Fatiha'ya Girerken Besmele (2)

Rahmân, bir isim sıfattır. Yani o, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatıdır. Fakat isim oluş onda öyle öndedir ki, 'Rahmân' dediğimiz zaman hemen aklımıza Allah gelir.

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى 'Rahmân, arş üzerinde istivâ etti' (Tâhâ, 20/5); الرَّحْمَنُ * علمَ الْقُرْآَنَ 'Rahmân, Kur'ân'ı insanlara ta'lim etti.' (Rahmân, 55/1,2) dediğimiz zaman Allah'ı kasdetmiş oluyoruz. Öyle ise 'Rahmân', Allah'a has bir sıfattır. İnsanlara 'Rahmân' denmez. Rahmân, sonsuz merhamet edici, sonsuz nimetlerle besleyici ma'nâsına gelir. Nasıl ki, 'Allah' kelimesini tercüme etmek mümkün ve muvafık değildir. Öyle de; 'Rahmân' kelimesini dahi tercüme etmek mümkün ve muvafık değildir. Çünkü isimdir. Husûsi isimler ise tercüme edilmezler. Hele Rahmân'ı 'esirgeyici, bağışlayıcı' şeklinde tercüme etmek büyük hatadır. Zira dilimizde ‘esirgeyici' demek, cimri ve eli tutuk demektir. Beşerin dahi kabul etmeyeceği bir çirkin sıfatı Allah'a isnad eden, bu ma'nâları düşünüyorsa namaz kılarken dahi imândan olur. Onun içindir ki 'Rahmân'ı tercüme ve bir kelime ile ifade etmekten o ismin Sahibine sığınırım.

Rahîm de Rahmân gibi bir sıfattır. Fakat, Rahîm Allah'a has değildir. Rahîm, Allah'ın sıfatıdır ama yaratılmışlar hakkında da kullanılır. Şimdi de bu iki kelimenin muvâzenesini arz edelim:

İkisi de 'rahmet' kökünden geliyor ve Allah'ın merhametini ifade ediyor. Fakat birinin en geniş merhametine karşılık, diğerinin husûsî merhameti vardır. İnce bir ifade tarzıyla; Rahmân Vâhidiyet'in, Rahîm ise Ehâdiyet'in tecellisidir.

'Rahmân' kelimesi ezele,'Rahîm' kelimesi ise lâyezâle (yok olmayana) bakar. Allah, Rahmân isminin ruhundaki merhameti ve o merhametin taallûku ile kâinatı yoktan var etmiştir. Sistemler, insanlar, ağaçlar, kuşlar ve her şey Rahmân ismiyle var olmuştur. Bütün mevcudât Rahmân isminin cilveleriyle cilveendâz olmaktadır. Bu geniş umumi ve şümullü rahmet, bütün kâinatı içine almış ve Rahmâniyet bütün kâinatı kuşatmıştır.

Her şey, bu Rahmâniyetin cebriliği altında, ister istemez Allah'ın emirlerine itaât etmektedir. Rahmân'da cebrîlik vardır. Allah kâinatı yaratırken kâinata, bizi yaratırken bize, kuşu, ağacı, taşı yaratırken de onlara sormamıştır. İşte bu cebrîlik, Allah'ın Vahîdiyetinin gereğidir. Mâlikü'l-Mülk O'dur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Ve kimse O'na müdahale edemez. Mes'eleyi sadece ezele bakan ve Allah'ın zâtına isim olan Rahmân açısından mütâlâa edecek olursak; küfür-imân, adalet-zulüm, hakkaniyet-haksızlık, güzellik-çirkinlik, iyi-kötü her şey birbirine karışıverir. Bu durumda irâde mevzuubahis olamaz. Böylece de insan, diğer varlıklar gibi, ne kötülüklerinden mes'ûl olur ne de iyiliklerinden dolayı mükâfata erer. O da bir ağaç, bir taş ve dört ayaklı bir canlı gibi, fıtratın hududu çerçevesi içinde yaşar, bazı isimlere âyine olur ve göçer gider. Eğer kâinata sadece 'Allah' kelimesinden sonra Rahmân'ın tecellisi hükümfermâ olsaydı, durum bu merkezde olacaktı. Ancak Allah murad buyurdu ve insanlarda irâdeyi yarattı; irâdesini iyiye kullananları mükâfatlandırma, kötüye kullananları cezalandırma hikmetiyle, Rahîmiyeti ile de tecelli etti. Böylece insana esfel-i sâfîlinden A'lâ-yı İlliyyine kadar, ya aşağıların aşağısına düşme veya yukarıların yukarısına çıkma imkânını bahşetmiş oldu. Kuş kanat çırpıp yavrularının başında dönüyor, ağaçlar boy salıp büyüyor, sular çağlayıp akıyor, otlar yeşerip ağaçlar meyve veriyor ve bir hayvan olan anne, yavrusuna karşı o derin şefkatiyle davranıyorsa; bütün bunlar Rahmân'ın cilveleridir. Ancak, bunlarda irâde yoktur ve bu varlıklar Rahmân'ın kendilerine öğretip takdir buyurduğu hudutlar içerisinde yaşamak mecburiyetindedirler.

