Kâinatın Yapısında Kur'ân'ın Tarzını Aramak

Kur'ân-ı Kerim'in hepsini okumaya vakti ve imkânı olmayanlar, sürekli bir sûresini okusalar bile, onun feyzinden mahrum kalmazlar, tümünü okumakla alacakları dersleri -kavrama kabiliyetleri ölçüsünde- yine alabilirler. Aynı şekilde bir insanın kâinat kitabının her yerini okuması, bütün bilim dalları ile ilgilenmesi mümkün olmasa da, belirli bir alanda yapacağı araştırmalar ile kâinatın tümünden alacağı derslerin bir özetini alabilir.

İnsanı Yaratan Zât aynı zamanda ona kendisini anlatmış, insana nereden gelip nereye gittiğini, varoluş gayesini bildirmiştir. Cenab-ı Allah bunu hem gönderdiği İlâhî kitaplar ile hem de bütün yarattıklarını içine alan, her insanın müşahedesine sunulmuş bulunan "kâinat kitabı" ile yapmıştır ve yapmaktadır.

Kur'ân ve kâinat her ikisi de insanı yaratan Zat'ın insanla farklı şekillerde konuşmaları, kendisini insana tanıtmalarıdır. Öyle ise her konuşanın bir konuşma tarzı, her söyleyenin söylediklerini anlatırken kullandığı bazı metodlar olduğuna göre, Yüce Yaratıcı'nın da bu iki ayrı konuşmasında ortak olan, ona ait ulvî tarzları yakalayabilir miyiz? Bazıları klâsik müzik ustalarının üsluplarına aşina olan kulaklarıyla, çalınan bir-iki notadan, hemencecik o üstadların eserlerini tanıyıverirler. İşte aynı şekilde bir mü'min de Kur'ân ve kâinat kitaplarını okuyup, Yüce Yaratıcı'nın üsluplarını yakalayıp, kalbini onlara akortlayabilir.

Burada Kur'ân ve kâinat kitapları arasındaki ana benzerlik noktalarından dört tanesini ele alalım:

1. Bütünlük (Câmiiyyeti):

Kur'ân-ı Kerim'in mucizevî özelliklerinden biri de, bildirdiği esasların, âdeta her bir sûresine, her bir âyetine, hatta her bir kelime ve harfine sinmiş olmasıdır. Bundan ötürü ehli keşf olan bazı âlimler (gizli hakikatleri Allah'ın lütfu ile bilen kişiler) bütün Kur'ân'ın Fatiha sûresinde onun da Besmele'de özlü bir şekilde bulunabileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Kur'an'ın bu özelliği holograma benzetilebilir. Hologram tekniği ile üretilen resimlerde, her bir resim parçacığı (detayları kaybederek de olsa) bütünün özelliklerini taşımaktadır. Yani resmin küçük bir parçasından orijinal resim tekrar elde edilebilmektedir. İşte Kur'ân-ı Kerim'in de her bir sûresinde, âyetinde, hatta kelimesinde, bütününde anlatılan hakikatlerin özü bulunabilir. Örneğin Kur'ân'da ele alınan dört temel esas olan tevhid, nübüvvet, haşir ve adaletin 'Bismillah'da nasıl saklı olduğunu Bediüzzaman Hazretleri İşarat-ul İ'caz adlı eserinde şöyle açıklamaktadır:

"Evet, 'kûl' (söyle - de ki! mânâsındaki) kelimesi, Kur'ân'ın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr veya mukadder olan 'kûl' kelimelerine esas olmak üzere 'Bismillah'dan evvel 'kûl' kelimesi mukadderdir. Yani, 'Ya Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et'. Demek Besmele'de İlâhî ve zımnî bir emir var. Binaenaleyh, şu mukadder olan 'kûl' emri, risalet ve nübüvvete işarettir. Çünkü; Rasûl olmasaydı, tebliğ ve talime memur olmazdı. Kezalik, hasrı (hasretme, birine mahsus kılma) ifade eden 'câr' ve 'mecrûr'un takdimi, tevhide imadır. Ve keza, 'er-Rahman' nizam ve adalete, 'er-Rahim' de, haşre delâlet eder."1

