Buradasınız

Kur'an Etrafında

Kur'an Nedir, Nasıl Tarif Edilebilir?

Kur'an, kelime olarak, daha çok kabul edilen görüşe göre, 'okumak' manasına gelen 'Ka-Ra-E' fiil kökünden, 'rüchan' ve 'küfran' gibi bir masdar olup, 'harfleri ve kelimeleri birbirine eklenerek okunan şey' demektir.

'Ka-Ra-E' fiili, 'el-kar'ü' masdarıyla 'toplamak' manasına da gelmektedir. Kelime bu şekilde, kadınlar için iki hayz ve iki temizlik arasında kanın rahimde toplanması manasında da kullanılır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de, "Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç temizlik müddeti (kuru') beklerler." (2:228) buyurulmaktadır ki bu, 'üç temizlik süresini arka arkaya getirirler' demektir. Bu manada Kur'an'ın, 'toplayan' demek olduğu söylenmiştir. İbn Abbas'ın, "Muhakkak onun toplanması ve 'Kur'anı' Bize aittir." (75:17) ayetini, 'toplanması ve kalbinde sabitleştirilmesi' şeklinde tefsir ettiği rivayet olunmaktadır. Bu bakımdan, bazıları, "önceki kitapların meyvelerini topladığı, ilimlerin hepsini kendinde topladığı" manasında Kur'an'a 'Kur'an' dendiğini ileri sürmüşlerdir.

'Ka-Ra-E' fiili Cahiliyye dönemi Araplarında, 'yavru vermedi, doğurmadı' manasına da kullanılıyordu. Fakat, Kur'an'ın bu çerçevede kullanıldığı ileri sürülmemişse de, belki, 'tertemiz olması' manasına gelecek şekilde bu mana ile de ilgili olabilir.

Ebu Musa el-Eş'ari ve onun görüşünde olan bazı alimlere göre Kur'an, 'bir şeyi bir şeye yaklaştırıp bitiştirmek' manasında 'Ka-Ra-Ne' fiilinden türemiştir. Kur'an'ın, sure ve ayetlerin yanyana dizilmesinden oluştuğu için bu fiilden türediği söylenmiştir.

Bazı alimlere göre ise 'Kur'an' hiç bir kelimeden türetilmemiştir. Bu kelime, Allah'ın (celle celalühu), Peygamberi'ne gönderdiği kitap için bir özel isim olmuştur. İmam-ı Şafii bu görüştedir.

Kur'an'ın okunuşu, bazılarına göre 'Kur'an' şeklinde hemzeli, bazılarına göre ise, 'Kuran' şeklinde hemzesizdir. 'Ka-Ra-E'den türediğini söyleyenlerin yanında 'Kur'an', yani 'hemzeli', 'Ka-Ra-Ne'den türediğini söyleyenlerin yanında ise, 'Kuran', yani, 'hemzesiz'dir. Kur'an'ın hiç bir kelimeden türemediğini, 'Ka-Ra-E'den türemiş olsaydı, her okunan şeye 'Kur'an' denmesi, sözgelimi, Tevrat ve İncil'e de 'Kur'an' denmesi gerekeceğini ileri süren Şafii'ye göre, Kur'an hemzesizdir, yani 'Kuran'dır (Ebu'l-Beka, 287; el-İsfahani, 402; es-Salih, 15-18).

Kur'an, Allah'ın kelamıdır; bu açıdan ezelidir, yaratılmış değildir. Fakat, vahy edilmiş, Hz. Cebrail (a.s.) tarafından Allah'tan (celle celalühu) alınıp, Hz. Muhammed alehissalatü vessselam'a getirilmiş haliyle harflerden ve seslerden oluşan, sure ve ayetlerden bir araya gelen, dillerimizle okunan, korunan, mushaflarda yazılıp, ellerimizle dokunulan, kulaklarımızla işitilip, gözlerimizle görülen 'Kitap'tır. Cünüp ve abdestsiz olanların, Kur'an'ın yazılı olduğu kağıtlar toplamı demek olan Mushaf'a dokunmaması gerekir (Ebu'l-Beka, a.g.e. a.y. Çetin, 30-32).

Bazıları şöyle bir Kur'an tarifine varmışlardır:

Kur'an, Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhissalatü ves-selam'a vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılı, tevatür yoluyla nakledilmiş olan ve okunmakla ibadet edilen i'caz sahibi Allah kelamıdır (Karaman, 67).

Kur'an-ı Kerim'de kendi hususiyetlerinden söz eden bazı ayetlerde şöyle denmektedir:

Ramazan ayı ki, insanlar için hidayet, Furkan ve hidayetin apaçık delilleri olarak Kur'an onda indirildi. (2:185)

Bu Kur'an, Allah'tan başkasınca bir yalan olarak uydurulmuş değildir; ancak O, kendinden önceki (İlahi kitapları) tasdik etmek ve Kitab'ı ayrıntılı olarak açıklamak içindir.. (10:37)

Belki akıl edesiniz diye, Arapça bir Kur'an indirdik. (12:2)

Muhakkak bu Kur'an, en doğru olana iletir. (17:9)

Muhakkak Kur'an'ı öğüt için kolaylaştırdık, ibret alan yok mudur? (54:17)

Muhakkak kerim bir Kuran'dır O; saklanmış, korunmuş bir Kitap'tadır. (56:77-78)

Kur'an'ın daha başka isimlerinin olduğu da söylenmiştir. Kitap, Fürkan, Zikr, Nur, Ruh, Hüda, Şifa, Mecid, Mesani, Ümmü'l-Kitap, Hakk, Sıdk, Tezkira, Büşra, Tenzil, İlm, Mübin vs. bunlar arasında anılmıştır (Çetin, 32-36).

Bütün bu verdiğimiz bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, Allah'ın Son Nebisi Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam'a vahy yoluyla indirdiği ayetlerden oluşan Kelamının adı Kur'an'dır. 'Ka-Ra-E' veya bir başka fiilden gelmiş olsun veya olmasın, Kur'an, bütünüyle özel bir isimdir. İlk inen ayetin 'Ka-Ra-E' fiilinin emir şekli olan ikra' (oku) olarak gelmesi sanırız, Kur'an'ın adı yönünden ayrı bir mana taşımaktadır. Şu kadar ki, Kur'an, bu fiilden gelmiş de olsa, bugün bilinen şekliyle eldeki metni okumak demek olmaz. Kur'an'ın bazılarını yukarıda sıraladığımız diğer isimleri ise, birer ayrı isim olmaktan çok, Kur'an'ın sıfatları olsa gerektir.

