduğu yönlendirmeleri unutamaz. Yeminle söyleyebilirim ki, şahsen ben, bu tarz yönlendirmelerden, birinci dünya savaşı sırasında işitmiş olduğum birçok şeyi hâlâ hatırlıyorum.

Sapıtan ve yanlışa düşen bazı kimseler sanıyorlar ki, Kur'ân'daki peygamber kıssaları, edîblerden meselâ A. Dumas, yahut Ch. Dickens'in roman ve hikâyeleri gibi, realiteyi göstermeyen, yalnız ibrete vasıta olan parçalardır (1). O kitapların hepsi -gökten inen ve indiği gibi kalanlar dışında-, fikirleri ne kadar yüksek olursa olsun, duyguları ne kadar yüce olursa olsun yeryüzündeki insan hayatından kaynaklanmışlardır. Onlardaki her şey, sınırlı insan hayatıyla kayıtlıdır. İnsan hayatı, kendisinden öncekini ve sonrakini bilemez; olsa olsa, hakikatin desteklemediği, delilin kuvvet vermediği, hayal ve vehim parmaklarıyla onlara işaret edebilir. Kur'ân'ın konusu ise, bu dünyadan öncekini ve sonrakini kapsar ve biz insanlık topluluğuna, nereden geldiğimizi, aslımızın ne olduğunu, nereye gittiğimizi, sonumuzun ne olduğunu bildirir. O söylememiş olsaydı, bunları bilemeyecektik.

Konu yönünden bakacak olursak, bütün o kitaplar arasında, yalnız Kur'ân'ın, ferd ve toplum hayatı, ruh ve beden hayatı için eksiksiz prensipler kapsadığını görürüz. Kur'ân insanlığın yeryüzündeki kısa hayatı için ekonomik, sosyal, ahlâkî ve idarî esaslara sahib olduğu gibi, gelecek ahiret hayatına ilişkin esasları da kapsamaktadır. Hatta bu prensibin, sadece ondört kelimede toplanmış olması, Kur'ânın az bulunur özelliklerinden birini teşkîl eder: "Andolsun Asra ki, insanlık ziyandadır; ancak îman edip faydalı işler yapanlar, biribirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır." (Asr sûresi)

Çok iyi bildiğimiz, fakat çokça unuttuğumuz bir gerçeği hatırlatmakla başlıyor. O da, insanın bütün sermayesinin, hayatı olduğudur. Geçen her gün ile, o sermayeden bir mikdar kaybeder, sonunda ölüm saati çalınca ziyan tamamlanır. İşte bundan dolayı Asr'a, zamana yemin etti. Bu yemin, insanların gibi, onu yüceltmek için değil, ona dikkati çekmek içindir. Ölümle ziyan ederiz, zira her şeyden ayrılır, geçer gideriz. Fakat içimizden bir kısmına bu kayıp birşey yapamaz. Onlar, bu dünyanın nimetlerinden, ahirette faydalanacakları tarafları, beraberlerinde götürenlerdir. Onlar "îman edip, faydalı işler yapanlardır." Sonra, ferde kendi kişiliğinde, topluma da biribirleri arasındaki ilişkilerde, prensip ve uygulama bakımından gereken genel metodu verir. Prensiplerden doğru olan vardır, yanlış olan vardır. Mü'min, hakka sarılır. Doğru prensibe sarılanlardan da, uygulamanın sıkıntılarına, güçlüklerine katlanamayanlar vardır.

Mü'min hakkı bütünüyle gerçekleştirinceye kadar, o güçlüklere sabır göstermek konusunda azimli ve hırslı olacaktır. Öte yandan, her kişi, kendi nefsiyle yetinmeyecek, ferdler aralarında, yardımlaşacaklardır; birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edeceklerdir ki, ferdler gibi toplum da düzelsin. Bunlar, Kur'ân'ın bütünü ve konusu itibariyledir.

