Buradasınız

İsimlerinden İşaretle Kur'an-ı Kerim'in Anlaşılması

Kur'ân–ı Kerim, bizzat kendisi için bazı isimler ve birtakım sıfatlar kullanmaktadır. Bunlara bakarak onun mahiyeti daha iyi tanınmakta ve dolayısıyla anlaşılması da kolaylaşmış olmaktadır.

el–Kitab

Elimizdeki mushafın tertibine göre, Kur'ân–ı Kerim'in kendisi için kullandığı ilk isim "el–Kitab"dır (Bakara, 2/2). "Kitab" kelimesinde, bir araya toplama, meselâ bir cildi iğne ile diğerine tutturma (el–İsfahanî, 423) anlamı vardır. Bu itibarla, sözlerin yazıya geçirilip bir araya getirilmiş hâli de kitab'dır. Kitab'da hükmetme ve farz kılma anlamları da bulunur. Dolayısıyla, Allah'ın "Kelâm–ı Zâti"sinde, murad ettiği ve hükme bağladığı şeyler de, bir şey üzerine yazılmış olmasalar dahi, kitap diye isimlenirler. Sanki bir şeyin düşünülüp söylendikten sonra yazılması, yani son ve nihaî hükmünün verilmesi, onun kitap olması demektir. Buna işaretle Râgıp el–İsfahanî, (v. 502/1108) "Bir şey önce murad edilir, sonra söylenir, sonra da yazılır. Dolayısıyla, murad etme, işin başlangıcı, yazma da sonudur." der. (el–İsfahanî, 423). Binaenaleyh, kitap hâline gelmiş ve yazılmış olan şey artık değişmez. Bu açıdan bakıldığında Kurân–ı Kerim'de "Ketebellahu/Allah yazdı." ya da "Kütibe aleyküm/size yazıldı." gibi ifadelerle başlayan cümleler, kesin ve artık hiç değişmeyecek bir hükmü anlatıyor olmalıdırlar.

"Her ecelin bir kitabı vardır." (Ra'd, 13/38) demek, olacak olan her şey yazılmıştır/belirlenmiştir, diğer bir ifade ile, yazılan her şey mutlaka olacaktır mânâsına gelir. "Allah, dilediğini imha, dilediğini ispat eder. Ana Kitab, O'nun katındadır" (Ra'd, 13/39) âyeti, Ana Kitab'da olanların değiştirilebileceğini anlatıyor olmamalıdır. Günlük defterlerde yazılan ve silinenler olabilir ama, "Ana Kitab"ın hatırlatılması, Allah'ın ezelî bilgisinde her şeyin değişmeyecek şekilde bulunduğunu iş'âr eder. Dünya ise, sebepler dünyasıdır ve bu dünyada her şey sebebiyle oluşur. Bu itibarla "Kitabullah", çoğu kez Allah'ın hükmü ve O'nun verdiği karar anlamına gelir ve bu mânâda hadislerde çokça kullanılır.

Kur'ân–ı Kerim'in el–Kitab olması, hem onun yazıya geçirilip, okunan bir kitap olacağına, hem de hükme bağlandığına ve artık hiç değiştirilmeyeceğine işaret taşımalıdır. Zaten daha ilk sayfasında zâlike'l–Kitâbu lâ–raybe fîh denmiş olması da bunu anlatır.

Pek çok âlim gibi Bediüzzaman da, Allah'ın iki ayrı kitabının var olduğunu belirtir. Birisi, Allah'ın ilim, irade ve kudret sıfatlarının bir yansıması olan kâinat kitabı, diğeri ilim ve kelâm sıfatından gelen Kur'ân–ı Kerim'dir. Bu her iki kitabın parçaları da "âyet/âyât" diye isimlendirilir ve Allah (c.c.) insanları âyetlerini okumaya ve düşünmeye davet eder. Çünkü âyet, gerçeğin/hakkın bilgisine götüren işaret, alâmet ve göstergedir. Allah'a ancak âyetler üzerinde düşünmekle ulaşılabilir. Âyetler bilinmeden, onların gösterdikleri de bilinmez. Bunun bir anlamı şudur: İnsan, kâinat kitabını tanımadan Kur'ân–ı Kerim'i gerektiği ölçüde tanıyamayacağı gibi, Kur'ân–ı Kerim'i tanımadan da kâinatı, varlığı ve varoluşu, yaradılış gayesine uygun olarak tanıyamaz. Trafik işaretlerinin bir kısmı sadece sembollerden, bir kısmı da zorunlu olarak yazılardan oluşur. İyi bir sürücü bu her iki işareti de okuyabilen sürücüdür. Sadece bir çeşit işareti/âyeti anlayan bir sürücünün istikamet üzere gitmesi mümkün değildir. Bu yüzden, Kur'ân–ı Kerim insanı sık sık varlık üzerinde de düşünmeye davet eder. Dolayısıyla, sürekli eski tefsir kitaplarını okuyarak Kur'ân–ı Kerim'i daha iyi anlayabileceğini zanneden insan, ne Kur'ân–ı Kerim'i ne de varlığı gerektiği gibi anlayabilecektir.

