Buradasınız

Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader - 2

Elest bezmi, birçok hadis-i şerifte de ele alınıp izah edilir. Bilhassa, 30'a yakın sahabinin ki, içlerinde Hz. Ali, Ebu Said el-Hudrî, Süraka b. Malik, Hz. Aişe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Amr gibi seçkin sahabîler de vardır rivayet ettikleri şu hadis, yukarıda zikrettiğimiz âyetin tefsirini şöyle yapar: 'Allah (cc), Adem'in sırtını sıvazlayıverdi. Bütün Adem zürriyeti döküldü. Ve Allah (cc) onlardan misak aldı.'14

6.Yine aynı kadronun rivayet ettiği başka bir hadiste Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: 'Şakî daha annesinin karnında iken şakîdir, saîd de daha annesinin karnında iken saîddir.'15

Evet, Marks, daha annesinin karnında iken, 'beşeri idlal edecek, beşer suretinde bir şeytandır' damgasını yemiştir. 20. asırda bize ışık tutan Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Nedvî ve emsali; Türkiye'de de adıyla sanıyla, yoluyla yöntemiyle bu işi temsil eden Büyük Rehber gibi daha niceleri tâ annelerinin karnındayken saîd damgasıyla şereflendirilmişlerdir.

Evet, saîd ve şakî daha annelerinin karnında iken tesbit edilir. Ama bu kitabet ve yazılış, o insanın iradesi, o insanın kini, nefreti veya tam tersine şefkat ve mürüvveti hesaba katılmadan yapılmaz.

7. Ve yine 'müttefekun aleyh' bir hadiste, Efendimiz, Hz. Adem ile Hz. Musa arasında cereyan eden bir konuşmayı bize şu şekilde nakleder. Nakledilen bu hâdise, kitabet meselesini izah etmesi bakımından mevzumuzla yakından alâkalıdır:

'Hz. Adem ile Hz. Musa (Aleyhimesselam) Efendilerimiz karşılaştılar, yüz yüze geldiler. (Bu karşılaşma misal âlemine ait bir tablodur) Hz. Musa (as), Hz. Adem'e dedi ki: Sen bizim babamız Adem'sin. Bizi haybet ve hüsrana uğrattın; cennetten çıkmamıza sebep oldun!'

Bunun üzerine Hz. Adem ona şu karşılığı verdi: 'Sen ki Musa'sın. Allah seni seçti, üstün kıldı ve sana Tevrat'ı verdi. Buna rağmen sen beni, ben yaratılmadan kırk sene evvel hakkımda verilmiş olan bir hükümden dolayı mı kınıyorsun?!'

Allah Rasulü sözünün burasında durdu ve üç defa 'Adem, Musa'ya galebe çaldı'16 buyurdu..

Adem'in Musa'ya galebe çalması hususunu selef öteden beri bir hayli izah ve tefsire tâbi tutmuşlardır. Söylenenlerin hülasası şudur:

-Hz. Adem, Musa'nın babası olduğu için galebe Hz. Adem'e verildi.

-Hz. Adem ile Hz. Musa ayrı şeriatların sahibidir. Birine göre suç olan diğerine göre suç olmayabilir. Onun için Hz. Adem galebe çalmıştır.

-Cennet teklif yeri değildir. Dünya ise teklif yeridir. Hz. Adem cennette mükellef değildi. Halbuki Hz. Musa dünyaya ait bir prensiple konuştu. Onun için de Hz. Adem galip kabul edildi.

-Hz. Adem, hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu anlatmak istedi ki; doğrusu da budur. Onun için galip sayıldı...17 vs.

Bütün bu tevcihler mizan ve ölçüye gelir cinsten şeyler değildir. Ancak biz selefe olan saygımızdan dolayı bu sözlerin kritiğini yapmayacağız. Fakat Efendimiz'in mübarek beyanlarındaki ince bir hikmete işaret etmeden de geçemeyeceğiz.

Bir kere bu hadîs, bizlere kadere ait sırlı bir meseleyi anlatıyor. Her şeyin kitabeti, daha o şeyler olmadan önce yapılmıştır.

İkinci olarak, Hz. Adem'in söyledikleriyle, Hz. Musa'nın söylediklerinin bir mukayesesini yapıyor ve ardından da Hz. Adem'in galebesine işaret ediyor.

Efendimiz, 'Âdem, Musa'ya galebe çaldı' derken Hz. Musa'nın düşüncesinin yanlış olduğunu söylemiş olmuyor. Belki Hz. Adem'in görüşünün daha şümullü olduğuna dikkati çekiyor.

