Buradasınız

Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader - 3

[yazifontu=Bookman Old Style>AYETLERE İMAN VE MEŞİET

İman ve hidayet hususunda da meşiet her şeydir. Meseleyi bu zaviyeden ele alanlar imanı tarif ederken şöyle derler: "İman, insanın iradesini kullanmasıyla, Allah'ın onun içinde yaktığı bir ışıktır." Sen çalışacaksın, Allah da onu yaratacak. Evet o ışığı sen yakamaz ve kalbinde sonsuza dek tutamazsın. O ışık ancak Allah dilerse yanar ve içteki aydınlık da ancak Allah dilerse hâsıl olur. İşte delili:

c. "Ey Habibim! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?" (Yunus, 10/99).
Eğer Rabbin, yani seni terbiye eden, kemale erdiren ve bütünüyle herşeye hâkim olan Allah dileseydi, insanların hepsi hidayete ererdi. Ve bu konuda bir diğer âyet:

d. "Onların yüz çevirmesi sana ağır geldiğinde, eğer gücün yeri delmeye veya göğe merdiven dayamaya yetmiş olsaydı, onlara bir mucize göstermek isterdin. Allah dileseydi onları doğru yolda toplardı. Sen câhillerden olamazsın!" (En'am, 6/35).

Efendimiz'in (sav) şahsına yapılan bu tenbih, bütün kader tarikindeki inhiraflara karşı bir tenbihtir. Evet, eğer Rabbin dileseydi onların hepsini hidayete erdirirdi ve herkes de secdeli olurdu. Vicdanı apaydın olan bu insanlar îman ve İslâm'la huzur bulur ve kulluk şuuruna ererlerdi. Ama meşiet bu istikamette taalluk etmediği için böyle olmadı.

e. "Ey Habibim! Kur'an'ı önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şahid olarak gerçekle sana indirdik. Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet. Gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma. Her biriniz için bir yol ve yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O'nun size verdiği sizi denemek içindir. O halde hayırda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir" (Mâide, 5/48).

Evet, eğer Rabbimiz dilemiş olsaydı insanların hepsini tek millet ve tek ümmet kılardı. Fakat meşiet-i ilahî bunun böyle olmasını değil de, insanların ayrı ayrı milletler olmasını diledi. Onun için de insanlar ayrı ayrı milletler ve ümmetler halinde zuhur ettiler...

Devletlerin hâkimiyeti, hâkimiyetlerinin devamı ve bu devletlere hâkim olan ve onları temsil eden şahısların el değiştirip durması da tamamen ilâhî dilemeye ve meşiete bağlıdır. Bunu gösteren âyet ise şöyle:

f. "Eğer siz (Uhud'da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece Biz, Allah'ın gerçek mü'minleri ortaya çıkarması ve içinizden şahidler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah zulmedenleri sevmez." (Al-i İmran, 3/140) âyeti de bize bu hakikati anlatmaktadır.

Her ne kadar bu âyette, meşiet ifade eden kelime yoksa da, yine de meşieti ifade ediyor. Çünkü "Biz bu günleri evirir çeviririz" diyor. İnsanların değişip duran çeşitli durum ve hâlleri doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ın elindedir. Günler O'nun kudret elinde tesbih taneleri gibi evrilip çevrilmektedir. Şimdi bütün bunları söylerken insan iradesi nefyedilmiş mi oluyor? Hayır! Şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz; zira burada sadece kaderin meşiet-i ilâhi ile alâkalı yönünü inceliyoruz. Meşîet-i ilâhî hakkında bir başka âyet:

g. "Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok†eder ve başkalarını getirir. Allah buna kâdirdir." (Nisa, 4/133).

Ey insanlar! Eğer Allah dilerse sizi götürür ve yerinize başka bir cemaat getirir. Allah buna muktedirdir. Sahabeyi götürdükten sonra Emevi'yi, onu götürdükten sonra Abbasi'yi, onu götürdükten sonra Selçuklu'yu, onları da götürdükten sonra Osmanlı'yı getirdiği gibi... Onları da götürüp, şimdilerde mukaddes mirası, yeni emanetçiler geleceği ana kadar ortada bıraktığı gibi. Bunlarda kimin ne kadar dahli olmuştur? Aklın, dehanın burada rolü ne kadardır? Bunlar yıkılmaya, yok olmaya ne kadar mani olmuştur? Meşîet-i ilâhînin vaz'ettiği şart-ı âdilere riâyet nisbetinde var olma, hâkim olma ve dine sahip çıkıp onu baş tâcı etme önemli esaslar olmuşlardır. Bu da değişmez ilâhî bir kanundur.

