Buradasınız

Fatiha Üzerine Mülahazalar - 7

Gazap; öfkelenme, şiddet, hiddet gösterme ve hışımlanma demektir. Başlangıç itibariyle ona; şiddet, hiddet, hışım gösterme denmez. Belki ondan bunların neticesi olan intikam alma veya bir belâ gönderme gibi fiiller kasdolunur. Demek ki

غَيرِ المَغضُوبِ dediğimiz zaman, 'Allah'ın belâsı başlarına gelmemiş ve Allah'ın intikamına maruz kalmamışların yolu' ma'nâsı anlatılmak isteniyor. Burada ayrıca şu hususa da dikkat edilmelidir: Her gazap, her şiddet, her öfke ve her hiddet muhakkak belâ ve musibet demek değildir. Bir şeyde gazab bulunur ama, altında Rahmet de olur. Her gazap Rahmet'in intihâya uğradığı noktada başlamaz ve her rahmet de gazabın başladığı noktada sona ermez. Hatta bazan gazabın içinde de rahmet bulunabilir. Meselâ: Bir adam birini öldürür. Bu kâtil hakkında şeriatın -tabir caizse- gazap tezâhürü vardır; öldüren öldürülecektir.

'Kısasta sizin için hayat vardır, يَا أُولِي الأَلْبَابِ وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ ey akıl sahipleri' (Bakara, 2/179). İşte, o katile karşı şeriat adına hıncımız vardır. Kur'ân ona karşı şiddetli ve hiddetlidir. Fakat buradaki şiddet ve hiddete rahmetsizlik diyemeyiz. Çünkü bu hükümde mazlum ve hakkı çiğnenene bir rahmet de vardır. Demek oluyor ki, gazabın içinde gizli bir merhamet var.

سبحان من جمع الرّحمة والغضب 'Gazap ve rahmeti cemeden Allah'ın, şânı ne yüce, ne mukaddes ve ne münezzehtir!' Kur'ân bu ma'nâdaki gazaba şu âyetle de işaret eder:

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

'And olsun ki sizleri korku, açlık, mal, semerât ve evlat noksanlığıyla imtihan edeceğiz' (Bakara, 2/155). Evet, bütün bunlar, gazab-ı İlâhidir. Fakat bu gazaba uğrayan ne mel'un, ne Yahudi, ne de Nasranidir. Onun içindir ki her gazapta rahmet mutlaka inkıtâa uğramaz. İnsan ruhî hayatıyla, kalbî âlemiyle Allah'a müteveccih olduktan sonra gazaplar, Allah Resûlü'nün de ifade buyurduğu gibi onun hakkında aynı rahmet olur. Allah Resûlü (sav) şu muştu dolu beyaniyle bize, büyük bir hakikati anlatmaktadır: 'Mü'min ne bahtlı, ne talihli kimsedir! Evet, onun bütün işleri hayırdır. Bu, mü'minden başkası için de söz konusu değildir. Kendisine varlık isabet ederse şükreder, bu onun için hayır olur. Darlık isabet ederse sabreder, bu da onun için hayır olur.'40 İşte biz غَيرِ المَغضُوبِ derken, Allah'ın gazabına uğramış ve Allah'ın yolundan çıkmış insanlardan olmamayı O'ndan talep ediyoruz.

الضَّآلِّينَ kelimesine gelince; Arapça'da ضَلاَل 'dalal' sapıklık demektir. 'Dall' de sapık insana denir. 'Dâllin' الضَّآلِّينَ ise sapıklar mânâsına bir cem'idir. Dalâlet bazan şaşkınlıktan olur, bazan da şaşkınlık dalâletten olur. Dalâlet; körlük, aklı kullanmama ve hayrette kalmadır ki, bunlar bazen de dalâlete sebeptir. Bazen de insan dalâlete düşer, sonra da arkasından akılsızlık, bunaklık, şaşkınlık hayret ve dehşet gelir. Bunlar bir bakıma birbirinin lâzımıdır. Âdeta aralarında bir telazum ve devir var gibidir. Evet غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ derken Cenâb-ı Hakk'a, şaşkınlık ve hayret içinde dalâlette bulunan, hak ve hakikatin berrak yüzünü göremeyen kimselerin yoluna atmaması için rica ve niyazda bulunuyoruz.

