Buradasınız

Kur'ân-ı Kerim ve İlmî Hakikatler -2

Kur'ân ve ilimler münasebeti mevzuunda düşülen vahim hatalardan birisi de, Kur'ân'ı mevcud ilimlerin peşinden koşturmak ve onlara tâbi kılmaktır. İlimleri Kur'ân'dan, Din'den ve îmandan ayrı ve müstakil görmek bir tefrit, Kur'ân'ı müsbet ilimlerin peşinden koşturmak ve onu âdeta bir fizik, kimya, tıp, matematik, astronomi kitabı saymak da bir ifrattır.

Çok büyük ve enerji yüklü Güneş'i küçücük ve soluk bir meteora nasıl uydu yapabilirsiniz? Kâinat ve insanı, tâ başlangıçtan Kıyamete bütün yönleriyle ele alıp inceleyen ve haritasını çizen Kur'ân'ı nasıl küçük bir dünya haritasından, hatta bir dağ silsilesi resminden ibaret görebilirsiniz? Kıvrım kıvrım akıp geçtiği, akıp geçerken de suladığı vadileri, ovaları, hayat verdiği bağ ve bahçeleri, şelâleler hâlinde döküldüğü dağları, tepeleri ve deltalar meydana getirerek ulaştığı ummanları hiç hesaba katmadan, sadece çıktığı yere bakarak "işte nehir" demek ve o nehrin hikmetini, faydasını ve şümul sahasını, sulayıp geçtiği bir bahçeden veya yatağının bir yerindeki altın mâdeninden ibâret görmek ne derece yanlışsa, aynı şekilde Kur'ân'ı, değişip duran ilimlerin bugünkü seviyesiyle bir görmek, hatta henüz isbatlanamamış ilimleri, Kur'ân'a şahit yapmak ve Kur'ân âyetlerini bu ilmî buluş ve nazariyelere tatbik etmek aynı derecede, hatta daha büyük bir yanlıştır. Kur'ân âyetleri, yeni ilmî gelişme ve nazariyelerle te'life çalışılmamalıdır.

Evet, Kur'ân'ın hakkaniyeti için hemen ilmî mesned ve takviyeler, payanda ve koltuk değnekleri aramaya kalkışmak, O'nu küçültmek olur. Yine, 20'nci asrın herhangi bir diliminde tesbit edilen ilmî bir mes'eleye, "Kur'ân bunu anlatıyordu" deyip Kur'ân'dan delil bulmaya çalışmak, ille de pozitif ilimlere Kur'ân'ı teyid ettirmek ve her yeni tesbit karşısında "Kur'ân'da bu da vardı; şu âyet bununla ilgiliydi" gibi iddialarda bulunmak, ilimler karşısında içine düşülen bir kompleksin ve Kur'ân'ı ikinci derecede görmenin ifâdesidir. İlim ve fenler devamlı değişmekte, bugün doğru kabul edilen çok şeyin, yarın yanlış olduğu ortaya çıkmakta.. sürekli yeni nazariyeler üretilmekte ve bir ilim adamının hakikat diye takdim ettiğini bir başkası pekâlâ çürütebilmektedir. Halbuki, Kur'ân'ın ifade ettiği hakikatler sabit, değişmez, yanılmaz ve ebedîdir...

Nâzil olduğu günden bu yana tam 14 asır geçmiş olmasına rağmen, Kur'ân'da öyle bâkir ve emsâlsiz mes'eleler vardır ki, bunların hakikatına henüz ilimlerin elleri ulaşamadığı gibi, ilmî seviye de fersah fersah onların gerisinde bulunmaktadır. Pozitif ilimler, Kur'ân'ın gösterdiği ufuklara ulaşıncaya kadar, kim bilir daha kaç defa sarsılacak, kaç defa değişecektir. Beşer tarihinde kendini kabul ettirmiş nice nazariyeler vardır ki, zamanla hepsi de unutulmuş ve onların yerlerini yenileri almıştır. Birgün gelecek, mutlaka ilim yuvalarından kapı dışarı edilecek ve bu şekilde ilimler sarsıla sarsıla Allah (cc)'ın sarsılmaz ve değişmez Kelâmı'nın ihtiva ettiği hakikatlere ulaşacaktır. Bu sebeple, sürekli sarsılan ve değişen müsbet ilimlerin arkasından, sarsıntı ve değişme nedir bilmeyen o muallâ beyanı koşturmamalı ve onu ilimlere uydurmaya çalışmamalıyız. Nedir öyleyse yapılması gereken?

