Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader - 1

Onlar: 'Biz hangi yolda yürüyorsak, demek ki, o yolun neticesi bizler için takdir edilmiştir' diye düşünüyor ve durmadan o yolun nihayetine erebilmek için gayret gösteriyorlardı.

Öyle ise, vay haline cami yolunda olmayanların, secdesiz başların, Allah'ın yolunu bırakıp başka yolların ardına düşenlerin! Ve yine öyle ise vay haline, bayramı puthanede, orucu demhanede, iftarı meyhanede olanların!.. Gittikleri yol sarpa sarmıştır. Neticesi ise 'Sakar'dır. (Müddessir, 74/26-30)

Allah'a hamdolsun ki bize İslâm yolunu kolaylaştırdı. Şebnemler gibi bizi cami denen yapraklar üzerine yerleştirdi, kalbimizi güneşler güneşinden gelen şualara makes eyledi. Hz. Muhammed Aleyhisselam'a bağlılık nimetiyle bizi serfiraz kıldı. O'ndan bu nimetlerinin ikmâl ve itmamını talep ve niyaz ediyoruz..!

5. Abdullah b. Amr b. As rivayet ediyor: 'Bir gün Allah Rasûlü elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi.

-Bu kitaplar nedir, biliyor musunuz? diye sordu.

-Hayır bilmiyoruz. Haber verirsen biliriz Ya Rasûlallah! dedik. Şöyle buyurdular:

-Bu sağ elimdeki kitap, cennet ehli olanların isimlerinin yazılı olduğu kitaptır. Burada onların, babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır.'

(Burada Allah Rasûlü konuşmayı kesti. Yani kitapta, o insanın kabilesi nereye kadar uzanıyorsa hepsi yazılıdır. Melekler o insanın ismini hiç şaşırmadan tesbit edebilecektir. Çünkü en küçük teferruata kadar o kitapta tesbit yapılmıştır...). Devam eder:

'Bu sol elimdeki kitaba gelince onda da bütün cehennem ehlinin isim listesi vardır. Onlar da orada baba ve kabile isimleriyle kaydedilmiştir... Bu her iki kitaptaki isimler ebedî olarak ne artar ne de eksilir.'

Allah Rasulü böyle deyince sahabi sordu: 'Ya Rasulallah! Madem ki iş neticelenmiş, kitaplar dürülmüş, kalem kaldırılmış biz niçin amel ediyoruz?'

Efendimiz şu cevabı verdi: 'İstikametten ve itidalden ayrılmayın. Cennet ehlinden olan hayatı boyunca ne yapmış olursa olsun, cennet ehline ait ameli işlemeden defteri kapanmayacaktır.'

Ve Allah Rasulü sözlerine şöyle devam buyurdular: 'Eğer kişi cehennem ehliyse, daha önce ne yapmış olursa olsun, cehennem ehline ait bir amel işler ve defteri öyle kapanır .' (Ahmed b. Hanbel, II/167)

Yaşadığım bir hâdise ile bunu tenvir etmeye çalışayım: Sevdiğim bir insanın ölümüne yakın başında bulunmuştum. Siroz onu kıskıvrak yakalamış ve yatağa sermişti. Dili de büyümüştü ve ağzında dönmüyordu. Fakat onun dili durmadan kıpırdıyor ve bir şeyler söylüyordu. Kulağımı ona verdim ve dinledim.. sanki diline bedel kalbi 'Lâ ilahe illallah' diyordu.

Temiz ve nezih bir hayat yaşamıştı. O esnada gurbetteydi. Ona şehadet kazandıracak bir hastalığa düçar olmuştu. Son anında sevdiği, ağzı dualı insanlar yanındaydı. Sanki Cenâb-ı Hakk, onu cennet ehli kılmak için bütün şartları hazırlamıştı.

Zaten hacca gitmiş ve orada hastalanmıştı. Türkiye'ye döndüğünde yakınlarının yüzünü göremeden İzmir'de hastahaneye yatırılmıştı. Zahiren mağduriyet içindeydi; ama çok büyük bir kazanç onu bekliyordu. (Ben şahsen, zahir hali itibariyle, onun imanına şehadet ederim...

Ahirette de onun imanına şehadet etmeye hazırım.. tabiî o fırsatı verirlerse) Eğer kişi cennet ehliyse, Allah onun son amelini cennet ehlinin ameli kılacak ve amel defterini öyle kapatacaktır. Ama, durum bunun aksine ise, netice de aksine olacaktır. Cenâb-ı Hakk, bizi kötü yolun encamından muhafaza buyursun ve bizleri cennet ehlinin amellerine muvaffak eylesin.. teçhiz buyursun.(Amin!)