Kaderde iki yön vardır. Birincisi, herşeyin Cenâb-ı Hakk tarafından bilinip tesbit edildiği, tayin ve takdirlerinin yapıldığı yöndür ki bu, kaderin Cenâb-ı Hakk'a bakan yönüdür. İkincisi ise insan iradesini ilgilendiren yöndür.

İşte Hz. Musa, Hz. Adem'in cennetten çıkarılması hâdisesini, kaderin sadece insan iradesini ilgilendiren yönünü esas alarak değerlendirmiş ve söylediklerini bu açıdan söylemişti. Halbuki Hz. Adem meseleye hem Cenâb-ı Hakk'ın tesbit ve takdiri açısından hem de kulun iradesi açısından bakmış ve bir yönüyle makam-ı cem'e göre konuşmuştu. Meseleye böyle bakması sebebiyle de bu mevzuda Hz. Adem, Hz. Musa'ya üstün gelmişti.

İnsan iradesi, haricî vücudu olmamasına rağmen, Cenâb-ı Hakk'ın yaratmasına bir şart olması dolayısıyla işlenen hatalara mercidir. 'Sana isabet eden bütün hayırlar Allah'tan; bütün şerler ise senin nefsindendir'(Nisa, 4/79) âyeti bize bu ölçüyü veriyor. Fakat meselenin diğer tarafında da 'Meşîet-i İlahî' vardır. İnsan Allah'ın dilediğinden başka hiçbir şey dileyemez. İşte: 'Siz ancak Allah'ın dilediğini dileyebilirsiniz' (İnsan,76/30) âyeti de bize bu dersi vermektedir.

Allah öyle bir Hâkim-i Mutlak'tır ki, bütün iradeleri ters yüz eder ve kendi vereceği hükmü verir.

Sizin irade dediğiniz şey, bir kaşık sudan ibarettir ki, ancak ummana katıldığı zaman neye yaradığı ortaya çıkar. Zâtında o bir hiçtir. Ama Allah (cc) cihanı bu hiç üzerine kurmuştur. O zaman da bu hiç olan irade cihan kadar bir kıymet kazanmıştır.

Kader meselesine böyle ihatalı bakmak gerekir. Bu bakış cem' makamını temsil eden bir bakış keyfiyetidir.

Şu âyetler bu da'vayı tenvir eder mahiyettedir: 'Hayır, şüphesiz bu Kur'an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır. Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha layıktır ve bağışlamaya da daha ehildir.'(Müddessir, 74/54-56).

İmam Gazali, 'Ben yapmıyorum; fakat diliyorum' diyenlere şu cevabı verir: 'Peki, dilemeyi veren kim?'

Biz mükellefiz, iş yapıyor gibiyiz. Fakat bu mükellefiyetimizin sınırını ancak bize bu mükellefiyeti veren Allah bilir.

O bize, hayır ve şerre medar olabilecek birşey vermiş. Ama bu şey, yüz müdür, astar mıdır belli değil...

Ama görülüyor ki, bu şey üzerinde göz kamaştırıcı atlaslar dokunuyor ve bu şeye sahip olana krallık taçları takılıyor. Evet, bu şey bir yönüyle hiçbir şey, bir yönüyle de çok şey... Böyle düşünmek düşüncede cem'in gereğidir. Mes'eleyi her iki yönüyle ele alan kader mevzuunu cem' etmiştir. Mes'eleyi bu şekliyle ele almayanlar ise ya Cebrî ya da Mutezilî olmuştur.

Sebkat etmiş bir kitap vardır. Keyfiyeti bizce meçhul olan bu kitabın yanında, bir de yine keyfiyeti bizce meçhul boynumuza takılmış bir kitap daha vardır. Hayrı da şerri de yaratan Allah'tır. Fakat O'nun hayra rızası var, şerre rızası yoktur. Şerri isteyen insandır. Allah insanın şer işlemesini istemez. Fakat insan şerri isteyince, O da yaratır.

8. İsterseniz şimdi de bu hususu müşahhaslaştıracak bazı misaller arzedelim: 'Siz ve Allah‘tan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız, oraya gireceksiniz' (Enbiya, 21/98).

Bu âyet nazil olunca müşriklerin beyni döndü. Çünkü âyet onlara hitaben şöyle diyordu: Siz ve ululadığınız bütün putlarınız, muvaffakiyetler isnad ettiğiniz ve böylece şımartıp şişirdiğiniz ne kadar toteminiz varsa hepsi, cehennem yakıtından başka birşey değildir.

Bu ifadeler doğrudan doğruya, müşriklerin Kâbe'yi dolduran 360 putunu birden hedef alıyordu. Oysa ki bu putlar onların şeref ve namuslarıydı. Kur'an, onları cehennem ateşiyle tehdid ediyordu. Suskun davranamazlardı. Muhakkak bu tehdide ve meydan okumaya karşı birşeyler demeleri gerekiyordu. Fakat çaresiz idiler. Çünkü kendilerinde Kûr'an'a cevap verecek güç bulamıyorlardı.