* Kur'ân'ın ilmî gelişmelere değil, ilmî gelişmelerin Kur'ân'a tevfikini takip etmeliyiz.

* İlmî gelişme ve buluşları Kur'ân'ın arkasından koşturmalı

* İlmî gelişme ve buluşların karşısına Kur'ân'ı bir endam aynası olarak koymalıyız, yani: "Ey ilimler, işte bakın, siz esas ve özünüzü bu Kur'ân'da bulacaksınız. Zira, Kur'ân sizin nihaî şeklinizi ve varacağınız hakikatı haber vermekte ve kaderinizi çizmektedir. Bakın da, gerçek şekil ve mahiyetinizle bu Kur'ân'da kendinizi görün. Eğer, daha henüz bu seviyeye gelememişseniz, haydi çalışıp-çabalayın ve Kur'ân'daki nihaî şeklinizi ve gerçek mahiyetinizi kazanmaya bakın" demeliyiz.

İlimlerin ortaya koyduğu bir mes'eleyi Kur'ân'daki bir âyete tıpatıp uyar görsek bile, yine de ihtimaller içinde, "şöyle de olabilir böyle de" demeli ve o âyeti bahis mevzuu ilmî mes'eleyle te'vil, tefsir ve tevfikte acele etmemeliyiz. İlmî bir gerçekle, veya gerçek sanılan bir mes'eleyle bir âyet ya da hadîs arasında tam bir mutabakat görülse bile, yine de her zaman için mümkün olan değişmeleri ve kendi anlayış ve seviyemizi hesaba katarak çok dikkatli ve ihtiyatlı olmak zorundayız. Şimdi mes'eleyi daha da müşahhaslaştırmak için bir misâl verelim:

Günümüzde, AIDS'i, Kur'ân'da geçen 'dâbbetü'l-arz'la aynîleştirme mevzuu var. Kur'ân'da, Allah'ın hükmü verildiğinde 'dâbbetü'l-arz'ın çıkacağı beyan edilmekte (Neml, 27/82) ve gerek âyetten, gerekse âyetin siyak ve sibakından, bu dâbbenin bir Kıyamet alâmeti olduğu anlaşılmaktadır. Zuhuruyla beraber de yeryüzünde îmanî hayat bütün bütün sönüp, süratle bir îmansızlık dönemine doğru gidiş bahis mevzu edilmektedir.. yani dâbbe zuhur edince, artık, yeryüzü vazifesini tamamlamış ve "Allah" diyenler de âdeta yok denecek kadar azalmıştır. Ve, bütün elmas ruhluların gidip, kömür ruhluların ortalığı sardığı böyle bir dönemde, "yok olma" hükmünün verilmesi için 'dâbbetü'l-arz' çıkacak ve "gayrı bundan sonra insanlar îmana yanaşmayacak ve inananlarda yakîn hasıl olmayacaktır" diye, kömür ruhlulara ilânda bulunacaktır. Şimdi, Kur'ân'ın verdiği bu kısa malûmat ve mevzuyla alâkalı hadîsler çerçevesinde, AIDS gerçekten 'dâbbe' olabilir mi, sorusuna cevap arayalım:

Her şeyden önce, dâbbe'nin çıkacağı kesin olmakla beraber, keyfiyeti mevzuundaki hasen, zayıf; çeşitli hadîslere ve kelimenin ma'nâsına bakılarak, bunun virüsten gergedana muhtelif mahiyetlerde olabileceğini söylemek mümkündür.