Bir hadîsi şeriflerinde Allah Resûlü (s.a.s.), Kur'ân'ın en iyi okunuşunun, bitirip tekrar ve yeniden başlanan okunuş (el–hâllü'l–mürtehil) olduğunu söyler. Bunun bir faydası da şu olsa gerektir: İnsanlar, tabii olarak ya ilimle veya tarım, ticaret gibi bir işle uğraşırlar. Her gün ve her an dünyaya ilişkin yeni şeyler görürler ve öğrenirler. Kur'ân'ı sürekli okudukça dünyaya ilişkin olarak öğrendikleri bilgilerin ondaki örtüşme noktası ile karşılaşacaklar ve hem onun hak ve hikmet olduğunu anlayacaklar, hem de, edindikleri bilgileri ona vurarak yanlış olup olmadıklarını test edebileceklerdir. Yani dünya ile Kur'ân başbaşa gidecektir. Böylece Kur'ân'ın "Nur" ismi de tecelli edecek ve o, eşyayı ayıklamaya, tanımaya ve öğrenmeye bir ışık olacaktır. Aksi takdirde, sırf bir ışık ile meşgul olmak gözleri yormaktan başka bir şey kazandırmaz. Çünkü nur, bizatihi maksut değildir. O, başka şeylerin gözükmesi ve ortaya çıkması içindir. Aksine, ışığın aydınlatmadığı eşya da ya hiç görülemeyecek veya olduğundan başka türlü gözükecektir.

Kitab kelimesi mârife (el–Kitab), nekre (kitab), tekil ve çoğul (kütüb) olarak Kur'ân–ı Kerim'de 262 defa geçmektedir. Bu önemli bir sayıdır ve türevleriyle birlikte bu sayı, bunun yaklaşık iki katıdır. Öyleyse, onun el–Kitab olmasının ne anlama geldiği üzerinde durmak ve düşünmek gerekir. Bu kelime Kur'ân–ı Kerim'de "el–Kitab" şeklinde yalın olarak kullanıldığı gibi, "kitabun munîr", "el–Kitabu'l–munîr", "Kitabun mubîn", "el–Kitabu'l–mubîn", "el–Kitabu'l–mustebîn", "Kitabun kerîm", "el–Kitabu'l–hakîm", "Kitaben mubâraken", "Kitaben muteşabihen", "Kitabun mestûr", "Kitabun hafîz" tamlama ve nitelemeleriyle de kullanılır. Belki de "kitab" kelimesindeki yazıya geçirme, yani tescil ve tesbit edip değiştirilmez kılma anlamından ötürü Kur'ân–ı Kerim'in isimleri içerisinde sadece "el–Kitab", Levh–ı Mahfuz'a, keyfiyetini bilemeyeceğimiz şekilde Allah katında varolan sabit ve müseccel bilgilere de işaret eder. Bu yüzden de, bazen meçhul kipiyle "kitabun mubîn" denirken, bazen de onun belli ve malûm olduğunu anlatan bir kiple "el–Kitabu'l–mubîn" denmiştir. Yukarıda görüldüğü gibi, bu kelimenin diğer tamlamalarında da bu kullanım vardır. Bu itibarla, "Yaş ve kuru ne varsa hepsi mubîn bir kitapta mevcuttur." (En'am, 7/59) âyeti, Levh–ı Mahfuz'u anlatıyor olmalıdır. Bu da İlm–i ilâhî'ye işaret eder (Enver Fuâd, 147). Belki "kitabun hafîz" da, yine o korunmuş kitaptır.

Kur'ân'ın Kitab olması, onun sözlü kültürün tâbi tutulduğu anlama yöntemlerine tâbi tutulmaması gerektiğine ve sanıldığı kadar bağlamının ürünü olmadığına da işaret eder. Bu itibarla tarihselci okuma biçimleri, Kur'ân'ı anlama konusunda iddia edildiği kadar verimli değildir.