Kur'ân'ın üslûbuna gelince, O bu alanda eşsizdir; insanların bildiği hiç bir kitap, O'nun benzeri olamamıştır. Hem yeni bir üslûp getirmiş, hem de bu üslûp yeni kalmıştır; çünkü O, ne taklid etmiş, ne de başkasının tarzını örnek almıştır. O'nun dokuyuşu gibi dokuyan olmamıştır. Kur'ânın bütünü, ölümlü insanı, ölümsüz Allah'a bağlama etrafında döner. Tevhidiyle, zikriyle, tanrılıkta başkasını O'na ortak tutmaktan ve kulluğu O'ndan başkasına yöneltmekten çekindirmesiyle, bu ölümlü hayatı, îmanla bâki hayata hazırlamak ve orada fayda sağlayacak davranışlarda bulunmak etrafında döner.

Fakat öbür dinlerin mensuplarının yaptığı gibi, din-dünya ayrımı yapmaz. Onlar, insanların kimisini dîn yoluna giren dîn adamları durumuna sokar, kimisini ise bilim, siyaset, ekonomi adamları gibi dünya adamları sayar. Kur'ân nazarında her insan -O'na sarıldığı ve O'nun kendisine verdiği görevleri yaptığı, yasaklarından uzaklaştığı sürece-, dîn adamıdır; üstünlüğü, kuvveti, malı aradığı, ama sadece helal yoldan aradığı ve değerli işler yaptığı sürece de, dünya adamıdır. Öbürlerine göre, dünya ve ahiret yolunun durumu, Kuveyt'te oturan biri için, Katar ve Irak yolu gibi olduğu halde, Kur'ân bakışında Irak ve İstanbul yolunun durumu gibidir; yani yön bakımından fark yoktur, sadece uzaklık söz konusudur. Dünyayı isteyen, onun sınırında durur, ötesine geçmez; ahireti isteyen ise, dünyayı, kendisinden azık sağlayacağı bir istasyon sayar.

Kur'ân'ın maksadı bunlar olmakla birlikte, o maksatlar arasından, ikinci plânda olarak, insanın, mümkün olan kemâl noktasına ulaşmakta muhtaç olduğu fikir, beden, duygu ve iyi ahlâk plânlarını da ihmal etmez. Kur'ân bunları, güzelliğin zirvesinde olan bir üslûp içinde, benzersiz bir biçimde birleştirir, böylece şuuraltına, yani öz akla ulaşır. Oraya da yerleşince, insanın, fikrinde, duygusunda, davranışında ve bütün işlerinde izleri ortaya çıkar. İşte böylece İslâm, arapları değiştirmişti. Onunla, tarihe yeniden doğmuşlardı. Hz. Ömer'i, örnek olarak alın ve düşünün ki, müslüman olmakla nereye yükseldi, İslâm'a girmeseydi ne olacaktı!

Kur'ân hiç bir şeyi eksik bırakmamıştır; fakat bu demek değildir ki, O'nda, öğrenci defterindeki matematik problemlerinin çözümü, dil bilgisi kitaplarındaki imtihan beyitlerinin gramer yönünden tahlilleri, Brezilya dağlarının sayıları, Fransa'daki ırmakların uzunlukları vardır. Kur'ân size elma sandığı sunmaz. Onun yerine, size yeryüzünü ve kendisiyle, elma ağacına sahib olacağınız isti'dâdı verir. Size fizik kanunlarını sıralamaz; düşünme metodu verir ve düşünceyi, fizik kanunlarını bilmekte kullanmaya yöneltir. Bir Çin ata sözü der ki: "Balık hediye ettiğin kimseyi, bir günlüğüne doyurursun, ama balık avlamayı öğrettiğin kimseyi bir ömür boyu..."

Ayetleri anlamak ve kâinatın sırlarını öğrenmek için, Kur'ân bizi, iyiden iyi düşünmeye ve aklımızı çalıştırmaya çağırır. Allah, herşey için bir kanun koyduğunu, göz ve akıl verdiğini bildirmiş ve bize "göklerde ve yerde olanlara bakınız" buyurmuştur. Her dert için deva indirmiş ve bize "dert için deva arayın, Allah'ın dünyadaki nizam ve kanunlarını keşfedin, o kanunların toplamı olarak yarattığı tabiatı tanıyın" demiştir.