Burada ayrı bir husus da şudur:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ âyetindeki الْمَغْضُوبِ ve الضَّآلِّينَ kelimelerinin başında harf-i tarif vardır. Arapça'da harf-i tarifin; ahd-i zihnî, ahd-i hâricî, cins ve istiğrak gibi ma'nâlara geldiği malumdur. Burada lâm-ı tarifi cins ma'nâsına alacak olursak; ne kadar dalâlete girmiş ve ne kadar Allah'ın gazabına uğramış varsa hepsini kasdetmiş ve onların gittikleri yola düşmemek için, Allah'ın hidâyetine sığınmayı talep ettiğimizi ifade etmiş oluruz. Eğer lâm-ı tarife istiğrak ma'nâsını verecek olursak; teker teker her fert ne çeşit dalâlete girmişse onların gittikleri dalâlete gitmekten Allah'a sığınıyor ve O'nun hidayetini talep ediyoruz demektir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde:

الضَّآلِّين: ألنصاريَ , الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ: اليهود 'Allah'ın gazabına uğramış, Yahudiler; sapıklara gelince onlar Nasaradır'41 buyurmuşlardır. Kur'ân-ı Kerim, gadaba uğramışları ve dalâlete düşmüşleri, yahudi ve hristiyanlar olarak gösterdiği gibi, bazen de onların dışındakileri kasdetmektedir. Binaenaleyh bu âyetlerle, sanki şöyle denilmek istenmektedir: 'Müslümanların en yakın zıddı Yahudi ve Hristiyanlardır. İşte kâfirler de dahil ne kadar Allah'ın gazabına uğramış ve dalâlete düşmüş varsa, onların yoluna itilip atılmadan, Allah'ım Sana sığınıyorum.'

Allah (cc), Kur'ân-ı Kerim'de, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَآؤُوْاْ بِغَضَبٍ مِّنَ اللَّهِ

'Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu ve onlar Allah'ın gazabına uğradılar'(Bakara, 2/69). Böylece Allah (cc), Yahudilerin Kendi gazabına uğradığını anlatıyor. Hristiyanlar hakkında:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلاَ تَتَّبِعُواْ أَهْوَاء قَوْمٍ قَدْ ضَلُّواْ مِن قَبْلُ وَأَضَلُّواْ كَثِيراً وَضَلُّواْ عَن سَوَاء السَّبِيلِ

'Ey ehl-i kitap! Dininizde yok yere aşırılığa girmeyin! Bundan şaşmış, pek çoklarını da şaşırtmış ve doğru yoldan sapmış bir kavmin heva ve heveslerine uymayın!' (Maide, 5/77) demek suretiyle onların taşkınlık yaptıklarını, dalâlete düşüp başkalarını da idlâl ettiklerini, sapıklığı şiâr haline getirmiş olduklarını yüzlerine vuruyor, onları da Yahudiler gibi damgalıyor. Bu zaviyeden denebilir ki, en ehven kâfirden en şedid kâfire kadar, hepsi bir nevi Allah'ın gazabına uğramış ve bir çeşit dalâlete düşmüşlerdir.

Kur'ân-ı Kerim, Efendimiz'e ve O'nun devrindeki sahabeye hatta kıyâmete kadar gelecek bütün cemaatlere melûn olarak anlatılan Yahudi ve Hristiyanlar, acaba o zaman ne haldeydi ve niçin gazaba uğramış, dalâlete düşmüşlerdi? Ve niçin onlara sapık deniyordu? Şimdi kısaca buna da atf-ı nazar edelim:

Yahudiler Tevrat'ı tahrif etmişlerdi. Kendi yazdıkları şeylere 'Allah'ın Kitabı' diyorlardı. Rûhânî reisleri arzu ve isteklerine göre kitaplara şerh koyuyor ve halka Allah kelamı diye anlatıyorlardı. Nazarlar tamamen maddeye yönelikti; Yahudi, yeryüzünde her şeyin temelinde ekonominin, iktisadın bulunduğu fikrini müdâfaa ediyor ve herkese bunu telkin ediyordu. Gönüllerden Allah'a iman sökülüp atılıyor ve onun yerine maddî refah, huzur ve saâdet ikâme edilmeye çalışılıyordu. Yahudinin böylesine sefilleşen düşüncesini kesretten vahdete, müntehâdan mebdeye ve fâniden bâkiye çevirmek için bütün güçleriyle savaşan peygamberler, Yahudi eliyle hunharca şehid ediliyor; evleri basılıyor, dağa kaldırılıyor, haklarında ölümler kesilip biçiliyor ve testerelerle ikiye bölünüyorlardı.

Esasen Yahudi daha Hz. Süleyman'ı müteakip ma'nevî saha ve plânda tamamen yıkılıp gitmiş ve iflas etmişti. Ve bu ma'nevî yıkılışı, maddî yıkılış takip etti. Artık Hz. Süleyman'dan sonra gelen devlet idarecileri Yahudiyi idare edemez hâle gelmişlerdi. Maddeleri ma'nâya bağlıydı. Derken üst üste esaret dönemleri başladı. Yahudi her yerde horlanıyor ve hakaret görüyordu. Bunun için de, mevcudiyetini, gizli cemiyetler kurarak muhafazaya çalışıyordu. Böyle yanlış bir yola girdiğinden dolayı da kendine en yakın olan kimseleri dahi kuşkulandırıyordu. Böylece, o hem madde plânında hem de ma'nâ plânında rahmete liyakatını ve rahmetten istifade hakkını kaybediyordu.

