Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader - 4

[yazifontu=Bookman Old Style>İLÂHÎ MEŞÎET ve KADER

İlâhî meşiet herşeydir ve insan iradesine göre esastır. Onu kabul etmemek Allah'ın Rubûbiyetine şerik kabul etmekten farksızdır ve bir kısım icraatı Allah'tan başkasına vermek demektir.

Hadîs-i Şeriflerde Meşîet-i İlâhî

a. Ahmet b. Hanbel'in, Hz. Aişe'nin ana bir kardeşi Tufeyl'den naklettiği şöyle bir hâdise var. Tufeyl diyor ki:

'Rüyamda kalabalık bir cemaat gördüm ve yanlarına sokuldum. Onlara: 'Siz kimsiniz?' diye sordum. Onlar da 'Biz Yahudi cemaatiyiz' dediler. Ben de 'Siz ne güzel bir cemaatsiniz. Keşke Uzeyr Allah'ın oğlu, demeseydiniz' dedim. Bunun üzerine onlar da: 'Siz de ne güzel cemaatsiniz. Keşke (Allah ve Muhammed dilerse) demeseydiniz' cevabını verdiler.

Daha sonra başka bir kalabalık cemaat gördüm. Onların yanına gittim. Kim olduklarını sordum. Nasara olduklarını söylediler. Ben de yine: 'Siz ne güzel cemaatsiniz. Keşke Mesih Allah'ın oğlu demeseydiniz' dedim. Onlar da biraz evvelki cemaat gibi, 'Siz de ne güzel cemaatsiniz. Keşke Allah ve Muhammed dilerse, demeseydiniz' dediler. Bunun üzerine uyandım ve gelip rüyamı Hz. Aişe'ye naklettim. O da bu rüyayı Efendimiz'e anlatmış. Efendimiz beni çağırarak, 'Bu rüyayı kimseye anlattın mı?' diye sordu. Ben de: 'Anlattığımı söyledim.' Bunun üzerine Efendimiz herkesin mescitde toparlanmasını emir buyurdu; daha sonra da oradakilere şöyle bir konuşma yaptı: 'Ey insanlar şimdiye kadar size bir meseleyi haya ifadesi olarak söylememiştim. Sizin bu sözünüz beni mes'ul etmese de sizi sorumlu hale getirir. Sakın bundan böyle, 'Allah ve Muhammed dilerse' demeyin. Belki 'Allah dilerse', deyin. 'O tektir ve O'nun şeriki yoktur' dedi.'(1)

Bu hâdise ve hadîsden de anlıyoruz ki, meşiet-i ilâhi esastır ve bu mevzuda ona hiç kimse ortak tutulamaz. Hatta bunu kasıtlı yapmak küfürdür ve şirktir.

b. Bu konuda bir başka misal: Bir adam gelerek Efendimiz'e hitaben: 'Allah ve sen dilersen' dedi. Efendimiz hemen ona: 'Böyle deme. Belki Allah dilerse ve O'nun şeriki yoktur, de' diye ferman etti.(2)

İşte Rasul-i Ekrem (sav) Allah'ın tasarruf dairesi içinde öyle bir tevhid anlayışına sahipti ki, muhatabını, hiçbir art niyet taşımasa da söylediği bir sözden dolayı ikaz ediyor ve ona böyle söylemesinin yanlış olduğunu hatırlatıyordu.

c. Hiç şüphesiz Allah Rasulü'nün en çok okuduğu dualardan biri de şu duadır: 'Ey kalbleri evirip çeviren Allahım. Kalbimi dininde sabit kıl.' (3)

Ümmü Seleme Validemiz, Allah Rasulü'ne, bu duayı niçin bu kadar çok okuduğunu soruyor. Aldığı cevap aynen şu oluyor: 'Kalb Allah'ın iki parmağı arasındadır. Nasıl isterse onu o tarafa çevirir.' (4)

Nevvas b. Sem'an'ın rivayetinde ise şöyle denildiği nakledilmektedir: 'Kulların kalbleri Allah'ın iki parmağı arasındadır. Dilediğini düz tutar, dilediğini kaydırır.' (5)

Zaten Cenâb-ı Hakk da bizzat bizlere böyle bir duayı talim etmekte ve şöyle dememizi istemektedir: 'Rabbimiz, bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın.' (Âl-i İmrân, 3/8).