el–Kur'ân

Elbette Kur'ân–ı Kerim'in en çok kullanılan ve ona özel/alem olan ismi "el–Kur'ân"dır. "Kur'ân" kelimesinin "kur'" kelimesiyle kökdeşliği vardır ve her ikisinde de toplama ve bir araya getirme anlamı bulunur. "Kıraat", harflerin bir arada telâffuz edilmesi demektir ve bu yüzden tek bir harfi telaffuz etmeye "kıraat" denmez. "el–Kur'ân"daki toplama özelliği, önceki kitapların da semerelerini, hattâ tüm bilgilerin çekirdeklerini kendisinde bulundurduğu ve bir araya topladığı içindir (el–İsfahanî, 402). "Kur'ân", isim olarak kullanıldığı gibi, "kıraat/okuma" kelimesinin masdarı olarak da kullanılır. Allah (c.c.), "Onun toplanması ve Kur'ân'ı/okunması Bize aittir. Artık Biz onu okuduğumuzda onun Kur'ân'ına uy." (Kıyâme, 75/17–18) derken, "Kur'ân’dan kastedilenin, onun kıraati olduğu açıktır. Allah Resûlü'nün (s.a.s.): "Kur'ân'ı seslerinizle güzelleştirin" sözündeki "Kur'ân" da kıraat anlamında alınırsa daha doğru olur. Kur'ân–ı Kerim'e böyle bir ismin alem olması, onun kıraatla/okunmayla alâkasını yeterince vurguladığında şüphe yoktur. Bunun anlamı şudur: Kur'ân–ı Kerim'in kendine has özelliklerinden birisi onun okunmasıdır. Ona inananlar, onu okumalıdırlar, hem de o, indirildiği gibi okunmalıdır. Onun "Kur'ânen arabiyyen" olarak indirilmiş olması, aynı zamanda kendi diliyle okunması gereğini hatırlatır. Çünkü buradaki "Kur'ânen" de kıraat anlamına gelebilir ve o takdirde sadece dil olarak değil, okunuş olarak da "Arapça bir okunuşla" demek olur. Kur'ân'ın böyle bir isminin oluşu, elbette onun salt okunuşunun dahi başlı başına bir iş olduğuna işaretler taşıyor olabilir. Bu da, "onu anlamadıktan sonra okumanın ne anlamı vardır?" gibi bir sorunun cevabıdır. Elbette Kur'ân–ı Kerim okumaktan maksat onu anlamak ve uygulamaktır. Ama bu o kadar büyük bir hedeftir ki, ona götüren vasıtalar dahi onun sebebiyle başlı başına birer değer oluverirler. Elverir ki, insanlar asıl gayeyi tamamen unutup, vasıtaları gaye gibi görme noktasına gelmesinler.

ez–Zikr

Kur'ân–ı Kerim'in el–Kitab ve el–Kur'ân'dan sonra kendisi için en çok kullandığı isim Zikr/ez–Zikr'dir. "Zikr", insanın elde ettiği bilgiyi hıfz gibi zaptetme ve önceden hıfzettiği bir bilgiyi hatırına getirme veya söz olarak söyleme anlamlarına gelir. Onun için, zikir iki türlüdür: kalple olan zikir ve dil ile olan zikir, denmiştir. Her ikisi de, iki nevidir: unutulanın zikri ve unutulmayanın zikri, yani hatırlanması ya da dile getirilmesi. Ayrıca, her söz de zikir diye isimlendirilebilir (el–İsfahanî, 179). Zikrin asıl mânâsı, unutmanın zıddı olan hatırlamadır. Sonra onun sonucuna, yani dil ile telaffuz etmeye de zikir denmiştir. Yani hatırlanan şey, önce insanın içinde konuşulur, sonra da dilinde. Bu itibarla, söz de bir zikirdir. Kur'ân–ı Kerim, kendisine "zikr" adını verirken, bu kelimeyi de, Firuzabadî'nin tesbitine göre yirmi ayrı mânâda kullanmıştır: Dil ile zikretme/söyleme, kalb ile zikretme/hatırlama, öğüt verme, Tevrat, Kur'ân, Levh–ı Mahfuz, Hz. Peygamber'in risaleti, ibret, haber, Hz. Peygamber'in bizzat kendisi, şeref, tövbe, beş vakit namaz, özel olarak ikindi namazı, Cuma namazı, hatadan dolayı özür, şefaat, tevhid, nimeti anma, itaat ve hizmet (Fîrûzâbâdî, 3/13). O, zikrin bu anlamlarda kullanıldığı âyetleri de verir. Ancak dikkatlice bakılırsa hepsinde aslolan mânânın, İbn Fâris'in dediği gibi, hatırlama ve hatırlananın nihayet dile getirilmesi olduğu görülecektir. Zikrin biraz ilerisi "zikrâ" dır ki, o da hatırlatma yani "tezkîr" anlamına gelir ve Kur'ân–ı Kerim, aynı zamanda hem "tezkire" (Tâhâ, 20/3), hem de "zikrâ"dır. (En'am, 6/90)