Kur'an, İslam'ın Peygamberi aleyhissalatü vesselam'ın, kendi sözleri olarak değil, Allah'ın kendisine vahyedilmiş kitabı olarak ağızlarından dökülen ve Peygamberliği'ne şehadet eden en büyük mucizesi ve yalnızca zamanındaki Arapların değil, Kıyamet'e kadar bütün insanların ve cinlerin eşini ortaya koyamayacağı ve bu konuda her varlığa her zaman meydan okuyan, ritmik, okunur ayetler ve surelerdir. Tarihi değeri olan dini kaynaklar ve kitaplar arasında, gerçeklik ve eşsizlik açısından Kur'an'la karşılaştırılabilecek hiç bir örnek yoktur.

Kur'an'da hiç bir katma, ekleme veya çıkarma söz konusu değildir, olmayacaktır da. Allah, O'nu korumayı taahhüd altına almıştır. Kur'an'ın ilk nüshalarıyla, İslam Tarihi boyunca ve bugün dünyanın her tarafında okunan Kur'an nüshaları arasında herhangi bir farklılık bulmak mümkün değildir.

Kur'an'ın kapsamlı bir tarifi

Bediüzzaman Hazretleri'nin tesbitleriyle, bütün insanların hakka irşadını esas alan Kur'an'ın ana maksatları dörttür: Tevhid, Nübüvvet, ahiret, İbadet ve Adalet. Kur'an'daki bütün ayetler, temelde bu dört esas üzerinde döner. "Yaş-kuru" içinde her şeyi açık-kapalı, icmali-tafsili.. barındıran Kur'an'ın, mesela, gerek peygamberlerin mucizeleri ve tarihi hadiseler yoluyla, gerekse işaretler yoluyla olsun, ilimlerden ve ilimlerin ulaşacağı son merhalelerden bahsetmesi, tamamen istidradi, yani "yeri geldiği için"dir ve sözünü ettiğimiz ana maksatlarına yöneliktir. Bu dört ana maksat çerçevesinde Kur'an'da akidevi gerçekler, iman esasları, insanın yeryüzündeki hayatını düzenlemesi için kaideler, ahiret hayatı, Cennet ve Cehennem, ayrıca cennetlik ve cehennemliklerle ilgili açıklamalar, kısaca, her insanın hayatını, düşüncelerini kuşatabilecek mana katmanları vardır. Kur'an bir şifadır; okunarak şifa verir ve hepsinin ötesinde, hayatta, gerek fert fert, gerekse içtimai hayatta bütünüyle uygulanarak şifa verir. Kur'an, bir kainat ilmidir, bir insan ilmidir, bir tarihtir, bir hukuktur. Kendisiyle insanlara hükmedilsin diye gönderilmiştir. Belli bir topluluk ve belli bir zaman için değil, dün de bugün de her insan için gerekli kaideleri, prensipleri ve uygulanması gereken hükümleri ihtiva eder.

Burada Bediüzzaman Hazretleri'nin Kur'an'ı tarifini vermek yerinde olacaktır (sadeleştirerek):

Kur'an, şu büyük kainat kitabının ezeli bir tercümesi.. ve tekvini ayetleri okuyan çeşitli dillerin ebedi tercümanı.. ve şu gayb alemi ve şehadet kitabının müfessiri.. ve yerde ve gökte gizli İlahi İsimlerin manevi hazinelerinin keşşafı.. ve hadiselerin satırlarının altındaki gizli hakikatlerin anahtarı.. ve şehadet aleminde gayb aleminin dili.. ve şu şehadet alemi perdesi arkasında olan ve gayb alemi yönünden gelen ebedi Rahmani iltifatların ve ezeli Sübhani hitapların hazinesi.. ve şu İslamiyet manevi aleminin güneşi, temeli, hendesesi.. ve uhrevi alemlerin mukaddes haritası.. ve Zat, Sıfatlar, İsimler ve İlahi Şuun'un açıklayıcı sözü, açık tefsiri, kesin delili ve tercümanı.. ve şu insaniyet aleminin terbiyecisi.. ve büyük insaniyet olan İslamiyet'in ay ve ışığı.. ve beşer cinsinin hakiki hikmeti ve insaniyeti saadete sevkeden hakiki mürşidi ve hidayet edicisi.. ve insanlara hem bir şeriat kitabı, hem bir dua kitabı, hem bir hikmet kitabı, hem bir kulluk kitabı, hem bir emir ve davet kitabı, hem bir zikir kitabı, hem bir fikir kitabı, hem insanın bütün manevi hacetlerine merci olacak çok kitapları muhtevi tek ve toplu kutsal bir kitap, hem bütün evliya ve sıddikların, arifler ve muhakkiklerin farklı meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her bir meşrebin zevkine layık ve meşrebi nurlandıracak ve her bir mesleğin gidişine uygun ve onu açıklayacak birer risale ortaya koyan kutsal bir kütüphane hükmünde semavi bir kitaptır.

Kur'an, Arş-ı A'zam'dan, İsm-i A'zam'dan, her İsmin a'zam mertebesinden geldiği için bütün alemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın Kelamı'dır. Hem, bütün varlıkların İlahı unvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem, bütün göklerin ve yerin Yaratıcısı adına bir hitaptır. Hem umum Sübhani saltanat hesabına ezeli bir hutbedir. Hem geniş rahmet noktasında Rahmani iltifatlar defteridir. Hem Uluhiyet'in azamet ve haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir haberleşme mecmuasıdır. Hem İsm-i A'zam'ın çevresinden inmekle Arş-ı A'zam'ın bütün çevresine bakan ve teftiş eden hikmet saçıcı kutsal bir kitaptır.. (İşaratü'l-İ'caz, 9-10).