Evet, 'dâbbe', insanlar arasında salgın hastalıklara yol açan mikrop olabilir; fakat illâ 'AIDS' olur denemez. Çünkü, Kur'ân'ın çizdiği sınırların dışına taşmanın sebep olduğu frengi gibi zührevî hastalıklar ve hatta, bir zaman beşeri kasıp kavuran sıtma, veba ve verem gibi hastalıkların da aynı çerçevede mütâlaa edilmesine bir mâni yoktur. Sonra, Hz. Mesih (as)'in zuhurunu müteakip umumî durumu anlatan hadîslerde beşerin müptelâ olacağı öyle korkunç hastalıklardan söz edilmektedir ki, bunların mikroplarına da 'dâbbe' demek mümkündür. Kaldı ki, dünkü verem gibi, henüz tıbdaki her türlü gelişmeye rağmen bir türlü sebep ve tedavisi tam olarak keşfedilemeyen ve bir hücre anarşisinden ibaret olan kanser de en az AIDS kadar tehlikeli, öldürücü ve hem daha da yaygındır. Eğer, AIDS'i dermanı yok diye 'dâbbe' sayacak olursanız, şimdilik kanserin de dermanı yoktur.. ileride AIDS'e de, kansere de derman bulunamaz diye bir iddiada bulunmak ise doğru değildir. Hem böyle bir anlayış, Efendimiz (sav)'in yaşlılık ve ölüm dışında her derdin dermanının olduğunu beyan eden hadîsine de ters düşmektedir.

Binaenaleyh, 'dâbbe'yi sadece AIDS veya benzeri bir başka hastalığa hamletmek, âyetin geniş, engin, şümullü ve bütün zamanları kucaklayıcı objektif ve çok buudlu edâsına ters düşer ve ma'nâyı daraltır.

Evet, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerin nurlu ve her zaman taze beyanlarının destek ve koltuk değneklerine ihtiyacı yoktur. Dışta hiç bir tezâhürü görülmese de, insan vicdanında apaydın sezilecek kadar parlaktır onlar. Bu kâbil pozitif netice ve istidlâller, olsa olsa bizim zavallı aklımıza konan toz ve toprağı alıp götürmeye mâtuf süpürgeler olabilir ancak. Bu cılız mes'eleler, o yüce hakikatları omuzlarında taşıyabilecek güçte değillerdir.

Sonra, âyeti, AIDS veya bir başka hastalığa hamletmek, ümidimize indirilmiş birer darbe demektir. Çünkü, âyette, 'dâbbetü'l-arz' çıkınca îman ve yakînin yerini sukût, gerileme ve inkırazın alacağı ifade edilmektedir. Halbuki, hadîs-i şeriflerin tebşirâtı altında, biz İslâm'ın cihanda bir defa daha hâkim olacağına, kâinat ufuklarında bir defa daha şehbal açıp, dünya muvazenesinde yeniden ağırlık kazanacağına, Hristiyanlığın aslına avdetle İslâm'a tâbi olacağına ve dünyanın dört bir yanında insanların Peygamber (sav)'i anacağına gönülden inanıyoruz. Bu bakımdan, 'dâbbetü'l-arz'ı, Kıyamet'in kâfirlerin başına kopacağı karanlık zamanlarda bekliyoruz. O halde, 'dâbbetü'l-arz' mevzuunda da ifrat-tefrit arası muvazeneyi koymak gerekirse, şöyle diyebiliriz: "Bir başka tehlikeli hastalık gibi, AIDS de 'dâbbetü'l-arz'dan bir fert olabilir; evet AIDS, ona ait vazifelerden bir kısmını görecek çok fertlerden biri ve bu hakikatten bir ma'nâ; bu nev'den de her asra bakan bir fert olabilir. Fakat, 'dâbbetü'l-arz' illâ ve mutlaka AIDS'tir denemez."