Peki kâinat kitabında da bu holografik özellik görülebilir mi? Bir bakış açısıyla şöyle düşünülebilir: Her doğup, yaşayıp, ölen varlık kendisinden sıkıştırılmış bir numune olan tohumunu geriye bırakıyor. İnsanın ve bazı hayvanların yumurta ve spermleri, ağaçların çekirdekleri bunlara birer örnektir. Bir tek çekirdekte bütün bir ağaca ait özellikler; cinsi, ne tür özellikleri bulunduğu, yaprağının şeklinden meyvesinin kokusuna kadar bütün bilgiler saklanmıştır. Yani çekirdeği açıp okumak mümkün olsa orada ağacı görebileceğiz. Aynı şekilde insan yumurtası veya spermi içinde bulunan DNA zincirleri de bir ağacın çekirdekleri gibi o insana ait bütün özellikleri taşımaktadır. Bunun da ötesinde DNA zincirleri canlıların her bir hücresinde bulunmaktadır. Yani her bir hücrede insanın tümüne ait bilgiler ayrı ayrı yazılmıştır. İşte Kur'ân-ı Kerim'de gördüğümüz iç içelik; işte her bir harfe sinmiş esaslar prensibi! Aradaki benzerlik inkâr edilemez.

Kur'ân-ı Kerim'deki hurûf-u mukattaa' (sûre başlarında bulunan birli, ikili, üçlü vb. harfler) bu açıdan incelendiğinde insandaki DNA zincirlerine benziyor olduğu düşünülebilir. Büyük İslâm âlimleri bu harflerin, başlarında bulunduğu sûrelerin bir anahtarı olduğunu düşünmüşler, harflerin bu sûrelerde ve âyetlerde tekrarlanış adetlerini saymışlar, onlardan birçok hikmetleri sezmişlerdir. Sonra bu harflerin (insandaki DNA zincirleri gibi) Kur'ân'ın bir kodu, şifresi olduğu hükmüne varmışlar, ancak şifreyi çözememişlerdir. İşte kâinat kitabı ve onu Yaratan'ın yazılı mesajı Kur'ân, ve işte aradaki üslup benzerliği!

Şimdi de aynı holografik özelliği diğer bir bakış açısıyla inceleyelim. Pozitif bilim dallarının kâinatın farklı farklı parçalarını araştırıp sonra benzer sonuçlara varması da yukarıdaki konuya bir delildir. Belirli bir bilim dalı içerisinde (fizik gibi) birbirinden konu olarak çok farklı alanlarda (uzay ve atom fiziği gibi) çalışan iki bilim adamı tamamen ayrı iki sistemi modellemek için çok benzer formüllerle ortaya çıkıyorlar ise, bu her iki sistemin yapılışında da aynı elin dolaştığına bir delildir. Bu, Yaratıcı'nın birliğine (tevhide) delil olduğu gibi aynı zamanda şunu gösterir; İnsanlar kâinatın farklı parçalarını ele alıp inceleseler de, onu yaratan öyle bir hikmetle yapmış ki, hep benzer kaidelere ve prensiplere varıyorlar. Çünkü birlik, ancak Bir'den sudur eder. İşte yine Kur'ân-ı Kerim'in câmiiyyetine, her bir âyetine esaslarını sindirmesine benzerlik...

Kur'ân-ı Kerim'in hepsini okumaya vakti ve imkânı olmayanlar, sürekli bir sûresini okusalar bile, onun feyzinden mahrum kalmazlar, tümünü okumakla alacakları dersleri -kavrama kabiliyetleri ölçüsünde- yine alabilirler. Aynı şekilde bir insanın kâinat kitabının her yerini okuması, bütün bilim dalları ile ilgilenmesi mümkün olmasa da, belirli bir alanda yapacağı araştırmalar ile kâinatın tümünden alacağı derslerin bir özetini alabilir.