Kur'an'ın kayda geçirilmesi ve korunması

Cenab-ı Allah (celle celalühu), son Peygamber Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam'a kadar insanlık tarihi boyunca, bir rivayete göre 124.000 peygamber göndermiştir. Allah'tan önemli bir 'haber'le, başta Allah'ın varlığı ve birliği olmak üzere, gayb alemine ve dolayısıyla meleklere, peygamberliğe ve peygamberlere, Vahye ve İlahi kitaplara, ahiret Günü'ne ve Kader'e inanmaya dayalı iman, ibadet ve ahlak kaideleri üzerinde bir hayat teklifi ve bu teklifi kabul edip etmemenin hem Dünya'da, hem de ahiret'te getireceği neticelerin, yani Din (ed-Din/İslam) haberiyle gelen insanlara genel manada 'nebi' denir. Bu nebilerin içinden bazıları, o ana kadar unutulmuş, mecrasından saptırılmış Din'i, zaman ve şartlara göre 'füruat' denilen ikinci derecedeki ve pratik hayatı ilgilendiren bazı kurallardaki değişikliklerle birlikte yenilemek, diriltmek üzere seçilir ve çok defa kendilerine bir de Kitap verilir. Bu peygamberlerin misyonuna 'risalet', kendilerine ise 'resul' denir. Kur'an-ı Kerim'de Şura suresi'ndeki bir ayette (42:13) bu resullerden Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve son olarak Hz. Muhammed (Allah'ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun) hususi olarak anılır ve bunlar, nebi ve resullerin en büyükleri kabul edilir.

Nebiler, daha çok resullerin tebliğ ettiği Din'in yaşatılması ve bu konuda insanlara gerekli hatırlatmanın yapılması sorumluluğunu taşırken, resullerin gönderilmesinin sebeplerinden biri, yukarıda arz edildiği gibi, zamana, şartlara ve ilmi-fikri gelişmelere göre Din'in pratik hayatla, hatta bazı ibadetlerin icrasıyla ilgili kurallarında yapılması gereken değişiklikler ise, bundan daha önemli bir sebebi, her bir resulden sonra Din'in değiştirilmesi, tahrif edilmesi ve tanınmaz hale getirilmesi, buna yol açan en önemli amil olarak, Din'in Kitabı'nın belli ölçülerde değiştirilmesi, ekleme ve çıkarmalara tabi tutulması, yani tahrif edilmesi olmuştur.

Cenab-ı Allah celle celalühu'nün tarih boyunca bütün Resullerle gönderdiği Din'in adı sadece İslam'dır. Nasıl kainatın düzeni, onun işleyişinde geçerli olan kanunlar hiç değişmeden devam ediyorsa, aynı şekilde, ilk insanla bugünkü insanlar arasında, temel hususiyetler, temel ihtiyaçlar ve insanı bekleyen nihai gelecek açısından hiç bir farklılık yoksa, o halde, tarih boyunca aynı temel iman, ibadet ve ahlak kaidelerine dayanan İlahi Din'in de tek bir din olması tabiidir. İşte bu Din, kendisini tebliğ eden resullerden sonra tanınmaz hale getirilmiş, tahrif edilmiş, zaman zaman bir ırk ideolojisine dönüştürülürken, çok zaman putperestlikle bulandırılmıştır. Dolayısıyla Allah celle celalühu, son olarak bu Din'i, Kıyamet'e kadar gelecek bütün insanların problemlerine çözüm olacak ve hayatlarını tanzim edecek kaidelerle mükemmelleştirmiş ve bir daha tahrife uğramaması için ana kitabı Kur'an'la birlikte, diğer asli temeli Sünnet'i, yani Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam'ın O'nu uygulama usulleriyle, yine Vahy'e dayalı olarak koyduğu prensipleri bizzat koruma altına almıştır. "Andolsun, Zikr'i Biz indirdik ve Biz O'nun koruyucusuyuz, O'nu koruyacağız." (15:9)

Cenab-ı Allah, celle celalühu ve azze şe'nühu, hikmeti gereği, dünyada icraatına sebepleri perde yapar. Dolayısıyla, Zikr'i korumada da bir takım sebepler var etmiştir ve var edecektir. Bu sebeplerden en önemlisi, Kur'an-ı Kerimin daha Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam döneminde, bizzat Hz. Peygamberin talimatı ve gözetimi altında kayda geçirilmiş, yani yazılmış olmasıdır. Bundandır ki, ilk Kur'an nüshalarıyla, 14 asırdır her tarafta okunan Kur'an nüshaları ve bugünkü Kur'an nüshaları arasında hiç bir fark yoktur.

Evet, kendinden önceki kitaplarla birlikte düşünürken Kur'an'ın hemen ilk anda akla gelen en önemli özelliklerinden biri olarak O'nun korunması ve en ufak bir tahrife uğramamış bulunması konusunda aşağıdaki hususlar bilhassa önemlidir:

* Kur'an'ın yalnızca korunmasını değil, gerektiği şekilde okunmasını, okutulmasını, daha çok hadiselere göre bölüm bölüm, sure sure, ayet ayet indiği için, bir kitap halinde toplanmasını bizzat Cenab-ı Allah uhdesine almıştır:

O'nu bir an önce okuyup ezberlemek için dilini hareket ettirmene gerek yok; O'nun bir araya getirip korunması ve okunması Biz'e aittir. Biz O'nu okuduğumuz zaman, sen sadece O'nun okunuşuna uy. Sonra, O'nu açıklamak da Biz'e aittir. (75:16-9)

Melik ve Hak Allah, her türlü eksiklikten uzak ve her türlü mülahazanın, maddi boyutun üstündedir. Sen, sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur'an'ı hemen alma, tamamını edinme konusunda aceleci olma. Sadece de: "Rabbim, benim ilmimi artır." (20:114)

* Allahü Teala, bizzat Kur'an'da O'na hiç bir şekilde batılın karışamayacağını, O'nun hakkaniyetine ve İlahi kaynaklı oluşuna gölge düşürecek hiç bir sebebin O'na yaklaşamayacağını vurgular:

Şüphesiz onlar, kendilerine geldiği zaman Zikr'i inkar ederler; O'nun Allah'tan olduğunu kabul etmezler. Halbuki O, hiç şüphesiz izzetli, değeri çok yüksek bir kitaptır. Batıl, önünden de arkasından da O'na yaklaşamaz. Hakim (her işinde hikmet bulunan) ve Hamid (her türlü hamde layık olan)dan bölüm bölüm inmektedir.(41:41-42).