Tarihin seyri ve milletlerin iniş ve çıkışlarında bunu pek çok misaliyle görüp göstermek mümkündür. Ancak mevzumuzu aşması itibariyle o hususa temas etmeyeceğiz.

Evet, yeryüzünde dinin korunup gözetilmesi en büyük bir davadır. Çünkü hayatın gayesi ve neticesi din tarafından belirlenmiştir. İnsanlar arası münasebetlerde en âdil ve hakkaniyet ölçüleri içinde en mükemmel esaslar yine din tarafından getirilip tesis edilmiştir. Dolayısıyla bunların muhafaza edilmesi, fertlerin ve cemiyetlerin sadece varlıkları değil, âdil ve mükemmel bir şekilde yaşamalarının da teminatıdır.

İnsanların, hakiki ve tabiî mahiyetlerinden, özlerinden uzaklaştırılarak, yabancı kültür ve sistemler içinde asimile edilmeleri, onları ebediyen kendi güç kaynaklarından mahrum eder ve sürekli dilenciliğe iter. Oysa bütün güzelliklerin kaynağı dindir. İnsanlar ondan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, içlerinde daima onun boşluğunu hissederler. Dinden yüz çevirmiş kavimler manevî yapılarıyla darmadağınık, maddî yapıları itibariyle de altüst olmuşlardır. Kâfir bir devlet için güçlü bir ekonomi ve iktisada sahip olma mümkün olabilir. Ama dinden yüz çevirmiş inançlı kavimler için bu mümkün olmaz. Zira meşîet-i ilâhînin takdir ettiği bir kısım esbaba riayet mecburiyeti söz konusu iken, onlar hayatlarının birinci şartı olan bu sebeplere riayet etmemişlerdir. İşte aşağıdaki âyet, bu noktayı daha açık bir şekilde izah etmektedir:

ğ. "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirir ki, onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. Onlar mü'minlere karşı alabildiğine mütevazı, kâfirlere karşı ise aşırı derecede azizdirler. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanların kınamasına da aldırış etmezler. Bu Allah'ın bir ihsanıdır, onu dilediğine verir. Allah Vâsi (herşeyi kuşatan)dir ve Alîmdir."(Mâide, 5/54).

Ayette geçen (İrtedde-Yerteddu) fiili geriye dönmek, dinden rücu etmek ma'nâsına gelir. Bu duruma göre Kur'anın bu hitabına muhatap olan her mü'min için, itikatta geriye dönme, amelde geriye dönme, hatta tasavvurda, düşüncede geriye dönme gibi ayrı ayrı ma'nâlara gelir.

Dinî hayatında belli bir seviyeye ulaşmış ve dinî hizmetlerle bütünleşmiş bir insan veya cemaat bu âyete muhatap olduğu zaman "önceki hâl"e dönme ma'nâsının bir tehdid olarak yüzlerine vurulduğunu hisseder. Çünkü hizmette kazanılan merhaleler onun için hep ilâhî lütuflardır. Eğer o şahıs veya cemaat şimdi işi gevşetmişler ve metafizik gerilimlerini koruyamamışlarsa, Allah onların elinden bu hizmeti alır ve o işi bir başka şahıs veya cemaata gördürür.

Dini, hayatı hayat kılan ve bu işin temsilciliğini yapan eğer bir devletse, o zaman muhatap topyekün bir millet olur ve bu tehdid bütün bir milleti alâkadar eder. Dinî hayatına destek olunmakla elinden tutulup aziz kılınmış bir millet, kendisini aziz kılan esaslardan elini çekerse, baş aşağı, geldiği yere ve mezellete düşüverir. Bu sefer de Allah başka bir millete el uzatır ve onları aziz kılar...

"Kavm" kelimesinde nekrelik ve meçhullük ifade eden bir tenvin vardır. Yani bu kavim bilinmeyen ve belki de hiç ümit edilmeyen bir kavimdir. Ne zaman ve hangi şartlarda ortaya çıkacağı da belli değildir. Ancak onların belli vasıfları vardır. Öyle ise her millet Cenâb-ı Hakk'ın tebcil ettiği bu meçhul kavim olmak için yarışmalıdır. Zira hiçbir kavim doğrudan doğruya, âyette kastedilenin kendisi olduğunu iddia edemeyeceği gibi, hiçbir kavim de bu mevzuda bütün bütün ümidini yitirmemelidir. O kavmin vasıfları şunlardır:
Birinci vasıf: "Allah onları sever." Yeryüzünde onlar için hüsn-ü kabul va'z eder. Allah, Cibril'e, "Ben onları seviyorum sen de sev" demiştir. Cibril de bütün meleklere: "Allah şu kavmi seviyor siz de sevin" diye nida etmiştir. Ve melekler de insanların gönlüne aynı ilhamda bulunmuştur. Hadîsin ifadesiyle artık onlara yeryüzünde sevgi konulmuştur.1 Artık herkes onların gözünün içine bakmaya başlar...

