Buradasınız

Fatiha Üzerine Mülahazalar - 6

Şimdi, إِيَّاكَ نَسْتَعِينُ denilip Cenâb-ı Hakk'tan yardım istenildiğinde, insanın gönlündeki hususlar mücerrettir; mutlak mânâda bir yardım kasdolunmaktadır. Halbuki اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ ile bu tecrîd, tayin edilerek müşahhas hâle getirilir. Bu müşahhas ifadenin altında ise şöyle bir talep sezilmektedir: 'Meyil, düşünce ve hissiyatımızı hareket ettirip, bizi muradımızın en hayırlı olanına erdir..ve bizi ilmî, amelî ve nazarî olarak matlûbumuza ulaştır. Bizi dünya hayatında sürçtürme ve rızan istikametinde daîm ve kaîm eyle...'

Belâgat ilminden az nasibi olan kimse, bu iki âyet arasındaki âhenk ve tenasübü zevkederek, ruhunda derin bir huzur aydınlığına ulaşır ve bu huzur aydınlığında, dileme ve dilenmenin esas mahiyetini kavrar.

Esasen bütün yollar, Allah'tan gelir ve Allah'a gider. Allah'a gitmeyen yol yoktur. Çünkü kâinatta birbirinin içinde, eğri büğrü veya düz bütün yollar, Allah'ın kanunlarının cereyan şeklinden ibarettir. Bir yol vardır içki içilir, bir yol vardır zina edilir, bir yol vardır o yolda insan öldürülür. Bütün bu yollar Allah'ın kanunudur. Ama bu yolların bazısından Allah'ın gazabına, bazısından da Allah'ın rızasına gidilir.

Kâinatta, vâz'ına, müteâllıkına, mahalline istinad edilen kanunlar vardır. Fakat, ilim adına cehl-i mürekkeb içinde bulunan bazı insanlar, belki de kasdî olarak, aslında kâinatta var olan bu kanunların sadece varlığından haber veren insanlara, bu kanunların mûcidi adını vermişlerdir. Halbuki bütün kâinatın ve kâinattaki kanunların şehâdeti ile kâinatı ve kâinattaki kanun ve hâdiseleri vaz' ve îcad eden Vaz'-ı Hakîkî ve Mûcid, yalnız ve yalnız Allah'tır (cc). Bu kanunların varlığından haber veren bir insana hiçbir zaman mûcid denemez. Bu, büyük bir hatadır. Esasen kâşif de dene-mez. İlle de bunlara bir şey demek icâb ediyorsa; o da hatanın en hafifi ve doğruya en yakını yine 'kâşif' kelimesi olmalıdır. Çünkü kâinatı bir fabrika halinde kuran, bir saat gibi işlettiren ve tâ ölüme kadar uzayıp giden bu yolu vaz'eden Allah'tır. Niçin insanın başı koptuğu zaman ölüyor? Çünkü bu, Allah'ın bir kanunudur...

Kanun, Allah'tan gelir, Allah'a gider. Ama bazısının gelişi Allah'tandır da, gidişi Allah'ın gazabınadır. Ve yine kanun da vardır ki Allah'ın lütfuna gider. Namaz kılma, sadaka verme, iyilik yapma hep birer kanundur ve hepsi Allah'ın rızasına giderler. Öyleyse biz kâinatta hayrın-şerrin, güzelin-çirkinin, insanın içinde hoşnutluk veya burkuntu hasıl eden herşeyin iç içe olduğunu görüyor ve bütün bu iç içe olan şeylerin verasında Allah'ın tasarrufunu müşâhede ediyoruz.

Kanunlar Allah tarafından vaz'edildi diyor ve bununla şu neticeye varıyoruz: Her hayrın yanında bir şer ve her şerrin yanında bir hayır vardır. Çok kere hayır dediğimiz yolun esasen şerre, şer dediğimizin de bir hayra dayalı olduğunu görürüz. Hayır ve şerrin birbiriyle iç içe olduğu bu kanunları vaz'eden ise Allah'tır. Hırsıza yol gösterme de bir hidayettir. Ve işte Cenâb-ı Hakk: فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ 'Onları Cehennem yoluna hidayet edin' (Saffât, 37/23) derken bu mânâya işaret buyurmaktadır. Onun içindir ki biz, Cenâb-ı Hakk'tan hidayet isterken, bu yolun mutlak hayır yol olmasını ve neticede muradımıza ancak bu şartla ulaştırmasını istemiş oluyoruz. Yolun neticesinde bir hayır, ve hayır neticesinde de Allah'ın rızası yoksa, o yol Allah'ın belâsıdır. O yolda giden de Allah'ın belâsına maruz kalır.