Örneğin fizikçiler inceledikleri sistemler arasında bir benzerlik, bir ortak dil olduğu sonucuna varıyorlar. Devasa gök cisimlerinden ana rahmindeki embriyoya kadar, hatta atomik seviyedeki olaylarda, hep belirli bir periyotla bir yörünge etrafında dönmeler var. Âdeta dönmek, kâinatın bir zikri, bir nakaratı. Her şey dönüyor. Dahası fizik biliminin telkin ettiği tevhid ile bilim adamları son yüzyılda dört temel kuvvetin birleştirilmesi peşine düşmüşlerdir. Kâinatta gözlenen birçok farklı kuvvet türü incelendiğinde dört temel kuvvet diye adlandırılan gravite (kütleler arası çekim), elektromanyetik, kuvvetli nükleer ve zayıf nükleer çekim kuvvetlerine indirgenebilmektedir. Bu kuvvetler işleme prensipleri ve takip ettikleri formüller açısından o kadar benzerlikler göstermektedirler ki, bilim adamları ister istemez bunun altında yatan fiziksel bir hakikat olduğu kanaatine varmışlardır. Einstein da dahil olmak üzere birçok fizikçinin hayal ettiği ve bugünlerde de çoklarının peşinde koştuğu bu teori "Büyük Birleşim Teorisi" (Grand Unified Theory-GUT) adıyla anılmaktadır. Henüz dört kuvvetin birleştirilmesi mümkün olmamakla beraber bu konudaki inanç yeni gelişmelerle günden güne güçlenmektedir. O kadar ki son on yıldaki gelişmelerle artık fizikçilerin hayallerini "Kâinat Teorisi" veya "Her şeyin Teorisi" diye çevirebileceğimiz (The Theory of Everything) bir teori süslemektedir. Bu teorilerin en popüleri seksenli yıllarda gündeme gelen "süper cisim teorisi" (suerstrings)dir. Kâinat teorisi yirminci yüzyılın ilk yarısında temelleri atılan "görecelik" (relativity) ve "kuantum teorileri" dahil bütün fizik teorilerini birleştirecek ve en küçük atom altı parçacığı dahi sade bir matematiksel model ile ifade edebilecektir2.

Bu konu yine tevhide delil olmasına rağmen aynı zamanda şunu gösterir ki; fiziğin gravite, elektromanyetik ve nükleer gibi çok ayrı konularında çalışan insanlar ele aldıkları sistemler arasındaki benzerlikler sebebiyle, aynı dersi fakat farklı şekillerde alıyorlar. Biri gezegenlerin arasındaki kuvveti hesaplarken diğeri çekirdeğin elektron üzerindeki cazibesini hesaplıyor, fakat özünde aynı dersi öğreniyorlar. O kadar ki sonunda bütün her şeyin altında bir tek fiziksel hakikatin yattığı kanaatine varabiliyorlar.

Matematiğin fiziksel sistemleri modellemek için kullanılmasıyla ortaya çıkan örnekler bunu daha açıkça ortaya koyuyor. Belirli bir alanda kullanılan formüller ve hatta bilimsel yaklaşım metodları başka bir alana rahatlıkla adapte edilebilmektedir. Mekanikte ısı transferi konusunda uğraşan bir bilim adamının bulduğu formüller (Fourier dönüşümleri) bugün elektronik, akustik ve hatta tıp konusunda kullanılabilmektedir. İnsanlar bir işaretin frekanslarına ayrılabileceğini bu dönüşümlerin keşfedilmesi ile öğrenmişlerdir. Fakat insan kulağı bu dönüşümün temelinde yatan frekans ayırma işlemini orta kulakta bulunan bir doku yardımı ile Hz. Âdem'den bu yana yapmaktadır. İnsanlar matematiği yüzyıllar boyunca çalışarak öğrenmiştir. Oysa kâinat o dili var oluşundan beri konuşmaktadır. Başka bir örnek; bir olasılık dağılım modeli (Poisson) insan ve diğer canlılardaki sinirlerin paketçikler hâlinde salgılanma miktarlarını modellediği gibi, bir X-ışını üreten elektron tüpünün yayınladığı foton sayısını da modelliyor. Biri canlı organizmasına dair biyolojik bir olay, diğeri ise Tungsten'in ısıtılması ile ortaya çıkan tamamen fiziksel bir özellik. Bir diğer örnek; İnsan vücudundaki kan basıncı, sıcaklık, nefes alma hızı gibi parametrelerin optimize edilmesi için kullanılan sistemler, sistem mühendisliği açısından, bir füzenin kontrolü için kullanılan optimizasyon formüllerinden farklı değildir.