Esasen, bütün dualar Cenâb-ı Hakk'ın meşietini isbat eder. Yani biz daha işin başında dualarımızla, Cenâb-ı Hakk'ın, istediklerimizi vermeye muktedir olduğunu kabul ettiğimiz gibi, talebimizi de eğer dilerse vereceğini kabul etmiş oluyoruz. Böylece yapılan her dua, Cenâb-ı Hakk'ın meşietini itiraf ma'nâsına gelmektedir ki, kaderin bir buudu da işte bu meşiettir. Biz bu meselenin tevhidle de çok yakından irtibatı olması dolayısıyla, üzerinde ısrarla duruyoruz...

Emr-i Cebrî ve Emr-i Şer'î Meselesi

Aynı konuyla ilgili ayrı bir hususa daha temas etmek istiyoruz. Böyle bir televvünle yorucu bu mevzuyu da mümkün mertebe avamileştirip bir kere daha anlatmak niyetindeyiz. Anlatmak istediğimiz hususa şu âyet bir mukaddime olabilir. Âyette şöyle denilmektedir: 'Dikkat edin, yaratma da emir de O'na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.' (A'raf, 7/54).

Emir ve yaratma Allah'a aittir. Evet, hükmü veren de yaratan da O'dur. Cenâb-ı Hakk'ın emri iki kısımdır.

Birincisi: Emr-i kevnî, emr-i cebrî veya emr-i takdîrî.

İkincisi: Emr-i dinî veya emr-i şer'î.

Kainatta, cebrî emir hâkimdir. Cenâb-ı Hakk yarattığını hep cebrî olarak yaratır. Hiç kimse bu cebir karşısında birşey diyemez. Herkes bu emre karşı ister istemez itaat etmek mecburiyetindedir.

Cenâb-ı Hakk, Mâlikü'l-Mülk'tür. Mülkünde istediği gibi tasarrufta bulunur. O'nun bu tasarrufu, bizim elimizi, dilimizi ve irademizi bağlar.

Emr-i dinî ve şer'î'de ise, yine Cenâb-ı Hakk'ın emirleriyle karşı karşıyayızdır ama, onları yapıp yapmamada, zâti hiçbir varlığı olmayan iradeye, izafi bir yetki ve selâhiyet verilmiştir. Bu iki emri tam anladığımız zaman, Kur'ân-ı Kerim'de zâhir nazara göre birbirine zıt gibi görünen emirlerin ma'nâ ve muhtevasını da anlamış oluruz.

Âyât-ı Tekvîniye dediğimiz kevnî kanunlarda Cenâb-ı Hakk'ın meşiet ve dilemesi nasıl taalluk ederse, eşya ve hâdiseler o şekil ve o istikamette varlık sahasına çıkarlar. Emr-i Şer'î'de ise, Cenâb-ı Hakk, yapılmasını istediği ve yapılmasından hoşlandığı şeyleri emretmiştir. Her iki emirde de hem O'nun meşieti hem de rızası ve hoşnutluğu söz konusudur.

Meleklerin ibadetleri, amelleri, Cenâb-ı Hakk'ın emir ve dilemesiyledir. Peygamberlerin yaptıkları da öyledir. Salih kulların sâlihât dediğimiz amelleri de aynı şekildedir. Ve bütün bunlardan Cenâb-ı Hakk, hoşnuttur, râzıdır..

Fakat öyle işler de vardır ki, temellerinde Cenâb-ı Hakk'ın meşiet ve dilemesi olmasına rağmen onlara rızası yoktur. Küfür, isyan ve günahın her çeşidi bu cümledendir.