İnsanın maddî yapısı çeşitli unsurlardan terkib edilmiştir. Bu maddeler arasında ilk bakışta hoşa gidenler olduğu gibi, hoşa gitmeyenler de vardır. Fakat bunların hepsi belli bir hikmet ve gâye içindir.. ve bu maddelerden birinin eksikliği, bünyenin güç ve takattan düşmesine sebep teşkil eder. Ancak, bu kadar ehemmiyetli olan bu madde, yukarıda da söylediğimiz gibi, bizim için sevimsiz ve hatta tiksindirici durumda da olabilmektedir. İnsanın maddî yapısı böyle olduğu gibi, ruhî ve mânevî yapısı da böyledir. Evet, insanın bir yönünü meydana getiren his ve duygular arasında, çok sevimsiz ve tiksindirici olanları vardır. Meselâ insana verilen şehvet, öfke ve zaaf buudlu daha birçok duygular, ilk bakışta insanın içinde burkuntu hasıl ederler. Halbuki bunlar, hayrın içine karışmış birtakım şerlerden ibarettir.. ve Allah'ın yarattığı kanunlar dairesi içindeki yolların zarûri malzemeleridir ki, bunlarla bir yere gidilecektir. Eğer gidilecek yerde hayır düşünü-lüyorsa Allah'ın rızasına, ve eğer şer düşünülüyorsa Allah'ın gazabına gidilir.

Allah, insana bir şehvet duygusu vermiştir. Bu duygu ile kadın erkeğe, erkek de kadına karşı bir alâka duyar. Ve yine insanda, sevme duygusu ve bir mülk edinme duygusu vardır. Diğer bir duygu da öfke.. ve yanlış kullanıldığında milyonlarca insanın idlâl ve sapıtmasına sebep olan akıl...

Bütün bunları insana veren Allah'tır.. ve insan, bütün bu duyguları menfi yönde de müsbet yönde de kullanabilmektedir.Bu duygular keyfiyette farklılık gösterse bile hayvanlara da verilmiştir. Ancak keyfiyetteki bu farklılık, küçümsenebilecek bir farklılık da değildir. Zira, bu duygular, insanoğlunda insanca, hayvanlarda da hayvancadır. Meselâ, insana verilen duygulara bir had ve sınır konulmadığı halde, hayvanların duygu ve hisleri belli bir sınırla sınırlandırılmıştır. İşte insana verilen bu duyguların bir ifrat, bir de tefrit yönü vardır.

Meselâ; insana hiç şehvet verilmeseydi, o, yemek istemeyecek, uykuya karşı ihtiyaç duymayacak, evlenmeyi düşünmeyecek, karşı cinslere arzu ve iştiyâkı olmayacak ve böylece nesil üremeyecek, dolayısıyla da insanlık tükenip gidecekti. Bir de bu işin ifrat durumu vardır. Bu durumda da insan saldırgandır, sınır tanımaz. Yukarıda geçen hadîs-i şerifte olduğu gibi harama nazır pencereleri açar, perdeleri kaldırır, sınırları aşar, haram dairesi içine girer ve Allah'ın hudutlarını ayaklar altına alır çiğner...

İşte, 'Şeriat, İslâm, doğru ve mûtedil yol' denilen sırât-ı müstakîm, bütün bu ifrat ve tefritlerden uzak bir hadd-i vasattır. Bu ilâhî nizamı kendisine düstur edinenler de, sırât-ı müstakim erbabı olarak vasıflandırılır. Kimdir bunlar? Bunlar haramdan tiksinti duyan ve helâle karşı hâhişkâr bulunan.. ve haram korkusuyla şüpheli olan şeyleri dahi yer yer terkeden Allah'ın mü'min kullarıdır.

Şehvet duygusunda gösterdikleri hadd-i vasat diğer duygularda da aynıdır. Onların dışında bulunanlar da, ya ifrat ya da tefrit içindedirler.