Sistem mühendisliği genellikle elektronik alanında uygulama bulmaktadır. Oysa insan vücudundaki kompleks ve çok parametreli olan sinirsel ve enzimatik sistemlerinin oluşturduğu kapalı ve açık çevrim kontrolleri tamamen sistem mühendisliğinin metodları ile incelenebilir ve incelenmeye başlanmıştır. Bu da biyomedikal dediğimiz yeni bir sahaya girmektedir. Daha binlerce örnekler verilebilir... Burada dikkatleri çekmek istediğimiz asıl konu ise şudur: Kâinatta milyarlarca farklı sistem aynı matematiksel ifadeleri takip etmekte, bir başka deyişle matematik dili ile aynı hakikatları anlatmaktadırlar.

Matematik sadece dillerden bir dil. Yukarıda matematik ve fizik için yapılana benzer bir incelemeyi biyoloji, kimya gibi dallar için de yapabiliriz. Her bir ilim dalı bir dildir. Her bir ilim dalı Cenab-ı Allah'ın Hakîm, Adl, Musavvir gibi farklı isimlerine bakarlar. Kâinat kitabının birer sûresi veya âyeti gibi olan hayvanlar ve bitkiler âlemi gibi parçalarda bu isimler, bazıları daha kuvvetli olmak üzere, her biri ayrı ayrı tecelli ederler. Örneğin matematik gözlüğü ile yaklaşan bir araştırmacı incelediği sistemde Adl isminin tecellisini görürken, bir biyolog Hay ismini daha iyi görebilir. Ancak burada söylemek istediğimiz şudur; örneğin bir hücreyi inceleyen de bir insan organizmasını inceleyen de Cenab-ı Allah'ın isimlerini ve isimlerin gerekleri olan, bize öğrettiği esasları, inceledikleri o sistemlerden alabilirler.

Evet! Nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'i kafası ve kalbi ilâhî esintilere açık kimseler kısa bir sûrede, hatta belki bir âyette Kur'ân'ın ruhunu hissedebiliyorlar ve bu Mu'cizevî Kitab'ın bütününün verdiği mesajdan nasiplerini alabiliyorlar ise; kâinatın küçük bir sistemini herhangi bir bilim dalı çerçevesinde incelemek de bize yaratılışın tamamı hakkında kuvvetli bilgiler verir. Sistemden sisteme geçtiğimizde kendimizi kaybetmeyiz. Kâinatta bir tutarlılık vardır. Hayatını hücreyi incelemeye vermiş bir kişi ile insanın tümünün fizyolojisini inceleyen bir kişi oralarda kullanılan hikmetlerin benzerlikleri sebebiyle, Cenab-ı Allah'ın hep Rahîm, Rezzak, Şafi', Hakîm gibi isimlerine giden yolları bulacaktır. Yani hepsinde Cenab-ı Allah'ın taklid edilmez mühürleri, isimleri ile karşılaşacaktır.

Sözün özü, Cenab-ı Allah hem Kur'ân'a hem de kâinat kitabına bu iç içe geçmiş parçada bütünü özetleyen üslûbu koymuştur.