Söyledikleri tesir eder ve hemen yerine getirilir. Teklifleri emir kabul edilir. Emir verdikleri zaman da hemen gönüllerde ve vicdanlarda ma'kes bulur.

İkinci vasıf: "Onlar da Allah'ı sever." Zaten Allah tarafından sevilmenin ölçü ve alâmeti de Allah'ı sevmekdir. Kim Allah'ı ne kadar seviyorsa, Allah tarafından da o kadar seviliyor, demektir. İşte bu kavmin ikinci vasfı onların, Allah âşıkı insanlar olmalarıdır.

Üçüncü vasıf: "Onlar mü'minlere karşı alabildiğine tevazu içindedirler." Yani bütün mü'minleri kendilerinden üstün görürler ve başlarını onların ayakları altına koymaktan çekinmezler. Onlar böyle mütevazi davrandıkça, Allah da onları yüceltir.

Dördüncü vasıf: "Kafirlere karşı olabildiğince onurlu ve azizdirler; aslâ onlar karşısında bel kırıp boyun bükmezler ve onlarla devamlı bir mücadele içindedirler." Mü'minlere karşı ne derece mütevazi iseler, kafirlere karşı da o derece onurludurlar.

Beşinci vasıf: "Allah yolunda mücadele ederler." Burada meselenin fiil cümlesiyle anlatılmasında -Allahu a'lem- şöyle bir nükte var: Onlar bu cihadlarını her zaman değişik bir buudda ve yenileyerek sürdürürler. Evet, Arapçada fiil cümleleri daima teceddüt ve yenilenme ifade etmesi itibariyle, onların cihadları da daima yenilenme içinde ve günün şartlarına, zaman ve zeminin durumuna göre cereyan eder, yani onlar basiretli ve firasetli davranırlar, demektir.

Altıncı vasıf: "Kınayanların kınamasına aldırış etmezler." Çünkü onlar, sadece Allah'tan korkarlar. Başkalarının onlar hakkında, diyecekleri onların hiç umurunda değildir. Onlar, her zaman Allah'ın emir ve hoşnutluğunu düşünürler.

İşte ideal cemaatın altı vasfı bunlardır. Kim bu vasıflarla vasıflanırsa Allah kudsî emaneti onlara verecektir. Bu ilâhî bir kanundur hiç değişmemiştir ve değişmeyecektir.

Arap sahip çıkarsa bu emanet onundur. Türk sahip çıkarsa bu emanet ona verilir. Kürt, Boşnak, Arnavut, kim sahip çıkarsa bu emanet onlarındır. Sahip çıkmanın ilk şartı da yukarıda sayılan altı vasıfla vasıflanmaktır.

Bu konuda çok umumi kaideleri ve evrensel prensipleri ihtiva eden bir diğer âyet-i kerime:

h. "Ey Habibim de ki: 'Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Bütün hayır Senin elindedir. Doğrusu Sen her şeye kâdirsin." (Al-i İmran, 3/26).

Bir milletin, onları temsil edebilecek melikleri yok ise, o millet dağılmaya mahkumdur. Melikler kalblerini, Mâlikleri olan Allah'a bağlamamışlarsa yine o millet uzun süre ayakta duramaz. Burada, sanki bir taraftan irade göstermeme zilleti, diğer taraftan da sadece iradeyle ortada kalma gibi bir mahrumiyet ifade edilmiş oluyor. Gösterilen irade, hakimiyetimizin simgesi olacak; ve her işde Cenâb-ı Hakk'a iltica ile de hâkimiyetimiz korunacak. İşte bu dengeyi bulma kader ve irade meselesini ve bilhassa kaderin üçüncü buudu olarak söylediğimiz, meşiet-i ilâhî meselesini tam anlayıp kavramaya bağlıdır.
Buraya kadar naklettiğimiz âyetlerde gördük ve anladık ki, meşiet bütün hayatı çepeçevre sarmış ve ihata etmiştir. Evet, O'nun dilemesi ve meşieti her şeyi kuşatmıştır. Yokluk dahi O'nun meşietinin, o yönde tecelli etmesine bağlıdır. (Hud, 11/107; Bürûc, 85/16) yani istediğini yapan tek hâkimdir. O'nun dilemesi olmadan hiçbir şey olamaz.