Bütün bu mânâları hesaba kattığımızda, acaba Kur'ân–ı Kerim'in "zikr" olması neyi ifade ediyor olabilir? Burada ezelî mîsak olayını hatırlamamız gerekir: "Hani Allah (c.c.), Âdemoğullarından, onların arkalarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak, 'Ben sizin Rabbınız değil miyim?' demişti. Onlar da, 'Evet, öyle. Biz, bunun şahitleriyiz.' diye cevap vermişlerdi. Allah böyle yapmıştı ki, Kıyamet günü, 'Bizim bundan (Senin Rabbimiz oluşundan) haberimiz yoktu.', demeyesiniz." (A'raf, 7/172). Bu âyetten birkaç âyet sonra şu meâlde bir âyet daha vardır: "Takvalı olan insanlara şeytandan bir vesvese geldiğinde hatırlayıverirler ve hakikati görenler olurlar." (A'raf, 7/201) Burada hatırlananın ne olduğu önemlidir. Bilindiği gibi hatırlamak, ancak önceden bilinen bir şey için söz konusu olabilir. Bu açıdan "zikir" kavramının ve ondan türetilen kavramların Kur'ân–ı Kerim'deki kullanılışları dikkate değerdir. Kur'ân'ın bu isimle anılması, sanki bu konuda insanda bir ön bilginin bulunduğu izlenimini verir. Allah, Âdem'e bütün isimleri öğrettiğini buyurmaktadır. Şöyle de diyebiliriz: Kur'ân–ı Kerim'in söyledikleri insan için çok yabancı, yeni ve aşina olmadığı şeyler değildir. Ondaki bilgilerle insanın yaratılışının, tabir caiz ise, koordinatları, plânı ve krokisi örtüşmektedir. İnsan, tam Kur'ân'a göre yaratılmış, ya da Kur'ân tam insana göre nazmedilmiştir. Öyle ki, onun Kur'ân'daki bilgileri edinmesi, bir öğrenme değil âdeta bir hatırlamadır, eserle krokinin bire bir örtüşmesidir, yani zikirdir. Çünkü onlar, onun aslında zaten vardır.

Her hâlde Kur'ân–ı Kerim insanların onu ezelî mîsak ile hatırlamaları sebebiyle zikirdir. Ayrıca o; insanlara bir hatırlatma ve bir öğüt olduğu için de, salt kıraati dahi Allah'ı (c.c.) zikretme olduğu için de, inananlar için bir şeref olması itibariyle de zikirdir. Kur'ân–ı Kerim inananlara sık sık Allah'ı çok zikretmelerini söyler. Onun zikrin esası olması itibariyle, onu anlamaya çalışan, ya da şuurla okuyanların bu eylemleriyle zikrettiklerinde şüphe yoktur. Ancak yine Kur'ân–ı Kerim'in zikre yüklediği mânâlar hesaba katıldığında, onun zikir dediği her şey, bu emrin yerine getirilmesi için bir vasıtadır.

İki ayrı sûrede bir kelime farkla tekrarlanan iki âyette Kur'ân-ı Kerim daha önce gönderilen kitaplara zikr tabirini kullanır ve: "Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasına peygamberlik vermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun." (Nahl, 16/43; Enbiyâ, 21/7) der. Buradaki "zikir ehli" salt bir bilen değil, yukarıdaki açılımıyla, zikir denen özellikleri kendisinde bulunduran ve onlar için düşünüldüğünde, özellikle de önceki kitapları tanıyan insanlardır. Şimdi, bu iki kez tekrarlanan âyetin "Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun." kısmının mutlak anlamda bütün inananlara yöneltildiğini tekrar düşünürsek, iki önemli sonuçla karşılaşmış oluruz: 1. Herkes için bilmek asıl olmakla beraber, herkes her şeyi, bu arada dinî bilgilerin delillerini bilmeyebilir. O takdirde zikir ehli diye vasıflanan insanlara sorması da onun bir görevidir. Yani din, belli özellikteki insanlara sormakla da öğrenilebilir. Buna fıkıh literatüründe taklîd adı verilir. 2. Kendisine sorulacak insan salt bilgi yüklü insan değil, bilgisi zikir kalıbında şekillenmiş olan insandır. Diğer bir ifade ile, Kur'ân-ı Kerim'in zikr dediği her şeyden nasibi olan insandır. Yani o, önceki kitaplardan haberdardır, Kur'ân-ı Kerim'i bilir, Hz. Peygamber'i, dolayısıyla O'nun sünnetini tanır, ibadeti tamdır, işlerinde Allah'ı (c.c.) derhatır eder. Bütün bunlar da elbette bilgi ile olur. Yani ehl-i zikir, öncelikle bilen insanlardır. Ancak bilme, ehl-i zikir olmanın bir şartıdır, sonucu değildir. Dolayısıyla bu âyetleri, çoğu meal yapanlarımızın yaptığı gibi, "bilmiyorsanız bilenlerden sorun" diye mutlak bilgiyi gerektirir tarzda tercüme etmek de yanlış olmalıdır. Ayrıca bu âyetler açmaya çalıştığımız tarzdaki bir anlayışla, aynı zamanda kendisinden sorulabilecek insanın, yani (fıkhî sahada) müçtehidin özelliklerine de işaret etmektedir.