Mes'eleye bir başka açıdan bakacak olursak: Bugün teknoloji, feza teknolojisi ve kompüter sistemleri o kadar geliştirildi ki, fabrikalardan kol saatlerine kadar hayatımıza girdiği gibi, düne kadar bilim kurguların konusu olan Lazer ışınının yanısıra, yavaş yavaş pek çok yerde insanın yerini almaya başlayan robotlar da artık herkesin konuştuğu bir mevzu haline geldi. Günümüz insanlığı ve bilhassa teknolojiyi ellerinde tutanlar, teknik adına ne bulur ve ne icad ederlerse hemen insanlığın aleyhinde ve insanı yok etmek için kullanmaktadırlar. O halde, bir gün programlanmış robotlardan ölüm mangalarının teşkil edilmeyeceğini, bir robotun binlerce insanı ve binlerce müesseseyi sevk ve idare etmeyeceğini ve bir gün ağızlarında puro, robot müdürleri müesseselerin başında görmeyeceğimizi kim söyleyebilir? İcabında mikrofonla, kompüterle, bir başka uzay tekniğiyle, telepati yoluyla konuşacak insafsız, merhametsiz ve laf anlamaz robotların 'dâbbetü'l-arz' olmayacağı iddia edilebilir mi?

Bir zamanlar çevirilen bilim kurgu türü bir filmde, üç-dört bilim adamı, mikroskobik ölçülerde bir gemiye, yine mikroskobik ölçülerde küçültülmüş insanları bindiriyor ve bir insanın damarlarının içine salıp, beyindeki bir tahribatı izâleye çalışıyorlardı. "Şeytan insanın damarlarında kanla birlikte dolaşır" hadîsini akla getiren böyle bir düşüncenin, şimdilerde sanki tatbik sahasına konmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Tüplerde insan yetiştirme ve spermlere belli dairede müdahale etme gayretiyle insanoğlu, damarların içine girmek, damardaki tıkanıklıkları açmak, dışarıdan talimatla bedende her türlü ameliyatı gerçekleştirmek için -meselâ bugünlerde Japonya'da olduğu gibi-milimetrenin milyonda biri kadar büyüklükte bir cihaz geliştirmeyi plânlamaktadır. Böylesi cihazlarla ileride belki de beyne ve spermlere varıncaya kadar insan vücuduna yapılacak müdahaleler, "canlı meydana getirdim; kablolarla insan var ettim" türünden sözlerle insanı önü alınmaz bir tuğyana sevkedip belki Kıyamet'in kopmasına sebep olacaktır. Şimdi, böylesi cihazlar için de 'dâbbetü'l-arz' denilirse, "olamaz" diye karşı çıkılabilir mi? Hem, biri kalkıp, Şark'tan zuhur eden komünizm, en büyük 'dâbbetü'l-arz'dır derse, cevabımız ne olacaktır? O halde, Kur'ân'ın son derece şümullü ve îcazlı bir şekilde isimlendirip, fonksiyonundan bir parça söz ettiği ve mahiyetini açıklamadığı bir varlığı "şudur" diye kestirip atmak, son derece yanlış ve aceleden verilmiş bir hüküm değil de ya nedir..?