İnsan iradesi ile Cenâb-ı Hakk'ın yaratması hususuna, yukarıda kısaca temas etmiştik. İrade dediğimiz şey keyfiyeti bizce meçhul, izafî bir varlık. Bu ma'nâdaki irade Allah'ın yaratmasına şart-ı âdi kılınmış ve bu yönüyle de o bir değer ve kıymet kazanmıştır. Ama iradenin, meydana gelen fiillerde fonksiyonu nedir? İşte bu husus hiçbir zaman tam ve kesin hatlarıyla tesbit edilememektedir. Anladığımız ve tesbit ettiğimiz husus şudur: Allah (cc) bizi iyi amellerimizle cennete, kötülüklerimiz neticesinde de (Allah korusun) cehenneme sevkedecektir.

Ebrar cennete ehil hâle gelirken, füccar da kendi iradeleriyle cehenneme müstehak olacaklardır (İnfitar, 82/13-14). Ama bu noktada insan ne yapar? İnsanın, iyi ve kötü şeyler üzerinde müdahalesi ne kadardır? Yaratan Allah olduğuna göre, insanın sebebiyet vermesine hangi ölçüde itibar edilir? Bütün bunların bilinmesini biz, 'Allamü'l-Guyûb' olan Allah'a havale etmek zorundayız...

Sebkat etmiş bir kitap vardır. Ve bu kitabet meselesi çeşitli devir ve dönemlerde değişik şekillerde yapılmıştır. Semavat ve arz yaratılmadan önce umumi bir plân tesbit edilmiştir. Daha sonra da ferdlere ait plânlar bu umumi kitaptan istinsah edilmiş ve ferdlerin kaderleri olarak boyunlarına asılmıştır. Biz kendimizi ve iradelerimizi eşya ve hâdiselerin dışında düşünemeyiz.

Öyle ise 'kader' denince biz de irade ve isteklerimiz de o dairede çalkalanıp duran eşya ve hâdiselerin içinde bulunuyoruz.. ve bu hâdiseler içinde bizimle alâkalı işler, bizim iradelerimizle irtibatlı olarak meydana gelmektedir. O iradeye biz bir ölçü koyamıyoruz; ama varlığından da şüphe etmiyoruz. İşte, bizim irademizin de dahil olduğu her şeye, Cenâb-ı Hakk'ın manzar-ı a'lâdan bakması, başlangıç ve neticeyi hâl gibi görüp bilmesi bir kaderdir. Ve böyle bir kader anlayışında ne cebrin ne de Mutezilî düşüncenin yeri yoktur.

Yani, irademizi alâkadar eden bütün fiiller, aynen bizim irademizle hiçbir yakınlığı olmayan diğer fiiller gibi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından bilinip, takdir ve tayin edilmiştir. Ama iradî fiillerde, -çapı ne olursa olsun- mutlaka irade veya meyelan hesaba katılmış ve yapılan takdirler ona göre yapılmıştır.

Allah'ın çeşitli kitabetleri var, dedik. Kader kaleminin (Levh-i Mahfuz)a yazıp kaydettiği şeyleri, daha sonra ellerinde kalem, mükerrem melekler istinsah etmektedirler. Meleklerin yazdıkları bu kitaplar, her ferdin boynuna idamlık yaftası gibi asılmakta, yani henüz işleyeceklerini işlemeden evvel bütün sergüzeşt-i hayatları bu kitaplarda mevcud bulunmaktadır. Nerede, nasıl ve ne yapılacaksa, herşey orada yazılıdır. Ancak bu yazılma, insan iradesi hariç tutularak yapılmamıştır. Belki bütün orada yazılı bulunan fiilleri insanlar, kendi iradeleriyle yapacaklardır. Sonra da insanların yaptıklarını melekler tekrar yazacaklardır (Kehf, 18/49; Câsiye 45/29; Kâf, 50/18; İnfitar, 82/11-12).. ve bu iki kitap yan yana getirildiğinde birbirinin aynı olacaktır.

İlmi herşeyi kuşatan Cenab-ı Hakk'ın bu muhit ilmiyle yazdığı kitap, daha sonra meleklerin yazdığı kitapla elbette tenakuz içinde olmayacaktır. Çünkü birinci yazılan kitap, biz ne yapacaksak, daha önceden bilindiği için öyle yazılmıştır. İkinci kitap ise bizler o işleri yaparken yazılmıştır. Her iki kitap da, en küçük bir harf değişikliği söz konusu olmaksızın aynıdır. Bu husus üzerinde ısrarla duruyoruz ki, herhangi bir yanlış anlamaya sebebiyet vermiş olmayalım.