* Her yıl, Kur'an'dan o ana kadar inen kısmı Resulüllah aleyhissalatü vesselam Efendimiz Hz. Cebrail aleyhisselam'la müzakere ederdi. Efendimizin hayat-ı seniyyelerinin son senesinde Cebrail aleyhisselam bu iş için iki defa geldi. Bunlardan ikincisi, şüphesiz, Kur'an'ın inişinin tamamlanmasından sonra olmalıdır. O yıl Hz. Cebrail'in iki defa gelişinden Resulüllah aleyhissalatü vesselam Efendimiz, vefatının artık yakın olduğu neticesine varmıştır. (Yıldırım, 43, 62-63)

* İlk günden beri Ashab-ı Kiram, Kur'an'a çok önem vermiş, O'nu öğrenmiş, anlamaya çalışmış, ezberlemiş ve O'na gösterilmesi gereken saygıyı göstermiştir. Zaten bu, bizzat Allah'ın emriydi:

Kur'an okunduğu zaman hemen O'na kulak verin ve sükut edin ki, merhamet oluna ve rahmete erebilesiniz. (7:204)

Gerçekten, ilk dönemde okuma-yazma bilen Müslümanların sayısı çok azdı. O kadar ki, Bedir Savaşı'nda alınan esirlerden her kim Medineli 10 Müslüman'a okuma-yazma öğretirse, salıverileceği hükme bağlanmıştı. Bu bakımdan, Ashab-ı Kiram, Kur'an'dan her ineni hemen hıfzetme, ezberleme ve koruma yoluna gidiyordu. Gidiyordu, çünkü Kur'an namazda okunuyordu, okunması farz idi; çünkü, Kur'an ayetleri ve sureleri turfanda meyveler gibi geliyor, zihinleri ve kalbleri inşa ediyor, aydınlatıyor, her türlü yanlış bilgi, kabul ve günah kirinden arındırıyor ve bu aydınlanmış, arınmış zihinlerden ve kalblerden bir toplum kuruyordu.

Kur'an'ı ezberleme konusundaki gayreti ve ezberleyenlerin çokluğunu anlama bakımından, Hicret'ten daha birkaç sene sonra cereyan eden Maune Kuyusu faciasında, Kur'an'dan o ana kadar ineni ezberlemiş bulunan 70 kişinin şehid edildiğini zikretmek yeter. Resulüllah aleyhissalatü vesselam hayatta iken, değişik vakalarda bir bu kadar hafız daha şehid edilmiştir (Kurtubi ve Suyuti'den: es-Salih, 55). Resulüllah'ın vefatında, başta Hz. Ali, Abdullah İbn Mes'ud, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Amr, Huzeyfe İbn el-Yeman, Salim, Muaz İbn Cebel, Ebu'd-Derda, Übeyy İbn Ka'b, Hz. Ayşe ve Ümm-ü Seleme başta olmak üzere, Kur'an'ın tamamını ezberlemiş bulunan azımsanmayacak sayıda insan vardı. Resulüllah aleyhissalatü vesselam efendimiz, bir kişi hicret ettiği veya Müslüman olduğunda, onu, kendisine Kur'an öğretmesi için bir sahabinin yanına gönderirdi. Mescid-i Nebevi'de Kur'an okuyanların sesi adeta bir uğultu haline geldiğinden, Resulüllah, birbirlerini şaşırtmasınlar diye seslerini kısmalarını söylemişti. (Zerkani'den a.g.e., 57)

* Kur'an-ı Kerim, bölüm bölüm indikçe, ezberlemeden ayrı olarak, Resulüllah aleyhissalatü vesselam Efendimiz, onları yazdırırdı. Vahye dayalı olarak, hangi ayetin daha önce inmiş olanların içinde nereye yerleştirileceğini bizzat talim buyururdu. Bu şekilde, Kur'an'ın ezberlenmesi ile yazılması bir arada yürüyordu. Yazılanlar, Resulüllah'ın yanında bulunduğu gibi, yazan ve kendilerine 'vahiy katipleri' denilen kişilerce de çoğaltılıp korunuyordu. (es-Salih, s. 61)

* Bizzat Resulüllah aleyhissalatü vesselam'ın vefatından önce Hz. Ali, Übeyy İbn Ka'b, Muaz İbn Cebel, Ebu'd-Derda gibi sahabiler, üzerinde Kur'an sureleri yazılı bulunan deri, kemik, odun vb. parçalarını tam bir kitap halinde bir araya getirmiş bulunuyorlardı. Hatta Hz. Ali bu işte surelerin iniş sırasını nazara almıştı. (Suyuti, İtkan; ayrıca bkz. Tabarani ve İbn Asakir'den, M. M. Puye, 95-98) Efendimiz'in vefatını müteakip, bilhassa Yemame'de onlarca hafız şehid edilince, Hz. Ömer (r.a.) Halife Hz. Ebu Bekir'e başvurarak, Resulüllah aleyhissalatü vesselam zamanında yazılan, ezberlenen Kur'an sayfalarının resmi bir nüsha halinde bir cilt haline getirilmesi teklifinde bulundu. Bu iş için, Sahabe'nin önde gelen hafızları ve alimleri arasında bulunan Zeyd ibn Sabit görevlendirildi. Hz. Zeyd (r.a.), titiz bir çalışmayla Kur'an'ı iki kapak arasında topladı ve meydana getirilen nüshaya 'mushaf adı verildi. (Yıldırım, 62-6; es-Salih, 62-5)

Cenab-ı Allah celle celalühu, Kur'an-ı Kerim'de açıkça, "O'nun bir araya getirip korunması ve okunması Biz'e aittir" (75:17) buyurmaktadır. Bu sebeple, 23 yıl süreyle inen Kur'an ayet ve surelerinin bütün bir kitap haline getirilmesi bizzat vahye dayalı olarak Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam tarafından gerçekleştirilmiş, Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında ise, yazılı metinler "iki kapak arasında bir mushaf" haline getirilmiştir. Daha sonra Hz. Osman zamanında bu nüsha çoğaltılmış ve bütün İllere gönderilmiştir. (Yıldırım, 66-70; es-Salih, 65-73) İlk günkü bu nüshalarla, o günden bu yana yayınlanan ve okunan nüshalar arasında en küçük bir fark yoktur.