'Allah, kullarının küfre girmesine râzı değildir'(Zümer, 39/7),

'Allah, fesad çıkaranları sevmez' (Kasas, 28/77),

'Allah, müsrifleri sevmez.' En'am, 6/141),

'Allah, haddi aşanları sevmez.'(A'raf, 7/55),

'Allah, cimri ve kibirlileri sevmez.'(Nisa, 4/36) gibi âyetler bu hususa işaret etmektedir.

Allah (cc) fesadı yaratır. Yaratması meşietinin taalluku ile olur. Fakat O'nun fesâda rızası yoktur. Diğer bütün günah çeşitlerinde de durum aynıdır. Zannediyorum meseleye bu açıdan bakınca bazı âyetleri daha iyi anlayacağız. Meselâ, şu âyete bir de dediğimiz zâviyeden bakalım:

Cenab-ı Hakk buyuruyor: 'Biz bir beldeyi helak etmek istediğimizde, onların şımarık sınıfına emrederiz ve onlar kötülük işleyip yoldan çıkarlar. Böylece o ülkeye (azab edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.'(İsrâ, 17/16).

Yani, Biz bir beldeyi veya bir medeniyeti helâk etmek istediğimizde, sefih ve ayak takımını hatta onların içlerindeki en zâlimleri onların başlarına musallat ederiz. Ağızlarındaki lokmayı alır, yer ve onlara sefaletin en acısını tattırırlar. Onlar da her türlü mezellete alışmış insanlar olarak yine onları başlarında görmek isterler. Sözde onları iradeleriyle seçip başlarına geçirmişlerdir. Ama acaba gerçekten öyle midir?

Mütrefîn, ruhda, ma'nâda ayak takımıdır. Ama başlara tâc edilmiş ayak takımıdır ve sefahat onların, sefalet de milletin değişmeyen kaderi olmuştur; onların başa geçmeleri, idareyi ele almaları sebebiyle... İşte, bu mütrefîn sınıfı halkı iğfal edip yoldan çıkarmışlardır. Durum bu kerteye gelince de o millet veya medeniyetin sonu gelmiş demektir.

Görülüyor ki, burada verilen emir, tekvinî emirdir. Yoksa şer'î emir değildir. Zira Cenâb-ı Hakk hiçbir zaman emr-i teşrîî ile mütrefîne günah işlemelerini emretmez.'Allah fuhşiyâtı emretmez' (A'râf, 7/28) âyeti bunun en açık delilidir. Her iki âyetin birbiriyle olan telifi ise, birinin emr-i şer'i, diğerinin ise emr-i tekvinî olması keyfiyetinde gizlidir.

'Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez' (Râd,3/11) mealindeki âyet nasıl tekvînî bir kanunu söylüyorsa, söz konusu ettiğimiz âyet de aynı şekilde tekvinî bir emri dile getirmektedir.

İç bünyede bir bozulma söz konusu olur ve ruh semasının yıldızları dökülürse, içtimâî hayat ve medeniyet dünyasının da talihi tersine döner ve göz kamaştırıcı bütün nurlar geldikleri yere, gerisin geriye döner ve söner giderler.

Onun için her iki emri de çok iyi anlamak gerekiyor. Cebriye mezhebi, bu iki emri, yani emr-i tekvînî ile emr-i şer'îyi birbirine karıştırdığı için iradeyi inkar etmiş ve sapık bir yola düşmüştür. Mu'tezile de iradeyi esas alarak, 'kul kendi fiilini kendisi yaratır' dediği için ayrı bir yanılgı ile sapıtmıştır. Biz, her iki tarafın da doğru yanlarını bir araya getirerek müstakim bir rota çiziyor ve diyoruz ki: Emr-i tekvînîde de, emr-i şer'î'de de esas olan meşiet-i ilâhîdir. Fakat emr-i şer'î'de kulun iradesine, o şartı âdi olmak gibi bir pâye verilmiştir. Ona meşiet taalluk etmezse hiçbirşey olmaz fakat, hariçte vücudu olan şeyler öyle değildir. Hatta, kötü ve çirkin olan şeylere de Cenâb-ı Hakk'ın meşieti taalluk eder. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın bunlara rızası yoktur. Onun için de kul, yaptığı kötülüğün cezasını çeker.