Allah (c.c.), Kamer sûresinde dört kez "Biz, Kur'ân'ı zikir için çok kolay kıldık. Yine de yok mu düşünüp zikreden!" diye uyarır. Allah'ın (c.c.) burada, "düşünüp zikreden" mânâsında kullandığı ikinci kelime "müddekir"dir ve bu "iddikâr" mastarının ism"i failidir. "İddikâr", zikrin mubalâğalısı, yani ileri derecesidir. İleri derecede zikir, iyice zikretme, yani hatırlayıp üzerinde bir de düşünme ve tefekkür etme ile olur. O hâlde Kur'ân-ı Kerim'in zikir için çok kolay kılınmış olmasını acaba nasıl anlamalıyız? "Müddekir" kelimesi, Kamer sûresinde aynen tekrarlanan bu dört âyetten önce ve sonra da iki kez daha zikredilir. İlki, o dört âyetin birincisinden hemen öncedir ve orada Hz. Nûh'un (a.s.) yaptığı gemiden söz edildikten sonra, "Andolsun ki onu bir âyet olarak bıraktık. Yine de yok mu düşünüp zikreden!" denmektedir. (Kamer, 54/15-16). Diğeri ise, sözü edilen bu dört âyetten sonra ve sûrenin sonlarına doğru gelmektedir. Orada da "Andolsun ki, Biz sizin benzerlerinizi helâk ettik. Yine de yok mu düşünüp zikreden!" diye açık seçik bir örnekten söz edilmektedir. Öyle görülüyor ki, bütün bunları beraberce düşündüğümüzde hem "iddikâr"ın mânâsı, hem de Kur'ân-ı Kerim'in zikir için çok kolay kılınmasının ne demek olduğu bir nebze anlaşılabilir. Çünkü gerek Hz. Nûh'un gemisinin ibka edilmesi, gerekse helâk edilip kalıntıları henüz ortada olan milletler, her bir varlık birimi gibi bir âyet olmalarından öte açık seçik birer âyettirler ve âdeta birer mûcizedirler. Bunu tezekkür eden insan, eğer ön yargılı değilse iyice düşünür ve tefekkür edip, ibret alır. Çünkü bu, meselâ bir bitkinin bitip büyümesi sürecinde olduğu gibi bir sürü lazımdan sonra varılan bir sonuç değil, apaçık bir delildir. İşte Kur'ân-ı Kerim'in zikir için kolaylaştırılması da, öyle sanıyoruz ki, bunun gibi bir şeydir ve o, anlattıklarıyla insanın fıtratına o kadar uygun ve onunla bire bir örtüşen şeyler söylemektedir ki, adeta insanın aynaya bakması gibi ona kendisini anlatmaktadır ve kalpler ona o kadar aşinadır ki, ancak onunla itmi'nan bulur. Dolayısı ile "kalplerin ancak zikir ile itmi'nan bulması"nı da böyle anlamak mümkündür (Ra'd, 13/28). Artık bununla bir şeyleri hatırlayıp tefekkür etmemek, olsa olsa bir peşin fikrin ve bilerek inkârın meyvesi olabilir.

Bu çok kolay kılınmayı Buhari, "Herkes, yaratıldığına müyesserdir." hadîsiyle açıklar. (Buhari, "Tevhid"). Bunun anlamı da, her bilgi ve anlayış seviyesinin Kur'ân'dan bir şeyler alabilmesidir. O, herkese ve her seviyeye hitap eder, herkes de ondan kendine göre bir şeyler alır. Ayrıca son iki âyet, Hz. Nûh'un ardından bırakılan gemisi ve helâk edilen benzer özellikteki kavimler, birer hissî/duyularla hemen tanınan delil/âyettirler ve bu itibarla sanki iddikâr da itibar/ibret alma gibi, bunlar vasıtası ile başka şeyleri anlama, bunlara vurarak onları hatırlama anlamında zikirdir. Eğer böyle ise, bundan anlaşılan önemli bir husus daha vardır ki, o da, Kur'ân'ın insana verdiği bilgilerin hiç yoktan öğrenilen bilgiler değil, insanın tabiî olarak bildikleriyle kıyaslanması ve birbirine vurulmasıdır.

Zikr kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de müştaklarıyla/türevleriyle birlikte 270 kadar yerde geçer. Tek başına zikr kelimesi dahi 76 defa tekrarlanır. Bu sonuçla onun, Kur'ân-ı Kerim'in çok kullandığı kavramlardan olduğu anlaşılır. Ayrıca Kur'ân-ı Kerim âyetleri için "ez-zikru'l-hakîm" (Âl-i İmran, 3/58) nitelemesi yapılır. Yani onlar, zikir olmalarının ötesinde, aynı zamanda hikmettirler. Yani, eşyanın aslına bire bir uygun, doğru, kesin, muhkem ve değişmeyecek şekilde hükme bağlanmış bilgilerdirler. Kur'ân-ı Kerim, ayrıca "mübarek bir zikir"dir. (Enbiyâ, 21/50). Onun tezekkür ve tefekkür edilmesi, insanı yüceltir ve bereketli kılar.