İrz, namus ve bütün mukaddesatı çiğnenirken öfkelenmeyen ve sadece sâmit infialle olanları seyreden kimse, öfkenin tefritini yaşıyor demektir. Bir de, her şeye öfkelenen ve her hadisede fırtına koparan tipler vardır ki, bunlar da işin ifradındadırlar. Halbuki mü'min, öfkelenecek şeylere karşı öfkelenir ve diğer hususlarda sabırlı davranır. Demek ki, eğer bu duygu verilmeseydi, pek büyük şer husule gelecekti...

Belki öfke kendisi de şer gibi görünür, fakat bazen, bu şer birçok hayırlara dâyelik yapar. Bu hususta en güzel misâl Allah Resûlü'dür: Bir bedevi gelerek cübbesinin yakasından tutar ve çeker. Allah Resûlü gayet sakin ve soğukkanlı sorar: 'Ne istiyorsun?' Adam küstahca: 'Hakkımı!' der. Ve Allah Resûlü (sav) mütebessim bir çehreyle yanındakilere: 'Bu adama hakkını verin'39 buyurur.

Aynı insan, hakkın çiğnendiği ve hakikatin horlandığı bir yerde arslanlar gibi kükrer, o işin üzerine yürür ve ihkâk-ı hak edeceği ânâ kadar da dur-otur bilmezdi.

Onun içindir ki bütün vicdanıyla إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyen Resûller Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (sav)'dir. Ve bütün vicdanıyla

اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen yine O'dur. Evet ulvî mahiyetiyle bu işe tam mazhar olan sadece ve sadece Allah Resûlü'dür. Sırât-ı Müstakim erbabı küçük mes'elelerden kızıp öfkelenmez. Ancak, vatanına, dinine, mukaddesatına saldırmalar karşısında da kayıtsız kalamaz. Bu muvâzene bozulup alt üst olduğu zaman sırât-ı müstakim erbabı ortadan kalkmış demektir. Bu durumda إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyen cemaat da yoktur. Cemaat gibi görünenler de kuru kalabalıktır. Ve öyleyse o cemaat مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ e inanmamıştır ve nimetleriyle yeryüzünü sofra haline getiren, Rahmân ve Rahîm olan Allah'ı tanımıyor demektir. Dolayısıyla her şeyi terbiyeye doğru sevk eden Âlemlerin Rabbi'nden habersizdir. Netice olarak da onlar, üzerlerinde Allah'ın nigehbân olduğuna inanıyor sayılmazlar...

Evet, sırasıyla ve tek kelime gibi, Fâtiha sûresinin içinde zincirleme olarak bütün bunları rahatlıkla takip edebiliriz...

Bir de akıl gücü vardır. Bu akıl gücünün ifratında diyalektik ve kuru mantık yapılır. Kitleler yanlış yollara sürüklenip götürülür, insanlık dalâlete atılır, yığın yığın yalanlar söylenir.. kitleler de şuursuz, hissiz câmidler gibi bunların arkalarından sürüklenir gider. Ta'dil edilmemiş bu mantık, aldatmada kullanılan bir mantıktır. Selim ve münsif bir mantık sahibi kimse ise 'Sözlerimi mihenge vurun; eğer yanlış ve kötü çıktıysa bana havale edin' diyerek gerçek mantığın ne işe yaradığını, mantığın tarik-i müstakimini ve mantıkta doğru yolu tayin etmektedir. Mantığın bir de tefridi vardır. Evet, en basit mes'eleleri anlamama, akılsızlık ve bunaklık, mantığın tefritidir. Ve mantığın orta şekline gelince; kimseyi aldatmaz, kandır-maz, iyiyi kötü, kötüyü iyi göstermez; nasılsa, hangi fıtra-ta sahipse öyle görünmeye çalışır. Bu da mü'minin yoludur ki, Kur'ân'da: اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ derken, bizim de günde kırk defa Allah'tan istediğimiz bu yolu kasteder.