Hidayet ve dalâlet de Cenâb-ı Hakk'ın meşietine bağlıdır. Kur'an-ı Kerim birçok âyetiyle bu hususu tavzih etmektedir: 'Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyete açar. Kimi de sapıttırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece kâfirleri küfür bataklığı içinde bırakır.'(En'am, 6/125).

İman insanın gönlüne ılık ve tatlı bir esintiyle giriverir. İnsan böylece huzur ve saadeti tadar. Bu da ona doyumu mümkün olmayan bir haz verir.. ve sadrı genişledikçe genişler. O bu imânı sayesinde, insanlığın kemâl noktasını yakalar da bütünüyle bir iyilik ve mürüvvet âbidesi haline gelir. İnsanı elinden tutup bu hâle getiren asla kendisi değildir. Belki gücü herşeye yeten Allah'tır ki, onu elinden tutmuş ve merdiven merdiven hidayetin doruk noktasına çıkarmıştır. Zira, akıl ve zekaca çok daha ileri seviyede olan niceleri var ki, onlar hidayete erememekte ve behîmi arzularıyla dört ayaklı varlıkların hayatını yaşamaktadırlar. Demek ki, hidayet meselesi veya dalâlet mezelleti sebebiyet noktasında istidat ve kabiliyetle veya irade gücüyle çok da alâkalı değil. Bunlar, doğrudan doğruya ilâhî meşietin hikmet yüklü bir eseridir.

Şimdi kat'iyen tebeyyün etmiş oluyor ki, bizler eşya ve hâdiselere müdahale edecek durumda değiliz. Bu itibarla diyebiliriz ki biz, hilkatte sadece bir sebep ve bir vesileden ibaretiz. Evet, Cenâb-ı Hakk bir şeyi dilemeden onu meydana getirmek bizim için mümkün değildir. Mümkün görünen şeyleri bazen gayr-i mümkün kılan; gayr-i mümkün görünenleri de imkân sahasına sokan yegâne kuvvet O'dur. O'nun güç ve kuvveti zâtındandır. Onun için de biz O'na, kuvvetin tâ kendisi olarak bakıyoruz. Bize iş yapma gücünü O verdiği gibi, irademizi o yönde kullanma meylini de veren O'dur. Evet, gerçi bize bir irade vermiştir; ancak meşiet ve dileme sadece O'nun hakkıdır. Hidayet ve dalalet hususunda da durum aynıdır. Hâdî ve Mudill sadece ve sadece Allah'tır.

O'dur ki, bir zaman Ömer'in içine Allah Rasulü'nü öldürme duygusunu vermiş sonra da onu yola salıvermiştir ve dıştan dalâlete gidiş gibi görünen bu yolculuk Hz. Ömer'i hidayetin kucağına çekmiştir.

Ve yine O'dur ki, Mekke'ye kadar gelip hidayet arayan A'şa gibi güçlü bir şaire içkiyi perde yapmış ve onu dalâlette bırakmıştır. Aslında böyle yüzlerce, binlerce hâdise müşâhede eden bir insanın, hidayet ve dalâletin Allah'ın elinde olduğunu itiraftan başka yapacağı birşey kalır mı? Evet, hidayet de dalâlet de Allah'ın elindedir..