Daha sonra akıllarına İbn-i Zibe'ra geldi. İkna gücü çok kuvvetli olan bu kuru mantık insanını, Allah Rasulü'ne gönderdiler. Sıkı sıkı da tenbih ettiler; 'muhakkak O'nu susturmalısın, şeref ve namusumuz senin elinde' dediler.

Zavallı İbn Zibe'ra, aklınca mantık oyunu yapacaktı. Allah Rasulü'ne hitaben 'Sen, ‘putlarınız ve siz cehennemin yakıtısınız' derken bütün putları mı kasdettin?' diye sordu. Allah Rasulü 'Evet' cevabını verdi. Bunun üzerine İbn-i Zibe'ra sözüne şöyle devam etti: 'O zaman, Hristiyanlar Hz. İsa'ya, Yahudiler Hz. Üzeyr'e Allah'ın oğlu diyor ve onlara mabud nazarıyla bakıyorlar. Ayrıca meleklere Allah'ın kızları diyenler var. Şimdi senin dediğine göre onlar da mı cehenneme gidecekler?'

O aklınca Allah Rasulü'nü ilzam edip susturmak istiyordu. Ancak ona cevap olarak derhal şu âyet nazil oldu: 'Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için (hüsnâ), iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır.'(Enbiya, 21/101).18

Eteklerini dünyanın tozuna toprağına bulaştırmamış o insanlar cehennemden uzaktırlar. Allah'a kulluktan göz açıp kapayıncaya kadar dahi gafil olmayan melekler cehennemden uzaktırlar.

Evet, Nefha-i İlâhî olarak 'Ruhullah' ünvanıyla dünyaya gelen, beşere hayat üfleyip, ölü gönülleri dirilten Hz. Mesih ve Allah'ın yüce bir nebisi olan Hz. Üzeyr ezel-ebed arasındaki mesafe kadar cehennemden uzaktırlar...

Onlar hakkında yanlış itikat ve yanlış düşüncelere sapanlar sadece kendi başlarını yiyeceklerdir. Çünkü nebiler ve melekler, haklarında (hüsna) iyi akıbet hükmü sebkat etmiş seçkinlerdir. Ve zaten meselenin bizim mevzumuzla alâkalı yönü de âyetteki bu ifadedir.

9. Abdurrahman b. Avf anlatıyor:

'Bir defasında bayılmış ve kendimden geçmiştim. Birden, vaziyet ve durumları dehşet veren iki şahıs yanımda görünüverdi. Elimden tutup beni bir tarafa doğru sürüklemeye başladılar. 'Beni nereye götürüyorsunuz?' diye sordum. 'Aziz ve emin olan Zât'ın huzuruna götürüyoruz, hesap vereceksin!' dediler. Onlar beni bu vaziyette götürürlerken birden karşıdan bir adam çıkageldi. Onlara beni kasdederek 'Bunu nereye götürüyorsunuz?'n diye sordu. Ona da aynı cevabı vererek 'Aziz ve Emin olana götürüyoruz' dediler. O, 'Hayır onu götüremezsiniz. Çünkü o daha annesinin karnında iken hakkında hüsna sebkat etmiş bir kişidir. O Aziz ve Emin'in huzuruna çıkarılmaz' dedi. Bunun üzerine ayıldım..'

Efendimiz, -ileride tafsilatıyla izah etmeye çalışacağımız- bir hadîslerinde: 'Kulun cehenneme girmesine bir karış kalır; fakat, kitap sebkat ettiği için cennet ehlinin amelini işler ve cennete gider'19 buyurarak Abdurrahman b. Avf'ın anlattığı hâdiseye ışık tutar. Zaten Abdurrahman b. Avf cennetle müjdelenmiş on kişiden biriydi. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus ise, kitabın sebkat etmesi meselesidir.

10. Amir b. Sa'd, babası Sa'd b. Ebi Vakkas ile alâkalı bir hâdiseyi bize şöyle naklediyor:

Babam, Kûfe sokaklarından birinden geçerken bir kısım insanların, bir insanın başına toplanıp onu dinlediklerini görür. Merak edip yanlarına varır. Bakar ki, adam durmadan, Hz. Ali'ye, Zübeyr b. Avvam'a ve Talha b. Ubeydullah'a (r.anhüm) sövüp sayıyor. Tabiî yanındakiler de durmuş onu dinliyorlar. Babam, adama: 'Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?' der. Adam, küstahlaşır ve 'yoksa beni tehdid mi ediyorsun?' karşılığını verir.