Meşiet bazen merhamet, bazen de azap istikâmetinde tecelli eder. İşte şu âyet bize bu hakikati ders veriyor:

ı. "Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder veya dilerse size azap eder. (Ey Habibim) Biz seni onlara vekil olarak göndermedik" (İsra, 17/54).

"Rabbiniz sizi herkesten daha iyi bilir. Çünkü insanı O yaratmıştır.. ve O, insana şah damarından daha yakındır" (Kâf, 50/16). "Kalbî meyilleriniz ve başkasından gizlemeye muvaffak olduğunuz düşünceleriniz Allah katında malumların en malumudur. Sizin arzu ve isteklerinizi bildiği için O, zâhire göre değil sizin bu durumunuza göre muamele eder. Bu durumda da isterse size azap eder isterse sizi rahmetiyle yarlığar" (Bakara, 2/284).

Nebiler, hep meşiet-i ilâhîyi terennüm edip dile getirmişlerdir. Kur'an-ı Kerim, nebilerin bu terennüm ve şehadetlerine şöyle şahidlik etmektedir:
i. "De ki: Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim" (A'raf, 7/188).

Ben kendime ne zarar ne de fayda getirebilirim. Değil başkasına faydalı veya zararlı olmak, kendi öz nefsime dahi fayda veya zararım söz konusu değildir. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın dilediği müstesna. Yani her işte olduğu gibi, benim kendime fayda veya zarar getirmemde de esas olan Allah'ın meşietidir...
Allah Rasulü, meşiet-i İlâhîye o kadar teslimdir ki, bir gün şöyle buyurur: "Hiç kimse kendi ameliyle kurtulamaz." Sahabi sorar: "Sen de mi Ya Rasulallah!" Cevap verir: "Evet, ben de; ancak; Rabbim'in beni rahmetiyle kucaklaması ve her tarafımı rahmetiyle sarması neticesinde kurtulabilirim."2

İşte Allah Rasulü'nün ölçüsü ve bize öğrettiği budur. Herkes kendi manevî enini ve boyunu bu ölçüye göre değerlendirmelidir.

Evet bir peygamber dahi "meşîet" karşısında böyle olursa, diğer insanlar nasıl olmalıdır düşünülsün... Bu anlayış ve teslimiyet iledir ki insan, a'lâ-yı illiyyîne çıkar... Ve başı semanın ufuklarında dolaşır. Şimdi "dünya kadar hayır işledim. Yerim herhalde cennettir", "cennete bizim gibiler girmeyecek de kimler girecek?", gibi kibir ve gurur ifadelerini tekrar edip duranlara, yukarıdaki hadîsi ve Peygamberimiz (sav)'in bir peygamber olduğu halde sergilediği tavrı örnek almalarını tavsiye ederiz. Demek ki meşîete gösterilen teslimiyet, insanı kibir ve gururdan da kurtarmaktadır. Öyleyse mü'min, bütün işlerini meşîet ağırlıklı, meşîet yörüngeli kabul etme mecburiyetindedir.
Zira, Cenab-ı Hakk'ın meşîeti, herşeyi zahir ve batınıyla kuşatıp içine almıştır. O'nun meşîeti haricinde birşey düşünmek imkânsızdır.

Evet, ilâhî meşîeti, istenen ölçüde anlamak da belli bir seviye işidir. Bu seviyeyi yakalayamayanların "meşîet" meselesini anlayıp idrak etmeleri imkânsız denecek kadar zordur. Zaten bütün peygamberlerin, içinde yaşadıkları toplumlarla çatışmaya düştükleri hususlardan birisi de bu meseleyi o toplumların anlayamamaları değil mi?

Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce âyet, "meşîet"i değişik vecheleriyle peygamberler ve kavimlerden misaller vererek izah etmektedir. Kur'ân'a göre bu konunun itikadî, tasavvurî ve amelî pek çok buudları vardır. Hz. Nuh (as) da bu konuda ayrı bir misaldir. Kur'ân Hz. Nuh'a başkaldırmış bir cemaati, onun tehditlerini hafife alanları bizlere anlatırken der ki:

j. "Dediler ki: 'Ey Nuh, bizimle mücâdele ettin. Hem bizimle mücâdelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, haydi bizi tehdit ettiğin şeyi getir!" (Hûd, 11/32).

Bunun üzerine Hz. Nuh onlara şu karşılığı verdi:‚ "Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu âciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O sizin Rabbinizdir. O'na döndürüleceksiniz." (Hûd, 11/33-34).