Bütün bunları kabulle beraber, O, bizim mahiyetimize, mahiyeti meçhul bir irade koymuştur. Çünkü O'nun icraatında abesiyet yoktur. Bu mahiyeti meçhul iradenin üzerine, O, bizim geçmiş ve geleceğe ait bütün yapacaklarımızı ve yaptıklarımızı bina etmiştir ve etmektedir. Ayrıca, bu binanın plânını da daha insan yaratılmadan yapmış ve bu plânı Levh-i Mahfuza kaydetmiştir. Öyle ise bize düşen O'ndan hidayet talep etmektir. Çünkü O, yukarıda zikrettiğimiz âyette de denildiği gibi, Allah kimin hidayetini murad buyurursa onun kalbine inşirah verir ve onun gönlünü İslâmiyete ısındırır ve hakikatın tatlı yüzü ona olduğu gibi görünür. Görünür de hakikata karşı hahişkarlık duyar. Allah kimin de dalâletini murad buyurmuşsa, onun kalbini daracık ve sımsıkı kılıverir. Artık o, İslâmî hiçbir teklife evet diyemez. Nasihatten, aslandan kaçan yaban eşekleri gibi kaçar (Müddessir, 74/48-51) ve her adımı onu İslâm'dan daha da uzaklaştırır.

Ancak, bütün bunların üzerinde kesilip biçildiği bir şart-ı âdi vardır. O da insanın iradesidir. Birşey yapma veya yapmamaya karar verme duygusu.. esasen insanın kendisini vicdanen hür kabul etmesi de bunu gösterir. Dolayısıyla da vicdanen kendisini mes'ul sayar. İrade, yapılan şeylere temel taşı vazifesi görmektedir. Cenâb-ı Hakk yaratacağı herşeyi bu temel üzerinde yaratmaktadır.

Meselâ, diyelim ki siz, şu eğri dünya düzenini değiştirmek istiyorsunuz. Onu değiştirme istikametinde, vicdanınızda mevcudiyetini duyduğunuz iradenizi bir yere kadar kullandınız? Servet ve sâmânınızı o istikamette harcadınız. Her şeyinizi o yolda sarfettiniz ve sizi hedefe ulaştıracak bütün yolları denediniz, öyle ki dizinizin dermanı kesildi ve imkânlarınızın dibi göründü.. ve daha bunlar gibi bir sürü esbabı kurcaladınız.. yani iradeden beklenen her şeyi ortaya koydunuz. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk'ın irade ve meşieti imdadınıza yetişecek ve size arzu ettiğiniz imkânları bahşedecektir. Evet sizin o mahiyeti meçhul iradenize daha nice büyük neticeler lütfedecektir. Bu ilahî bir kanundur ve asla değişmeyecektir.

Siz, size ait iş yapma gücünü böyle anlayacak ve Allah'tan bekleyeceğiniz şeyleri de bu anlayışla bekleyeceksiniz. Eğer O, siz hiç liyakat kazanmadan bazı keremlerde bulunursa, bu sadece O'nun lütuf ve ihsanıdır. Hiç kimse de O'na birşey sorma hakkına sahip değildir. Ne var ki, lütuflara iş bina edilemez. Evet, sebepler dairesi içinde, siz, size ve iradenize düşen vazifeyi bütünüyle yerine getirecek sonra da ellerinizi açıp isteyeceğiniz şeyi Cenâb-ı Hakk'dan isteyeceksiniz. Meseleyi başlattığımız noktaya çekecek olursak, siz, size ait herşeyi yerine getirdikten sonradır ki, Allah (cc), sizin ma'kus talihinizi değiştirecek ve eğri dünya düzeni de gidip rayına oturacaktır.

Zaten öyle olmuyor mu? Kişi canını veriyor, Cenâb-ı Hakk da ona şehidlik bahşediyor. Bu payeyi verdikten sonra da nimetleri birbirini takip ediyor: Cennet veriyor, Cemalullah'ı müşahede imkânı veriyor ve daha nice nimetlerle onu serfiraz kılıyor. Yani tenezzülen insanla mukavele yapılıyor.