Bugün yapılan yanlışlar, yalnızca 'dâbbe'yle sınırlı kalmıyor. Bir ilim adamı çıkıyor, ilim adına marifet yapıyorum diye "Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın" hadîsine, "Cüzzamın mikrobu tıpkı aslana benzemektedir. Bugün mikroskopla ortaya çıkan bu gerçeği Efendimiz (sav) 14 asır önce görmüş" diye yorumda bulunuyor. Halbuki, o mikrop hiç de aslana benzememektedir. Şimdi, böyle bir izahın yanlışlığı ortaya çıkınca -hâşâ-Efendimiz (sav)'den hilâf-ı vâki bir beyan sâdır olduğu intibaını vermeyecek midir? O halde, âyet ve hadîsleri ilimlere göre açıklamaya çalışırken, daima "fîhi nazar" deyip, daha başka ihtimalleri nazara alarak ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdır. Pozitivizmin îdam sehpasına çekildiği ve rasyonalizmin pabucunun dama atıldığı günümüzde, âyet ve hadîsleri pozitif ilimlere tatbik etmek ve onların ardısıra koşturmak, bırakın âyet ve hadîse parlaklık kazandırmayı, tam tersine âyet ve hadîse karşı bir cinayettir. Bu mevzuda bugün yazılmış pek çok eserin nasıl yanlış temeller üzerine oturduğu bütün vüzuhuyla 5-10 sene sonra ortaya çıkacak ve iddia sahipleri sözlerinden dönmek mecburiyetinde kalacaklardır. Halbuki, Kur'ân'ın hakikat adına söyleyip de, geri çark ettiği hiç bir mes'ele yoktur ve olamaz da. Eğer, ilmî bir mes'eleyi Kur'ân'la tenakûz halinde görüyorsak, ya biz Kur'ân'ı yanlış anlıyoruz ya da ilim o mes'elede yanılmaktadır.

Şu bir gerçek ki, Cenâb-ı Allah'ın çekirdekler halinde sarıp sarmalayıp kâinata ektiği ilmî hakikatler anlaşıldıkça ve bu sahada zirvelere doğru tepeler aşılıp yollar geçildikçe Kur'ân daha da bir gençleşecek.. ve her gün daha fazla su, ısı ve ışık alan bir çiçek gibi tazelenip açılacak ve ışığını zihne, kalbe daha bir nüfûz edicilik ve parlaklıkla neşredecektir. Ve, kimbilir sînesinde taşıdığı daha ne hakikatleri ve bilinmezleri insanlara sunacak ve bu mevzuda daha ne âyetler sergilenecek...! "Onlara âyetlerimizi dış âlemlerde ve kendi içlerinde göstereceğiz ki, O (Kur'ân)ın hak olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb'inin herşeye şahit olması yetmez mi?" (Fussilet, 41/53). Evet, âyette "Senürî" kullanılmakla, Sahabe'ye: "pek çok âyetlerimizi siz henüz bilmiyorsunuz, onları ileride göstereceğiz", "hüm" kullanılmakla: "size değil, onlara, başkalarına, sonra geleceklere göstereceğiz" ve "yetebeyyene" kullanılmakla da, "belki hemen değil, peşpeşe gelen ve birbirini tamamlayan araştırmalar ve telâhük-ü efkâr neticesinde Kur'ân'ın hak olduğu ortaya çıkacak" denmektedir.

İlimler, şimdilerde henüz emeklemekten kurtulup ayakta durmaya çalışmaktadır. Şimdiye kadar ileri sürülen onca nazariyeden belki pek azı hakikat olarak ortaya çıkmış ve Kur'ân'la tetâbuk edebilmiştir. İleride her sahada alınacak mesafelerle Kur'ân'ın daha pek çok hakikatlerine yaklaşılacak ve ilimlerin ortaya koyacağı gerçekler, Kur'ân'da ifadesini bulup, artık değişmez gerçekler olarak kalacaklardır. Bugün, diyelim ki, çok uzaklarda bulunan yıldız veya yıldız kümeleri hakkında söylenen sözler, şimdilik onlara olan uzaklığımız kadar hakikatten uzak olabilir. Ama, belki zamanla o yıldız kümelerine yaklaşılınca, onlar hakkındaki bilgi ve sözlerimiz de hakikate o derece yaklaşacak ve neticede birer değişmez hakikat olarak arz-ı endam edecektir. Bu şekilde ilimlerin hakikata, dolayısıyla Kur'ân'a yaklaşmasıyla değişmez hakikatlar ortaya çıkacak ve hakikatte konuşan yine Kur'ân olacaktır. O zaman insan, faraziyeleri değil, hakikatleri konuşacak ve hakkında konuşulan da "âyât-ı tekvîniye" olacaktır. O gün üç ayrı istikamette veya yolda birbirinden habersiz gidiyor gibi görünen Kur'ân, insan ve kâinatın temelde aynı hakikatleri dile getirdiği ve Kur'ân'ın nabzının "insan ve kâinat" diye, kâinatın nabzının da "Kur'ân" diye attığı ayân-beyân ortaya çıkacaktır. Evet, o gün, kâinatı anlayan dünyayı, Kur'ân'ı anlayan ahireti, ikisini birden omuzlayansa hem dünyayı, hem de ahireti elde edecektir.