Bu kitabetin bir yönü, ruhlar âleminde, misal âleminde veya zerreler âleminde bizden söz ve misak almak suretiyle yapılmıştır. Biz bu kitabet ve yazılışın akislerini devamlı surette vicdanımızda duyarız. Allah (cc) zaman üstü bir hükmü tescil buyurmak istemiştir. Biz de bu hükmü 'Belâ' diyerek cevaplamışızdır.

Ayet bize bu kaderî kitabeti anlatıyor: 'Rabbin insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demiş ve buna kendilerini şâhid tutmuştu. Onlar da: 'Evet, şahidiz' demişlerdi; ta, kıyâmet günü, 'Bizim bundan haberimiz yoktu' demeyesiniz veya "Daha önce atalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, her işi boş olanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?' dememeniz için (böyle yaptık) (Araf, 7/172-173).

Hani o zamanı hatırlayın ki, Rabbiniz, insanoğlundan bir söz almıştı. Halbuki insanoğlu o sırada babalarının sulbünde, sırtında ve babalarının kromozomlarında genler halinde yaşıyorlardı. Veya insanoğlu o devrede, ruhlar âlemindeki seyahatini sürdürüyordu. Daha henüz sperm âlemine, zerreler âlemine intikal etmemişlerdi. Belki de bu söz ve misak alış, sperm bir tohum gibi rahm-i mâdere ekildiği ve orada her safhasıyla cenin teşekkül etmeye başladığı zaman, meleğin üflemesiyle olmaktadır.

İnsanın mutlaka uğramak zorunda olduğu bu menzillerden birinde veya teker teker her birinde böyle bir söz alma-verme gerçeği bahis mevzûu olabilir ve bunun insandaki şahidi de vicdandır.

Ayette 'Rabbin' denmesi ve burada özellikle 'Rab' kelimesinin zikredilmesi çeşitli ma'nâları telmih içindir.

Seni terbiye eden, kemale doğru sevkeden, esir maddesinden atomlarını, atomlarından moleküllerini, moleküllerinden büyük mürekkebleri, hususiyle seni meydana getiren; anneden yumurtayı, babadan spermi halk eden.. ve sana, perde perde karanlıklar içinde yetişmen için zemin hazırlayan; havasız bir muhitte annenin solunumuyla sana hava aldıran, annenin aldığı besinlerle seni besleyen.. ve vücudunun artıklarını yine annenin kanıyla dışarıya atan; belli bir devreden sonra seni hayvanlardan ayırıp A'lâ-yı İlliyîn yoluna sevkeden.. ve hayvanları fıtratlarının hudutları içinde bırakan.. ve bunların verasında umumî terbiyesiyle sana mirac yaptıran, maddî ve manevî olgunluğa medar olsun diye İslâmî akidelerle kalbini mamur kılan; salih ameller ile de zâhir ve batınını nurlandıran; sana Hz. Muhammed Aleyhisselam'a giden yolu gösterip O'nun terbiyesi altına girmeni temin eden; bunlardan da öte, sana O'nun zılli altında arşiyeler çizmeyi ihsan buyurup seni velayetin doruk noktasına çıkaran ve böylece seni terbiye etmek suretiyle sana Rabb olduğunu gösteren Allah, daha işin başında senden söz aldı. Ve seni kendi nefsine şâhid tuttu. 'Siz şâhid misiniz?' dedi.

Benim Rab olduğuma, bu karmakarışık işleri Benden başkasının yapamayacağına, mebde ve münteha arasındaki dengeyi Benim kurup benim koruduğuma, toprak gibi kesif bir maddeden, insan gibi, melekleri çok geride bırakabilecek cennet sakinlerini ancak Benim yaratacağıma şâhid misiniz?

Yani, kendinize şöyle tepeden tırnağa bir bakıverin. Benden başkası sizi yaratabilir mi? Benden başkası size parmak karıştırabilir mi? Bu kemali, bu ahsen-i takvim kıvamını size Benden başkası verebilir mi? Şu yüzünüze bir bakıverin. Avuç içi kadar küçücük bir yere milyarlarca insanı birbirinden ayıracak alâmet-i fârikalar yerleştirilmiştir. Böyle bir mucizeye Benden başka kim güç yetirebilir? Milyarlarca insanın parmak izleri birbirinden ayrıdır. Bunu birbirinden tefrik edip ayırmaya Benden başka kimin gücü yetebilir?

İşte Allah (cc) evvela kendisinin Rab olduğunu hatırlattıktan sonra, insanları buna şâhid tutuyor ve 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'(A'râf, 7/172) diye soruyor.

Bu soruya muhatap olan bir kimse, ister ruh, ister zerreler, ister sperm, ister anne karnında teşekkül etme devresindeki cenin ve isterse esirî madde olsun, 'Belâ–Evet Rabbimiz'sin' (A'râf, 7/172) diye cevap veriyor.