İşte bu ifadeleriyle Hz. Nuh, Cenâb-ı Hakk'ın dilemesinin herşeyin üstünde olduğu hakikatine işaret ediyor ve kavmine şöyle demek istiyordu: O azabı, başınıza musallat edecek ben değilim. Zaten ben dilediğime azab edebilseydim -ki bu elimden gelmez- hiç kimsenin itiraza takati kalmaz ve imtihan sırrı yok olurdu. Hâlbuki siz Allah'ın verdiği cüz'î iradenizi kullanarak ya teslim-i silah edecek veya yüz çevireceksiniz. Ayrıca, eğer O sizi imtihan ederek saptırırsa, benim sözlerim birer cevher olsa da -ki aslında her nebinin sözleri birer cevherdir- yine de size faydası olmayacaktır. Çünkü O'nun meşieti bütün takdir ve tekliflerin üstündedir. O Rabbinizdir. Dilediğini, dilediği gibi evirir çevirir. Siz istemeseniz de neticede O'na döneceksiniz. Bana gelince, benim tebliğ ve irşaddan öte elimden birşey gelmez. Meşiet karşısında ben de sizler gibiyim... Bu ve benzeri ayetler, peygamberlerin meşiet ufkunu elvan elvan resmetmektedir.

Hz. İbrahim (as) de kavmine tevhid dersi verirken meşiet-i ilâhiyeyi talim ediyordu:

k. "Kavmi onunla tartışmaya girişti. (O onlara) dedi ki: Beni doğru yola eriştirmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? O'na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum; meğerki Rabbim bir şeyi dilemiş ola. Rabbim ilimce her şeyi kuşatmıştır. Hâla öğüt kabul etmez misiniz?"(En'am, 6/80).
Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden endişe edici değilim. Ben ancak Rabbimin dilediği şeylerden korkarım. Yani ben O'nun hakkımda korkulacak bir hüküm vermesinden korkarım. Yoksa, bütün kâinat bela olsa başımda patlasa beni zerre kadar korkutamaz. Çünkü biliyorum ki, Rabbim dilemedikçe bana zerre kadar dahi olsa hiç kimse zarar veremez.

Hz. İbrahim de verdiği bu tevhid dersinde meşiet-i ilâhîye parmak basmaktadır.
l. Hz. İsmâil, babasının teklifine karşı: "Babacığım emrolunduğun şeyi hemen yerine getir" (Sâffât, 37/102) dedikten sonra, yine meşiet-i ilâhîye dikkat çekiyor ve şöyle diyordu: "İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın." (Saffât, 37/102). Yani Hz. İsmail de sabredebilmeyi, Cenab-ı Hakk'ın meşietine bağlıyor. Ancak O dilerse ve ancak O'nun dilediği ölçüde sabredebiliriz demek istiyor.

m. Hz. Mûsa, Hz. Hızır ile seyahata çıkarken, Hz. Hızır'ın: "Sen benimle seyahata güç yetiremezsin" (Kehf, 18/67) demesine mukabil hemen meşiet-i ilâhîyi dile getiriyor ve şöyle diyordu: "İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın ve sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim." (Kehf, 18/69).
Görüldüğü gibi peygamberlerin ifadeleri ne kadar da birbirine benziyor. Hemen hepsi de aynı duygu ve düşünceyi paylaşıyor, aynı şeyleri dile getiriyor ve herşeyi aynı ritimden söylüyorlar. Çünkü onların meşiet-i ilâhiyeye karşı tavır ve teslimiyetleri aynıdır.

n. Ve Hz. Yusuf (as) senelerden sonra kavuştuğu anne ve babasını şehre davet ederken, şöyle demiş ve meşiet-i ilahîyi nazardan uzak tutmamıştı: "Allah'ın dileğince güven içinde Mısır'da yerleşin." (Yusuf, 12/99).

Nebilerden hangisine baksanız, O'nun îtikat ve düşünce silsilesi içinde meşietin gergef işlenir gibi ele alındığını ve işlendiğini görürsünüz. Tabiî bunu nebilere de Cenab-ı Hakk talim etmiştir.

DİPNOTLAR
1. Buhari, Bed'ul-Halk 6; Müslim, Birr 157
2. Müslim, Sıfatü'l-münafikîn 76

Yeni Ümit Dergisi (19.Sayı Ocak, Şubat, Mart 1992)

[fontrengi=#FF0000>Yazar :[/fontrengi> Abdulfettah ŞAHİN

[/yazifontu>

Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 03-03-2009
3,445 kez okundu
Block title
Block content