Kur'an-ı Kerimin en küçük bir tahrife uğramadan bugüne kadar gelmesinin en önemli sebeplerinden biri de, O'nun kendi asli diliyle korunarak, tercümelerinin kendi yerine konmaması, dolayısıyla, kendinden önceki kitapların maruz kaldığına maruz kalmamış olmasıdır. Hiçbir mütercimin tercümesi birbirinin aynı olmayacağı gibi, Kur'an'ın tıpkı tercümesinin neden mümkün olamayacağı da, aşağıda temas edilecek olmakla birlikte, üzerinde tafsilatıyla durmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zaman zaman, tercümelerini Kur'an yerine ikame edip, ibadetlerde bu tercümelerin okunmasını isteyenler, içlerinde bir takım safderun ve işin özünden habersiz iyi niyetlilerin bulunabileceği ihtimali dışında, esasen, tercümelerinin Kur'an yerine konmasının Kur'an'ı tahrif demek olacağını bilen ve dolayısıyla, Kur'an'ın tahrifiyle İslam'ın yok olmasını, en azından O'nun da tahrifini arzu eden art niyetliler ve Kur'an düşmanlarıdır.

Kur'an'ın üslubu ve dili

Kur'an'ın ele aldığı konulara yaklaşımı, takdimi ve meseleleri çözüm biçimi bütünüyle kendine hastır ve eşsizdir. O, herhangi bir konuyu, bir kelamcı veya bir diğer alim ya da yazar gibi mutlaka sistematik bir biçimde ele almaz. Daha çok, 'tasrifi' denilen, kendine has iç içe bir anlatım biçimine sahiptir. Çeşitlilikler gösterir, konular hemen değişir, bir konudan diğerine geçer, bir önceye döner veya tekrar gibi görünen ifade ve anlatımlarda bulunur.

Andolsun Biz, bu Kur'an'da her türlü temsilden insanlar için tasrifte bulunduk; insanların çoğu ise ancak küfredip durmakta diretirler. (17:89)

Bak, nasıl ayetleri tasrif ediyoruz da, onlar yine sırt çeviriyorlar. (6:46)

Belki kavrarlar diye, bak ayetleri nasıl tasrif ediyoruz! (6:65)

İşte böyle ayetleri tasrif ediyoruz; onlar, "Sen ders almışsın" derler; Biz ise, bilen bir topluluk için onu iyice açıklıyoruz. (6:105)

Bir ahenk halinde böylesi değişkenliklerin sergilenişi Tevhidi işaretleri göstermek, ayrıca, verdiğimiz ayetlerden anlaşıldığı üzere, hem bir imtihan ve aynı zamanda, insan düşüncesinin derinliklerinde fırtınalar estirmek içindir. Bu anlatım, değişkenlikte birlik ve çoklukta ahenk gösteren bir anlatımdır.

Bu anlatım şekli, ayrıca, kainatın düzenini de yansıtmaktadır. Gözümüzün ulaştığı hemen en yakın çevremizde bile, büyük bir değişkenlik ve farklılık içinde muhteşem bir birlik görürüz. Kainat kitabının ezeli tercümesi olan Kur'an, bu şekilde onun düzenini de bize yansıtır ve hayatın bugün olduğu şekilde parçalı değil, bir bütün olduğunu ortaya koyar.

Kur'an sureleri ve ayetlerinin dizilişi hiç bir zaman kronolojik bir sıra takip etmez. Bakarsınız, birkaç ayet art arda inmiştir ve art arda Kur'an'da yerini almıştır, ama, Kur'an'da hemen onların ardından gelen ayetler başka zaman inmiştir, hatta değişik konulardadır. Fakat, bu konular arasında gözden kaçırılmaması gereken çok yakın münasebetler vardır. Bazı sureler ve bazı ayetler çok uzun olduğu halde, bazıları çok kısadır. Bu tür hususiyetleri Kur'an'ın en büyük i'caz unsurlarından biri olduğu halde, çok defa gözden kaçan ve bilhassa Batılı müsteşriklerle, onların İslam dünyasındaki uzantılarını, ayetleri arasında bağlantı olmadığı iddiasıyla Kur'an'ı tenkid cüretine sevk eden en önemli sebeplerden biri şudur:

Kur'an, kainatın düzenini yansıtır. Nasıl kainattaki her bir unsur, her bir varlık arasında küll-cüz', külli-cüz'i münasebeti vardır; bu münasebet, Kur'an ile ayetleri için de söz konusudur. Yani, Kur'an'ın her bir ayeti tek başına bir bütün ifade eder; ayrıca, adeta organik bir bütünlük ortaya koyan Kur'an'ın tamamı ve içindeki bütün ayetlerle ciddi bir münasebet içindedir de. Her bir ayet, hem Kur'an'daki bütün ana maksatları kendinde toplayan yekpare bir bütün, hem de yekpare Kur'ani bütünün, Kur'an'ın tamamına örnek bir parçasıdır. Bu sebeple, herhangi bir ayeti alıp, Kur'an'ın herhangi bir yerine koyduğunuzda, okunuş ve mana bütünlüğü açısından hiç bir değişikliğin olmadığı görülecektir. Bu şekilde, eğer Kur'an'da 6000 küsur ayet varsa, ondan, 36.000.000 milyon küsur Kur'an elde edebilirsiniz. İşte bu, Kur'an'la her bir ayeti arasındaki küll-cüz' (bütün-parça), külli-cüz'i (bütünlük ve her bir parçada bütünün özelliklerinin bulunması) münasebetinin görülemeyişi ve kavranamayışı, bilhassa bazı art niyet sahiplerini, O'nun ayetleri arasında çok defa bir bütünlük ve süreklilik olmadığı gibi yanlış ve çok defa kasıtlı neticelere götürmüştür.