Babam canı çok sıkılmış olduğu hâlde oradan ayrılır. Sonra eve gelerek abdest alır ve iki rekat namaz kılar. Namazdan sonra da ellerini kaldırır ve şöyle dua eder:

'Allah'ım, biraz evvel konuşan adamın sövüp saydığı bu insanlar, eğer haklarında 'hüsna' sebkat etmiş insanlarsa, Sen bir delil ve âlamet göster. Tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın. Diğerleri de bundan ibret alsın!'

Daha aradan iki dakika geçmemişti ki, nereden çıktığı bilinmeyen bir deve cemaata doğru ilerledi. Birden, o konuşup duran adamın üzerine saldırdı. Duyanlar sadece acı bir feryad duyabildiler. Biraz sonra adam, paramparça, cansız, yerde yatıyordu. Herkes, olup bitenlerin şokuyla: 'Ya Eba İshak! Ya Eba İshak!' diyerek Hz. Sa‘d'ın evine koşmaya başladılar. O ise herhalde 'iyi mi ettim, kötü mü ettim?' diye düşünüyordu.

Onlar hakkında hüsnâ sebkat etmişti. Hz. Ali hakkında, Haydar-ı Kerrar, Şâh-ı Merdân, Damad-ı Nebi denmiş ve hakkında güzel hüküm verilmişti.

Hz. Talha, Uhud'da kırık koluyla Allah Rasulü'nü müdafaa etmiş ve Allah Rasulü'nün 'Talha'nın imdadına koşun'20 iltifatına mazhar olmuştu.

Hz. Zübeyr, 'Her nebinin bir havarisi vardır. Benim havarim ise Zübeyr b. Avvam'dır'21 denilerek Allah Rasulü tarafından havariliği bütün cihana ilan edilen bir yiğitti.

Ya bunlar hakkında duyduğu kötü sözlere dayanamayıp dua eden Sa'd b. Ebi Vakkas, o da Allah Rasulünün dayısının oğluydu. Allah Rasulü, Uhud'da ona ok atmasını söylerken 'At, anam babam sana feda olsun'22 demişti. Yaptığı her dua mutlaka kabul oluyordu. Onun için herkes Sa'd'ın bedduasından tir tir titrerdi.23 İşte bunların hepsi, haklarında hüsnâ sebkat etmiş insanlardı.

Yani, kapıyı çalmadan rahmet kapısından içeriye girecek, İlâhî iltifatın eteklerini öpecek, dudakları o bezm ile mütebessim cennete alınacaklardı.

İnsan ne yaparsa yapsın, daha önce kendisi için yazılandan öte birşey yapamayacaktır. Ancak bu yazma, onu yapmaya mecbur kılan bir haricî zorlama olarak değerlendirilmemelidir. Yukarıda da ısrarla söylediğimiz gibi, Cenâb-ı Hakk, ezelî ilmiyle kulun ne yapacağını önceden bildiği için, kader defterini ona göre yazmıştır. Haklarında hüsna ve güzel netice hükmü verilenler için de durum daha farklı değildir. Allah (cc), onların iradeleriyle yapacakları güzel ve iyi işleri bildiği için onlar hakkında böyle güzel bir neticeyi tayin ve takdir buyurmuştur. Çünkü O, Allâm'ül-Guyûb'dur. Bütün gizli-âşikâr herşeyi sadece O bilir. Hem de O, varlık henüz yaratılmadan önce bilir. Ve bildiğini kader defterinde yazdıklarıyla gösterir. Sonra da kul, teker teker Cenab-ı Hakk'ın bildiği üzere işleyeceklerini işler. Bunları da melekler amel defterlerine kaydederler. Her iki defter de birbirinin aynısı olarak tecelli eder. Cenâb-ı Hakk, bizleri de haklarında hüsnâ sebkat etmiş kulları zümresine ilhak eylesin! (Âmin).

Dipnotlar

1-Müsned, I, 272.

2-Heysemî, Mecma'u'z-Zevâid, VII, 193.

3-Müslim, Kader, 13.

4-Nevevî, Müslim Şerhi, XVI, 440-42

5-İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, V, 374-5.

6-Buharî, Kader, 1

7-İbn Kesîr, el-Bidâyeve'n-Nihâye, IV, 33-34

8-Buharî, Cihâd, 40

9-Buharî, Cihâd, 80; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe, 41,42.

10- Tirmizî, Menâkıb, 26.

Yeni Ümit Dergisi (16.Sayı Nisan, Mayıs, Haziran 1992)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Abdülfettah ŞAHİN
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 12-01-2009
3,815 kez okundu
Block title
Block content