2. Derinlik

Kur'ân-ı Kerim derinlemesine incelenmeden okunduğunda, sade bir anlatım üslubuna sahiptir. Âyetler lâfzında sevimli, hoş, lâtif, okunduğunda dinlendirici, duygulara hitap ederek dinleyeni kendine cezbedicidir. Diğer yandan, âyetler bilgili ve keskin nazarlar tarafından dikkatle incelendiğinde derinleşirler. Derinlere indikçe aklın payı artar, daha çok düşüncelere hitap etmeye başlarlar. Akıl hayrete düşer, önüne uçsuz bucaksız koridorlar açılır, dibi bulunmaz. Fıkıhla meşgul olanlar bir âyetten ibare, delâlet, işaret ve iktiza mânâları gibi dört tabaka mânâları alırken, aynı âyetten psikoloji kendine göre bir kanunu; sosyoloji içtimâî hayatın bir prensibini, tasavvuf başka bir inceliği, diğer ilimler de kendileriyle ilgili daha başka düsturları bulabilmektedir3. Bu şekilde bir âyet pek çok hakikatlere işaret etmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir hadis-i şerifinde: "Muhakkak her âyet için bir zahirî (sarih) mânâ, bir batınî (işârî) mânâ ve muttali olunan bir had vardır. Ayrıca her bir had için dallar, furuat, budaklar (ayrı ayrı mevzular ve ilimlerle ilgili mânâlar) vardır."4 buyurmuştur.

Bu hikmetledir ki, onu okuyan bir deve çobanı da olsa, müdakkik bir âlim de olsa kendilerine göre değişik derinliklerde dersler alırlar. Nur âyetini okuyan bir kişi Cenab-ı Allah'ın nuruna dair lâtif bazı dersler alabileceği gibi, bir diğeri de aynı âyette elektrik ampulüne işaret eden deliller görebilir. Buna benzer verilebilecek binlerce örnek ile denilebilir ki, Kur'ân'ın lâfızlarındaki kulakları okşayan o lâtif ifadeler derinlemesine incelendiğinde aklı şaşırtan hikmetler zenginliğine açılan kapılar olurlar.

Peki kâinat kitabında da bu derinlik var mı? Şöyle bir çıksanız kırlara, her şeyin ne kadar lâtif, göze, kulağa ve bütün insan hissiyatına hoş gelen nağmeler ile dolu olduğu görülür. Zahirdeki bu güzellik ister istemez, insanı tefekküre sevk eder. Bu cazibeye kapılıp incelemeye koyulan bir bilim adamının ise kâinat artık daha çok aklına hitap etmeye başlar. Karşılaştığı sistemler, bir saatin çarkları gibi işleyen hassas dengeler, aralarındaki matematiksel ilişkiler onu şaşırtır, hayrete düşürür. İlerledikçe açılır, sonu hiç gelmez. Özellikle temel ilimlerle uğraşan herhangi bir bilim adamı ile beş dakikalığına bir görüşün. Konuştuğunuz kişi hangi inanç ve düşünce sistemine sahip olursa olsun, çalıştığı konuya hayran olduğunu ve konusunun dibi bulunmaz bir sırlar âlemi olduğuna inandığını göreceksiniz.

Kur'ân-ı Kerim'deki âyetler gibi bilim dünyasındaki sistemler de birçok hakikatlere işaret ederler, ama sırlarını hemen ele vermezler. Nöroloji biliminin sadece bir alt konusu olan sinir hücrelerinin (neuron) mesajı nasıl ilettiği sorusu, biyoloji, kimya, fizyoloji ve biyomedikal mühendisleri gibi farklı dallardan birçok araştırmacıyı yıllardır uğraştırmaktadır. Bulunanlar sadece sinir hücrelerinin genel davranışlarını modellemekten ileri gidememektedir. Her bulgu bilinmezlerden bir kapı açarken arkasında yüzlerce kapalı kapıyı ve soruyu karşımıza çıkarmaktadır. Sistemin can damarı olan, püf noktası tabir edebileceğimiz kısımlar ise hep perde arkasında kalmaktadır. Örneğin, sinirlerin sırrı henüz tamamen anlaşılmamıştır. Diğer fizyolojik sistemlerde olduğu gibi araştırmacı her elde ettiği bulgu sonucunda karşısına çıkan yeni sorularla bir dipsiz kuyuya iniyor hissine kapılmaktadır. İşte aynı derinlik, aynı ucu bulunmazlık Kur'ân'da da mevcuttur.