Bir de kuvve-i tabiîye vardır. Evet, insan bir yönüyle de tabiat dediğimiz, Allah'ın yarattığı hilkat ağacının bir meyvesidir. O, Allah'ın sanatlarının meşheri olan tabiattan sıyrılıp çıkmıştır. İnsan tabiata dönük yönüyle tabiatperest olur. Her şeyi tabiatın içinde arar ve kendi menşeîne bağlar. Çevresinde meydana gelen her şeyin menşeîni de kendi menşeî gibi görür. Kâinatı, gözündeki gözlüğün rengine göre müşahede eder ve değerlendirir. Tarihî maddecilik, tabiatperestlik bu yanıltıcı esasların bağrında gelişmiştir. Aslında bu bir inhiraftır. Evet insan, ma'nâ ve maddesiyle bu âlemden çıktığı için, hâliyle ona dönük olacaktır. Fakat bu mevzûda tabiata inhimak etmenin tevlid edeceği zararların da bilinmesi lazımdır. En eski komünal sistemlerden Yahudi tabiat perestliğine; ondan tarihî maddeciliğe ve ondan da eksistansiyalistlerin hattâ modern naturalistlerden yeşillerin tabiatperestliğine kadar bütün akımlar tabiat adına ifrat etmiş ve âhengi bozmuşlardır.

Evet, bunlar 'tabiata dönelim, gönlümüzce yaşayalım, fıtratı terketmeyelim, basit yiyip, basit içelim, insanların ve İlâhların vaz'ettikleri kanunları bırakalım kayıt ve şart altında yaşamayalım' gibi söz ve mülâhazalarla ifratkârâne bir tabiatperestliğe kayıp gittiler ve insan-tabiat arası muvâzeneyi alt-üst ettiler.

Bir de tabiatı tamamen terk etme vardır. Yani doğru-dan doğruya ona karşı olma...

Evet böyle düşünenler ister septist ve sofist düşünceli, ister mistik düşünceli olsun, kâinat ve tabiata kapalı kalır, fıtratlarını, mebde'lerini ve menşe'lerini unutur, varlık, eşya ve bütün şuuna sırtları dönük yaşarlar. İçinde yetiştikleri fıtrat kanunlarına karşı alâkasız kaldıklarından bir gün gelir o çarklarla çarpışıverir ve silinir giderler. Halbuki o tabiat kitabını bir fabrika ve bir saat gibi tanzim edip çalıştıran Sâni-î Âzam, insanlarla kâinat arasında bir münasebet kurmuştur. Binaenaleyh, içine kapalı, tabiattan ve kâinattan kaçan kimse de bu mevzûda tefrite sürüklenmiş kimsedir. Aslında, çok defa ifratlar tefritleri, tefritler de ifratları doğurmuştur. Bir taraftan tabiatı tamamen terk etme, diğer taraftan bütün gücüyle tabiata sarılmayı tevlid etmiştir. Bu itibarla insanın tabiata dönüklüğünde de bir tefrit ve bir de ifrat vardır. Bu mevzûda da sırât-ı müstakim, Resûl-ü Ekrem (sav)'in ve O'nun ashâbının yoludur.

Hz. Ömer (ra) kâinatı çok iyi anlamıştı. Devlet nasıl idare edilir, onu gayet iyi biliyordu. Bir asker, bir mücahit, aynı zamanda bir sofi, bir âbid ve bir zâhiddi. Dünyayı çok iyi anlamış, eşyanın tabiatına vâkıf ve onunla dengeli bir münasebeti vardı. Varlıkla içli-dışlı; ihtiyacı kadar yiyor, içiyor; dinlenip istirahat ediyor; evlenip yuva kuruyor ama; kat'iyen cismanî hayatı birinci iş ve gâye haline getirmiyordu. Şam eyaletini gezmeye gittiği zaman emanet olarak bir deveye binmiş, devenin üstündeki se-mer de aşındıra aşındıra şalvarını yırtmıştı. Büyük Ömer'in onu dikecek ipliği de yoktu. Orada bir pazardan iplik almış, bir tarafa oturup şalvarını dikmişti. Belki, giyeceği yeni bir şalvarı da yoktu; ama, o gün Ömer memleketimizden yirmi kat daha büyük bir devletin Devlet Reisi idi. Evet O, tabiat içinde fakat ne aşırılığa kaçarak haddinden fazla ona inhimâk, ne de dengesiz zühd içinde onu terkedip Allah'a ve Allah'ın kanunlarına karşı geliyordu. İşte sırât-ı müstakîm erbabı!..