en-Nûr

"en-Nûr," aynı zamanda Allah'ın isimlerinden biridir. "Allah, göklerin ve yerin nûrudur." (Nur, 24/35) Kur'ân-ı Kerim için kullanılan isimlerden sadece bunun, Allah'ın (c.c.) bir ismi olması ilginç olmalıdır. Aslında nûr, ister hissi olsun ister manevî olsun ışık demektir ve ışığın kendisi görülmemekle beraber o, başkasının görülmesine yardımcı olur. Ayrıca mahiyeti de bilinemez. Nitekim Allah'ın da mahiyeti bilinememektedir. Bu özelliğiyle Kur'ân-ı Kerim, varlığın tanınması için bir araçtır. İnsan, doğruyu yanlıştan tam olarak ancak onun aydınlatmasıyla ayırabilir. Akıl da bir ölçüde doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırabildiği için ona da nûr tabir edilebilir (el-İsfahanî, 508). Böylece, sanki o da nûr gibi bir bakıma ilahî bir özellik taşır ve Allah'ın kuldaki en önemli tecellisi olarak değerlendirilebilir. İlginçtir ki, aklın mahiyeti konusunda da filozoflar nihaî bir şey söyleyebilmiş değillerdir.

Allah'ın (c.c.) bir ismi "en-Nûr"dur, Kur'ân-ı Kerim'in bir ismi de en-Nûr'dur ve onun bir sûresinin ismi de yine en-Nûr'dur. Bu durum, sanki ilâhî nurun Allah'tan Kur'ân'a, Kur'ân'dan onun bir sûresine ve ondan da özellikle Nûr Âyeti diye bilinen âyete doğru devam ettiğine ve Kur'ân-ı Kerim'in her bir âyetiyle nûr olduğuna işaret edilmektedir. Mârife olarak en-Nûr kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de 24 kez tekrarlanmaktadır. İlginç olabilir ki, Nûr Sûresi de Kur'ân-ı Kerim'in 24'üncü sûresidir. Türevleriyle birlikte ise nûr, 47 kez tekrarlanır.

Allah (c.c.), Tevrat'ta ve İncîl'de de nûr olduğunu söyler (Mâide, 5/44, 46). Ancak onlarda nûr bulunmasıyla, kendilerinin bizatihi nûr olmaları farklı şeyler olabilir. Kur'ân-ı Kerim ise kendisi bizatihi nûrdur. (Nisâ, 4/174; A'raf, 7/157; Teğabün, 64/8). Bu yüzden, önceki kitaplara aydınlatan kitaplar/el-kitabu'l-munîr dendiği hâlde (Âl-i İmran, 3/184), Kur'ân-ı Kerim'e doğrudan doğruya nûr adı verilmiştir. Allah'ın (c.c.) Kur'ân-ı Kerim'i bir nûr kıldığını ve kullarından dilediğini onunla hidayete erdireceğini söylemesi de (Şura, 42/52) anlamlıdır. Bu, aynı zamanda hidayeti umulan insanlara, İslâm'ın anlatılması adına takdim edilecek şeyin Kur'ân-ı Kerim olduğunu gösteriyor olmalıdır.

Nûr, aynı zamanda zararı söz konusu olmayan bir ışıktır. Belki de bunun için güneşin ışığına "zıya" denirken, ay ışığına "nûr" adı verilmiştir. Çünkü güneşin bazen yakıcılığı ve kurutuculuğuna karşın, ay ışığı bütünüyle aydınlık ve faydadır. Kur'ân-ı Kerim de işte böyle bir nurdur. Yine belki bu yüzden Allah'ın isimlerinden biri Nûr'dur ama, meselâ Zıyâ değildir.

Mukatil b. Süleyman, en-Nûr kelimesinin Kur'ân-ı Kerim'de on ayrı anlamda kullanıldığını söyler ve bunları: İslâm, iman, hidayet, peygamber, gün ışığı, ay ışığı, Allah'ın Sırat üzerinde müminlere vereceği ışık, Tevrat'taki helâl ve haram ayırımı ve onun hüküm ve öğütleri, Kur'ân-ı Kerim'deki helâl ve haramların beyanı ve bizzat Allah'ın zıyâsı diye sayar (Mukatil, 163-164).

el-Hüdâ

Kur'ân-ı Kerim'in kendisi için en çok kullandığı isimlerden biri de el-Hüdâ'dır. Hüdâ ve hidayet aynı fiilin mastarlarıdır ve 'bir lütuf olarak' delâlet etmek, yolu ve doğruyu göstermek demektir (el-İsfahanî, 538). Hatta hediyye de yine aynı fiilin mastarıdır ve aralarında mânâ yakınlığı vardır. Hediyye, bir karşılık almadan sırf sevgiye dayanan bir bağış olduğu gibi, hidayet de bedelsiz bir yol göstermedir ve bu yol gösterme, bir bakıma öncülük etme biçiminde bir yol gösterme olduğundan olacak ki, meselâ bastona da hâdiye tabir ederler. Çünkü o da, insanın önünden gider ve sanki insan onu değil de, o insanı tutar götürür. (İbn Faris, 6/42). Hudâ ve hidayet, ikisi de aynı anlamda olmakla beraber, birincisi sanki daha mübalağalı olduğu için o Allah'a has kılınmıştır da, diğeri insanlar ve başka şeyler için de kullanılmıştır (Fîrûzâbâdî, 5/317). Kur'ân-ı Kerim için kullanılan da, onun hudâ olmasıdır. Bizim burada yapmaya çalıştığımız da, bu ismin ne anlama geldiğini açabilmektir.