Kur'ân-ı Kerim'in ciddiyetle yaklaşmayanı kendisine muhatab kabul etmemesi, sırlarını açıp mesajını vermemesi de kâinat kitabına benzer. Hangi bilim dalı disiplinsiz ilerleyebilir? Hangi bilim adamı aşk derecesinde bir merakla kulak kabartmazsa yaratılışın hikmetlerini keşfedebilir? Sanki öncelikle o ilmi almaya hazır eden bir terbiyeden geçmek gerekir ki, İzzet-i İlahîyeye sonradan saygısızlık edilmesin; sırrı açılan hikmet basit görülmesin; şifresi açılmış bir kilit gibi kenara atılıp o hakikata hürmetsizlik edilmesin. Aynı şekilde insan ancak Kur'ân-ı Kerim'in mesajını çok iyi dinleyip onu kendi hayatına uygulamaya hazır hâle gelmişse, bu İlâhî Kitap o kimseyle konuşmaya başlar. Bu da tefekkürle ve ibadetle kazanılan bir terbiye ve disiplin ile olur. Böylece o hikmetlerin kapısı çalınır. Ondan sonra Kitap, kendisini bize muhatap alır ve konuşur. Emirlerini, yasaklarını bildirir. Bunların arkasındaki güzellikleri, İslâm'ın insan fıtratına nasıl da uyduğunu gösterir. Kişinin kalbine akar ve orada tahtını kurar. Aksi hâlde, o mesaja kendini hazırlamamış, o disiplini almamış kişilere emirler anlaşılmaz gelir. Hele Allah'ın kitabında haber verdiği kalbi mühürlenmiş olanlar O'nun bu ilâhî mesajına asla muhatap olamazlar.

Sözün özü, her iki kitabın kişiye konuşabilmesi için, o kişinin okuduğu kitapta çok derin, diğer ucu sonsuzda, ilâhi bir mesaj olduğuna inanmış, o disiplini almış, kalbine onun beklentisini koymuş olması gerekir. Aksi hâlde, kitap susar, değeri anlaşılmaz, elmas kristalleri değerindeki hakikatler cam parçaları gibi görünmeye başlar, kesifleşir.

3.Ahenk:

Bir başka üslup benzerliği de, iki kitapta da ortak olan ahenkte bulunabilir. Kur'ân-ı Kerim'in makamlı okunuşu ile ortaya çıkan kendine mahsus ses iniş-çıkışlarını, kafiyelerini ve "Halaka es-samavatu vel-ard"5 gibi lâfızlarını hatırlayalım. Bu Mu'cize Kitab'ı okumak, insanı ne monotonluk içerisinde sıkar ne de gelişi güzel iniş çıkışlarla huzursuz eder. Bir araya gelen bulmaca parçalarının birbirlerine uyması gibi insan ruhunun susuzluğuna su olur ve onu doyurur. Belki de Kur'ân-ı Kerim'deki bu kendine has ahenk ile insan ruhu arasında akordu sağlayan bilmediğimiz çok önemli benzeşimleri var. Belki de insanı doyuran bu ritim benzeşimidir.