Kur'an'da, okuyucuya zaman zaman birbiriyle çelişirmiş gibi gelen çok sayıda ayet de vardır. ayet ve surelerin, yukarıda arz edildiği üzere, birbiriyle bağlantısızmış gibi görünen 'tasrifi' düzenlenişi de, ilk bakışta bazıları için bu çelişkinin kaynağı olabilir. Fakat, gerek bu tasrifi diziliş, gerekse ayetler arasındaki küll-cüz', külli-cüz'i münasebeti, çok defa bir ayetin doğru olarak anlaşılması için, Kur'an'ın tamamının anlaşılmasını gerekli kılar. Ayrıca, bize bağlantısız ve çelişkili gibi görünen yönler, aslında birer çelişki veya bağlantısızlık içinde değildir. Kur'an, yukarıda ifade edildiği gibi, kainatın iç içe düzenini yansıtır. Müslüman hakimlere göre Kur'an, kainat ve insan, aynı gerçeğin, aynı "Kitab"ın, farklı malzemeyle yapılmış üç nüshasından ibarettir. Kainat ve insan, "yaratılmış Kur'an", Kur'an ise, "vahyedilmiş ve yazılmış kainat ve insan"dır. Kur'an, bu özelliğiyle, bize hayata, kainata, eşyaya nasıl bakmamız, nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğretir. Ne var ki, kainatla bütünleşemeyen, Kur'an'la bütünleşemeyen insanın kendisinde vardır çelişki ve bağlantısızlık. İnsan, her şey gibi, Kur'an'a da kendi dünyasının penceresinden bakar ve O'nu kendisi gibi görmek ister. Oysa insana düşen, kendi dünyasını Kur'an'a göre şekillendirmektir. Bunu yaptığı ve Kur'an'la bütünleştiği zaman, gerçek varlık özüyle bütünleşmiş olacak ve bu bütünleşme ölçüsünde Kur'an'daki İlahi ihtişamı kavrayabilecektir. Bu sebeple, Kur'an'a sadece beşeri kabiliyetlerle yaklaşıp, çelişkilerle dolu dünyasının pencerelerinden bakmak, sonra da, Kur'an'ın bütününü anlama iddiasında bulunmak veya Kur'an üzerinde söz etmek, O'nun hiç anlaşılmadığını gösterir.

Kur'an,Arapça olarak indirilmiştir ve Arapça, Kur'an'ın bir manada 'biçimi'dir, elbisesi, hatta cildidir.Unutulmamalıdır ki, "Din, yalnızca zihni düzlemde bir felsefe, inanç ve kelam değildir; fiziki ve bedeni de olmak üzere, tüm varlığımızı bütünleştirme yöntemidir din." (Nasr, Ideals and Realities of İslam) Bu bakımdan Arapça, yukarıda üzerinde durulduğu üzere, Kur'an'ın asli unsurlarından biridir. Kur'an'ın Arapça olarak indirilmesi, yalnızca Araplar anlasın diye değildir. Bir defa, evrensel bir dinin evrensel bir dili olmak zorundadır. İkinci olarak, Kur'an'ın dilinin sesleri ve kelimeleri Vahyin ayrılmaz parçalarıdır. Kur'an'ın Arapça olması, Kur'an Arapçasına kutsallık kazandırmıştır. Bu kutsal dil, insanın yalnızca dini gerçekleri düşünmesine değil, aynı zamanda tüm varlığını İlahi bir ölçüyle birleştirmesine yarayan temel bir vasıta ve anahtar görevi görmektedir. Ancak Arapçasıyla, yani, aslıyla okunan Kur'an, Kur'an olabilir; bu bakımdan, Kur'an'ın başka dildeki tercümelerine Kur'an denmeyeceği gibi, ibadetlerde Kur'an başka dildeki tercümeleriyle okunamaz. Kur'an, mana içinde manaya sahiptir; bu mana denizine dalabilmek ise, bir bakıma onun dilini çok iyi bilmekle olur. Arapça bilmeden iyi bir Müslüman olunabilir; ama, Arapça bilmeden Kur'an çok az anlaşılabilir.

Kur'an, İslam'da bilginin kaynağıdır da; yalnızca manevi bilgilerin değil, ahlak, hukuk, felsefe, hatta tabii ilimlerin bile kaynağıdır Kur'an.

Kur'an'ı anlamak

Kur'an'ı anlamak, önce O'nun sunulduğu ve kabı mesabesindeki dilini anlamakla mümkündür. Sözgelimi, bir insan, varlığının özünü oluşturan 'ruh'u ve onu başkalarından ayıran bir takım şahsi özellikleriyle insansa da, öncelikle onu karşıdakine tanıtan, varlığının ayrılamaz boyutu olan dış görünümüdür. Boyu, beden yapısı, yürüyüşü, yüzü, gözü ve kaşıyla başkaları arasında seçilen bir insanın bu dış yapısını attığımızda, onu tanımak için kendisine ulaşacağımız yolu ve asıl varlık özüne gireceğimiz kapıyı kaybetmişiz demektir. Bunun da ötesinde, her insanın dış görünümü, fizyonomisi onun asıl varlığına, karakterine, batınına göre şekillendiğinden, zahiri batınına aynadır. Aynı gerçek Kur'an için de söz konusu olduğundan, nasıl insanı tanımak için önce onu 'zahiri' özellikleriyle bilmemiz gerekir; aynen bunun gibi, Kur'an'ın dili ve bu dilin ifade vasıtası olan harfler, kelimeler ve cümleler de O'nun zahiri yanını oluşturduğundan, ancak bu yanını tanıdıktan sonra O'nun özüne inmek mümkün olabilir.

Kur'an'ı anlamak, O'nun dış yapısı olan dilini anladıktan sonra O'nu yaşamayı, hayata hayat yapmayı gerektirir.Kur'an'ı zahiriyle, dilini ve bu dilin oturduğu çerçeveyle çok iyi bilen biri, O'nu ancak belli ölçülerde tanıyabilir. Ne var ki bu, yalnızca zahirle sınırlı ve batına zahirden bakan bir anlayış olarak kalacaktır. Her türlü 'doğru' bilgiyi çekirdek halinde ihtiva eden Kur'an'ın asıl varlığını oluşturan 'mana'sına, ancak insanın da asıl varlığını oluşturan ruhunun merkezi 'kalb'le varılabilir. Bu da, O'na yaklaşan kalbin O'nun ayetleriyle temizlenmiş olmasını gerektirir; temizlenmek, O'nu yaşamakla birlikte yürür. O halde, her Müslüman kalbi temizliği, basiretinin derecesi ölçüsünde Kur'an'ı anlayabilir. Ayrıca Kur'an, hiç bir zaman tek bir bilgi, anlama ve kavrama seviyesine hitap eden monoton bir kitap değildir. O, sınırsız ve ulaşılamayan derinlikte mana katmanlarıyla doludur. Her bir insan, kalbi hayatı ve dolayısıyla anlayış, kavrayış derecesi itibariyle diğerlerinden farklı olduğu için, herkes, bu farklılığı içinde Kur'an'dan kabı kadar, kapasitesi kadar alır. Hiç bir zaman Kur'an karşısında her insanın durumu aynı olamaz. Bundandır ki O, resullerin yanısıra, ülü'l-emr, evliya, zikr ehli, alimler, ilimde rüsuh sahibi olanlar, dinde tefakkuh ehli, istinbat ehli, rabbaniler, imamlar, Allah'ın ledünnü'nden ve Kitap'tan bir ilme sahip olanlardan söz ettiği gibi, tefekkür, teemmül, akletme, şuur, fıkhetme, tedebbür, tezekkür gibi melekelerden de söz eder. O halde, herhangi bir kimsenin Kur'an'dan anladığına "Kur'an budur." demeyip, "Benim Kur'an'dan anladığım budur" demesi en doğru bir harekettir.