Evet, bizi terbiye eden, bizi kemale erdiren ve bize hakkıyla Rab olan Sensin ve biz buna şehadet ediyoruz...

Ve işte bu şehadetin kitabeti yapılıyor ve vicdanda hiç silinmeyecek bir şekilde yazılıyor. Allah Rasulü: 'Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar' (Ahmed b. Hanbel, II/233) diyerek bu kitabete işaret buyurmuştur.

Her çocuk fıtrat üzere, vicdanında Allah'a iman etmeye musait olarak doğar. O bu haliyle üzerine hiçbir yazı yazılmamış tertemiz bir kağıt gibidir. Üzerine en baş döndürücü şiirler yazılmaya hazır ve en mübarek bir kitabete de müstaittir...

O böyle doğar ama, ya sonra ne olur? Anası, babası, amcası, dayısı, evet en yakın daireden en uzak daireye kadar ona tesir edenler, onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirirler. Meseleyi günümüze göre ifadelendirecek olursak; komünistleştirir, masonlaştırır, kapitalistleştirir... Yani onu Allah'ın dininin dışında birçok yollara sokar ve kirletirler.

Her selim fıtrat, vicdanında bu şehadetin sesini duyar. Bu misak, varlığın hangi safhasında olursa olsun, onu her zaman ruhumuzun derinliklerinde hissederiz. Onun için biz, Rabbimiz'i bize tarif eden dört küllî esastan biri olarak vicdanı sayıyor ve vicdanı tek başına Cenab-ı Hakk'ın varlığına delillerden biri kabul ediyoruz.

Kainat bir kitaptır; bize Allah'ı anlatır.

Kur'an bir kitaptır; bize Allah'ı anlatır.

Peygamberimiz bir kitaptır; konuşan bir delil olarak bize Allah'ı anlatır.

Ama bir de sessiz bir kitap var; Kant gibi, Bergson gibi filozofların; kitapların, düşüncelerin, tabiatın verasında Allah'ı bilmeyi ona bağladıkları, sessiz, derin, yalan söylemeyen bir kitap: Vicdan. Elest bezminde, dudağı 'Belâ' şerbetiyle ıslanan bu şahid, Allah'ın varlığına öyle bir delildir ki, esasen onu yakalayabilen için artık başka hiçbir delile ihtiyaç yoktur. Vicdan ki, Allah'tan başka hiçbir şey ile tatmini mümkün değildir. Vicdan ki, bulmak ma'nâsına gelir ve ancak Allah'ı bulduğu zaman huzura erer. Ve işte her doğan çocuk dünyaya böyle bir şâhid ile gelir.

Biz, 'Nefsini bilen, Rabb'ini bilen de odur' (Keşfü'l-hafâ, II/343-44) ifadesini bu şekilde anlamaya meyyalız. Vicdanının dilinden anlayan da Rabb'ini tanıyan da o dur.

'Maveradan bekliyorken bir haber,
Perde kalktı öyle gördüm ben beni'

mısralarında doruk noktaya ulaşan bu düşünce, Niyâzi Mısrî'nin:

'Ben taşrada arar iken
O can içinde can imiş'

düşüncesiyle âdeta sistemleştirilmiştir. Ve milyonlarca evliya da işte bu sırlı kitabın rehberliğinde nice uçsuz bucaksız yollar katetmişlerdir.

Ben, dışta dolaşıyordum.. başı açık, yalınayak hayallerle hep O'nu arıyordum. Mâvera perdesi kalkınca, her şeyin düğüm düğüm benim vicdanımda meknî olduğunu müşahede ettim.

Latife-i Rabbaniyenin bu büyük rüknü, her müşkili çözen hüviyetiyle, kalbimize doğduğu zaman orada Cennetin cilve cilve açıldığını bizzat görürüz. Orada temessül eden şeyin tecelli-i hazret olduğunu anlarız. Günden güne orada cehennemden ve cehenneme sebep olan fiillerden nefretin kabardığını, vicdanın bir rehber gibi elimizden tuttuğunu ve bütün kevn ü mekanları, onlarda hasıl olan ma'nâları gözümüzün önüne seriyor gibi olduğunu hissederiz.

Evet her insan, dünyaya gelirken, kendisini böyle zirvelere ulaştıracak bir rehberle dünyaya gelir. Ama maddeye inhimak eden ve Allah'ı, laboratuarda arayan nâdân, vicdanının sesine kulak tıkadığı, onu hiç çalıştırmadığı, hatta körelttiği, paslandırdığı için bu rehberi gerçek yüzüyle tanıyamayacak ve bu rehberden faydalanılması gereken ölçüde faydalanamayacaktır.

(15.Sayı Ocak, Şubat, Mart 1992)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Abdulfettah ŞAHİN
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 23-12-2008
3,736 kez okundu
Block title
Block content