Peki, yukarıdaki ahenk, kâinat kitabında da bulunabilir mi? Yemyeşil bir ovanın ufkunda doğmakta olan güneşi seyreden bir insan da böyle bir huzur duymaz mı? Kuş seslerini, kumsaldaki deniz dalgalarını, şırıl şırıl akan bir dereciği, lapa lapa yağan bir karı, altın sarısı başakları, binbir renge bürünmüş balıklar ve kuşlar alemini dahası uzayın kadife siyahı boşluğunda mevlevî gibi dönen mavili-beyazlı yerküreyi seyreden bir insan da böyle bir huzur duymaz mı? Tabiata daha yakın kırsal yörede yaşayan insanların ruhsal olarak çok daha huzurlu olduğunu göstermek için uzun bilimsel araştırmalara gerek yoktur her hâlde. Kâinatı yaratan Sanatkâr, ona öyle bir elbise giydirmiş ki temaşa eden insan huzur bulur. Ruhu kâinatta kendindeki ritimlerin aynılarını bulup onlara akort olur.

Kur'ân-ı Kerim'deki monotonluktan uzak, ancak rahatsız edici, bir ahenk kıtlığı içerisindeki değişimlerden de beri bir akış, kâinat kitabında da mevcuttur. İnsan dönme dolaptaki gibi dönüp dönüp aynı yere gelen bir sözde değişimden de sıkılır; onu da monoton görür. Diğer yandan çakıllı bir yolda giden at arabaları gibi beklenmedik ve ahenksiz sarsıntılarla dolu bir gidişi de sevmez. İnsan ruhuna hitap eden değişim şekli, günün aya, ayın mevsimlere, mevsimlerin yıllara dolanması gibi, dönüşümlü fakat aynı noktaya dönmeyen, güneş sisteminin uzaydaki yolculuğu gibi helezonik, her adımda bir ileri noktaya eren, ara sıra da yaz yağmuru, kışın gelen bir-iki güneşli gün gibi süprizlerle dolu bir ahenktir. Hem Kur'ân hem de kâinat işte böyle bir ahenkle yazılmış, okunması insanı hiç sıkmayan birer kitaptırlar.

Ayrıca böyle iniş çıkışlı bir ahengi, Kur'ân'ın yalnız okunuşunda değil, anlatımında da bulmak mümkündür. Her sûre belirli bir konuya atfedilmiş, olayları kronolojik sırayla anlatan monoton bir sıralanışa veya içerik olarak tek düze bir anlatışa kesinlikle sahip değildir. Konudan konuya geçer görünür, ancak hep aynı esasları öğretir. Ve sonunda "Alîmün Hakîm" "Ve Hüve ala Külli Şey'in Kadir", gibi tekrarlarla el-Esmâü'l-Hüsnâ'yı anarak, öğrettiği esaslara onları mühür yapar. Maksadın, verilen düsturun Allah'ın hangi güzel ismine baktığını söyleyerek konuyu noktalar ve dersini verir. Ve bu tekrarları Kur'ân'ın değişik yerlerinde görürüz. Aynen, kâinat kitabının zaman içerisinde geçirdiği safhalar olan tarihin kendisini tekrar edip önemli derslerini insana tekrar tekrar vermesi gibi...

4. Terbiye Metodu:

Kâinat kitabı ile Kur'ân arasındaki üslup benzeşimleri daha pek çoktur. Örneğin her iki kitabın da bir terbiye etme metodu vardır. Söylediklerinde son derece kararlı ve ortaya koyduğu kanunlar ile güçlü bir sistem örneği ortaya koyarlar. Olaylar karşısında her zaman bir tercihleri vardır. Dinleyen doğrunun bir tane olduğuna ikna olur. Lâkayt değillerdir, karşısındakine ciddiyet telkin ederler. Sanki dinleyicilerine bir ebeveynin olgunluk, kararlılık, bilgelik ve müşfikliği içerisinde ders verirler.