Merhum Haluk Nurbaki'nin benzetmesiyle, Kur'an, zamanın döl yatağında sürekli açılan bir gül gibidir. Bilhassa ilimlerdeki gelişmeler, Kur'an'ın mana derinliğinin anlaşılmasına katkıda bulundukça, Kur'an daha bir açılmakta, tazelenmekte ve gençleşmektedir. Bundan başka, Kur'an'ı anlamada, Tefsir ilminin 'nesh, mutlak-mukayyed, amm-has, tefsir-te'vil, sübut-delalet ve sebeb-i nüzul' gibi konularını ve kendisini bilmede bu konuların aynı derecede önemli olduğu Sünnet-i Seniyye'yi de çok iyi bilmek gerekir. Unutmamak gerekir ki, İslam ve öncelikle O'nun kitabı Kur'an, tek bir zamana ve o zamanın şartlarına ve insanlarına hitap etmek ve onların meselelerine çözüm getirmek için gelmemiştir. O, bütün zamanları, mekanları ve anlayış seviyelerini kapsar; dolayısıyla herkes, her zaman, her mekanda O'nda her meselesinin çözümünü bulabilir. Dolayısıyla, Kur'an'ın her zaman, her mekan, her şart ve her bir insan için 'tenzil'i sözkonusudur. Bu ise, çok derin bir ilim ve tetkik, tertemiz bir kalb ve Kur'an'ı sürekli hayata hayat yapmayı gerektirir. Bir başka ifadeyle, Kur'an hayat içinde anlaşılır; O'nun mana derinliklerine, O hayata tatbik edilerek ulaşılabilir. O'na, sadece 'ilmi' bir eser gibi yaklaşanlara O, fazla bir şey vermez.

Kur'an'ı anlama konusunda dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şudur:

İçinde, en azından zahiri bakış noktasında, tekrarlar bulunan, bir başka ifadeyle, bazı konuları 'tasrif eden, yani farklı cepheleriyle farklı yerlerde farklı üsluplarla ele alan 600 sayfalık bir kitap, bizzat kendi ifadesiyle, her şeyi, her bilgiyi kendinde barındırmaktadır. Bir hadisin ifadesiyle, önceki milletlerin tarihi, inişinden sonra gelenlerin ve geleceklerin haberi ve insanlar arasındaki ihtilafların çözümü O'ndadır. Ayrıca O, her dönemde, her bilgi ve anlama seviyesindeki herkese hitap ve herkesi tatmin eder. Bilhassa İslam Tarihi boyunca O'nu tefsir eden müfessirler, O'ndan başka başka manalar çıkarmış, bununla birlikte hiç biri, O'nun mana derinliğinin nihayetine inme iddiasında bulunmamıştır. Fakihler, hükümlerini O'na dayandırmış, fakat içlerinden bir tane olsun, "Kur'an'daki hükümlerin maksatlarını ve ondaki bütün hükümleri bütünüyle anladım ve istihraç ettim." şeklinde bir iddiayı seslendirmemiştir. Bütün asfiya, yani kalb ile zihni birleştirmeğe muvaffak olmuş büyük alimler,belli dönemlerde dini ihya gayesiyle gelen müceddidler, kendilerine Kur'an'dan yol açmış, bütün evliya gerçek ilham ve arınma kaynağını O'ndan almış, bütün gerçek Tasavvuf yolları O'na dayanmış, O'ndan kaynaklanmış, fakat, aktıkça çoğalan bir kaynak gibi, Kur'an daima taze ve adeta el değmemiş halde kalmıştır.

İşte O'na bu özelliği kazandıran hususların başında, O'nun belağati gelir. Bu belağatin ana unsurlarından biri de, O'nun çoğu zaman sembolik, sanatlı, yer yer temsillere, benzetmelere, mecaz ve istiarelere başvuran üslubudur. Üstad Bediüzzaman Said Nursi, bir tefsir anahtarı olarak kaleme aldığı Muhakemat'ında Kur'an'ın bu yönünü en güzel bir şekilde açıklar. O'nun çoğu ifadelerindeki bu sanatlı ve sembolik anlatımı görmezden gelmek ve bütün manasını ifadelerinin zahirinde aramak, tarihte sığ bir 'zahircilik' mezhep veya mesleğini doğurduğu gibi, karşı uçta, zahiri manayı görmezden gelip, her şeyi batına, mecaza, temsil ve istiareye havale etmek de, zahirilik kadar tehlikeli batını mesleklere kapı açmıştır. 'Orta yol' her zaman en iyi olduğundan, Kur'an'a yaklaşmada bu husus bilhassa nazara alınmalıdır.

Kur'an'ın aynen tercümesi mümkün müdür?

Bilhassa son asırda gereksiz bir tartışma konusu olan "Kur'an'ın tercümesi mümkün müdür?" sorusu, en mantıksız ve düşünülmeden veya maksatlı olarak sorulmuş sorulardan biridir. Çünkü, her şeyden önce dil, sadece harflerden ve kelimelerden ibaret kalıplar bütünü değildir. Nasıl üslup, "Üslub-u beyan, aynıyla insan" sözünde de ifadesini bulduğu üzere, kişinin aynasıdır; bunun gibi, bir milletin dili de, kültürü, karakteri, tarihi ve üzerinde bulunduğu coğrafya ile, o milletin aynasıdır. Bir dildeki herhangi bir kelimenin başka dildeki karşılığı, o kelimeyi bütün çağrışımları ve onu kullananlarda meydana getirdiği tesirleriyle asla yansıtamaz. Mesela, Kur'an kelimesi, daha çok kabul edilen görüşe göre, kelime anlamı itibariyle "okumak" demektir. Bu manada o, bir özel isim de olsa, cins isim de olsa, hatta kendinden türediği masdarı itibariyle başka bir dilde ifade edilemez. Ne Türkçe'de 'okuma, okuyuş' gibi masdar çeşitleri, ne, mesela İnglizce'de 'reading' veya 'recitation' gibi kelimeler, ne de, herhangi bir dilde 'okuma' manasında kullanılan herhangi bir kelime, Kur'an'ı karşılamaz. Dil, ölü bir vakıa değil, onu kullanan milletin tarihiyle birlikte değişiklikler ve adaptasyonlar geçiren canlı bir vakıadır.