Râgıp, hidayet'in dört ayrı anlamda kullanıldığını belirtir: 1. Allah'ın her mükellefe verdiği akıl, zekâ ve kendi fonksiyonunu yerine getirebilme kabiliyeti: "Rabbimiz her şeyi yaratan, sonra da ona hidayet verendir" (Tâhâ, 20/50) âyetinde olduğu gibi. 2. Allah'ın (c.c.) peygamberler göndererek ve kitaplar indirerek insanları itaate çağırması sonucu onlarda oluşan müspet tepki. O, "Biz onları hidayet eden önderler yaptık." (Enbiyâ, 21/73) âyetindeki hidayetin bu anlamda olduğunu söyler, ancak bunun farklı bir kategori oluşturması çok da açık değildir ve üçüncü anlamdaki ile birleştirilmesi mümkündür. 3. Allah'ın, özellikle hidayeti talep edenleri bu konuda muvaffak kılması. "Hidayeti arayanların Allah hidayetini artırır ve onlara takvalarını verir." (Muhammed, 47/17) âyeti ve benzerlerinde bu anlamdadır. 4. Âhiret'te Cennet'e hidayet etmek. "(Onlar Cennet'te,) 'Bizi buraya hidayet eden Allah'a hamdolsun.' diyeceklerdir." (A'raf, 7/43) âyetinde hidayet bu anlamdadır.

Çok daha önce Mukatil b. Süleyman (v. 150/767), "Kitâbu'l-Vücûh ve'n-Nezâir" adlı eserinde hidayet için on yedi farklı mânâ (vecih) tesbit etmiş ve söz konusu kitabına da bu kavramı anlatmakla başlamıştır. Ama, gerek onun verdiği farklı mânâlar, gerekse kendilerinden iktibasta bulunduğumuz diğer dilcilerin gruplandırmaları, sonuçta kavramın kök mânâsında birleşirler.

Bu farklı anlam yansımalarını aslında iki kategoriye indirgemek de mümkündür:

1. Doğruyu ve güzeli söyleme, ona delâlet etme ve onu gösterme anlamındaki hidayet,

2. İnsanı doğru ve güzel olana fiilen götürme anlamındaki hidayet. Birinci anlamda peygamberler ve hattâ insanlar da hidayet eden/hâdi olabiliriler. Ama ikinci anlamda hidayet, sadece Allah'ın bir fiilidir. Bu iki anlamın kullanış farkı genellikle Kur'ân-ı Kerim'de hidayet'in mef'ûlünü/tümlecini doğrudan ya da bir harf-i cerle/edatla almasıyla belli olur. Eğer hidayet fiili tümlecine doğrudan ulaşıyorsa ikinci, yani hakiki anlamda bir hidayet, lâm ya da ilâ harf-i cerri ile ulaşıyorsa birinci, yani yol gösterme anlamında bir hidayettir. İşte meselâ, "ihdine's-sırâta'l-müstakîm" derken kastedilen hidayet hakiki ve fiilî anlamdaki hidayettir. Müminler bunu bir dua olarak söylerken, sanki Allah'ın (c.c.) onlara doğruyu ve güzeli sadece göstermesini değil, O'nun onları âdeta kollarından tutup ona götürmesini ve onları fiilen hidayet üzre kılmasını istemiş olurlar. Kur'ân-ı Kerim'de bazı âyetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.s.) hidayet edemeyeceğine, (meselâ, Kasas, 28/56), bazılarında ise edebileceğine (meselâ, Şura, 42/52) işaret edilirken, asıllarına bakılırsa, onların işte bu farklı kullanışlarla geldikleri görülecektir. Kur'ân-ı Kerim'in kendisi mahza/salt hidayet (hüdâ) olmakla beraber, onun hidayet etmesi de birinci anlamda bir hidayet olduğundandır ki, Kur'ân-ı Kerim'in hidayet ettiği söylenen âyette hidayetin böyle vasıtalı bir kullanımı vardır (İsra, 17/9).

el-Fürkân

"Fürkân”ın "fark" kelimesiyle kökdeşliği açıktır ve ikisi de ayırma ve ayrılma mânâsını ihtiva eder. Ancak, Arapça'nın özelliklerinden birisi gereği, aynı kökten olmakla beraber ilave harflerle büyütülen kelimelerin mânâları da çoğalır ve aynı mânânın daha ötesini/mübalâğalısını ifade ederler. Bu itibarla "Furkân", iyice tefrik edip ayırmayı anlatır. Bu kelimenin bir isim olarak doğrudan doğruya Kur'ân-ı Kerim için kullanıldığı âyet-i kerimeler vardır ve bunlarda Allah (c.c.), Tevrat ve İncil gibi Furkân'ı da indirdiğini buyurur (Âl-i İmran, 3/4 ve Furkan, 25/1). Ama Furkân daha çok bir sıfattır ve Hz. Musa ve İsa Peygamberlere de Furkân verilmiştir. Bu itibarla da Kur'ân-ı Kerim'in Furkân olması, onun fark edici özelliğinden dolayı olduğu anlaşılır. Elbette onun fark edeceği, yani ayıracağı şeyler, kısaca doğru ile yanlış, diğer bir ifade ile güzel ile çirkindir. Yani bu özelliğinden dolayı ona bu ad verilmiştir. Tevrat ve İncil de yine aynı özellikle Furkân diye anılmışlardır.