Öyle ise, rica ederim, siz, size ait malzemeleri kullanmadan önce, hârikulâdeden, ne Heraklit, ne Mesih ne de Mehdi beklemeyin. Cenâb-ı Hakk, peygamberleri için dahi değiştirmediği âdet-i sübhanisini sizler için değiştirecek değildir. Evet, kadimden beri devam edegelen yol ve yöntem budur.

Nebi, aç kalmış, susuz kalmış, harpte dişi kırılmış, yanağı yaralanmış, ayakları kan revan içinde bırakılmış ve çilelerin her türlüsünü görmüştür. O'nun etrafındaki halkalar için de durum aynıdır. Öyle sarsılmış ve öyle ırgalanmışlardır ki, hepsi birlikte 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diye inlemişlerdir... Ve işte o zaman ilâhî yardım yetişmiş ve 'Allah'ın yardımı çok yakındır' denmiştir. Aşağıdaki âyet bize bu gerçeği anlatmaktadır: 'Sizden önce gelenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O'nunla beraber mü'minler: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı; iyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır.' (Bakara, 2/214).

Bir lokma ekmek bulunamadığı, bir yudum suya hasret gidildiği, yan gelip yatılacak bir hasırdan dahi mahrum olunduğu bir devrede.. evet işin bitme ve tükenme kertesinde, hâdiseler diliyle, gaipten gelen bir ses 'Dikkat edin, Allah'ın yardımı çok yakındır' diyecek ve bu sesi duyuncaya kadar siz hep iradenizi kullanacaksınız. Mum kendine düşeni yapacak ve yanacaktır. Sonra iş gidip o mumun altındaki tahtaya dayanınca ilâhî imdat yetişecek ve size mededresân olacaktır. Siz cüz'î iradenizi en son noktasına kadar kullanacaksınız; işte o zaman Küllî İrade kendine düşeni yapacaktır. Yani idbarınız ikbâle, zillet içindeki durumunuz da izzet ve şerefe dönecektir..

Şimdi acaba iradenizi sonuna kadar kullandığınızdan emin misiniz? Eğer 'Evet' diyebiliyorsanız, ben de sizlere şu müjdeyi verebilirim: Emin olun, gökleri ve yerleri tesbih tanesi gibi elinde evirip çeviren Allah sizin imdadınıza koşacaktır. O sonsuz kudret yine sonsuz iradesiyle, karşınızda cephe teşkil edenlerin bütün oyunlarını, tuzaklarını tersyüz edecek ve sizi koruyup muhafaza buyuracaktır. Madem ki siz, size ait vazifeleri yaptığınızdan eminsiniz, o zaman benim verdiğim müjdelerden de emin olabilirsiniz. Zira İlâhî âdet bunun böyle olacağını söylemektedir..

Kader'in meşiet-i ilâhî açısından tahlilini yaptığımız bu hususu tek bir cümle ile şöyle noktalayabiliriz:

Cenâb-ı Hakk, herşeyi kuşatan ilmiyle, ilerde bizim iradelerimizle yapacağımız herşeyi biliyor ve bildiklerini de tayin ve takdir ediyor.. sonra da bunları birer plân halin de Levh-i Mahfuza kaydediyor, daha sonra da melekler bizim hakkımızda bir defter tutup bütün amellerimizi yazıyor böylece her iki defter de birbirinin aynı oluyor. Tabiî bunların hepsinde Cenâb-ı Hakk'ın dilemesi esas oluyor. Zira biz Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat olarak, Allah dilerse birşey olur, Allah birşeyin olmamasını murâd buyurursa o şey de olmaz kanaat ve inancını taşıyoruz.

DİPNOTLAR

1) Ahmet b. Hanbel, V, 72.

2) a.g.e. I, 214.

3) Tirmizi, 33,3.

4) Müslim, Kader, 17.

5) İbn Mace, Mukaddime, 13.

(20.Sayı Nisan, Mayıs, Haziran 1992)

[fontrengi=#FF0000>Yazar :[/fontrengi> Abdulfettah ŞAHİN

[/yazifontu>

Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 09-03-2009
3,153 kez okundu
Block title
Block content