İkinci olarak, Arapça,tamamen gramatik bir dildir. Kaideleri bellidir, yerleşmiştir. Bilhassa kelime türetme açısından, dünyanın en zengin dilidir. Mesela, Arapça'da "masdar çukuru" denilen 35 kalıp vardır; yani, bir fiilin 35 farklı masdarı yapılır ve bunlardan her biri, şekil, tür, biçim gibi pek çok bakımdan diğerlerinden farklı anlam ve çağrışım ifade eder. Bunlardan ayrı olarak, "masdar bina-i merre", "masdar bina-i nev'" gibi, apayrı masdar türleri de vardır. Yine, bir dildeki "geçmiş zaman, geniş zaman, gelecek zaman", diğer dildekilerin her zaman için aynısı değildir. Mesela, Kur'an-ı Kerim, bilhassa ahiret'le alakalı vaka ve vakıalardan bahsederken "geçmiş zaman" kipi kullanır. Oysa ahiret, insan tarihi açısından bir gelecektir. Kur'an'daki bu kullanışın, Arapça'da "geçmiş zaman" kipinin kesinlik ifade etmesi dışında, daha pek çok sebepleri ve ifade ettiği anlamlar vardır. Yine, Arapça'daki "muzari" kipi de, hiç bir zaman ne Türkçe'deki "geniş zaman'la, ne de İngilizce'deki "simple present tense'le tam olarak karşılanamaz. Çünkü "fiil-i muzari", Türkçe'deki "şimdiki zaman" kipini de içine almasının yanısıra, "tekrar, teceddüd (yenilenme)" gibi, ifade ettiği daha başka manalarla da belli bir zenginliğe sahiptir. Ayrıca, mesela İngilizce'deki "present perfect tense" i bir başka dilde, en azından Türkçe ve Arapça'da bulmak zor olduğu gibi, bu "tense", aynı İngilizce olsa da, kullanma açısından Amerikan ve İngiliz İngilizcelerinde birbirinin tıpatıp aynısı değildir. Bir başka dil özelliği olarak, Arapça'da yalnızca "tekil ve çoğul" değil, "tekil, ikil (tesniye) ve çoğul" olduğu ve bunların her biri için isimler, sıfatlar ve fiiller ayrı kalıplar istediği halde, mesela, ne Türkçe'de, ne de İngilizce'de "ikil" olmadığı gibi, Türkçe'de sıfatlar, İngilizce'de fiiller ve sıfatlar için çoğul şekli yoktur. Ayrıca, Arapça'da isim çoğullar da pek çok şekillerde yapılır. "Erkek" isimler için ayrı, "dişi" isimler için ayrı kural ve kalıplar olduğu gibi, bilhassa isimler için farklı ve her biri ayrı anlam farklılığı ihtiva eden çoğul şekilleri vardır ve bu çoğul şekillerinin, kelimeye kattığı kendilerine has anlam farklılıkları vardır. Mesela, kırık çoğul denilen çoğul şekli azlık ifade ederken, kurallı çoğulda bu yoktur. Yine bir başka farklılık olarak, Arapça'da 'lam-ı tarif' denilen belirlilik takısı Türkçe'de yoktur ve bu takı, belirlilik dışında, ihtiva ettiği 'lam (l)' harfiyle, başına geldiği kelimeye pek çok anlamlar katar. Sözgelimi, "el-nas (en-nas)' dendiği zaman, bazen 'istiğrak'la bütün insanlar, bazen 'ahd' ifadesiyle, kendilerinden bahsedilen hususi bir grup kastedilir.

Kur'an'ın, asla bir başka dile tercümesi mümkün olmayan bir diğer özelliği daha vardır ki, o da şudur:

Kur'an, eline aldığı her bir kelimeyi, en azından pek çok kelimeyi kavramlaştırmıştır. Kur'an kelimesi gibi, Kur'an'da ve İslam'da çok önemli yeri olan Rabb, İlah, Melik, Kitab, Vahy, Din, Millet, Şeriat, İbadet, Takva, İhsan, İhlas, Veli, Nur, Nebi, Resul, İslam, İman gibi onlarca, hatta Kelime, İsim gibi daha pek çok kelimeleri, ayrıca, Kur'an İlimleri adı altında geniş bir ilmin doğmasına yol açan Muhkem, Müteşabih, Tefsir, Te'vil, Nasih, Mensuh gibi kavramları hiç bir dile tercüme etmek mümkün değildir.

Kur'an'ın bir başka dile aynen tercümesinin mümkün olamayacağının sebepleri yalnızca bunlardan ibaret değildir. Burada, tercümesi mümkün olmayan İlahi bir kitabın güya bir başka dildeki tercümesinin Kur'an yerine geçmeyeceğini ve Kur'an okumanın farz olduğu namaz gibi ibadetlerde okunup okunamayacağını sormanın abes olduğunu ifade etmeliyiz.

Kaynaklar

- Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü'l-İ'caz, Tenvir yayınları İstanbul.

- Prof. Dr. Suat Yıldırım, Kur'an-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Ensar neşr. İst. 1983.

- Ragıp el-İsfahani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Beyrut.

- Ebu'l-Beka, Külliyat.

- Subhi es-Salih, Kur'an İlimleri, Ç. M. S. Şimşek, Hibaş yay. Konya.

- Abdurrahman Çetin, Kur'an İlimleri ve Kur'an-ı Kerim Tarihi, Dergah yay. İst. 1982.

- Hayrettin Karaman, Fıkıh Usulü, İst. 3. baskı.

- M. M. Puye, Genuineness of the Holy Qur'an, Karaçi, 1974.

- S. Hüseyin Nasr, Ideals and Realities of İslam, Londra, 1966, 2. baskı.

Yazar:
Ali Ünal
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 03-09-2010
3,574 kez okundu
Block title
Block content