Gerçekten de Kur'ân gibi kâinatın da şa'şaalı ve görkemli bir sistemi vardır. Muhatapları bir yönetim, bir sistem, bir düzen ile karşı karşıya olduklarına kanaat getirirler; kâinatta bir düzensizlik göremezsiniz. Havadaki cansız zerrelerden tutun da canlılar âlemine kadar herhangi bir varlığın görevini yerine getirmediği, laubalilik yaptığı görülemez. Tabiat kanunlarından maksimum seviyede istifade etmek istenirse doğru olan metot birdir. Kaynaması için suyu her zaman ısıtmak gerekir. Havada bırakılan bir şey her zaman yere düşer. Yani kâinat insana bir mantık sistemi verir. Doğru nedir, yanlış nedir konusunda bir yol gösterir. Kimsesiz bir adada doğup büyüyen bir insan bile bu mantık sistemini, doğru ve yanlış kavramlarını az çok kendiliğinden, tabiattan aldığı dersler ile öğrenebilir. İşte Kur'ân-ı Kerim'deki ve kâinat kitabındaki bu ciddî, heybetli ve kararlı terbiye tarzları birbirlerine benzerler.

Kendisine uyan ile isyan edenleri bir tutmazlar. İtaatkârı alkışlar, sırtını sıvazlar, ödüllendirirler. İsyankârı ve düzen bozucuyu ise şiddetle kınar, ceza ile korkuturlar.

Hepimiz biliriz: Tabiat kanunlarına uyanlar, bir işi en çabuk ve en az zararla yaparlar. Aksi hâlde başını taşa vurur, kazalara sebep olurlar. İsyan edip tabiat kanunlarına tamamen uymayanların sonu ise felâkettir, mezarlıktır. Yani insan her iki kitap karşısında da terbiye ve disiplinin şart olduğu kanaatine varır. İşte bu gibi nedenlerledir ki hayattan birçok dersi alabilmiş olan yaşlı kişileri ekseriyetle çok ağırbaşlı, terbiyeli ve itaatkâr görürüz. Henüz hayatın acemisi, bilgi yönünden daha geri gençlerde bulunması gereken saygı ve terbiye yaşlılarda daha ziyade görülür. Çünkü hayat okulundan da Kur'ân'ın kitabı ve onun okuyucusu olan hayattan da, Kur'ân-ı Kerim gibi, insana kendisinin efendi değil kul olduğunu, kudret sahibi değil mutlak aciz olduğunu, zengin değil mutlak fakir olduğunu ve en menfaatli ve sevimli hareketinin isyan değil itaatkârlık olduğunu telkin edici olduğunu anlarlar. İşte Kâinat ve Kur'ân'ın insanı terbiye ederken kullandıkları bu metotlar birbirlerine çok benzerler.

Yukarıda kısaca değindiğimiz Yüce Yaratıcı'nın bu iki mesajlar kitabındaki konuşma üsluplarına dair misaller daha çok çoğaltılabilir. Ve belki bunlar kâinatın, Yapıcısının da, o kâinatın içindeki kullarına gönderdiği mesajlar kitabı Kur'ân-ı Kerim'in Sanatkârı'nın da ve her iki kitapta konuşanın da aynı Zât olduğuna inanan kalpler için binlerce delillerin üzerine bir delil daha olabilir. Meseleye sadece dikkatleri çekerek sözü bu konuda liyakatı olan kişilere bırakıyoruz.

Dipnotlar

1 Bediüzzaman Said Nursî, İşarat-ul İ'caz, s.12-13. • 2 P.C.W. Davies and J.Brown, Superstrings, Cambridge University Press, 1988. • 3 Safvet Sanih, Kur'ân ve İlimler, Nil A.Ş. İzmir, 1992. s. 2 • 4 Taberânî, Süleyman b. Ahmed b. Eyyub, el-Mu'cemul Kebir, Mektebü'l Ulûm, Musul, 1983, 9/136; Abdürrezzak, Ebû Bekir es-San'ânî Musannef, el-Mektebü'l İslamî, Beyrut,1982,3/358. • 5 En'am 6/1; A'raf 7/54; Tevbe 9/36

51. Sayı, Ocak, Şubat, Mart (2001)

Yazar:
Mesut Şahin
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 25-06-2010
4,499 kez okundu
Block title
Block content