Kur'ân-ı Kerim'de Bedir Harbi için de "yevmu'l-furkân" tabiri kullanılır (Enfal, 8/41). Çünkü o, hak ile batılın belirgin olarak ayrıldığı ilk gündür (el-İsfahanî, 378). İlginç olan, Allah'ın (c.c.), takvalı olması hâlinde insana da furkân vereceğini buyurmasıdır (Enfal, 8/29). Bunun anlamı, muhtemelen şu olabilir: Takva, yani insanın şuurlu olarak Allah'ın (c.c.) emir ve yasaklarına riâyet etmek suretiyle kendisini koruması, kısaca insanın Kur'ân-ı Kerim'e uygun olarak yaşaması, insandaki ilâhi mevhibeleri geliştirir, onda Allah'ın bir nefhası olan aklı, isabetli/selim kılar. Böylece insanın melekî yönleri gelişir; Allah'la ilham tarzındaki iletişimi güçlenir de o, doğru ile yanlışı, ya da güzel ile çirkini ayırdetme özelliği kazanır. Ya da Furkân olan Kur'ân, bir bakıma onun ruhuna işler ve onun bu özelliği onda da zuhur eder. Onun için insanda da furkân oluşur. Ama bu, el-Furkân değil, bir çeşit ya da bir nebze furkândır.

Furkân kelimesinin kökü olan fark kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de pek çok yerde kullanılmış olmakla beraber, Furkan sadece yedi yerde geçmektedir ve el-Furkân, Kur'ân-ı Kerim'e isim olmasının yanında, aynı zamanda ondaki bir sûrenin de adıdır.

Kelâmullah

Kelâm, anlamı olan söz demektir. Aslı olan "kelm"de ise yaralama mânâsı vardır. (İbn Fâris, 6/131). Dolayısıyla kelm, görme duyusuyla, kelâm ise işitme duyusuyla algılanan bir etkidir (el-İsfahanî, 439). Buradan hareketle, kelâm sanki sadece anlamlı olan değil, aynı zamanda etkisi bulunan sözdür. Türkçe'ye yine söz diye çevirebileceğimiz kavl ise, kelâmdan daha geneldir. Çünkü anlam bütünlüğü olmayan tek bir söz dahi kavl olabilir. Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın (c.c.) kelâm'ı olduğu gibi, Hz. İsa da (a.s.) Allah'ın kelime'sidir. (Nisa, 4/171). Çünkü Kelâmullah'la insanlar hidayet buldukları gibi, onunla da hidayet bulmuşlardır. Ya da onun varoluşu kün/ol kelimesiyle gerçekleştiği için ona kelime denmiştir (el-İsfahanî, 439). Kelime, Kur'ân-ı Kerim'de pek çok yerde hüküm anlamında da kullanılmıştır. Yine pek çok âyette de Allah'ın insanlarla konuşmasından (teklîm) söz edilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'e Kelâmullah dendiği gibi (Bakara, 2/75; Tevbe, 9/6; Fetih, 48/15), Kelimatullah da denmiştir (İsra, 7/158). Ayrıca "Kitap" yazılı kültürü hatırlatırken, "Kelâm" ise sözlü kültürü hatırlatır.

Yine söz anlamındaki kavl ve hadîs kelimeleri dahi Kur'ân-ı Kerim için kullanılmıştır.

Kur'ân-ı Kerim özellikleri itibariyle de Rahmet'tir, Şifa'dır, Rûh'tur, Mev'iza'dır.

Kaynaklar:

Fîrûzâbâdî, Mecdüddin Muhammed b. Yakub (v. 817/1414). Basâiru Zevi't-Temyîz fî Letaifi'l-Kitabi'l-Azîz, Beyrut. ts.

İbn el-İsfehânî, Ebu'l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed Ragıp, el-Müfredat fî Ğaribi'l-Kur'ân, Dâru'l-Ma'rife, Beyrut.

İbn Fâris, Ebulhasen Ahmed b. Fâris b. Zekeriyya. (v. 395/1004). Mu'cemu Mekâyisi'l-lüğa. Tahran, 1404.

Mukatil b. Süleyman (v. 150/767), "Kitâbu'l-Vücûh ve'n-Nezâir". İst.

Yazar:
Dr. Faruk Başer
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 16-12-2010
4,964 kez okundu
Block title
Block content