Şimdi, günümüze ve tarihe bir bakalım; Kur'ân, kâinat ve insanın birbirinden koparılmasının, insanlığın başına fert veya milletler çapında ne musibetler açtığını, buna karşılık, bu üçlünün birbirine yaklaştırıldığı ve tetâbukunun sağlandığı, İslâm'ın o pâk asırlarında cihan tarlasında ne saadet çiçeklerinin boy attığını görelim. Sonra da, hakikatın ve saadetin nerede olduğuna vicdanımızı dinleyerek karar verelim.

Yeri gelmişken, sık sorulan bir soruya da cevap vererek bu bahsi kapatalım:

"Rabb'imizi, dinimizi anlatmak için ilimlerden istifâde lüzumlu mudur? Lüzumluysa, mahzurlu tarafları var mıdır? Bu mevzuda istikâmet ne olmalıdır?"

Bu soruya, "üç yönden lüzumlu, fakat üç yönden de mahzurludur" diye cevap vermek, herhalde yerinde olacaktır. Lüzumludur, hem de faydalıdır. Çünkü:

1. Nasıl, Rabb'imizin Kur'ân kitabını okuyarak düşünce, his, inanç ve hareketlerimize istikâmet veriyorsak, aynı şekilde, kâinat kitabının satır, cümle ve sayfalarında da bir yandan kendimizi bulup öğreniyor, bir yandan da nazar, tefekkür ve ilimlerle Rabb'imizin icraatını, hikmet ve san'atını hayret ve hayranlıkla seyredip, "Sübhânallah, Bârekallah, Allahu Ekber" diyoruz. İbâdettir bu, hem de bir saatlik tefekkürüyle belki iki bin secdeden üstün bir ibâdettir.

2. Her ilim esasen, ayrı bir dil olarak Rabb'imizi anlatmaktadır; dolayısıyla biz de o dillerle bir bakıma, Rabb'imize tercüman olmuş oluyoruz. Sonra, bugün her açıdan ilimleri kullanmaya mecburuz da; çünkü, ne Fatih veya Kanunî devrinde yaşıyoruz, ne de zikr ü cezbe ve istiğrakların hâkim olduğu bir devrede bulunuyoruz. Öyle bir günde yaşıyoruz ki, Rabb'imiz'in icraatı, san'atı âdeta Rabb'imize karşı kullanılmaktadır. 'Îmanın mihrabı' diye tavsif edilen tıb gibi ilimler bile Allah (cc)'ı ve mukaddeslerimizi inkârda bir vasıta telâkki edilmekte ve bugün ilimlere rehberlik yapan ve bilinmezleri haber veren Kur'ân'a saldırılmaktadır. Bu sebeple, maddecilerin madeyi ve ilimleri küfür adına kullanmalarına mukabil, fiziği, astrofiziği, kimyayı, biyolojiyi, tıbbı, matematiği.. kısaca Allah'ın isimlerinin tecellilerinden meydana gelen ve O'nun koyduğu kanunların ruhlarının oluşturduğu bütün ilimleri ve ilmî hakikatleri, kendilerine gerçek ma'nâ ve fonksiyonlarını vererek îman adına kullanmak sevaplı bir hizmet olsa gerektir.