Kur'ân, müslümana, hesaplaşmayı kabul etmeyi, akla dayanan tartışmayı kesin delile teslim olmayı ve karşı koyandan -eğer varsa- delilini istemeyi öğretmiştir: "De ki: Eğer iddianızda haklı iseniz, delilinizi getiriniz." Çünkü delilsiz iddianın layığı, geri çevrilmektir. Kendi şahsımız aleyhinde de olsa, hakikati söylememizi, yani arzularımızı, iştahlarımızı, acılarımızı, lezzetlerimizi gerçeğin hükmüne boyun eğdirmemizi öğretmiştir.

Kur'ân, emir ve hükümlerinin sebeplerini de bildirir. Bunlar ister apaçık inanç esasları olsun: "Eğer oralarda (göklerde ve yerde) Allah'dan başka tanrılar bulunsaydı, onların nizamı bozulurdu."; ister kanunî hükümler olsun: "(...) Doğru yoldan sapmamanız için, en uygunu budur."

Tabiat kanunlarına işaret edişi gibi, sosyal kanunlara da işaret eder ve onların da değişmez nizamları olduğunu anlatır: "Gerçek, sizden önce birçok olaylar, şeriatlar gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin, dolaşın da (peygamberleri) yalan sayanların sonu nice oldu görün." İşte bu, Allah'ın koyduğu sosyal bir kanundur: Hakikati yalanlayanlar, onu reddedip de başka yola girenlerin sonu, yok olmaktır. "İş başına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalar". İşte bu da bir kanundur.

Hurafelere inanmayı, yani yanlış öncüllere dayanarak vehmi sonuçlara inanmayı da yasak eder. Fal oklarıyla kısmet ve hüküm aramak gibi, ilmî düşünmenin reddettiği tesadüfe bağlı durumları, Bahire ve Sâibe gibi (2) boş şeyleri, aldatıcı hokkabazları doğrulamayı, tabiatı gereği sonuca götürmeyen nazarlık gibi sebeplere başvurmayı menetmiştir. Böylece, hurafelere köle olmaktan insanları kurtarmıştır.

Kur'ân öğretmesi sayesinde, mü'min, herhangi bir şeyi, ancak şu iki yoldan biri ile doğrular: Yanıltmayan idrake veya devamlı gözleme dayanan aklî sübût, yahut kesinlik bildiren haber. İşte bu da bir esas kanundur. Normal olarak, devlet anayasası genel hatları çizer, büyük hedefleri açıklar, ihtiyaç duyulacak durumlar dışında ayrıntılara girmez. Meselâ anayasa "Devletin resmî dili Arapçadır (veya Türkçedir)" der ve ona ihtimam gösterilmesini ister, fakat ism-i failin yahut sıfat-ı müşebbehenin amelini açıklamaz. Kazâ organının bağımsız olduğunu bildirir, fakat teblîğat sürelerini, icra şeklini belirtmez. Kur'ânın: "İnsanlar arasında hüküm verdiğinizde, adaletle hükmetmelisiniz" demesi de böyledir. Esas prensibi koymuş, adaletin gerçekleştirilmesine vesile olacak yolları, seçimimize bırakmıştır.

Dipnotlar:

1) Halefullâh bunlardan biridir. "Kur'ân-ı Kerîm'de Hikâye San'atı" adlı doktora tezinde, bunu ileri sürmüştür.

2) Câhiliye arapları, bir dişi deve beş batın doğurur, beşincisi erkek olursa, onun kulağını yararlar, salıverirlerdi. Ne sağarlar, ne binerler, ne de kullanırlardı. Bir adamın başına dert gelirse, ondan kurtulmak için, putlar adına adak yapar, isteği olunca onu salıverir, ondan faydalanmayı, kendisine haram kılardı. İlk durumdaki deveye Bahire, ikincisine de Sâibe adını verirlerdi.

(*) Ali Tantavî. el-Va'yu'l-İslâmî Dergisi, sayı: 112, s. 8-14.

(14.Sayı Ekim, Kasım, Aralık 1991)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Suat YILDIRIM
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 19-12-2008
4,154 kez okundu
Block title
Block content