Bir de iradeye bakan Cenâb-ı Hakk'ın husûsî rahmet tecellisi vardır ki, onu da bize 'Rahîm' kelimesi ifade etmektedir. Demek oluyor ki, 'Rahmân' olmasaydı, biz vücuda gelmeyecektik. Kâinat ve bütün mevcûdat yok olacaktı. Şâyet 'Rahîm' olmasaydı irâdemizi kullanamayacak ve Cenâb-ı Hakk'ın san'atının inceliklerini idrâk edemeyecektik.

Rahmân, kâinatı büyük bir kitap gibi gözümüzün önüne serdi. Rahîm, bize o kitabı okuma ve okuduğumuz o kitaptan alacağımız hüzmeleri kalbimizde imân haline getirme iradesini verdi: Ve yine Rahîm, kâinatın sırlarını aşma, esmânın sahiline yanaşma, sıfatların keyfiyet ve ahvâlini kurcalama ve Zât-ı Bâri'yi düşünmemizi mümkün kıldı. Zât-ı Bâri'yi idrak mümkün değildir. Allah'ı bin isimle değil milyarlarca isimle anlatmaya çalışsak, yine Zât-ı Bâri hakkında birşey anlatmış olamayız. Hz. Ebu Bekir: اَلْعَجْزُ عَنِ اْلاِدْرَاكِ اِدْرَاكٌ 'O'nu idrâk edememe idrâktir' der. Peygamber Efendimiz (sav) de kendisine isnat edilen bir sözde مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُفُ buyuruyor: 'Ey herşeyden daha âyân daha beyân olan Ma'rûf-u Mutlak, Seni hakkıyla bilemedik.' Onun içindir ki biz de:

"İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zirâ bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez'

diyor, aczimizi itirâf ve ilân ediyoruz.

Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hakk, bu kâinatın kapısını Bismillah'la açıyor ve insanları kâinatı müşâhedeye davet ediyor. Bismillah'la kâinatın kapısını kapatıyor. Ve yine Bismillah'la Dârü's-Selâm'ı açıyor, insanları ebedî mes'ûd etmek üzere cennete davet ediyor.

Bismillah'ın her yerde tecelli ettiğini görüyoruz. Çünkü onun içinde bütün İlâhî isimleri ihtiva eden Lâfz-ı Celâle vardır.

Bu itibarladır ki, bu kudsî cümlelerin tercümesini yapmak mümkün değildir ve tercüme etmeye imkân yoktur. 'Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım' diyen insan, ilk defa Allah'a 'olan' demek suretiyle eskiden yokmuş da, sonradan olmuş gibi bir ma'nâyı işmâm etme hatası içindedir. İster 'keynûnet' (oluş), isterse 'sayrûret' (olma) ma'nâsına gelsin; ister 'O Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla' desin; isterse 'Allah-u Rahmânu'r-Rahîm' densin hepsinde bu kabil hatalar mevcuttur.