Allah (cc) insanoğlunu yarattı. Terbiye sıfatıyla terbiye edip kemâle doğru sevk etti. Rahmet sıfatıyle tecelli bu-yurup Rahmân ve Rahîmiyeti ile insanî kemâlâta yükseltti. Bizler, tâ anne karnından delikanlılık çağına kadar, rahmetle nasıl donatıldığımızı, yeryüzü ziyafet sofralarında nasıl çeşit çeşit nimetlerle perverde edildiğimizi, ağaçların başında bize arz-ı didâr eden meyvelerle nasıl cennet nimetlerine uyarıldığımızı duyuyor, hissediyor ve bu sonsuz nimetler karşısında Rabbülâlemîn'e hesap vereceğimizi düşünüyor, sonra da din gününün sahibine sığınıyor, O'ndan hidayet talep ediyoruz.

Allah'tan hidayet, hem seviyeli, şümullü, hem de her zaman talep edilmelidir.

اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ deyip imamın arkasında saf bağlayarak, Kâbe-i Muazzama'ya teveccüh edip, hayalen Resûl-ü Ekrem'in arkasında duruyor gibi, bîatını yenileyen bir cemaatin, evet bütün hissiyat ve benliğiyle Allah Resûlü'ne uyan bir cemaatin hidayet talebinin ma'nâsı nedir? Biz hidayette değil miyiz? Resûl-ü Ekrem'in arkasında saf bağlayıp, kıbleye teveccüh etmedik mi?

الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ derken âlemlerin Rabb'i olan Allah'a imanımızı ilân etmedik mi? Bütün bunları ettik ama yine hidayet talep ediyor ve 'Bizi doğru yola hidâyet eyle, refikimiz ol, sonuna kadar götür' diyoruz. Bundan da anlaşılıyor ki, hidayet kelimesinin zâhiri ma'nâsından başka bir mânâsı daha mevcuttur.. ve hidayet seviye seviyedir. Ehl-i dalâlet ve fısk, 'Allah'ım bizi hidayet et' derken, Kur'ân'ın tarif buyurduğu hidayete ermeyi istemektedirler. Yarım yamalak inanmışlar ise, 'bizi taklitten kurtar, bize tahkikin âb-ı hayatını içir ve eşyanın hakikatını göster' demekteler ve erdikleri hidayetin kemâlini talep etmektedirler. Kemâle eren kimse ise;

اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ derken 'Allah'ım hidayetimi devam ettir, son deme, can hulkuma gelinceye kadar emanetinde beni emin kıl, emin insan olarak emaneti Sana tevdi etmeye beni muvaffak eyle' demektedir.

Bazen de gelip ruhumuzu saran, isteyerek veya istemeyerek ağzımızdan çıkıp kalbimizi yaralayan küfür sözleri, küfür düşünceleri olur. Kimbilir, hayalimiz günde kaç defa fıska girer ve arkasından da bizi sürükler götürür.. ve yine kimbilir kaç defa ulvî hislerimiz hayalin taktığı kancaya takılır da biz de onun arkasından sürüklenir gideriz. Gi-der de ulvî his, meleke ve kabiliyetlerimizi söndürüveririz. İşte böyle bir insanın bu durumlar itibariyle günde kırk defa اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ demesi günah, dalâlet, küfür ve küfran adına; hayatına, mânevî yapısına, ruh ve kalb âlemine bulaşan is, pas, kir, toz ve toprağı süpürmek için o, şöyle demektedir: 'Ya Rabbi! Sana hamd olsun ki, ben hidayetteyim. Bu bir şükran hissi iktiza eder. Ve bu hidayetimin devam etmesi için çeşitli ârıza ve pürüzlerden âri ve beri olmam gerekir. Halbuki ben beşerim. Nisyandan mürekkebim, daima sürçüyor ve düşüyorum. İşte bu hataların beni batırmaması, günahların küfre götürmemesi için her dakika Sen'den hidayet talep ediyorum.' Bunun içindir ki, mü'min olan bizler, gerek seviye itibariyle ve gerekse zaman kaydı altına girdiğimizden dolayı daima, اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ deme mecburiyet ve mükellefiyetindeyiz.

Yeni Ümit Dergisi (14.Sayı Ekim, Kasım, Aralık 1991)

[fontrengi=#FF0000>Yazar:[/fontrengi>:Hikmet IŞIK
Yazar:
Kuranikerim.org
Kategorisi:
Makaleler & Yazılar
Gönderi tarihi: 22-12-2008
3,692 kez okundu
Block title
Block content