İşte Yahudiyi bu tabloda seyredin ve غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ damgasının Yahudinin alnına vuruluşunu görün; sonra da Hz. Muhammed (sav)'in ümmeti olarak, Yahudinin düştüğü çukura düşmemek için; sakın sakın maddeyi ma'nânın yerine ikâme etmeyin! Gönüllerde Allah yerine ekonominin, iktisadın, maddî refah ve saâdetin ikâmesine taraftar olmayın! Resûl-ü Ekrem'in (sav) getirdiği yolda, anlattığı, hakâik içinde halkı hakiki yol olan tarik-i müstakime hidâyet etmeye çalışın! Çünkü insanlar hep aynı yerden düşer, aynı şeylerle bozulur ve aynı şeylerle Allah'ın gazabına uğrarlar. Nitekim sizin zıdd-ı karîbiniz olan Yahudiler de bu yollarla düştü ve helâk oldular.

Hristiyanlar Yahudilerden daha geri değildi. Onlar da İncil'i tahrif etmiş, İncil sayısını yüze çıkarmışlardı. Evet; İznik toplantısında dörde ircâ edileceği âna kadar, birbirini nakz eden yüz tane İncil vardı. Mezhep mücadeleleri ve iç kavgalar, Hristiyanlığı yiyip bitiriyordu. Nasıl olmasın ki, mantık azledilip, akıl da hapsedilmişti. Mantık ve akla yasak damgası vurulmuştu. İkisi de, ibadethaneye ve kiliseye giremiyordu. Rûhanî reisin yanına gelen, akıl ve mantığıyla gelemiyordu. Mantıksızca teslis akidesine inanıyordu. Ona göre İlâh hem birdi hem üçtü. İşi böylesine raydan çıkaran rûhanî reisler, rahatlıkla kilisede cennet satıyor ve insanları cehennemden kurtardıklarını iddia ediyorlardı. Böylece onlar da sapmış ve sapıklar haline gelmişlerdi. Tarîk-i müstakim çoktan unutulmuş ve Hz. İsa'nın yolu çoktan terkedilmişti. Binaenaleyh, bunlar dünyanın bütün nimetleri içinde gark olsalar dahi yine sapıklık ve dalâlet içindeydiler. Ve işte bizi bunların yoluna atılıp itilmeden de muhafaza buyurması için Allah'a niyaz ediyor ve 'Allah'ım bizi onların yoluna da itme' diyor, sonra da bu umumî duanın kabulü için 'amin'lerle gürlüyoruz.

Allah Resûlü, Buharî ve Müslim'deki Ebu Hureyre hadîsiyle:

إذا أمّن الإمام فأمنوا فانه من وافق تأمين الملإكة غفر له ما تقدّم من ذنبه 'İmam, âmin dediği zaman siz de 'âmin' deyin. Zira imamın 'âmin' deyişine melekler 'âmin' derler ve kimin 'âmin'i meleklerin 'âmin'ine tevafuk ederse Allah onun geçmiş günahlarını affeder'42 ferman etmektedir.

Ve yine Tirmizi ve Ebu Davud, Sünen'lerinde rivayet ettikleri bir hadîs-i şerifte şunu naklediyorlar: 'Allah Resûlü: الضَّآلِّينdedikten sonra cemaatle birlikte öyle bir 'âmin' derdi ki câmi lerzeye gelirdi.'43

آمين "Âmin": إستجب "istecib" mânâsına gelmektedir. Fatiha ile Allah'a karşı ubudiyetimizi arz etme, muhtaç olduğumuz şeyleri dileme ve dilenme neticesinde bu isteklerimizi kabul et mânâsına 'âmin' diyoruz.

Dipnotlar

39) Müsned, V/65; VVI/288

40) Müslim, Zühd 64; Darîmî, Rikâk, 61; Müsned, V/24;

41) Müsned, IV/378;

42) Buhari, Ezan, 111,113; Deavât, 4, Müslim, Salât, 72; Ebu Davud, Salat, 168, Tirmizî, Salat, 70, 71; Nesâî, İftitah, 33; İbn-i Mâce, İkame, 154; Dârimî, Salât 38, 39; Muvatta, Nida, 44; Müsned, II, 238, 459;

43) Ebu Davud, Vitir, II, s. 68, İbn-i Mâce, İkâme, 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/354; Darimi, Mukaddime, 6.

Yeni Ümit Dergisi (16.Sayı Nisan, Mayıs, Haziran 1992)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi> Hikmet IŞIK
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 05-01-2009
4,842 kez okundu
Block title
Block content