Kur'ân-ı Kerîm'in anlatmak istediği bütün hakikatler, hülâsa olarak besmelede mevcuttur. Ve besmele bu haliyle de harikadır. Bu harikalık elbette onun tesir gücüne de sirâyet edecektir ki, Allah Resûlü: كُلُّ أَمرٍ دِى باَلٍ لَمْ يُبْدَأْ فِيهِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِِ الرَّحِيمِ فَهُوَ أَبْتَرٌ buyuruyor. Son kelime muhtelif rivâyetlerde değişir; bazı rivâyetlerde أَقْطَعُ bazılarında ise ifadesi vardır. Hepsi birbirinin eş ma'nâlısı bu kelimelerle Allah Resûlü: 'Besmele ile başlamayan her iş, bereketsizdir, devam etmez ve köksüzdür' (Müsned, 2/259) demektedir.

Kur'ân dört büyük hakikatten bahseder: Bunlar, ‘Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adâlet'tir. Ve besmele bunları hülâsa eder. أَجْزَمٌ lafz-ı celâlesi sarih olarak tevhide bakıyor. Rahmân onun has sıfatı olup, peygamberliği isbat eder. Rahîm sıfatı ise haşir ve adâleti dile getirir.

Bismillah, Berâat (Tevbe) sûresi müstesna Kur'ân'ın bütün sûrelerinin başında vardır. Kur'ân yazan her kâtibin besmeleyi bütün sûrelerin başına yazması icmâ ile farzdır. Yazmayan haram işlemiş olur. Şâfiîlere göre bir görüş müstesna, bütün mezheplere göre hayvanlar kesilirken besmele çekilmesi farzdır. Ayrı bir mes'ele de, namazda Fatiha'dan önce 'besmele' çekmek Şâfiî mezhebine göre farz, Hanefî mezhebine göre de sünnet olduğu hususudur. Ancak Mâlikî mezhebine göre Besmele mendub değildir. Çünkü İmâm-ı Mâlik (ra): إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ âyetiyle anlatılan (Neml, 27/30), yarım âyet şeklinde kendisini gösteren 'Bismillah' müstesna, Kur'ân-ı Kerîm'de yüz on üç yerde geçen 'Bismillah'ı âyet kabul etmemektedir.

Bismillah'ı bazıları müstakil birer âyet saymışlar, bazıları da başında bulunduğu sûreden bir parçadır demişler. Hayatta her şeyin anahtarı durumunda olan Bismillah, Kur'ân'daki sûrelerin de anahtarı durumundadır. İster sûreleri birbirinden ayırmak, isterse o sûreye bereket getirmek ve isterse o sûreyi anlamak, gereğiyle amel etmek mevzûunda Allah'ın yardımını dilemek ve dilenmek için olsun, kısacası ne maksatla yazılırsa yazılsın o, Arş-ı A'zam'dan insanların kalbine uzanmış nuranî bir iptir. Ma'nâsındaki ulviyeti kavrayıp, füyûzatından istifade eden insanlar بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِِ الرَّحِيمِ 'e tutunarak insânî arşa çıkabilirler.

Allah (cc) kâinatta var olan bütün hakikatleri, gönderdiği kitaplarında şerh ve izâh etmiştir. Bu yüce hakikatleri Allah, ona gönülleri ma'kes olabilecek peygamberlerin sinelerinde ma'nâ, dillerinde harf ve kelime olarak ifade etmiştir. Bütün bu mukaddes kitap ve sahifelerde anlatılan hususlar en son kitap Kur'ân'da detaylarıyla ele alınmıştır. Kur'ân-ı Kerîm, bütünüyle Fatiha sûresinde, Fatiha sûresi de Besmele'de hülâsa edilir. İşte besmele, bütün peygamberler ve kitapları birbirine bağlayan böyle nûranî bir iptir. Kâinatta var olan bütün hakikatler bir nüve halinde ve muhakkak surette Besmele'de yer almaktadır. Ancak onu bulup çıkarmaya, herkes muvaffak olamaz.

Ddergisi(3.cilt Ocak, Şubat, Martl 1989)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Hikmet Işık

Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 20-11-2008
3,974 kez okundu
Block title
Block content