3. İlimler bugünkü seviyesiyle asıl ve nihaî hakikatler olmadıkları gibi, belki de ileride kazanacakları en üst seviyede dahi hiçbir zaman 'hayret' ufkunu geçemeyerek, sadece O'nu gösteren birer vasıta ve kalbe, kafaya konan tozu-toprağı süpürmek için birer vesile olduklarından, ancak vasıta ve vesile mevkiinde kalmalı, kendilerine şüphe ve tereddütleri bir bakıma izâle edici, düşündürücü ve fikir verici olmanın dışında aslî vasıf verilmemeli ve insanı ayakta tutan esas kâidenin, yani Allah Kelâmı'nın ve îmanın yerine asla geçmemelidir. Bu çerçevede kullanıldıkları sürece, îman ve İslâm adına her zaman ilimlerden istifâde edebiliriz.

İlimleri kullanmanın yol açabileceği üç önemli muhatara:

1. İlimler, ilim adına ilim yapmak için ve çalım satarak anlatılmaz. Evet orijinalite yapma hava ve edâsı içinde Kur'ân ve îman adına ilmî hakikatlerden bahsedilmez. Böyle bir tavır, anlatan için günah olacağı gibi, dinleyen için de zarardan hâli kalmayacaktır.. çünkü böyle bir yaklaşım gizli gizli muhatabı mat etme, ilzam etme, susturma ve bilgisizliği içinde hapsetme gayesi taşıyacaktır. Muhatap da, bu tavır karşısında, toparlanma, bilgisini takviye etme ve susturulmayı hazmedememiş olmanın verdiği hisle mukabil hamleye hazırlanma ihtiyacı duyacaktır.

2. İslâm dünyasının son yüzyılda maruz kaldığı yıkımın ve çok mühim şahısların bile içine yuvarlandığı fikrî, ruhî krizin temelinde bir bakıma, pozitif ilimler karşısında aşağılık kompleksine kapılma yatmaktadır. Evet, "şu ilmî hakikat Kur'ân'da da geçiyor; İslâm bunu 14 asır önce ortaya koymuş" gibi aşağılık kompleksinden kaynaklanan tavır ve davranışlar içine girmek, Kur'ân ve îman adına büyük bir hatadır. Bu öyle bir durum ki, biz de zaman zaman aynı hataları işlemiyor ve falan Amerikalı, filan Avrupalı bilim adamından destek aramıyor değiliz. Dolayısıyla da, Kur'ânî ve îmanî hakikatları, henüz nihaî hakikatlara varamamış ilimlerin terazisinde tartmak sûretiyle en büyük hatayı irtikap etmiş oluyoruz. Günümüzde ilimleri ön plâna alıp, Kur'ân'ı ikinci plânda düşünmek ve O'nun sanki ilimlerin tezkiye ve tebriesine muhtaçmış gibi gösterilmesi o kadar yaygın ki, görüp duydukça insan kahrolup gidiyor.

3. Fenâ fi'l-ilm, yani ilimde fâni olup, Allah (cc), kalblerimiz ve vicdanlarımızda unutulmamalıdır. Hep ilimlerle meşgul olup, vicdan ve kalbin katmanlarına seferler tertip edememe insanı maddeci ve naturalist bir kabuk içine sıkıştırabilir. İlimleri birer süpürge, anahtar, basamak ve vasıta bilip, yerli yerince kullandıktan sonra onlardan sıyrılamamak, kalben ve ruhen terakkiye mânidir. Evet, bir noktadan sonra her şeyi bırakıp doğrudan Kur'ân'ın aydınlatıcı tayfları altında kalbin nurlu ikliminde yürümek, mesafe almak ve Allah (cc)'a îmanla başbaşa kalmak esas olmalıdır.

Yeni Ümit Dergisi (17.Sayı Temmuz, Ağustos, Eylül 1992)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Yeni Ümit
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 19-01-2009
4,448 kez okundu
Block title
Block content